Yazar: Nur Divanı

Hatib b. Ebî Beltea’nın Mektubu Hatib b. Ebî Beltea radıyallahu anh, Mekke fethi hazırlıklarını öğrenince Mekke’de bulunan yakınları için endişelendi. Onları koruma düşüncesiyle Kureyş ileri gelenlerine bir mektup yazdı ve Resûlullah’ın Mekke üzerine geleceğini haber vermek istedi. Bu davranışı İslam’a ihanet niyetiyle değil, ailesini himaye etme endişesiyle yapmıştı. Mektupta şunlar yazılıydı. “Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kāsırdır. Fakat nur ve nurani şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latîf olursa o derecede maddiyatın içlerini keşfeder (Röntgen şuâı gibi). Mümkinatta mesele bu merkezde ise Vâcib, Vâhid olan Nuru’l-Envar ne dereceنَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder. İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin –küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun– taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına sebep olamaz. Çünkü senin ondan bu’dun varsa da onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti, vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve keza Hâlık’ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilakis azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder. İ’lem eyyühe’l-aziz! Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin –küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun– taht-ı tasarrufunda bulunduğunu…

Devamını Oku

Nefsin İki Manası Nefis için çokları değişik tarifler yapmışlardır. İmam Gazâlî’ye göre “nefis” kelimesinin iki temel manası vardır. 1- Kötü arzu ve taşkın isteklerin kaynağıdır. Birinci manada nefis, insanda bulunan gazap, şehvet, kötü arzu ve taşkın isteklerin kaynağıdır. Sûfîlerin çoğu nefis kelimesini bu manada kullanır. Onlara göre nefis, insanı günaha, isyana, kibire, öfkeye, hevâya ve şehvete sürükleyen iç merkezdir. Bu sebeple nefis kendi hâline bırakılmaz; mücahedeyle terbiye edilir, arzuları dizginlenir ve kötülüğe sevk eden tarafı kırılır. Resûlullah (s.a.v)’e nispet edilen bir rivayette şöyle buyrulmuştur:أَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ“Senin en azılı düşmanın, iki yanın arasında bulunan nefsindir.”Kaynak: Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, nr.…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Ceset ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa enaniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma vâhid-i fert bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mana, çok cesetleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi ölüm hendeğini de atlayarak salimen ebed yoluna devam edecektir. Maahâzâ her vakit “Fenaya hazır ol!” emrini intizar eden zeval ve bekasız maddiyatta, şu hıfz ve muhafaza…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilalden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilatına lâzım olan esasları kemal-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz unvanını alan nev-i beşerin a’malini ihmal etmez, hıfzeder. Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, “Tavırdan tavıra” demek, bir hâlden başka bir hâle geçerken demektir. İncir tohumu önce kuru bir çekirdek hâlindedir. Sonra toprağa düşer, ıslanır, kabuğu yumuşar, çatlar, filiz verir, kök salar, gövdeye yürür, yaprak açar, sonra ağaç olur. İşte bütün bu değişimlerde, o tohumun içindeki incir ağacı programı bozulmadan muhafaza edilir. Tohum şekil değiştirir; fakat içindeki…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni’-i Hakîm’in hafîziyetine lâyık mıdır ki âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki sen hâmil-i emanet, halife-i arzsın. Evet, her bir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya ism-i Hay, Hafîz, Bâki’nin tecellisiyle incirar edeceğine delâlet eder. İ’lem eyyühe’l-aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni’-i Hakîm’in hafîziyetine lâyık mıdır ki âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’malinizi hıfzetmesin, ihmal…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü küllün nakışlarıyla, ahvaliyle cüzün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyle ise cüzde tasarruf, Hâlık-ı küll’ün emri altındadır. Üstad burada çok ince bir tevhid delili kuruyor: Bir hücre üzerinde yapılan en küçük tasarruf bile, bütün bedenin bilinmesini ve gözetilmesini gerektirir. Çünkü hücre tek başına duran müstakil bir parça değildir. O hücre, ait olduğu dokuya, dokunun bağlı olduğu organa, organın bağlı olduğu bedene, bedenin ihtiyaçlarına ve hayatın umumî düzenine göre yaratılır, yerleştirilir ve çalıştırılır. Bir doktor, insan vücudunda küçücük bir yere müdahale edecek olsa, sadece o…

Devamını Oku

İnsan bazen bozulmuş zevkine göre nimetleri değerlendirir ve şikayet eder. Nefsin hoşuna giden şeyi büyük nimet zanneder; hoşuna gitmeyeni musibet sayar. Hâlbuki çocuk acı ilacı sevmez ama o ilaç şifadır. Hasta perhizi sevmez ama o perhiz rahmettir. Demek zevk her zaman doğru ölçü değildir. Halı Dokuma Misali Halı dokunurken arkadan bakılsa ipler karışık, düğümler çirkin, renkler dağınık görünür. Fakat ön yüzüne geçilince nakış, intizam ve sanat ortaya çıkar. İnsan kaderin çoğu hadiselerine arka yüzden bakar; düğümü görür, nakşı göremez. Bu yüzden acele hükmeder ve şikayet eder. Hâlbuki ahirette veya zamanın ilerleyen safhalarında o karışık zannedilen düğümlerin ne kadar hikmetli bir…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünkü şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet feda edilemez. وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَ الْاَرْضُ Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse dünyanın nizam ve intizamı fesada gider. Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki zannettiğin nimet nıkmet…

Devamını Oku

Hidayet-i Kur’aniyenin nesîminden Şemme Risalesi بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ عَلٰى رَحْمَتِهٖ عَلَى الْعَالَمٖينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلٖينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envaıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو diye tevhidi ilan ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor. Ve o tabakatla enva, bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُو diye ilan-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün azasıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُو diye şehadetlerini ilan ediyorlar. Çünkü aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o aza bütün eczasıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُو diye…

Devamını Oku

Ashab-ı kiramın büyüklerinden, Resûlullah Efendimiz’in müezzini olan Hz. Bilâl-i Habeşî, Habeş asıllı siyahî bir sahabiydi. Bir gün Hz. Ebû Zer ile aralarında bir mesele konuşuldu. Söz uzadı, tartışma sertleşti. O esnada Hz. Ebû Zer, öfkesine mağlup olarak Hz. Bilâl’i annesinin rengi üzerinden inciten bir söz söyledi. Peygamberî İkaz Bu söz Hz. Bilâl’in kalbini yaraladı. Mesele Resûlullah Efendimiz’e ulaşınca Peygamberimiz, Hz. Ebû Zer’i çağırdı ve ona çok sarsıcı bir ikazda bulundu: “Onu anasının zenci olmasıyla mı ayıpladın? Sen öyle bir adamsın ki sende hala cahiliye kokusu var. Bak, sen takva ile daha üstün olmadığın takdirde, beyaz veya siyah derililerden daha hayırlı…

Devamını Oku

يَا اللهُ، إِنِّي لَا أُصَلِّي لَكَ كَمَا يَلِيقُ بِكَ، Allah’ım! Sana, Sana layık olduğu şekilde namaz kılamıyorum. وَلَا أَصُومُ كَمَا كَانَ يَفْعَلُ دَاوُدُ، Dâvûd aleyhisselâm gibi oruç tutamıyorum. وَلَا أَصْبِرُ إِذَا مَرِضْتُ كَمَا صَبَرَ أَيُّوبُ، Hastalandığımda Eyyûb aleyhisselâm gibi sabredemiyorum. وَلَا أُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ كَتَسْبِيحِ يُونُسَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ، Balığın karnındaki Yûnus aleyhisselâmın tesbihi gibi Seni hamdinle tesbih edemiyorum. وَلَا آخُذُ دِينِي بِقُوَّةٍ كَيَحْيَى، Yahyâ aleyhisselâm gibi dinime kuvvetle sarılamıyorum. وَلَا أَغُضُّ بَصَرِي كَمَا غَضَّ يُوسُفُ جَوَارِحَهُ، Yûsuf aleyhisselâm gibi gözümü ve azalarımı haramdan sakındıramıyorum. وَلَسْتُ مُتَسَامِحًا إِلَى حَدِّ قَوْلِهِ: اذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ، Resûlullah’ın “Gidiniz, serbestsiniz” diyecek kadar affedici oluşuna da…

Devamını Oku

Gelelim Hazret-i Zeyneb’in tezevvücüne: Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şule’sinin Üçüncü Şuâ’ının misallerinden olan مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَ خَاتَمَ النَّبِيّٖنَ âyetine dair şöyle yazılmış ki insanların tabakatına göre bir tek âyet, müteaddid vücuhlarla, her bir tabakanın fehmine göre bir mana ifade ediyor. Bu parçada Üstad Hazretleri, Hazret-i Zeyneb validemizle Peygamber Efendimiz’in ﷺ evliliğinin nefsanî bir mesele olmadığını; bilakis kaderî, şer’î ve içtimaî büyük bir hikmete dayandığını açıklıyor. Mesele sadece bir evlilik değildir; cahiliye döneminden kalan yanlış bir anlayışın kırılması, evlatlıkla öz evlat arasındaki farkın ortaya konması ve ümmetin üzerine gelecek bir sıkıntının kaldırılmasıdır. Ayetin…

Devamını Oku

Aziz kardeşlerim!Bana söylemek üzere Şamlı Hâfız’a iki şey demişsiniz:Birincisi: “Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın Zeyneb’i tezevvücünü; eski zaman münafıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalaleti dahi medar-ı tenkit buluyorlar, nefsanî, şehvanî telakki ediyorlar.” diyorsunuz. Bu mektupta Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in ﷺ Hazret-i Zeyneb validemizle evliliği üzerinden yapılan çirkin ithamlara cevap veriyor. Eski münafıkların yaptığı gibi yeni zamanın inkârcıları da bu evliliği nefsanî ve şehevî göstermeye çalışıyorlar. Üstad ise daha ilk cümlede bu iddiayı kökünden reddediyor ve meseleyi Peygamberimizin yüksek iffeti, hayat çizgisi ve evliliklerinin dinî hikmetleri üzerinden açıklıyor. Üstad burada önemli bir benzerlik kuruyor: Peygamber Efendimiz’in ﷺ hayatına saldıran zihniyet yeni değildir. Eski…

