Yazar: Nur Divanı
Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîm’in vücudunu ihsas eder ve rububiyetine işaret eder. Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren İnsanlar İçin: Ulûm ve Hakikatlerin Bildirilmesi İnsanın “her nevi ulûm ve hakikatleri” bilmeye kabiliyetli olarak yaratılması, Risale-i Nur’un en temel insan tanımıdır. Bu ifade, insanın sadece biyolojik bir canlı değil, kâinatın sırlarını çözen bir “müfettiş” ve ilahi isimlerin tecellilerini okuyan bir “muhatap” olduğunu vurgular. İnsanın ilhamı küllîdir. Bilimdeki büyük keşiflerden, kalpte doğan manevi hakikatlere kadar her…
Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, Ceset ile ruh arasındaki ilişki sıradan bir birleşme değildir. Her bir hayvanın vücut yapısı, onun ruhunun ihtiyaçlarına göre yaratılmıştır. Ruh, “Âlem-i Emir”den gelen, hayat sahibi, şuur sahibi ve harici bir vücut giydirilmiş bir kanundur. Dolayısıyla,…
Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, her biri ferden ferdâ yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini ve şümul-ü hikmetini ve cemal-i sanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. “Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, “Ecsam-ı nâmiye”, büyüyüp yetişen cisimler demektir. Bir canlı büyürken hücreleri rastgele değil, milimetrik bir düzenle hareket eder. Ayrıca her canlı, hayatta kalması için gereken cihazlarla donatılır. Büyümek zamanında muntazaman hareketleri Tohumun toprağı yarıp gün yüzüne çıkması sıradan gibi görünse de,…
Öyle de bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Metni Tahlil Etme Usûlü Bu cümle, gelişi güzel okunacak bir ifade değil; bakmayı, düşünmeyi ve hükme varmayı öğreten bir usûldür. 1- Evvela: Nereye Bakacağız? Metin bize üç ana pencere açar. Önce bunları ayrı ayrı tespit ederiz: Eşkâl-i muntazamalar (şekiller) → Yaprakların biçimleri Ayrı ayrı vaziyetler (yerleşimler) → Duruşları, konumları Cezbekârane mevzun hareketler (hareketler) → Rüzgârla ahenkli titreşimleri Yani bakışımız dağınık olmayacak. Önce şekle, sonra yerleşime, sonra…
Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Sahralarda ve dağların küçük küçük tepelerinde, birbirinden farklı ama hepsi son derece muntazam çiçeklerin açması; basit bir süs değil, derin bir hakikatin ilanıdır. Dağları Bu Kadar Hikmetle Süslemek Nasıl Bir Fiildir? Dağa birçok hikmetler verip onu türlü türlü çiçeklerle süslemek; ilim, irade, kudret ve rahmetin birlikte tecelli ettiği küllî bir fiildir. Çünkü bir dağın süslenmesi demek; sadece çiçeği yaratmak değil, o çiçeğin yaşayacağı toprağı hazırlamak, suyunu göndermek,…
Öyle de zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Üstadımız bu bahsi Ayetü-l Kübra’da şöyle anlatıyor Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler, akılları hayret içinde bırakır. Mesela, dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek zemin, o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor. Demek,…
Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, İşte o katrelerin taşıdığı bu hikmetler ve faydalar, onların başıboş olmadığını; bilakis büyük bir nizam ve hikmet altında gönderildiğini gösterir. Şimdi bu katrelerin yeryüzünde meydana getirdiği faydalara dikkat edelim: 1-Hayatı Diriltir: Kurumuş toprakları canlandırır, bitkileri yeşertir, ölü gibi görünen yeryüzünü yeniden hayatla doldurur. وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ…
وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّاۚ Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Meryem Sûresi(19) 71. Ayet ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِيًّا Sonra Biz Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız. Meryem Sûresi(19) 72. Ayet Âyet-i kerimede zikredilen “cehenneme uğramak” meselesi, İslâm âlimleri arasında derinlemesine ele alınmış ve farklı şekillerde izah edilmiştir. Bu ihtilafın temelinde “vürûd” kelimesinin anlamı yatmaktadır. Ekserî âlimlere göre ayetteki hitap umumîdir; yani mümin-kâfir ayrımı yapılmaksızın herkes cehenneme uğrayacaktır. Çünkü ayette hiçbir istisna yoktur ve hemen ardından gelen “sonra…
Hz. Âişe (r.anha) validemiz kaç yaşında evlendi? Müslümanlar olarak ne gizleyecek bir zaafımız ne de utanılacak bir geçmişimiz vardır. İnancımız ve kaynaklarımız açıktır, berraktır. Bu sebeple, modern dünyanın beklentilerine göre hakikati eğip bükmeyi asla doğru bulmayız. Bizim ölçümüz tepkiler değil, hakikatin kendisidir. Bu sebeple meseleler, başkalarını memnun etme kaygısıyla değil; hakikate sadakatle ele alınır. Bu mesele değerlendirilirken üç temel kaynağa başvurmak durumundayız: Kur’an, Sünnet ve tarih/siyer kaynakları. Kur’an’da evlilik yaşına dair doğrudan bir belirleme yoktur; çünkü bu husus, sabit bir yaşla değil, buluğ ve rüşd ile ilgilidir ve şartlara göre değişir. Sünnet kaynaklarında ise Hazreti Âişe’nin evlilik yaşıyla ilgili sahih…
Öyle de bağlardaki muntazam nebatat ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, külliyetleriyle gayet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. 1. Bağlardaki Muntazam Nebatat Bağlardaki “muntazam nebatat” (intizamlı bitkiler), kâinatın kör bir tesadüfün oyuncağı olmadığını, aksine her bir zerresinin bir hesap ve program dâhilinde hareket ettiğini ispat eder. Bitkilerdeki bu “nizam” ve “intizam”, bir Münazzım’ın (Düzenleyici) ve Sâni-i Hakîm’in varlığına (vücuduna) şu pencerelerle şehadet eder: Vücuduna Şehadet: 1. “Kör Kuvvet”ten Çıkan “Hassas Geometri” Toprağın altı karanlık,…
Hem nasıl berrde ve bahirde kemal-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemal-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyasta azamet-i uluhiyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Bu cümle aslında hayvanlar âlemini üç büyük pencereden gösteriyor: rızık (rahmet), suret (hikmet), duygular (rububiyet). Her biri hem Allah’ın varlığına (vücuduna) hem de birliğine (vahdetine) ayrı ayrı delil oluyor. Şimdi bunu üç başlıkta anlamaya çalışalım: 1- Kemal-i Rahmet ile Rızıkları Verilen Hayvanat Bir düşün Kemal-i Rahmet ile Rızıklandırılma…
“İnkılâb-ı hakaik muhaldir” demek: “Hakikatlerin (gerçeklerin) özünün değişmesi imkânsızdır” demektir. Kelime kelime incelediğimizde: İnkılâb: Bir halden başka bir hale dönüşme, kökten değişme. Hakaik: Hakikatler, gerçekler, bir şeyin ne ise o olması. Muhaldir: İmkânsızdır, aklen kabul edilemez. Yani bu cümle; “Hakikatlerin birbirine dönüşmesi imkânsızdır” anlamına gelir. Bu kaide, varlıkların temel mahiyetlerinin (özlerinin) değişmeyeceğini ifade eder. Yani bir şey ne ise odur; mahiyeti başka bir şeye dönüşemez. Görünüş değişebilir ama hakikat değişmez. Yani bir varlığın özü değişmez; sadece şekli, rengi, özellikleri değişebilir. Bu kurala göre, bir şeyin zıddına veya tamamen başka bir hakikate dönüşmesi aklen mümkün değildir. Evrimde iki farklı iddia vardır:…
Yanlış Yaklaşımlar ve Batılı Eleştiriler İslam’ın yüceliğini kavrayamayan ve ona karşı önyargıyla yaklaşan bazı Batılı yazarlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) çok evliliğini eleştirerek haksız ithamlarda bulunmuşlardır. Bu yaklaşım, hem tarihî gerçekleri göz ardı eden, hem de ön yargılara dayanan bir bakış açısıdır. Bu, hakikati araştıran bir aklın değil; peşin hükümle konuşan bir zihnin ürünüdür. Her şeyden önce bilinmelidir ki, Efendimiz (s.a.v), 25 yaşına kadar tertemiz bir hayat yaşamış, hiç evlenmemiştir. Şehvetin kolayca tahrik olduğu sıcak bir coğrafyada, böylesine uzun bir süre iffetiyle yaşamak; sıradan bir irade değil, nefis üzerinde kurulan muazzam bir hâkimiyetin açık göstergesidir. Şimdi soralım: Eğer –hâşâ– bu konuda…
Peygamber Efendimiz (s.a.v) günahlardan korunmuş (ismet sahibi) olduğu halde, neden sürekli “istiğfar” ederdi? Bazıları bu meseleyi ya bilmeden ya da kasıtlı olarak çarpıtarak şöyle sunar: “Demek ki Peygamber de günah işliyordu ki istiğfar ediyordu.” Peygamber Efendimiz (s.a.v), İslam akaidine göre ismet sahibidir; yani Allah tarafından günah ve hatadan korunmuştur. Bu, onun ilâhî bir güvence altında olduğunu gösterir. Dolayısıyla onun istiğfarını, bizim günah sonrası yaptığımız istiğfarla aynı görmek, meseleyi kökten yanlış anlamaktır. Biz ilk önce Efendimiz (s.a.v)’in ismet sıfatının delillerini zikredelim. Resûl Günah İşlemez: İsmet Hakikati مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” Nisâ…
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Nasr Suresi: 3 Kur’ân’da Nasr Suresi’nde geçen “tesbih, hamd ve istiğfar” sıralamasını tefsir ederken Fahreddin Razi şöyle der: Bunda, kuldan sudur eden teşbih ve hamdin, Allah’ın celal ve izzeti ile karşılaştırıldığında günah haline dönüştüğüne, binaenaleyh, bundan istiğfarda bulunmanın da vacib olduğuna bir tenbih ve dikkat çekme vardır. Râzî’nin bu cevabı, kulluk edebinin en ince ve en sarsıcı boyutunu ortaya koyar. Ona göre kuldan sadır olan tesbih ve hamd, her ne kadar ibadet olsa da, Allah’ın celâl ve izzetiyle kıyaslandığında tam anlamıyla yeterli değildir. İnsan…