Devamını Oku

Önceki bölümde Üstad Hazretleri, önce kalbin gurbetler içinde nasıl sarsıldığını anlatmıştı; şimdi ise aklın, feryat eden nefse nasıl ders verdiğini gösteriyor. Yani burada sahne değişiyor: Kalp ağlamış, nefis inlemiş, ruh yalnızlığı hissetmiş; fakat akıl iman nuruyla devreye girip nefse diyor ki: “Feryat etme, tevekkül et. Çünkü musibeti büyüten çoğu zaman musibetin kendisi değil, ona karşı yanlış duruşundur.” Aklın Nefse Hitabı “Aklım dahi ızdırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:” Burada nefis korkmuş, sarsılmış, yalnızlıktan ve gurbetten dehşete düşmüştür. Akıl ise sıradan bir akıl değildir; imanla aydınlanmış bir akıldır. Bu akıl, nefsi susturmak için kuru bir nasihat vermiyor; ona musibetin…

Devamını Oku

İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sadâsız, yalnız ağaçların hazînane hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm: Birincisi, ihtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garib kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hasıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim.…

Devamını Oku

Altıncı Mektup بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ سَلَامُ اللّٰهِ وَ رَحْمَتُهُ وَ بَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَ تَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَ مَادَارَ الْقَمَرَانِ وَ اسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim! Madem Cenab-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği manalara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne…

Devamını Oku

Eskiden kırk günden tut tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa o yola karşı lâkayt kalmak, elbette kâr-ı akıl değil. Zamanın Değişen İhtiyacı Eskiden bir insan kırk gün, kırk ay veya kırk sene süren seyr u sülûk ile bazı iman hakikatlerine ulaşabilirdi. Fakat şimdi Kur’an’dan gelen kuvvetli izahlar sayesinde aynı hakikatler çok daha kısa zamanda akla, kalbe ve ruha gösterilebiliyor. Bu yüzden böyle kısa, doğrudan ve tesirli bir iman yolu varken ona kayıtsız kalmak akıllıca değildir. Eskiden bir insan, iman…

Devamını Oku

Madem hakikat böyledir, ben tahmin ediyorum ki eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (ra) ve Şah-ı Nakşibend (ra) ve İmam-ı Rabbanî (ra) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse şakavet-i ebediyeye sebebiyet verir. Zamanın hastalığı ne ise, büyük zatların himmeti de o hastalığın tedavisine yönelirdi. Eskiden insanların çoğunda iman zemini vardı; problem daha çok nefis terbiyesi, kalp hastalıkları, gaflet ve ibadetlerde gevşeklikti. Fakat bu zamanda saldırı doğrudan imanın esaslarına yönelmiştir. Bu yüzden Abdülkadir-i Geylânî, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî gibi büyük zatlar bu zamanda yaşasaydı, en…

Devamını Oku

Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (ra) Mektubat’ında demiş ki: “Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim.” İmam-ı Rabbânî’nin Ölçüsü İmam-ı Rabbânî Hazretleri, iman hakikatlerinden bir meselenin kendisine açılmasını, binlerce tasavvufî zevke ve keramete tercih ettiğini söylüyor. Çünkü keramet şahsî bir hâl olabilir; fakat iman hakikatinin inkişafı hem insanın ebedî hayatını kurtarır hem de başkalarının imanına kuvvet verir. Bu yüzden asıl büyük hizmet, kalplerde imanı tahkikî hâle getirmektir. Hem demiş ki: “Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.” Tarikatların Nihai Gayesi Bütün tarikatların varacağı en son nokta, hakikat-i imaniyenin…

Devamını Oku

Hatıra gelen ikinci nükte: Sâni’-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad kemal-i kudretini ve cemal-i hikmetini ve delil-i vahdetini göstermek için pek az bir şeyle çok işleri görmek; pek küçük bir şeyle, pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir. “Sâni’-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad…” Burada Allah’ın üç ismiyle mesele açılıyor. Sâni’-i Kadîr, her şeyi sanatla yapan kudret sahibi Allah demektir. Fâtır-ı Hakîm, varlıkları yoktan yaratan ve her şeyi hikmetle yapan Allah demektir. Vâhid-i Ehad ise hem zatında bir, hem de her şeyde birliğinin mührü görünen Allah demektir. Yani kâinattaki bu intizam, kudretin, hikmetin ve vahdetin eseridir. Az Şeyle Çok İş Görmek…

Devamını Oku

Bu noktadan iki nükte-i imaniye hatıra geldi: Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual etti. O şüpheli sualin esası şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi ehl-i cennet, lütf-u İlahî ile berk ve burak gibi uçarak haşirden geçerler, cennete giderler. Fakat ehl-i cehennem, sakîl cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta ile? İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki mesela Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de bahr-i muhit-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz; ahalisini alır,…

Devamını Oku

Sonra هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا âyeti hatırıma geldi ki zemin musahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta süratle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kıraatı sünnet olan سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖينَ âyetini okudum. “هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا” Bu ayetin manası şudur: “Yeryüzünü sizin için boyun eğdirilmiş, uysal ve istifadeye hazır kılan O’dur.” Buradaki ذَلُولًا / zelûlen kelimesi çok manalıdır. Yeryüzü insana karşı vahşi, asi ve kullanılmaz bir kütle değildir.…

Devamını Oku

Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor. Hususan mayısın âhirinde olduğu gibi bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden o yeşil sema perdesi arkasında, hayale nurani büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte…

Devamını Oku

Sonra kamere baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ âyetinin gayet parlak bir nur-u i’cazı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdiri ve tedviri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri, o kadar hayret-feza, o derece hârikadır ki onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. “Onu öyle yapan her şeyi yapabilir.” fikrini, temaşa eden her bir zîşuura ders verir. Üstad Hazretleri bu defa aya bakıyor ve Yâsîn Sûresi 39. ayetin ayın hareketlerinde görünen mucizevî nizama işaret ettiğini söylüyor. Ayın hilalden dolunaya, dolunaydan tekrar ince hilale dönüşmesi basit…

Devamını Oku

Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zat’ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kateden sürattedir. İşte böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisap etmek ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et. Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat…

Devamını Oku

Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve sanatları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı sanatta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve sanatları…

Devamını Oku

(O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.) Hâmisen: Bir mektupta, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit. “Buradaki hissiyatıma hissedar olmak istemiştin…” derken, aslında yaşanmış bir hakikatin kapısı aralanıyor. Fakat hemen ardından gelen “binden birini işit” ifadesi, bu kapının tamamıyla açılmayacağını haber veriyor. Çünkü kalpte doğan o ince manalar, kelimelere sığmayacak kadar derin, cümlelere hapsedilemeyecek kadar latîftir. Sana verilen, hakikatin kendisi değil; onun sadece bir gölgesi, bir parıltısıdır. Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’an-ı Hakîm’in فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ  اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ulvi bir nur-u i’caz ve…

Devamını Oku

Sonra senin yazdığın: “Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine, ilâ âhir…” olan rengîn ve zengin şiir hatırıma geldi. O şiir ile semanın yüzündeki yıldızlara baktım. “Keşke şair olsaydım, bunu tekmil etseydim.” dedim. Halbuki şiir ve nazma istidadım yokken yine başladım fakat nazım ve şiir yapamadım, nasıl hutur etti ise öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hatıra gelen şu: Bu parçada Üstad Hazretleri, semanın yıldızlarla süslenmiş yüzüne bakıyor ve yıldızları konuşturuyor. Yıldızlar, sessiz birer cisim gibi değil; Allah’ın kudretini, vahdetini, hikmetini, sanatını ve saltanatını ilan eden nuranî hatipler gibi gösteriliyor. Yani gökyüzü burada bir kürsü,…

Devamını Oku

İkincisi: Tarîk-ı Nakşî hakkında denilen: Der tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çîz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz! Üstad Hazretleri burada Nakşibendî yolundaki meşhur “dört terk” düsturunu hatırlıyor. Ardından kendi mesleğinin, yani Risale-i Nur’un açtığı “acz ve fakr yolu”nun esaslarını dört kelimeyle ifade ediyor: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak. Yani bu yol, insanın benliğini kırarak Allah’a ulaşmasıdır; fakat bunu yalnız “terk” diliyle değil, aczini…

Devamını Oku

Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki: Ehl-i hakikatin bir kısmı nasıl ki ism-i Vedud’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcibü’l-vücud’a bakıyorlar. Öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’an’a istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا sırrına mazhardırlar. Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki: Mahrem Sırrın Manası Buradaki “mahrem sır”, Üstad Hazretleri’nin kendi…

Devamını Oku

Dördüncü Mektup بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ سَلَامُ اللّٰهِ وَ رَحْمَتُهُ وَ بَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمْ لَاسِيَّمَا … الخ Aziz kardeşlerim! Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasbihal ederim, sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa bir iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem arzunuz vechile sizden ziyade müştak olduğum şifahî bir musahabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hatıra gelen iki üç hatırayı yazıyorum. Bu mektupta Üstad Hazretleri, Çam…

Devamını Oku

Altıncısı: Ve istiğna sebebinin en mühimmi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hacer diyor ki: “Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, salih olmazsan kabul etmek haramdır.” Bediüzzaman Said Nursî bu maddede en tehlikeli noktayı gösteriyor: İnsanların sana verdiği şey, senin zannettiğin gibi bir “ikram” olmayabilir. Bazen o, sana yüklenen bir manadır. Seni “salih” zannederek sana verilen bir şeyle imtihanın başlar. İbn Hacer el-Askalani’nin koyduğu ölçü şudur: Eğer sana verilen şey, “salihsin” zannıyla veriliyorsa ve sen o makamda değilsen onu almak helal değildir. Ey nefsim! İnsanların gözündeki yerin, Allah katındaki yerin değildir. Sana duyulan hüsnü zan, hakikat değil; bir zandır. İşte şu…

Devamını Oku

Beşincisi: Bir iki senedir çok emareler ve tecrübelerle kat’î kanaatim oldu ki halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek, gayrın malını almamaya manen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir. Bediüzzaman Said Nursî burada çok ince bir hakikati söylüyor: Bir şey umumî hükümde caiz olabilir; fakat bazı kullar için hususî bir yasak hâline gelir. Bu, şeriata aykırılık değil; bilakis istikametin korunmasıdır. Çünkü her kalbin hassasiyeti aynı değildir. Tecrübe: Dokunan Nimet, Nimet Değildir Evet, bu hâl rastgele değil. “Dokundurulması” bir ceza değil; bir muhafazadır. Allah bazen…