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Nasr Suresi: 3 Kur’ân’da Nasr Suresi’nde geçen “tesbih, hamd ve istiğfar” sıralamasını tefsir ederken Fahreddin Razi şöyle der: Ayette bir müşkil bulunmaktadır. O da şudur: Tevbe bütün taatlardan önce gelir; sonra, hamd, teşbihten önce gelir. Çünkü, hamd, in’âm sebebiyle yapılır. İn’âm ve ihsan ise, münezzeh zat (Allah) tam sudur ettiği gibi, bazan da başkasından sudur eder. O halde, önce istiğfarın meydana gelmiş olması, bundan sonra hamd in zikredilmesi, daha sonra da teşbihin ifade edilmesi gerekirdi. O halde ifadenin, tamamen bu tertibin aksine gelmiş olmasının…
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَال Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamd olsun. اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir. مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ Kim taleb eder ve ciddi isterse, isteğine ulaşır. اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ Yokluk ispat edilemez. لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِىءِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani: “Bir emareden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki, şübhe verip, ehemmiyeti olsun.” “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur. إِنَّ الْإِمْكَانَ الذَّاتِيَّ…
Altıncı Pencere اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi bir ism-i a’zamı gösteren gayet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hülâsatü’l-hülâsası şudur ki kâinatın ulvi ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla bir tek neticeyi, yani bir tek Sâni’-i Hakîm’in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Kâinatta neye bakılsa—gökler, yer, gece–gündüz, yağmur, rüzgâr, canlılar—hepsi farklı bir dille aynı…
Beşinci Pencere Görüyoruz ki eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def’î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, sanatsız olması lâzım gelirken; çok maharete muhtaç bir hüsn-ü sanatta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib sanatlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar. İşte bu def’î ve âni bir surette bu hârika sanat ve güzel heyet, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcibü’l-vücud’u gösterir. Şimdi ey sersem…
Dördüncü Pencere İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir. İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerîm ve Mücîb’e delâlet eder ve baktırır. İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir. Dördüncü Pencere, kâinatta yükselen üç büyük dua lisanına nazar veriyor: İstidat lisanı, ihtiyac-ı fıtrî lisanı ve lisan-ı ıztırarî… 1-…
Üçüncü Pencere Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif taifeden (Hâşiye: Hattâ o taifelerden bir kısım var ki bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem’den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir.) ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat envaının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silahları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki o hadsiz derecede hârika olan şu…
Kuran’da, Hakka Suresi 17. ayet şöyle buyurulur: وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ “O gün Rabbinin Arş’ını, onların üstünde sekiz melek taşır.” Bu ayet çok açık: Mahşer günü Arş’ı sekiz melek taşıyacaktır. Müşebbihe şöyle der: “Eğer Allah Teâlâ Arş’ta olmasaydı, Arş’ın taşınmasının bir anlamı kalmazdı. Bu, boş ve faydasız bir iş olurdu. Hele ki ‘O gün huzura arz olunacaksınız’ (Hakka Suresi 18. ayet) ayeti bunu destekler. Çünkü ‘arz olunmak’, ancak ilahın Arş’ta bulunmasıyla anlam kazanır.” Şimdi soruyoruz: Eğer Allah Arş’ta oturuyorsa, melekler Arş’ı taşırken Allah nerede olacak? Üç ihtimal var: 1- “Allah Arş’ın üzerinde olacak” dersen: Eğer Allah’ın Arş’ta bulunduğu…
İkinci Pencere Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki mesela, her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden her birisine karşı birer alâmet-i farika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlık’ına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir. Ey münkir! Hiçbir…
Birinci Pencere Bilmüşahede görüyoruz ki bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcatı ve pek çok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak! Zahirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib’e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla güneşin ziyası, güneşi gösterdiği gibi o hal ve bu keyfiyet, perde-i…