Devamını Oku

Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki hiçbir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelal’e yüz binler şükrediyorum ki küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiyye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum. Görünmeyen Bir Servet Bediüzzaman Said Nursî burada maddî zenginliği değil, kalbî bir serveti tarif ediyor. İnsanların çoğu zenginliği sahip olduklarıyla ölçer; o ise vazgeçebildikleriyle ölçüyor. Çünkü bazı hazineler vardır ki elde tutulmaz, fakat kalpte taşınır. İşte tevekkül, kanaat ve iktisat böyle bir hazinedir. Tevekkül:…

Devamını Oku

Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyan edildiği gibi Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakiki’ye ait şükrü, senayı zahirî esbaba verir, hata eder. Veren de Alan da İmtihanda Veren çoğu zaman “ben verdim” der ve gizli bir minnet yükler. Alan ise şükrü Allah’a değil, insana yönlendirir. Böylece iki taraf da farkında olmadan hata eder. İşte Bediüzzaman bu ince tehlikeyi görmüş ve kökten çözmüş: hiç almamak. Verenin Tehlikesi: Gizli Minnet İnsan çoğu zaman fark etmeden “ben verdim” der. Bu söz ağızdan çıkmasa bile kalpte bir sahiplenme…

Devamını Oku

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler: اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ , اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler. Sure-i Yâsin’de اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, meselemiz hakkında çok manidardır. Peygamber Mesleği Ücret Beklemeyen Davet Bediüzzaman Said Nursî burada ölçüyü çok net koyuyor: Hakikati neşretmenin yolu, enbiyânın yoludur. Ve o yolun en belirgin alameti şudur: Ücret istememek. Bu, sadece bir ahlâk tavsiyesi değil; davetin ruhudur. Esas: “Ecrim Yalnız Allah’adır” Şuuru Kur’ân’da peygamberlerin diliyle tekrar tekrar gelen bir hakikat var: “Benim ecrim ancak Allah’a aittir.” Kur’an bu cümleyi sadece haber…

Devamını Oku

İkinci Mektup بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ (O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.) Sâlisen: Bana bir hediye gönderdin. Gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen, onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan herkesin hediyesi reddedilse seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki: Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in senin bu…

Devamını Oku

Suyun Hayat İçin Özel Yaratılışı Yeryüzünün yaklaşık 3/4’ü, insan bedeninin ise yaklaşık %70’i sudan meydana gelir. Bu bile suyun ne kadar hayati bir nimet olduğunu göstermeye yeter. Su, insan bedenindeki her hücreye ulaşır, damarlar içinde dolaşır, dokulara taşınır ve hayatın devamı için gerekli olan pek çok vazifede rol alır. 100 trilyon hücrenin her birine besin taşınması, oksijen ve enerji ulaştırılması gibi hayati işlerde su büyük bir vesiledir. Su Sıradan Bir Sıvı Değildir İnsan çoğu zaman suyu basit bir sıvı zanneder. Hâlbuki suyun akışkanlığı, canlı hayatı için son derece hassas bir ölçüyle yaratılmıştır. Eğer su bugünkünden daha fazla akışkan olsaydı, canlı…

Devamını Oku

İnsan Beyni: Küçük Hacimde Büyük Bir Âlem İnsan beyni, hacim olarak bedenin küçük bir parçası gibi görünür; fakat yaptığı işler itibarıyla akılları hayrette bırakan muhteşem bir merkezdir. Beyin yaklaşık olarak %80 su, %10 yağ ve %8 proteinlerden meydana gelir. Geri kalan kısmında ise karbonhidrat, tuz ve çeşitli mineraller bulunur. Yani görünüşte maddesi basittir; fakat o maddeden meydana getirilen faaliyetler son derece derin ve hayret vericidir. Sinirler Arasında Dev Bir Haberleşme Beyindeki her sinir hücresi, elektrokimyasal sinyallerle çalışır. Bu sinyaller, sinir hücreleri arasında sürekli bir haberleşme meydana getirir. Beyindeki sinir ağları, bağlantılarını bazen güçlendirir, bazen zayıflatır. Böylece insanın hafızası, öğrendikleri, tecrübeleri…

Devamını Oku

Hipofiz Bezi: Küçük Bir Organ, Büyük Bir İdare İnsan beyninin içinde yaklaşık 0.5 gram ağırlığında, bezelye tanesi kadar küçük bir organ vardır: hipofiz bezi. Görünüşte küçücük bir et parçası olan bu bez, bedenin en hayati merkezlerinden biri olarak yaratılmıştır. Çünkü vücuttaki birçok sistemi yöneten hormonların sevk ve idaresinde son derece önemli bir vazife görür. Küçük cüssesine rağmen büyük işlere memur edilmiştir. Bedenin İçindeki Sessiz Yönetim İnsan aynı anda görür, duyar, konuşur, düşünür, dokunur, hareket eder ve çevresinden gelen uyarıları değerlendirir. Başımızı çevirirken gözümüz görmeye, kulağımız işitmeye, zihnimiz anlamaya devam eder. Elimizi sıcak bir şeye değdirdiğimizde bunu hemen fark ederiz. Karşımızdaki…

Devamını Oku

İnsan beyni, yeryüzündeki en hayret verici yaratılış mucizelerinden biridir. Dünyada aynı anda yüz milyonlarca telefon görüşmesi yapılabilir ve bu, insana çok büyük bir iletişim ağı gibi görünür. Fakat bütün bu küresel ağ, tek bir insan beyninin içinde kurulmuş olan muhteşem sistemle kıyaslandığında oldukça sönük kalır. Çünkü insan beyninde ortalama 100.000.000.000 yani yüz milyar nöron, başka bir ifadeyle sinir hücresi bulunmaktadır. Küçücük Yerde Devasa Bir Sistem Bu nöronların her biri, diğer hücrelerle bağlantı kurabilecek özel uzantılar taşır. Eğer beyindeki bu sinir hücrelerinin uzantıları uç uca eklenecek olsa, ortaya çıkan uzunluk birkaç yüz bin kilometreyi bulur. Yani insanın kafatası içine yerleştirilmiş küçücük…

Devamını Oku

Genler: Bedenin Sessiz Programı İnsan kendi bedeninde olup biten birçok faaliyetin farkında bile değildir. Kalbinin her an nasıl attığını kontrol etmez. Yemek yerken tükürük bezlerine çalışma emri vermez. Nefes almayı her saniye bilinçli şekilde hatırlamaz. Buna rağmen kalp atar, akciğerler çalışır, mide sindirir, kan dolaşır, hücreler yenilenir. İnsan uyurken bile bedenindeki sistemler durmaz; büyük bir intizam içinde vazifelerine devam eder. Hücrenin İçindeki Büyük Plan İnsan bedeninin her hücresinde, çekirdekte taşınan genetik bilgi vardır. Bu bilgi, 46 kromozom içinde yer alan genler vasıtasıyla muhafaza edilir. Organların oluşumu, hücrelerin vazifeleri, dokuların farklılaşması ve beden sistemlerinin düzeni bu genetik programla irtibatlıdır. Gözle görülmeyen…

Devamını Oku

Karaciğer Hücreleri Karaciğer, insan bedeninde sessizce çalışan büyük bir kimya merkezi gibidir. Dışarıdan bakıldığında sadece bir organ gibi görünür; fakat onun içinde milyonlarca hücre, durmadan ve şaşmadan vazife görür. Karaciğer hücrelerinin her biri yaklaşık 500 kadar değişik kimyasal işlem gerçekleştirme kabiliyetine sahiptir. Bu hücreler, sindirimden dolaşıma, boşaltımdan zehirli maddelerin temizlenmesine kadar bedenin birçok sistemiyle irtibatlı şekilde çalışır. Her Hücre Vazifesini Bilir Gibi Çalışır Karaciğer hücreleri, sanki vücutta olup bitenlerden haberdarmış gibi hareket eder. Hangi madde parçalanacak, hangisi depolanacak, hangisi zararsız hâle getirilecek, hangisi kana verilecek; bütün bu işlemler kusursuz bir düzen içinde devam eder. Hâlbuki karşımızda şuursuz, gözle görülmeyen, aklı…

Devamını Oku

Elinize tek bir yaprak alın ve ona dikkatle bakın. Dışarıdan bakıldığında ince, narin ve sessiz bir varlık gibi görünür. Fakat o yaprağın içinde, insan aklını hayrette bırakacak kadar büyük kimyasal işlemler gerçekleşir. Küçücük bir yaprak, insanların büyük laboratuvarlarda tam manasıyla taklit edemediği fotosentez hadisesini büyük bir sükûnet içinde yapar. Yaprağın İçindeki Hayat Fabrikası Fotosentez, yeryüzündeki hayatın devamı için en temel hadiselerden biridir. Bitkiler bu sistem sayesinde havadan karbondioksit alır, güneş ışığını kullanır, suyu işler ve neticede hem besin üretir hem de oksijen açığa çıkarır. İnsanlar ve hayvanlar oksijenle yaşar; bitkiler ise Allah’ın izniyle bu oksijeni durmadan üretir. Bir Milimetredeki Büyük…

Devamını Oku

İnsanda 60.000 biyolojik istidat (kabiliyet) vardır. Başka bir ifadeyle insanı, 60.000 rakamdan oluşan bir şifreye benzetebiliriz. Saçının kılından göz rengine kadar her şey bu şifrelerde yazılıdır. Bu 60.000 şifrenin 30.000’i anne hücresinde mevcuttur. Fakat şifreler 4, 45, 143, 34657… gibi karışık olarak bulunur. Eksik olan rakamlar ise baba hücresiyle tamamlanır. İşte Mucize Burada Başlıyor: Babada 250 milyon meni hücresi vardır. Anne hücresi, bu 250 milyon meni hücresinden kendinde eksik olan numaraları taşıyan hücreyi bulmalıdır. Ve bunu çok kısa bir zamanda yapmalıdır. Çünkü hayatı o kadar uzun değildir. Bir Düşünce Deneyi Yapalım: Size 1 ile 60.000 arasındaki muhtelif rakamlardan 30.000 tanesi…

Devamını Oku

Her bir hücrede binlerce DNA molekülü vardır. Göz renginden tutun parmak izine, insanın sesinden saç yapısına kadar bütün bilgiler bu DNA’larda kodlanmıştır. Bir tek hücrede bulunan DNA molekülleri, her biri 20.000 sayfayı ihtiva eden 46 ciltlik dev bir ansiklopediye benzer. İnsan vücudunda ise 60 trilyon hücre vardır. Karşılaştırmaya Hazır mısınız? Dünyanın en büyük ansiklopedisi olan Ana Britannica 40.000 sayfadır. Bir tek DNA’nın taşıdığı bilgi, bu ansiklopediden yirmi beş kat daha fazladır. Ve bu devasa bilgi, mikroskopla yüzlerce defa büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir hücrenin içine yerleştirilmiştir. Soruyoruz: Acaba böyle harikulade bir işin tesadüf eseri olması mümkün müdür? Bütün dünya toplansa,…

Devamını Oku

İnsanın en basit zannedilen fiillerinden biri yutma işlemidir. Öyle basit ki, farkında bile değiliz. Ama gelin görün ki, biz farkında değilken vücudumuzda neler oluyor… Habersiz Olduğumuz Bir Kurtarma Operasyonu Yutma esnasında küçük dil ve yumuşak damak yukarı doğru kalkar ve burun boşluğuna giden yolu kapatır. Aynı anda nefes alıp verme refleks olarak durur. Gırtlakta bulunan ikinci bir yapı ise akciğere giden nefes borusunu kapatır. Bu yapılar, lokmanın yemek borusuna girmesinden sonra tekrar eski hâline döner. Peki biz? Bu olayların hiçbirinden haberimiz yoktur. Yutma işlemi bu kadarla da bitmez. Asıl zor olan bundan sonradır. Un Gibi Dağılan Besini Yutmak… Ağızda kalan…

Devamını Oku

İnsanı hayalen bir şehir kadar büyütseniz, damarları bir yol kadar geniş olurdu. Şimdi sizi bu vücuda soksalar ve “kulağa git” deseler… Acaba yolunuzu bulabilir miydiniz? Girdiği büyük bir binadan çıkmak için çıkış kapısını bulamayan, kendi semtindeki bir adresi bulmak için bile onlarca insana adres soran biz, herhâlde asla kulağa ulaşamazdık. Peki Ya Zerrelere Ne Demeli? Hâlbuki vücudumuza ilk defa giren maddeler… Akılsız, iradesiz, şuursuz, kudretsiz, hayatsız olmalarına rağmen yollarını buluyorlar. Üstelik kimseye sormadan. Göze gereken elementler göze, kalbe gerekenler kalbe gidiyor. Hiçbiri yolunu şaşırmıyor. İyi ama nasıl? İtiraf Etmeliyiz ki: Biz, onlarca zekâmızla bir adresi bulamazken; Onlar, sıfır zekâyla tüm…

Devamını Oku

Su, insan için en temel nimetlerden biridir. İçtiğimiz, yıkandığımız, toprağı dirilten, bitkilere hayat veren, bedenimizin büyük kısmını ayakta tutan bu nimet; öyle sıradan bir madde değildir. İnsan bugün birçok şeyi laboratuvarda inceleyebilir, birçok maddeyi işleyebilir; fakat yeryüzündeki bütün hayatı ayakta tutacak ölçüde suyu yoktan var etmek, onu göklere kaldırıp tekrar rahmet olarak indirmek insanın kudretiyle mümkün değildir. Yakıcı ve Yanıcı İki Gazdan Hayat Suyu Su dediğimiz şey, Hidrojen ve Oksijen atomlarının birleşmesiyle oluşan H2O molekülüdür. Fakat bu iki gazın hayat veren su hâline gelmesi basit bir hadise değildir. Hidrojen ve oksijen atomlarının uygun şartlarda birleşmesi, bağların çözülmesi, yeni bir molekül…

Devamını Oku

Hava, su, dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudumuz, oturduğumuz koltuk… Kısacası, en küçüğünden en büyüğüne kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz her şey atomlardan meydana gelmiştir. Atomlar öylesine küçüktür ki, en güçlü mikroskoplarla dahi onları görmek mümkün değildir. Bir Anahtarın İçindeki Evren Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. İçindeki atomları görebilmeniz mümkün değildir. Görebilmek için şunu farz edin: Elinizdeki anahtarı dünya boyutlarına getirin. İşte ancak o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de onları görebilirsiniz. Her atom; bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp dolaşan elektronlardan oluşur. Çekirdeğin yarıçapı ise, atomun yarıçapının on binde biri kadardır. Şimdi düşünün:…

Devamını Oku

Dilerseniz şimdilik diğer lügatleri bir kenara bırakalım ve sadece insan lügatine bakalım. Bu lügattaki bir kelimeye: İnsan yüzüne. İnsan yüzünde kullanılan malzeme son derece basit ve sadedir: Bir deri, bir çift göz, biraz da kıl. Buna rağmen o yüzde muhteşem bir güzellik vardır. İki aylık bir bebeğin yüzünde, bu sadelik ve basitlik içinde böyle güzel bir yüzün yaratılabileceğini, eğer görmeseydiniz ihtimal verebilir miydiniz? Her Yüz Ayrı Bir Mucize Bir insan için bir yüz çizdikten sonra, ikincisi için başka bir yüz çizmek, en az ilki kadar imkânsızdır. Aynı unsurları kullanıp her birine ayrı bir sima çizmenin zorluğunu ünlü Fransız ressam Henri…

Devamını Oku

Küçücük Sinekte Büyük Bir Sanat Sinek, çoğu zaman önemsemediğimiz küçücük bir canlıdır. Hâlbuki dikkatle bakıldığında, birkaç milimetrelik bedeninde insanı hayrete düşüren büyük bir yaratılış sanatı saklıdır. Saniyede 500 kere kanat çırpması, havada ani dönüşler yapması, konacağı yeri hassas şekilde seçmesi ve çok hızlı hareket etmesi başlı başına bir harikadır. Petek Gözlerdeki Hayret Verici Sistem Sineğin en dikkat çekici özelliklerinden biri de gözleridir. Bir sineğin başının sağ ve sol tarafında 4000’er ayrı bölme bulunur. Böylece sinek, toplamda 8000 bölmeli petek gözlere sahip olur. Bu 8000 bölmenin her birinde, görüntüyü farklı açıdan algılayan birer mercek vardır. Yani sinek bir çiçeğe baktığında, o…

Devamını Oku

Sol göğsümüzün altında, hiç durmadan çalışan bir kas: Kalp. Dakikada ortalama 70 kez, yılda yaklaşık 37 milyon kez atar. 70 yıl yaşayan bir insanın kalbi, hayatı boyunca 2,5 milyar kez vuruş yapar ve yaklaşık 300 milyon litre kan pompalar. Her atışında kalp kasları, kanı vücudun derinliklerine büyük bir güçle iter. Bunu anlamak için yumruğunuzu saniyede bir kez sıkıp bırakmayı deneyin. Çok geçmeden yorulursunuz. Parmak kaslarınız birkaç dakikada yanmaya başlar. Oysa kalp, bir dakika bile dinlenmeden, ömür boyu çalışır. Yorucu egzersizlerde kaslar daha çok oksijene ihtiyaç duyar. Kalp, çalışma temposunu dakikada 180 atışa kadar yükseltir, pompaladığı kan miktarını 5 katına çıkarır.…

Devamını Oku

İnsan vücudunda yaklaşık 25 trilyon alyuvar hücresi bulunur. Bu hücreler kanla birlikte tüm bedeni dolaşır, oksijen ve karbondioksit taşır. Ve bu mucizevi hücrelerin yapısı, tam olarak yapacağı işe göre tasarlanmıştır. Oksijen taşımak için en uygun şekil yassı olmaktır. Bu sayede yüzey alanı artar, oksijenle temas kolaylaşır. Ancak yassı şekil tek şart değildir. Hücre, oksijeni alırken aynı zamanda verebilmelidir de. İşte burada devreye, bilim adamlarının “olağanüstü bir molekül” dediği hemoglobin girer. Hemoglobin akciğerde oksijeni alır, karbondioksiti bırakır. Kaslara ulaştığında ise tam tersini yapar: Oksijeni bırakır, karbondioksiti alır. Bir anda oksijene karşı birleşme eğilimi gösteren hemoglobin, birkaç saniye sonra bu eğilimini kaybeder…

Devamını Oku

Bir İğne Ustasız, Bir Harf Kâtipsiz Olmaz… Peki Ya İnsan? Küçük bir saray hükmündeki insan, şu kâinat ağacının en mükemmel meyvesi… Nasıl olur da sahipsiz kalır? İğne ustasız, harf kâtipsiz olmazken insanın tesadüfen var olduğunu söylemek, akla değil kör bir inkâra dayanır. “İnsan, zerrelerin birleşmesinden meydana gelmiş konuşan bir hayvandır” diyen inkârcılar, bir an kendi vücutlarına insafla baksalar belki utanırlar. Bir Yaratıcı’yı inkâr etmekle neleri kabul ettiklerini fark etseler, ne kadar saçma bir fikre inandıklarına hayret ederler. Şimdi soruyoruz: 1. Atomlar görmüyor. Peki nasıl oluyor da el, ayak, kalp gibi organları yapıyorlar? 2. Atomlar dünya şartlarından haberdar değil. Peki nasıl…

Devamını Oku

Vücut Elbisesi: İnsana Biçilen Harika Suret İnsanın bir yaşındaki elbisesi beş yaşında ona olmaz. Beş yaşındaki elbisesi on yaşında dar gelir. On yaşındaki elbisesi yirmi yaşında artık tamamen küçük kalır. Çünkü insan büyüdükçe dışındaki elbiseler eski ölçüsünü kaybeder. Fakat insanın büyüdükçe daralmayan, gelişmesine engel olmayan, şişmanladıkça genişleyen, zayıfladıkça küçülen çok özel bir elbisesi vardır: vücut elbisesi. Büyüdükçe Genişleyen Elbise İnsan çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa doğru ilerlerken bedeni de onunla beraber değişir. Derisi genişler, kemikleri uzar, kasları gelişir, yüz hatları değişir, organları büyür. Bu vücut elbisesi ne erken yırtılır, ne gelişmeyi engeller, ne de ölçüsüz şekilde genişler. Her yaşa, her hâle…