Otuz Üçüncü Söz Otuz Üç Penceredir Bir cihette Otuz Üçüncü Mektup ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ Sual: “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler, pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar. Üstadımız der ki: Mü’minler, Kur’ân’ın bu iki câmi’ âyetinin…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’in ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir. Yahu her şeyi sahib-i hakikisine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilahları kabule muztar kalacaksın. Bu İ’lem, insanın fânilik (geçicilik) korkusuna şifalı bir merhem sürerken, aklı ve kalbi tevhidin o muazzam ferahlığına davet ediyor. Üstad’ın bu içten, “Yahu” diyerek samimiyetle seslendiği ifadeleri kalp penceresinden beraberce okuyalım: “Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman…” İnsan yaşlanır, aynadaki sureti değişir, sevdiklerinden ayrılır ve nihayetinde ölüme…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad’e isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma’kes olan şeylerin adedince hakiki şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun. Üstadımızın bu dersi, “Tevhid”hakikatinin aklen tek mantıklı yol olduğunu, aksi takdirde insanın imkânsız ve hurafelerle dolu bir yola gireceğini harika bir temsil ile anlatır. Buradaki temel mantık şudur: Eğer her şeyi bir tek merkeze bağlamazsan, her bir şeye o merkezin özelliklerini vermek zorunda kalırsın. Gelin, bu derin hakikati verdiği “Güneş” örneği ve diğer misallerle açalım:…
Tesadüf Gerçekten Bir Açıklama mı, Yoksa Kaçış mı? “Tesadüf” diyorsun… Ama bir durup düşünelim: Bu kelime gerçekten bir açıklama mı, yoksa açıklayamamanın yerine konmuş bir etiket mi? Bir kitap düşün. Harfler yerli yerinde, cümleler anlamlı, paragraf bir bütün… Buna “tesadüf” diyebilir misin? Diyemezsin. Çünkü anlam, rastgelelikten doğmaz.Bir telefon düşün. İçinde binlerce parça, kusursuz bir uyumla çalışıyor. Buna “kendi kendine oldu” der misin? Demek aklı inkâr etmektir.Bir insan düşün. Göz, kalp, beyin, sinir sistemi… Hepsi bir planla, bir dengeyle işliyor. Buna tesadüf demek, gördüğünü inkâr etmektir. Tesadüf, düzensizliğin adıdır. Ama kâinat baştan sona nizamdır. O hâlde “tesadüf” burada bir açıklama değil,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde tesadüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezruatın sümbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tenaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar. Âlemde tesadüf yoktur. Şu kâinatta “rastgelelik”, “başıboşluk” diye bir şey yoktur. Bir kitap düşün… Harfler düzgün dizilmiş, cümleler anlamlı. → Buna “tesadüf” diyebilir misin? Bir telefon düşün… İçinde binlerce parça kusursuz uyumla çalışıyor. → “Kendi kendine oldu” denir mi? Bir insan düşün… Göz, kalp, beyin, sinir sistemi… → Hepsi bir planla çalışıyor. Bu kadar düzen varsa → tesadüf yoktur.…
“Cenâb-ı Hak, her şeye her şeyden daha yakındır. Fakat, her şey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” (Sözler) “Cenâb-ı Hak, her şeye her şeyden daha yakındır. Fakat, her şey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” ifadesi, ilk bakışta zıt gibi görünse de aslında tevhidin en derin hakikatini anlatır. Buradaki “yakınlık” ve “uzaklık” mesafe ile ilgili değildir; biri Allah’ın mahlûkata olan ihatasını, diğeri mahlûkun O’na nisbetle sınırlılığını ifade eder. Bunu anlamak için iki kavramı netleştirelim:, Kurbiyet Kurbiyet, yani yakınlık; Allah’ın ilmi, kudreti ve sonsuz isim ve sıfatlarının ihatasıyla her şeye yakın olmasıdır. Bu yakınlık fiziksel bir yaklaşma değildir. Allah bir yere gelmez, bir yerden gitmez. O zaten…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise Hâlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü nefsinden o daha karibdir. Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlık’ın nazarı ve ilmi altındadır. “Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise…” Yakınlık Neden Sevgiyi Doğurur? İnsan fıtraten şöyle yaratılmıştır: Gördüğünü sever, temas ettiğini sahiplenir, sürekli birlikte olduğunu kendine ait zanneder. İşte bu yüzden der: “Önce can… sonra canan.” Mesela düşün: Sürekli yanında olan birine daha çabuk ısınırsın, her gün gördüğün bir eşyayı bile sahiplenirsin. Uzaktaki değil, yakındaki kalbine daha çabuk girer. Bu adeta değişmeyen bir kanun…