Devamını Oku

İnsan vücudunun yaklaşık 1/13’ü kandır. 70 kilo bir yetişkinde ortalama 5 litre kan bulunur. Atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan bu kırmızı sıvı, adeta bir nehir gibi vücudun her noktasını dolaşır. Kan, oksijen, vitamin, mineral, glikoz ve aminoasit gibi besinleri ihtiyaç duyan organlara taşır. Vücuttaki tüm hücreler kana muhtaçtır. Ancak kanın görevi sadece besin götürmek değildir. Hücrelerin faaliyetleri sonucu oluşan karbondioksit ve üre gibi zararlı atıkları da hücrelerden uzaklaştırır. Bu atıklar kanla böbreklere taşınır, zehirli karbondioksit ise akciğerlere götürülerek vücuttan atılır. Şimdi soru şu: Hücreler, kanda taşınan atık maddelerle faydalı maddeleri nasıl birbirinden ayırt edebiliyor? Zehirli gazı akciğer yerine böbreğe,…

Devamını Oku

Koklamak Basit Bir Fiil Değildir Koklamak, insanın farkına bile varmadan yaptığı; fakat içinde son derece hassas bir sistem taşıyan harika bir fiildir. Bir gülü kokladığımızda, sadece burnumuza güzel bir koku gelmiş olmaz. O kokunun molekülleri burnumuzdaki özel alıcılara ulaşır, orada bir mesaj hâline gelir, sinirler vasıtasıyla beyne taşınır ve beyin o kokuyu tanıyarak bize “Bu gül kokusudur.” dedirtir. Koku Molekülleri Burna Ulaşır Her kokunun kendine mahsus moleküler bir yapısı vardır. Bir papatyanın kokusu, bir gülün kokusundan; bir parfümün kokusu, bir yanık kokusundan farklıdır. Bu fark, burnumuza ulaşan koku moleküllerinin yapısındaki farklılıktan gelir. İnsan burnu, bu molekülleri gelişigüzel değil, özel bir…

Devamını Oku

Vücuttaki Kusursuz Uyarı Sistemi İnsan, gün boyunca cildiyle temas eden sayısız şeyle beraber yaşar. Elbisesi bedenine değer, saati bileğine temas eder, koltuk vücuduna basınç uygular, gece yorganı tenini örter. Fakat insan bütün bu temasları her an sürekli hissetmez. Eğer hissetseydi, hayat büyük bir rahatsızlığa dönüşürdü. Derinin Alışma Mekanizması İnsan derisindeki duyu alıcıları, sürekli devam eden ve tehlike taşımayan temaslara bir süre sonra alışır. İlk anda beyne sinyal gönderirler; fakat temas aynı şekilde devam ederse bu sinyaller zamanla azalır. Böylece insan, üzerindeki elbiseyi, bileğindeki saati veya oturduğu koltuğu her saniye hissetmez. Bu hadiseye duyusal uyum denir. Büyük Bir Rahmet Bu sistem…

Devamını Oku

Dokunmak Basit Bir Temas Değildir Dokunma, insanın çevresindeki fiziksel temasları hissetmesini sağlayan son derece hassas bir duyudur. İnsan bir şeye eliyle temas ettiğinde sadece “dokundum” der; fakat o dokunuşun arkasında deri, sinir uçları, omurilik, beyin ve duyusal merkezler birlikte çalışır. Yani dokunmak, basit bir temas değil; vücudun çevreyle kurduğu büyük bir haberleşme sistemidir. Deri Uyarıyı Alır Dokunma hadisesi ciltle başlar. Deri, insan vücudunun en büyük organıdır ve dış dünyadan gelen basınç, sıcaklık, soğukluk, sertlik, yumuşaklık, titreşim ve ağrı gibi uyarıları algılayacak özel bir yapıda yaratılmıştır. Parmak uçları, dudaklar ve avuç içi gibi bölgelerde bu duyarlılık daha fazladır. Çünkü bu bölgelerde…

Devamını Oku

Duymak Basit Bir Ses İşitmek Değildir Duyma, dışarıdan gelen ses dalgalarının kulakta titreşime, sonra elektriksel sinyale, nihayet beyinde anlamlı bir sese dönüşmesiyle gerçekleşen son derece hassas bir hadisedir. İnsan sadece “duydum” der; fakat bu duymanın arkasında dış kulak, kulak zarı, orta kulak kemikleri, iç kulak, işitme siniri ve beyin birlikte çalışır. Ses Dalgaları Kulağa Ulaşır Duyma süreci, çevredeki bir ses kaynağından çıkan ses dalgalarının kulağa gelmesiyle başlar. Bu ses dalgaları hava moleküllerinin titreşmesiyle oluşur. Kulak kepçesi, bu dalgaları toplar ve kulak kanalına yönlendirir. Yani dış kulak, sesi rastgele değil, belli bir düzen içinde içeriye alan bir toplayıcı gibi vazife görür.…

Devamını Oku

Görmek Basit Bir Fiil Değildir Görmek, insanın en kolay yaptığı fiillerden biri gibi görünür. Hâlbuki hakikatte görme; göz, beyin, sinir sistemi, ışık, retina, mercek ve görsel merkezlerin birlikte çalışmasıyla gerçekleşen son derece hassas bir hadisedir. İnsan sadece “bakıyorum” der; fakat o bakışın arkasında, akılları hayrette bırakan büyük bir sistem işler. Işık Göze Ulaşır Görme hadisesi, dış dünyadan gelen ışığın göze ulaşmasıyla başlar. Bu ışık önce gözün en dış kısmında bulunan korneaya gelir. Kornea, gelen ışığı kırarak gözün içine yönlendirir. Sonra ışık, göz bebeğinden geçer. Göz bebeği ise ortamdaki ışık miktarına göre büyür veya küçülür. Çok ışık varsa daralır, az ışık…

Devamını Oku

Yürümek Basit Bir Hareket Değildir Yürümek, dışarıdan bakıldığında çok basit görünen; fakat insan vücudunda son derece karmaşık bir koordinasyonla gerçekleşen harika bir fiildir. Bir adım atabilmek için beyin, sinir sistemi, kaslar, kemikler, eklemler, denge organları, kalp ve solunum sistemi birlikte çalışır. Bu sistemlerden biri görevini aksatsa, insanın düzgün yürümesi zorlaşır. Komut Beyinden Gelir Yürüyüş önce beyinde başlar. İnsan yürümeye niyet ettiğinde beyin, özellikle motor korteks vasıtasıyla kaslara hareket emri gönderir. Beyincik ve beyin sapı ise bu hareketin dengeli, uyumlu ve kontrollü şekilde yapılmasına yardım eder. Yani yürümek sadece bacakların işi değildir; beyin her an bu hareketi idare eder. Kaslar Sırayla…

Devamını Oku

Bir Sofra Düşünün, Tek Bir Ekmek Parçası Var Bir odaya girseniz. Odanın tam ortasında bir sofra kurulmuş. Üzerinde bir parça ekmek, birkaç zeytin ve bir bardak su. Sadece bu. Şimdi soruyorum: Bütün dünya bir araya gelse de “Bu sofra kendi kendine kuruldu, kimse onu hazırlamadı, tesadüfen şu hali aldı” dese, sizi inandırabilirler mi? Yoksa hepsine güler, çıkıp gider misiniz? Elbette güler geçersiniz. Çünkü en basit bir sofranın bile kendi kendine oluşması imkânsızdır. Şimdi asıl soru şu: Eğer bir parça ekmek, birkaç zeytin ve bir bardak sudan oluşan basit bir sofra bile sahipsiz olmuyorsa, şu gördüğün devasa yeryüzü sofrası kimin eseri…

Devamını Oku

Bulutlar Neden ve Nasıl Yardıma Koşar? Bulutlar, yağmurları ile yeryüzü ahalisinin yardımına koşar ve onları susuz bırakmaz. Peki bu hadise karşısında hangi açıklamayı kabul edeceksin? İşte üç ihtimal: Birinci İhtimal: Bulutlar Şefkatli mi? Diyebilirsin ki: Bulutlar, insanları, hayvanları ve bitkileri tanır, onlara merhamet gösterir ve bilinçli olarak yağmur yağdırır. Bu durumda bulutların hayat, irade, kudret ve ilim gibi sıfatlara sahip olması gerekir. Peki, bulut mu konuşuyor? Bulut mu düşünüyor? Kendinden haberi olmayan bir gaz yığını şefkat gösterir mi? Bu kabul, aklın sınırlarını zorlar. İkinci İhtimal: İnsan mı Yağdırıyor? Diyebilirsin ki: Buluta yağmuru yağdırtan insanın kudretidir. İnsan emreder, bulut da yağdırır.…

Devamını Oku

Acaba her şeyiyle güzel ve sevimli olan bu hayatın devamı için neler gerektiğini hiç düşündük mü? Binlerce sebebin aynı anda bir araya gelmesi gerekir. Bunlardan birinin azlığı veya çokluğu hayatı felç eder. Isı Dengesi: Bir Derece Bile Felakettir Sıcaklık ve soğukluk dengesindeki ufacık bir aksaklık her şeyi yok eder. Isı öyle ayarlanmalıdır ki canlılar yaşayabilsin. Sıcaklık altmış dereceyi geçtiğinde ölüm çanları çalar. Atmosfer: Kafesteki Kuş Misali Gazların bugünkü halleriyle bir arada bulunma ihtimali hesaba sığmaz. Her gazın bir kaçış hızı vardır, tıpkı kafesteki kuş gibi. Bu hızda artma veya azalma olsa denge bozulur. Oysa kaçma hızı ile yerçekimi öylesine dengelenmiştir…

Devamını Oku

Yağmur Sadece Su Damlası mı? Her vakit gözümüzün önünde bulutlardan yağan yağmuru temaşa ederiz. Peki yağmurun oluşabilmesi için failinde hangi sıfatlar bulunmalıdır? İrade: Yokken Var Etmek Yağmur bir vakit yoktu, şimdi var. Yokluğu varlığa tercih etmek irade ister. İradesi olmayan tek bir damlaya sahip olamaz. İlim: İki Hidrojen Bir Oksijeni Birleştirmek Yağmurda iki hidrojen ve bir oksijen vardır. Bunu bilmeyen, birleştirmeyi bilmeyen yağmur yapamaz. İlmi olmayan tek bir damlaya sahip olamaz. Kudret: Ateşten Su İcat Etmek Yanıcı ve yakıcı iki gazı birleştirip yangın yerine su yapmak kudret ister. Kudretsiz tek bir damlaya sahip olunamaz. Hikmet: Damlaları Birbirine Çarptırmamak Milyarlarca damlayı…

Devamını Oku

Bir Harf Sahipsiz Olmaz Mesela, kalem ile bir kâğıda bir harf çizdiğimizi düşünelim. Bu basit fiilde ve sayfadaki ‘A’ harfinde ne gibi hakikatler gizlidir? İşte karşımızda duran deliller: Tercih Eden Bir İrade Gerekir Sayfadaki ‘A’ harfinin varlığı yokluğuna tercih edilmiştir. Biraz önce o sayfada ‘A’ harfi yokken şimdi vardır. Bir şeyin yokluktan varlığa çıkabilmesi, yani varlığının yokluğuna tercih edilebilmesi için kâtibinin irade sahibi olması gerekir. İradesi ve ihtiyarı olmayan bir fail, sayfadaki ‘A’ harfine kâtip olamaz. O hâlde ‘A’ harfinin yoktan var edilmesi, irade sahibi bir kâtibi gerektirir. Manayı Bilen Bir İlim Gerekir Sayfadaki ‘A’ harfi alelade bir çizgi değildir.…

Devamını Oku

Camın İçinde Güneş mi Var? Güneş’in yedi rengi ile evimizin camını aydınlattığını ve ısıttığını düşünüyoruz. Peki, eğer camımızı aydınlatan Güneş’i inkâr edersek, acaba neyi kabul etmek zorunda kalırız? İşte çarpıcı sonuç: Güneş’in kendisini inkâr eden, onun vücudu ve hakikati ile birlikte camın içinde bulunduğunu kabul etmek zorunda kalır. Işık ve Sıcaklık Sahipsiz Olur mu? Çünkü ortada bir ışık ve sıcaklık vardır. Bu ışığın ve sıcaklığın bir sahibi olmalıdır. Eğer bu sahip olarak gökteki Güneş’i kabul etmezsen, o zaman bu ışık ve hararetin camın kendi malı olduğunu söylemek zorunda kalırsın. Halbuki cam ne ışık üretebilir ne de sıcaklık. Camdaki Işık Güneş’ten…

Devamını Oku

Ressamsız Resim Olur mu? Güneş der: Ey insan, bana bak. Bir kâğıda çizilen resmim bile onu çizen ressamın varlığını ispat ederken benim gibi sema denizinde çizilen hakiki, sanatlı gerçek güneşler sahipsiz olur mu? Benim de bir sahibim var. Hayatsızlar Usta Olabilir mi? Benim varlığıma sebep olan helyuma, hidrojene bak bir de bana bak. Hiçbirinin hayatı yok. O hayatsız sebepler nasıl bana usta olabilir? Nasıl beni icat edebilir? Hem benim var olmam için sahibimin hayat sahibi olması da yetmez. İlmi olmalı. Öyle bir ilim ki hem beni hem sema denizinde benimle yüzen diğer yıldızları bilmeli hem de benden istifade edecek mahlûkatı…

Devamını Oku

Âlemdeki hassas denge ve düzeni en açık biçimde gözlemlediğimiz alanların başında Güneş Sistemi gelir. Büyüklü küçüklü gezegenlerin eşsiz düzeni, akılları hayrete düşürecek niteliktedir. Şimdi bu muhteşem sistemde kısa bir yolculuğa çıkalım. Güneş Sistemi Turu: Mesafeler ve Devler Güneş’ten yola çıkıyoruz… 58 milyon km sonra: Merkür (Kayaların ve metalin krallığı) 108 milyon km sonra: Venüs (Dünya’nın ikizi ama cehennem gibi sıcak) 150 milyon km sonra: Dünya (Canlılığın beşiği, evimiz) 228 milyon km sonra: Mars (Kızıl gezegen) 778 milyon km sonra: Jüpiter (Dev, gaz, fırtınaların efendisi) 1 milyar 430 milyon km sonra: Satürn (O muhteşem halkaları ile) 2 milyar 870 milyon km…

Devamını Oku

Bildiğimiz Hızlı Araçları Düşünelim: Saatte 300 km hızla giden bir spor araba. Saatte 3.000 km hızla giden bir savaş uçağı. Şimdi bu araçlar için birkaç basit soru soralım: Bu hızdaki bir aracın üzerine bir bardak su koysak, savrulmadan durabilir mi? Hayır. Bu araçlarla bir daire çizsek (araba kavşakta dönse, uçağın loop atsa) rotasında kalabilir mi? Hayır. Aynı anda birkaç araç yan yana, birbirine çarpmadan, rotasından şaşmadan gidebilir mi? Hayır. Peki hiç ses çıkarmadan, duman atmadan, yakıt tüketmeden bu hızı yapabilir mi? Kesinlikle hayır. Tüm bu soruların cevabı hayır. Bunu herkes bilir. Şimdi Size Daha İnanılmaz Bir “Araç” Tanıtacağım: Bu araç;…

Devamını Oku

Dökülmeyen Bardaklar ve Sarsılmayan Dünya Bizler, elimizdeki bir bardak suyu dökmeden koşamayız. Hatta bir restoranda, tepsideki onlarca dolu bardağı ani bir hareketle çevirip hiçbirini devirmeden sunan garsonları hayretle izler, alkışlarız. Onların becerisine “harika” deriz. Peki ya, milyon kat daha büyük bir maharet her an gözümüzün önünde gerçekleşiyorsa? Ama ünsiyet (alışkanlık) gözlerimizi bağlamıştır. Görmeyiz. İşte Muhteşem Fiil: Dünyamız, saatte 1.800 km hızla kendi ekseni etrafında dönüyor. Aynı anda, saatte 107.000 km gibi akıl almaz bir hızla Güneş’in etrafında koşuyor. Peki bu devasa hızın sonucu ne oluyor? Okyanuslar taşmıyor, kıyılarından dökülmüyor. Dağlar yerlerinden oynamıyor, devrilmiyor. Gökdelenler sarsılıp yıkılmıyor. İnsanlar, hayvanlar, kuşlar fezaya…

Devamını Oku

Güneş gibi yıldızların çekirdeğinde ısı 15 milyon dereceyi bulur. Karanlık uzayın derinliklerinde ise bu sıcaklık, -270°C gibi akıl almaz bir soğuğa düşer. İşte bu iki uç arasında devasa bir uçurum vardır. Peki, canlıların hayatta kalabileceği sıcaklık aralığı ne kadardır? Sadece %0,0008’lik bir dilim… Yani 125 binde bir… İşte dünyamızın ortalama ısısı, tam bu iğne deliği kadar dar aralığın içine mükemmel bir şekilde yerleştirilmiştir. Peki ya biraz şaşsa? Dünya, mevcut ısısını koruyamayıp bu kadar dar olan hassas dilimden bir an için bile çıksaydı, dünyadaki tüm hayat son bulurdu. Ne garip değil mi? Onlarca milyon derecelik fırınlarla, neredeyse mutlak sıfıra yakın dondurucu…

Devamını Oku

Atmosfer: Sert Bir Gaz Okyanusu mu, Yoksa Çok Daha Fazlası mı? Atmosfer, yerden yüzlerce kilometre yüksekte, muhtelif gazlardan oluşmuş dev bir gaz okyanusudur. Öyle bir okyanus ki, bazı katmanları çelikten daha serttir. Peki bu dev yapının en hayati vazifelerinden biri nedir? Dünya’daki tüm canlıları, Güneş’ten gelen ölümcül ışınlara karşı kalkan olmak, onları kesmek ve zararsız hale getirmek. Şimdi, bu kadar hikmetli ve hassas bir fiili, cansız ve şuursuz gaz yığınlarına yani tesadüflere havale edelim. Bu kabul, beraberinde hangi akıl almaz zorunlulukları getirir? Buyurun: Kimi koruyacağını bilmek zorundadır: Atmosferin, hangi ışının canlılar için zararlı olduğunu bilmesi için, öncelikle canlıların vücut yapısını,…

Devamını Oku

Tohum: Kâinatla İrtibatlı Küçük Bir Sandık Bir tohuma dikkatle baksak görürüz ki o, yalnızca toprağa atılan küçük bir tane değildir. O küçücük varlık; hem çıkacağı çiçekle, hem mensup olduğu türle, hem de bütün kâinat nizamıyla alakalıdır. Yani tohum, tek başına duran basit bir parça değil; büyük bir sistemin içine yerleştirilmiş, hikmetle programlanmış bir çekirdektir. Çiçeğin Bütün Programı Tohumda Saklıdır Tohum, meydana getireceği çiçeğin bütün özelliklerini içinde taşır. Rengi, kokusu, yaprak düzeni, gövde yapısı, çiçeklenme zamanı ve daha nice husus o küçücük yapının içinde saklıdır. Henüz ortada çiçek yoktur; fakat çiçeğin planı vardır. Henüz yaprak yoktur; fakat yaprağın şekli belirlenmiştir. Henüz…

Devamını Oku

Hücre Zarı: Bitkinin Kapısındaki Hikmetli Bekçi Bitkilerin topraktan mineral alması, dışarıdan bakıldığında sıradan bir hadise gibi görünür. Fakat dikkatle incelendiğinde, bu işin gelişigüzel olmadığı anlaşılır. Bitki, önüne gelen her maddeyi içeri almaz. İhtiyacı olan maddelere izin verir; zararlı veya lüzumsuz maddeleri ise durdurur. Bu seçici faaliyet, hücre zarı ve hücre çeperindeki özel yapı sayesinde gerçekleşir. Her Madde İçeri Giremez Bir stadyuma girmek isteyen kalabalığı düşünelim. Herkes kapıya yüklenir; fakat içeriye girmek için bilet gerekir. Bileti olmayan kapıdan geçemez. Bitkinin hücresinde de buna benzer bir düzen vardır. Topraktaki maddeler bitkiye girmek ister gibi köklere yönelir; fakat hücre zarı hepsine kapıyı açmaz.…