Şule’nin Zeyli بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım gelir. Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mani olamaz. Ve keza maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhit bir nazara, en büyük bir şey gibi en küçük bir şeyi veya nev bir ferdini gizletemez. Ve keza küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu sanat…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklım yürüyüş yaparken bazen kalbimle arkadaş olur. Kalp zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Mesela, Fâtır-ı Hakîm’in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de hariç değildir. Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mamulat-ı kudrete bak ki bir parça bu sırra vâkıf olasın. Mesela, biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâni’in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı semavata daha yakın bir yoldur. Zira kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hay, Kayyum isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet, kesif bir şeyin âyinesi ne…
اللَّهُمَّ هَوِّنْ عَلَيْنَا سَكَرَاتِ الْمَوْتِ Allah’ım! Ölümün şiddetini bize kolaylaştır. وَتَوَفَّنَا وَأَنْتَ رَاضٍ عَنَّا Ve bizi senden razı olduğun hâlde vefat ettir. اللَّهُمَّ أَحْيِنَا مُسْلِمِينَ، وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ Allah’ım! Bizi Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak canımızı al; غَيْرَ خَزَايَا وَلَا مَفْتُونِينَ rezil olmadan ve fitneye düşmeden اللَّهُمَّ انْصُرْ دِينَكَ وَكِتَابَكَ وَسُنَّةَ نَبِيِّكَ، وَعِبَادَكَ الْمُوَحِّدِينَ Allah’ım! Dinine, kitabına, Peygamberinin sünnetine ve tevhid ehli kullarına yardım et. اللَّهُمَّ أَبْرِمْ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ أَمْرَ رُشْدٍ Allah’ım! Bu ümmet için doğru bir idare nasip et. يُعَزُّ فِيهِ أَهْلُ طَاعَتِكَ, وَيُذَلُّ فِيهِ أَهْلُ مَعْصِيَتِكَ Orada itaat ehli aziz olsun, isyan ehli zelil olsun. وَيُؤْمَرُ فِيهِ بِالْمَعْرُوفِ وَيُنْهَى…
اللَّهُمَّ أَصْلِحْ شَبَابَ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslüman gençleri ıslah et. وَاجْعَلْهُمْ هُدَاةً مُهْتَدِينَ Onları hidayete ermiş, başkalarına da hidayet eden kimseler eyle. لَا ضَالِّينَ وَلَا مُضِلِّينَ Ne sapmış ne de saptıranlardan eyleme. اللَّهُمَّ وَفِّقْهُمْ لِطَاعَتِكَ Allah’ım! Onları sana itaate muvaffak kıl. وَجَنِّبْهُمْ أَسْبَابَ سَخَطِكَ Onları gazabını gerektiren sebeplerden uzak tut. وَاجْعَلْهُمْ ذُخْرًا لِلْإِسْلَامِ وَالْمُسْلِمِينَ Onları İslam ve Müslümanlar için bir hazine kıl. اللَّهُمَّ أَصْلِحْ عُلَمَاءَ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslüman âlimleri ıslah et. وَوَفِّقْهُمْ لِلْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيِ عَنِ الْمُنْكَرِ Onları iyiliği emretmeye ve kötülükten sakındırmaya muvaffak kıl. اللَّهُمَّ أَصْلِحْ وُلَاةَ أُمُورِ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslümanların yöneticilerini ıslah et. وَارْزُقْهُمُ الْبِطَانَةَ الصَّالِحَةَ النَّاصِحَةَ Onlara salih…
اللَّهُمَّ اجْعَلْ خَيْرَ أَعْمَارِنَا أَوَاخِرَهَا Allah’ım! Ömrümüzün en hayırlısını sonu eyle. وَخَيْرَ أَعْمَالِنَا خَوَاتِمَهَا Amellerimizin en hayırlısını sonu eyle. وَخَيْرَ أَيَّامِنَا يَوْمَ لِقَائِكَ Günlerimizin en hayırlısını sana kavuştuğumuz gün eyle. اللَّهُمَّ اجْعَلِ الْقُبُورَ بَعْدَ فِرَاقِ الدُّنْيَا خَيْرَ مَنَازِلِنَا Allah’ım! Dünya ayrılığından sonra kabirlerimizi en hayırlı menzil eyle. وَافْسَحْ لَنَا فِيهَا وَلَا تُضَيِّقْ عَلَيْنَا فِيهَا Orayı bizim için genişlet. Orada bizi sıkma. وَارْحَمْنَا فِي مَوْقِفِ الْعَرْضِ عَلَيْكَ Huzuruna çıkış gününde bize merhamet et. وَثَبِّتْ عَلَى الصِّرَاطِ أَقْدَامَنَا Sırat üzerinde ayaklarımızı sabit kıl. وَنَجِّنَا مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ Kıyamet gününün sıkıntılarından bizi kurtar. وَبَيِّضْ وُجُوهَنَا إِذَا اسْوَدَّتْ وُجُوهُ الْعُصَاةِ وَالْمُجْرِمِينَ Günahkârların yüzleri…
اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزِّكَ رَحِمْتِنَا، Allah’ım! İzzetinle Senden isteriz. Bize merhamet et. هَذِهِ نَوَاصِينَا الْكَاذِبَةُ الْخَاطِئَةُ بَيْنَ يَدَيْكَ işte bu yalancı ve günahkâr alınlarımız Senin huzurundadır. عَبِيدُكَ سَوَاءٌ كَثِيرٌ Senin bizden başka kulların çoktur. وَلَيْسَ لَنَا سَيِّدٌ سِوَاكَ Bizim Sen’den başka sahibimiz yoktur. نَسْأَلُكَ مَسْأَلَةَ الْمِسْكِينِ Senden, bir muhtaç gibi istiyoruz. وَنَبْتَهِلُ إِلَيْكَ ابْتِهَالَ الْخَاضِعِ الذَّلِيلِ Sana, zelil ve boyun eğmiş bir kul gibi yalvarıyoruz. وَنَدْعُوكَ دُعَاءَ الْخَائِفِ الضَّرِيرِ Korkan ve çaresiz birinin duası gibi Sana dua ediyoruz. دُعَاءَ مَنْ خَضَعَتْ لَكَ رَقَبَتُهُ Boynu Sana eğilmiş olanın duası gibi, وَذَلَّ لَكَ نَفْسُهُ Nefsi Sana boyun eğmiş olanın duası gibi, وَفَاضَتْ…