Devamını Oku

Ağaç Köklerindeki Akıl Almaz Faaliyet Bir insan, bir apartmanın altıncı katına iki yüz litre su çıkarmak istese, elinde kovalarla defalarca inip çıkmak zorunda kalır. Hele sıcak bir yaz gününde bu iş, insan için yorucu ve ağır bir vazifedir. Fakat orta büyüklükte bir huş ağacı, buna benzer bir işi her gün sessizce yapar. Kökleriyle topraktan aldığı suyu gövdesinden, dallarından ve damarlarından geçirerek en uç yapraklarına kadar ulaştırır. Sessizce Çalışan Dev Pompa Ağaçta ne motor vardır, ne pompa sesi duyulur, ne borular görünür, ne de işçiler çalışır. Fakat topraktan alınan su, metrelerce yukarıya taşınır. Köklerden gövdeye, gövdeden dallara, dallardan yapraklara kadar uzanan…

Devamını Oku

Mantar ve Ağaç: Toprağın Altındaki Gizli Yardımlaşma Ağaçların kökleri iki büyük vazife görür. Birincisi, ağacı toprağa bağlayıp ayakta tutmaktır. İkincisi ise, ağacın yaşaması için gerekli olan suyu ve mineralleri topraktan almaktır. Fakat bazı ağaçların yaşadığı topraklar, özellikle iğne yapraklı ağaçların bulunduğu asitli zeminler, köklerin ihtiyaç duyduğu maddeleri kolayca almasına uygun değildir. Ağaç bu noktada âdeta çaresiz kalır. Tam burada toprağın altında hayret verici bir yardımlaşma başlar. Ağacın Yardımına Gelen Mantar Bir mantar gider, ağacın köküne yerleşir ve onunla özel bir bağ kurar. Mantar, ağacın alamadığı bazı maddeleri topraktan alır, işler ve ağaca takdim eder. Ağaç da buna karşılık, fotosentezle ürettiği…

Devamını Oku

Sebep ve Netice Arasındaki Büyük Uçurum Bir çocuk düşünün. Tek eliyle koca bir treni çekiyor. Bu manzarayı gören herkes hemen şunu söyler: “Bu treni çeken bu çocuk olamaz. Çünkü bu işi yapacak güç onda yoktur. Demek ki görünmeyen başka bir kuvvet var. Bu çocuk sadece o kuvvetin önünde duran bir perdedir.” Aklı Uyandıran Muhakeme İşte bizi bu sonuca götüren şey, sebep ile netice arasındaki büyük dengesizliktir. Çocuk sebeptir; trenin hareket etmesi neticedir. Sebep zayıf, netice ise çok büyüktür. Sebebin gücü bu neticeyi meydana getirmeye yetmediği için akıl, o sebebi gerçek fail olmaktan çıkarır ve başka bir kuvvet sahibini arar. O…

Devamını Oku

Lupin Tohumu: Toprağın Altında Bekleyen Hikmet Biz gökyüzüne bakar, havayı koklar, mevsimi tartar ve ona göre bir tahminde bulunuruz. Peki, toprağın altına gömülmüş küçücük bir tohum bunu nasıl yapabilir? Ne gözü var gökyüzünü görsün, ne kulağı var dış dünyayı işitsin, ne de aklı var şartları değerlendirsin. Fakat Arktik tundralarda yetişen Lupin bitkisi, tam da bunu yapar. Onun tohumu, sanki dış dünyadan haberdarmış gibi davranır; ne zaman büyümesi gerektiğini bilir, ne zaman beklemesi gerektiğini de şaşırmadan uygular. Uygun Şartlar Oluşmadan Asla Başlamaz Lupin tohumları çimlenip gelişebilmek için sıcak havaya ihtiyaç duyar. Eğer ortamda nem, toprak ve diğer bazı şartlar mevcut olsa…

Devamını Oku

Tohum: Karanlık Toprakta Açılan Kudret Dersi Tohumun toprağı yarıp çıkması bize çok sıradan gelir. Her bahar aynı manzarayı görürüz: Toprağın içinden incecik filizler çıkar, küçücük gövdeler güneşe doğru yükselir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında bu hadisenin sıradan değil, akılları hayrete düşüren büyük bir yaratılış mucizesi olduğu anlaşılır. Çünkü gramlarla ifade edilen küçücük bir tohum, üzerindeki toprağı deler, karanlığın içinden çıkar ve gün ışığına doğru yol alır. Küçük Tohumun Büyük Mücadelesi Tohumun hedefi bellidir: Işığa ulaşmak. Toprağın altında karanlıkta kalmaz, olduğu yerde çürümez, yönünü şaşırmaz. İncecik filiziyle yukarı doğru ilerler. Önüne engel çıksa etrafından dolaşır. Baskı görse yön değiştirir. Yol kapansa başka…

Devamını Oku

Venüs Sinekkapanı: Akılsız Bir Bitkide Akılları Durduran Avcılık Avlanmak; akıl, irade, kuvvet, hız, zamanlama ve plan isteyen bir iştir. İnsan avlanmak için eğitim alır, tuzak kurar, silah kullanır, hesap yapar. Hayvanlar ise pençeleriyle, dişleriyle, hızlarıyla avlanır. Fakat şimdi öyle bir canlıya bakıyoruz ki ne aklı vardır, ne kasları, ne sinir sistemi, ne de iradesi… Buna rağmen avlanır. Üstelik avını cezbederek, tuzağa düşürerek, yakalayarak ve sindirerek beslenir. Bu canlı, yaratılış harikası olan Venüs sinekkapanıdır. Topraktan Alamayıp Böcekten Alan Bitki Venüs sinekkapanı, besin bakımından fakir topraklarda yaşar. Topraktan alamadığı bazı gerekli maddeleri, böcekleri yakalayıp sindirerek temin eder. Yani bitkiye hem ihtiyaç verilmiş,…

Devamını Oku

Yunuslar: Denizde Yüzen Bir Yaratılış Mucizesi Yunuslar, denizlerin en zarif, en çevik ve en hayranlık uyandıran canlılarından biridir. Onlara dikkatle bakıldığında, sadece sevimli bir deniz canlısı değil; yaşadığı ortama tam uygun şekilde donatılmış muhteşem bir beden görülür. Her hareketleri, her organları ve her kabiliyetleri âdeta şu hakikati ilan eder: “Ben başıboş değilim; hikmetle yaratıldım.” Suda Kayar Gibi Giden Kusursuz Beden Yunuslar ortalama iki buçuk metre uzunluğunda ve yaklaşık yüz elli kilo ağırlığında olmalarına rağmen, suda son derece hızlı ve çevik hareket ederler. Bunun en önemli sebeplerinden biri, pürüzsüz ve kaygan derileridir. Bu deri, suyun direncini azaltır ve onların adeta suyun…

Devamını Oku

Örümcek: İpek İple Yazılan Büyük Delil Bir apartmanın en üst katından iplerle aşağı inen komandoları gördüğümüzde hayret ederiz. Onların cesaretini, eğitimini, dengesini ve maharetini takdir ederiz. Fakat aynı işi, hem de çok daha ince bir sanatla yapan küçücük bir örümceği çoğu zaman fark etmeyiz. Hâlbuki örümcek, kendi bedeninden çıkardığı ipek iplikle bir anda aşağı iner, bir anda yukarı çıkar; en usta dağcıların, en eğitimli komandoların bile yetişemeyeceği bir hız ve ustalıkla hareket eder. Kendi İpini Kendi Üreten Canlı Komandonun ipi fabrikada üretilir, dayanıklılığı mühendisler tarafından hesaplanır, kullanımı eğitimle öğretilir. Örümceğin ise ne fabrikası vardır ne mühendisi ne de hocası… Fakat…

Devamını Oku

Sivrisinek: Küçücük Bedende Büyük Sanat Sivrisinek, küçücük bedeniyle insanı hayrete düşüren canlılardan biridir. Dışarıdan bakıldığında basit bir böcek gibi görünür; fakat kan emme esnasında kullandığı sistemler incelendiğinde, karşımıza son derece hassas, ölçülü ve planlı bir yaratılış çıkar. Onun bedenine yerleştirilen ısı algılama, damar bulma, deriyi kesme, iğneyi koruma ve kanın pıhtılaşmasını engelleme gibi cihazlar, küçücük bir varlıkta büyük bir ilim ve kudretin tecelli ettiğini gösterir. Karanlıkta Damar Bulan Canlı Sivrisinek, hassas ısı algılayıcıları sayesinde canlı bedenindeki sıcaklık farklarını hisseder. Bu sistem ışığa bağlı değildir. Bu yüzden karanlık bir odada bile avını bulabilir, kan damarına yaklaşabilir ve hedefini şaşırmadan hareket eder.…

Devamını Oku

Altın yağmur kuşu, yaklaşık 200 gramlık küçücük bedeniyle her yıl Alaska’dan Hawai’ye doğru akıl almaz bir göç yolculuğuna çıkar. Önünde yaklaşık 4.000 kilometrelik uçsuz bucaksız bir okyanus vardır. Ne konacak bir dal, ne dinlenecek bir kara parçası, ne de mola verecek bir zemin… Buna rağmen bu küçük kuş, yaklaşık 88 saat boyunca durmadan kanat çırpar ve denizin ortasında kaybolmadan hedefine ulaşır. İmkânsız Gibi Görünen Hesap Bu yolculuk sıradan bir uçuş değildir. Çünkü böyle uzun bir mesafeyi aşmak için enerji gerekir, dayanıklılık gerekir, yön bulma gerekir, zamanlama gerekir. Yapılan hesaplara göre bu kuşun yolculuğu tamamlayabilmesi için sahip olduğundan daha fazla yağa…