اللَّهُمَّ أَصْلِحْ لَنَا دِينَنَا الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِنَا Allah’ım! İşlerimizin temeli olan dinimizi ıslah et. وَأَصْلِحْ لَنَا دُنْيَانَا الَّتِي فِيهَا مَعَاشُنَا Yaşadığımız dünyamızı da ıslah et. وَأَصْلِحْ لَنَا آخِرَتَنَا الَّتِي فِيهَا مَعَادُنَا Dönüşümüz olan ahiretimizi de ıslah et. وَاجْعَلِ الْحَيَاةَ زِيَادَةً لَنَا فِي كُلِّ خَيْرٍ Hayatı bizim için her hayrı artıran bir vesile kıl. وَالْمَوْتَ رَاحَةً لَنَا مِنْ كُلِّ شَرٍّ Ölümü ise her şerden kurtuluş vesilesi kıl. اللَّهُمَّ آتِ نَفْسَنَا تَقْوَاهَا Allah’ım! Nefsimize takvasını ver. وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا Onu arındır, çünkü onu en iyi arındıran Sensin. أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا Sen onun dostu ve sahibisin. اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ…
اللَّهُمَّ اهْدِنَا فِيمَنْ هَدَيْتَ Allah’ım! Bizi hidayet verdiklerinin arasında hidayete erdir. وَعَافِنَا فِيمَنْ عَافَيْتَ Bizi afiyet verdiklerinin arasında afiyete kavuştur. وَتَوَلَّنَا فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ Bizi dost edindiklerinin arasında dost edin. وَبَارِكْ لَنَا فِيمَا أَعْطَيْتَ Bize verdiklerini bizim için bereketli kıl. وَقِنَا وَاصْرِفْ عَنَّا شَرَّ مَا قَضَيْتَ Hakkımızda hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru ve uzaklaştır. فَإِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ Şüphesiz Sen hükmedersin, Sana karşı hüküm verilemez. إِنَّهُ لَا يَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ Senin dost edindiğin kimse zillete düşmez. وَلَا يَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ Senin düşman olduğun kimse izzet bulamaz. تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ Ey Rabbimiz! Sen mübareksin ve çok yücesin. لَكَ الْحَمْدُ عَلَىٰ مَا…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlat ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve itkan ile Sâni’in masnuu olduğu gibi ikinci kısım da aynen o Sâni’in masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâni’in ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evladının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Velilerin himmetleri, imdatları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri halî veya fiilî bir duadır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir halet vardır ki o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse –velev ki fâsık da olsun– Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim. Bu konuya girmeden evvel, tevessül meselesinin doğru anlaşılabilmesi için, onun Ehl-i sünnet itikadında caiz ve meşru bir yol olduğunu Kur’ân ve sünnetten bazı delillerle ortaya koymak gerekir. Zira hükmü bilinmeyen bir meselede yapılacak izahlar eksik kalır, yanlış anlaşılmalara kapı açar. Tevessül,…
Kur’ân’ın Tevrat’ı, İncil’i ve önceki peygamberleri kabul etmesi, dinlerin farklı değil, aynı kaynağın farklı zamanlardaki tecellileri olduğunu gösterir. Buna rağmen bazıları, “Allah önce Tevrat’ı, sonra İncil’i, ardından Kur’ân’ı gönderdi; demek ki görüş değiştirdi” diyerek meseleyi yanlış bir zeminde değerlendirir. Oysa bu iddia, vahyin aslını değil, tarih içinde insanların elinde değişime uğramış hâllerini esas alır. Kur’ân’a göre bütün bu kitaplar aynı ilâhî hakikatin parçalarıdır ve birbirlerini inkâr etmez, bilakis tasdik eder. 1- Din Değişmedi, Şeriatlar Değişti Hakikat şudur ki: Din değişmemiştir; değişen şeriatlardır. Yani Allah’ın varlığı ve birliği, ahiret inancı, peygamberlik hakikati ve kulluk şuuru gibi temel esaslar bütün peygamberlerde aynıdır…
Eşit Olmayan Şartlarda İlâhî Adalet Nasıl İşler? İnsan çoğu zaman adaleti “herkese aynı şeyin verilmesi” zanneder. Çünkü dışarıdan bakınca eşitlik, adalet gibi görünür. Herkese aynı imkân verilirse sanki haksızlık ortadan kalkacakmış gibi düşünülür. Hâlbuki hakiki adalet, herkese aynı şeyi vermek değil; herkese layık olduğu şeyi vermektir. Çünkü insanlar aynı değildir: Kabiliyetleri farklıdır, güçleri farklıdır, imkânları ve şartları farklıdır. Aynı yükü herkese vermek, aslında adalet değil; zulüm olur. Meselâ küçük bir çocuğa, yetişkin bir insanın kaldırabileceği yükü vermek “eşitlik” olabilir; ama bu adalet değil, açık bir haksızlıktır. Aynı şekilde bir hastayla sağlıklı bir insana aynı sorumluluğu yüklemek de adil değildir. Demek…