Devamını Oku

Yılan Balıklarının Akıl Almaz Göçü Sevk-i İlâhî delilinin misalleri saymakla bitmez. Kimi kuşların semadaki göçünde, kimi balıkların okyanustaki yolculuğunda, kimi küçücük canlıların hayret verici hareketlerinde aynı hakikat görünür: Bu varlıklar başıboş değildir. Onları sevk eden, yönlendiren, vakti geldiğinde harekete geçiren ve hedeflerine ulaştıran gizli bir rehberlik vardır. Sargasso’ya Giden Gizemli Yol Yılan balıkları, hayatlarının en hayret verici yolculuğunu yumurtlama zamanı geldiğinde yaparlar. Avrupa ve Amerika’daki nehirlerde yaşayan bu canlılar, vakti gelince bulundukları sulardan ayrılır, okyanusa açılır ve Kuzey Atlantik’te, Bermuda’nın güneyinde bulunan Sargasso Denizi’ne doğru yola çıkarlar. Binlerce kilometrelik bu zorlu yolculuğun sonunda oraya ulaşır, yumurtalarını bırakır ve çoğu zaman…

Devamını Oku

Somon balıkları, yaratılış hakikatini gözler önüne seren en hayret verici canlılardan biridir. Tatlı sularda dünyaya gelir, sonra nehirleri takip ederek okyanuslara ulaşır, yıllarca tuzlu sularda büyür ve vakti geldiğinde binlerce kilometrelik yolu aşarak tekrar doğduğu tatlı su kaynağına döner. Üstelik sadece aynı nehre değil, çoğu zaman doğduğu nehir koluna kadar ulaşır. Bu yolculuk, sıradan bir göç değil; aklı durduran bir sevk, kusursuz bir yön bulma ve hayret verici bir hayat programıdır. İlk Yolculuk: Bilmediği Yola Çıkan Yavru Somon yavruları, annelerinin bıraktığı yumurtalardan tatlı sularda çıkar. Daha dünyaya gelir gelmez karınlarının altında, ilk gelişimleri için gerekli besini taşıyan özel bir kese…

Devamını Oku

Göç mevsimi geldiğinde semada büyük bir yolculuk başlar. Küçücük kuşlar, arkalarında ne yol levhası ne pusula ne de harita olduğu hâlde binlerce kilometrelik mesafelere doğru kanat çırpar. Bazı türler kıtalar aşar, denizler geçer, çöllerin üzerinden uçar ve hiç görmediğimiz bir kararlılıkla hedeflerine ulaşır. Orta Avrupa leyleklerinin uzun göç yollarında günlük ortalama yüzlerce kilometreye yaklaşan mesafeler alabildiği, kutup sumrusu/deniz kırlangıcı gibi türlerin ise hayvanlar âlemindeki en uzun yıllık göçlerden birini yaptığı bilinmektedir. Haritasız Bir Yolculuk Şimdi insan kendini bu tablonun içine koysun. Size dünyanın öbür ucunda bir adres verilse; elinizde harita olmasa, pusula olmasa, yol levhası olmasa, telefon olmasa, kimseye sorma…

Devamını Oku

Deve: Çöl İçin Seçilmiş Bir Beden Şimdi deveye bakalım ve bir canlının yaşadığı hayata göre nasıl en uygun cihazlarla donatıldığını görelim. Deve, sıradan bir hayvan değildir; âdeta çöl şartlarına göre özel hazırlanmış canlı bir sanat eseridir. Onun vücudundaki her parça, “Ben buraya rastgele konulmadım; bir hikmetle seçildim” der. Hörgüç: Sırtındaki Rızık Deposu Devenin hörgücü, adeta sırtına yerleştirilmiş bir depo gibidir. Bu depo sayesinde günlerce açlığa ve susuzluğa dayanabilir. Çöl gibi yiyeceğin ve suyun zor bulunduğu bir yerde, böyle bir azık deposu onun hayatı için vazgeçilmezdir. Eğer bu depo olmasaydı, devenin uzun çöl yolculuklarına dayanması mümkün olmazdı. Ayaklar: Kuma Batmayan İlahi…

Devamını Oku

Zürafanın Yaratılışındaki Mühür Karada yaşayan canlıların en uzun boylusu olan zürafa, sadece boyuyla değil; vücuduna yerleştirilen hayret verici sistemlerle de insanı derin bir tefekküre davet eder. Uzun bacakları, metrelerce yükselen boynu, kendine has benekleri, güçlü kalbi, özel damar yapısı ve dikenli bitkileri yiyebilen diliyle zürafa, âdeta “Ben tesadüfün değil, sonsuz ilim ve kudretin eseriyim” diye konuşur. Boynun İçindeki Asansör Zürafa, uzun boynu sayesinde ağaçların en yüksek dallarına ulaşır ve dikenli bitkileri rahatlıkla yer. Fakat burada insanı hayrete düşüren başka bir sır vardır. Zürafa, yuttuğu besinleri sindirim için tekrar ağzına getirmek zorundadır. Yani besin, yaklaşık üç-dört metrelik boyundan yukarı doğru çıkar.…

Devamını Oku

Muhteşem Avcı: Sümsük Kuşu Denizlerin üzerinde süzülen bazı kuşlar vardır ki, insan onların avlanışını izlediğinde hayretini gizleyemez. Sümsük kuşu da bu canlılardan biridir. O, sıradan bir deniz kuşu değildir; havada gözetleyen, hedefini seçen, sonra da denize bir ok gibi dalan muhteşem bir avcıdır. Özellikle sardalya sürülerinin bulunduğu bölgelerde, denizin üstü ve altı büyük bir av sahasına döner. Köpek balıkları, yunuslar ve balinalar suyun içinde av peşindeyken, sümsük kuşu avını gökyüzünden takip eder. Bir Ok Gibi Denize Dalış Sümsük kuşu avını gördüğü anda kanatlarını geriye toplar, vücudunu dümdüz hâle getirir ve büyük bir hızla denize doğru ok gibi dalar. Metrelerce yükseklikten…

Devamını Oku

Kutup Ayısının Kürkündeki Muhteşem Sanat Kutup ayısı, yeryüzünün en çetin bölgelerinden biri olan Arktik dünyasında yaşar. Burası dondurucu soğuğun, buzun, karın ve sert rüzgârların hâkim olduğu bir âlemdir. Böyle bir yerde yaşayacak canlının sıradan bir vücut yapısıyla hayatta kalması mümkün değildir. İşte kutup ayısı, tam da bulunduğu ortama uygun yaratılmış azalarıyla karşımıza çıkar. Kürkü, derisi, yağ tabakası, pençeleri ve ayak yapısı hep aynı hakikati gösterir: Bu canlı, buzulların ortasında başıboş bırakılmamış; hikmetle donatılmıştır. Beyaz Görünen Ama Şeffaf Olan Kürk Kutup ayısının dışarıdan beyaz görünen kürkü aslında pigmentli beyaz değildir; tüyleri şeffaf ve içi boş yapıdadır. Bu tüyler ışığı dağıttığı için…

Devamını Oku

Kovan Temizliğindeki Muhteşem Detay Bir kovanda bazen 10.000, bazen 80.000’e varan arı yaşar. Bu kadar kalabalık bir toplulukta karışıklık, düzensizlik ve görev karmaşası beklenir. Fakat arı kovanında hayret verici bir intizam vardır. Her arı kendi vazifesini bilir, hiçbir iş başıboş kalmaz, hiçbir görev sahipsiz bırakılmaz. Kovan, sanki görünmeyen bir merkezden idare edilen mükemmel bir şehir gibi işler. Kovandaki Sessiz İş Bölümü Kovan içinde birçok farklı vazife vardır. Kimisi bal toplar, kimisi petek örer, kimisi yavrularla ilgilenir, kimisi kovanı korur, kimisi de temizlik yapar. Bu görevlerden biri de kovanın temizliğidir. Temizlikçi bal arıları, petek gözlerinden çıkan arıların geride bıraktığı parçaları, kovan…

Devamını Oku

Arıların İmkânsız Gibi Görünen Petek İnşası Şimdi sizinle basit bir geometrik deneme yapalım. Elimize bir kalem ve bir kâğıt alalım. Kâğıdın birkaç farklı kenarından başlayarak altıgenler çizmeye çalışalım. Sonra bu altıgenleri sayfanın ortasında kusursuz şekilde birleştirmeye gayret edelim. Üstelik bunu cetvel, gönye ve herhangi bir hesaplama kullanmadan yapalım. Altıgenler çoğaldıkça ve birleşme noktalarına yaklaştıkça, bu işi hatasız tamamlamanın ne kadar zor, hatta neredeyse imkânsız olduğunu hemen fark ederiz. Farklı Eller, Tek Bir Kusursuz Yapı Hele bir de bu altıgenleri tek kişinin değil, farklı farklı kişilerin çizdiğini düşünelim. Herkes kâğıdın başka bir tarafından başlayacak, farklı yönlerden ilerleyecek ve sonunda bütün çizgiler…

Devamını Oku

Altıgen Petekte Saklanan Hikmet Arıların peteklerini neden altıgenlerden yaptığını hiç düşündünüz mü? Neden bu hücreler beşgen, dörtgen, sekizgen, üçgen veya daire şeklinde değil de altıgen olarak inşa edilir? İlk bakışta basit bir tercih gibi görünen bu şekil, aslında derin bir hesap, ince bir ölçü ve hayret verici bir hikmet taşır. En Az Malzeme, En Çok Depo Eğer arılar peteklerini altıgen dışında başka bir şekille yapsalardı, ya aralarda boşluklar kalacak ya da daha fazla balmumu harcamak zorunda kalacaklardı. Daire şeklinde hücreler yapılsa, aralarda kullanılamayan boşluklar meydana gelir. Üçgen ve dörtgen hücrelerde ise bal depolanabilir; fakat aynı genişliği elde etmek için daha…

Devamını Oku

Arıların Petek Mucizesi Arıların inşa ettiği petekler öylesine düzgün, ölçülü ve kusursuzdur ki, küçücük bir canlının böyle mühendislik harikası bir yapı ortaya koyması insanı hayrete düşürür. Petekler, yan yana dizilmiş muntazam altıgen hücrelerden meydana gelir. Bu şekil, aynı alan içinde en az malzemeyle en fazla hacim elde etmeye imkân veren en verimli yapılardan biridir. Bal arılarının petekleri balmumundan yaptığı ve bu hücreleri bal, polen ve yavru yetiştirmek için kullandığı bilinmektedir. Ölçü İçinde Ölçü Petek hücrelerinde yalnızca altıgen şekil yoktur; aynı zamanda ince bir eğim ve hassas bir açı düzeni de vardır. Hücrelerin açıklıkları yukarı doğru hafifçe eğimlidir; kaynaklarda bu eğimin…

Devamını Oku