Bu soru, Allah’ı insan gibi tasavvur eden bir zihnin ürünüdür. Çünkü “ego”, ihtiyaçtan doğar; eksikliğin sesidir, başkalarının takdirine muhtaç olmanın bir yansımasıdır. Soru sahibinin aslında Allah’ı “egoist” zannetmesi, aslında kendi egosunu fark edemeyişindendir. O övülmek istediğin için, övülmeyi Allah’a yakıştıramıyordur. Kur’ân’da Allah’ın kendini övmesi ne anlama gelir; bu övgü kime yöneliktir? 1- Allah’ı İnsan Gibi Düşünmenin Yanılgısı “Allah kendini neden övüyor?” sorusu, aslında Allah’ı insan gibi düşünmenin bir sonucudur. İnsan övülmek ister çünkü eksiktir. Değerini başkalarının bakışında arar. Fakat Allah böyle değildir. O, mutlak kemaldir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. O zaten mutlak kemal sahibidir, zaten sonsuz cemalin ve azametin sahibidir.…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faydaları, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar tâ ki sâmi’in zihni, âyetlerde zikredilen cüz’iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin. Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Kesretten Vahdete Geçiş (Âyetü’l-Kürsî) Kur’ân, bazen geniş bir kesreti (çokluğu) anlatır; sonra hepsini tek bir kudret altında toplar. Âyetü’l-Kürsî’de Allah’ın ilmi, kudreti, hâkimiyeti ve kâinat üzerindeki tasarrufu…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur’an hakikat ve şeriat, hikmet ve marifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette tekid lâzımdır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder Kur’an’da bazı ayetler tekrar edilir. Ama bu tekrar gereksiz değildir, aksine bir hikmetin gereğidir. Kur’an’daki tekrarın sebebi neyse, aynı sebep zikir ve duanın tekrarını da gerekli kılar. O halde bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetlere bakalım. Üstadımız 19. Sözde şöyle bahseder. Hem herkes…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran hususi, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken bazı insanlar, şahıslarına ait hususi nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki en büyük nimet, âmm ve daimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal ve ehemmiyete delil olduğu gibi devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder. Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’an’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü’l-emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalp ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalplerinde can kalmamıştır. Gaflet…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki her bir fert, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor. Ve her bir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber aleyhissalâtü vesselâma… Ve keza her bir fert arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kâinat’a ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzet olur. İşte mü’minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvi, manevî teavün ve birbirine yardımlaşmak ile hilafete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde mükerrem unvanını almıştır. Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir. Bu itibarla ehl-i dalal ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfatın, menfaatin tevziinde bir zerreyi bile terk etmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemal; sa’y, tefekkür, sülûk zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürüyor fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor. İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır. İnsan,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tazip etmesi adildir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa adildir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur. Masiyet ile azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İtizal, masiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile masiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi masiyet üzerine tazibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlahiyeye münafî değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. Cenab-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tazip etmesi adildir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta…
Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitaplarında kâinata ait hükümler, nefsü’l-emirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor. Konuya girmeden önce mana-yı harfî ve mana-yı ismî ne demektir onu anlayalım Arapçada kelimeler üçe ayrılır: isim, fiil ve harf. Harf (edat), tek başına anlam taşımaz; ancak başka kelimelerle birlikte anlam kazanır ve onlara hizmet eder. Türkçede de benzer şekilde bazı ekler bu vazifeyi görür. Mesela “Ankara’ya gittim” cümlesinde:…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zat ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’e ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar. İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira bir harf, kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder, kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder. Kezalik kudret-i ezelî kitabından olan bir masnû, kendi nefsine kendi cirmi kadar…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken o eğri büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim, müntec bir şekle, bir vaziyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki o tohumlar, evvelce de Allâmü’l-guyub’un terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır. Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Dualar üç kısımdır. Birisi: İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, mesela acıktıkları zaman kendi hususi lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır. İkinci Kısım: Nebatat, eşcarın bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî dualardır. Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin lisan-ı istidat ile hissedilen istidadî dualarıdır. Evet, her şey Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a dua eder. Üstad bu harika hakikatte, “dua” kavramını sadece ettiğimiz dualardan çıkarıp, tüm kâinatın her an işleyen muazzam bir “isteme merkezi” olduğunu anlatıyor. Kâinattaki her şey, aslında birer dil ile Allah’tan bir şeyler istiyor. 1. Kavlî Dualar (Sözlü ve Sesli Dualar)…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mademki her şeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz’anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır. Ve illâ gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz’edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbibü’l-esbab’dan gaflet etmese itirazlarını tamamen Allah’a tevcih eder. İnsan, hevesinin cennetini arar; hayat, ona hikmetin kışını gönderir. O, hep arzusuna göre bir dünya bekler; oysa dünya, kaderin çizdiği bir imtihan sahnesidir. Çünkü dünya, heveslerin değil, hakikatlerin sahnesidir. Burada…
“Ortak Kelime Aldatmacası: Tevhid Var, Peygamber Yok mu?” قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz müslümanlarız”. (Âl-i İmran 64) Bazı çevrelerin “diyalog” adı altında İslam’ın izzetini küresel güçlerin masasına meze yapma girişimi, Âl-i İmrân 64. ayeti…
اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin. Ahzâb Sûresi(33) 56. Ayet Salât Kelimesinin Manası “Yüsellûne” kelimesi “salât” kökünden gelen bir fiildir. Salât, lügatte dua, istiğfar ve rahmet manalarına gelir. “En-nebiyyi” kelimesi hakkında Cevherî şöyle der: “Nebi; haber veren, Allah’ın emirlerini bildiren kimsedir.” Salât Allah Hakkında Nasıl Anlaşılır? İmam Fahreddin Râzî şöyle der: “Salât dua anlamına gelince, Allah’ın peygamberine dua etmesi düşünülemez. Çünkü dua, bir başkasından menfaat talep etmektir. Allah hakkında böyle bir talep söz konusu…
Bakara Suresi 62. ayet ile Hristiyan ve Yahudilere “açık çek” verenler, aslında ayetleri tahrif eden modern din tüccarlarıdır. Şirki cennete sokmaya çalışan bu anlayış, ayetle değil heva ile konuşur.Şimdi ayeti tahlil edelim. اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ Şüphesiz iman edenler; yahudilerden, Hristiyanlardan ve sâbiîlerden de Allah’a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. Bakara Sûresi(2) 62. Ayet Ayetin Nüzul Sebebi: Tefsir kaynaklarının çoğunda (Vahidi, Taberi, İbn Kesir)…
Nebe’ Sûresi (78) 33. ayette Rabbimiz şöyle buyurur: وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا “göğüsleri tomurcuklanmış aynı yaşta kızlar” Bu ayette geçen ifade, özellikle bazı modern zihniyetler tarafından bağlamından koparılarak Kur’an’a yönelik eleştirilerin konusu yapılmaktadır. Ancak bu yaklaşım, ayetin gerçek anlamını araştırmaktan ziyade, tercüme üzerinden bir algı oluşturma çabasıdır. Peki bu ifade gerçekten Kur’an’ın muradını mı yansıtmaktadır? Yoksa kelimenin asıl anlamı göz ardı edilerek, modern çağrışımlarla üretilmiş bir yorum mudur? 1- “كَوَاعِبَ (Kevâib)” Kelimesinin Asıl Manası Arapçada “كاعب (kâib)” kelimesinden gelen “kevâib”, klasik lügatlerde açıkça ergenlik çağına ulaşmış, gençliğin ilk dönemindeki kadın anlamında kullanılır. Bu ifade, çocukluğu değil; bilakis çocukluktan çıkmış, bedenen olgunlaşmaya başlamış…
1- Kur’ân Hz. Âdem’in yaratılışını açıkça bildirir Kur’ân’da Hz. Âdem’in yaratılışı son derece açık bir şekilde anlatılır: إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِندَ اللّٰهِ كَمَثَلِ آدَمَۚ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ“Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oldu.”(Âl-i İmrân 3/59) Hz. Âdem’e (as) bir baba isnat etmeye çalışanlar, sadece biyolojik bir hata yapmıyorlar; bizzat Allah’ın kurduğu kıyas mantığını da imha ediyorlar. Âl-i İmrân Suresi 59. ayet, bu iddiayı yerle bir eden en büyük mucizedir. Bu ayet, Hz. İsa ile Hz. Âdem arasında doğrudan yaratılış şekli üzerinden özel bir kıyas yapar.…
1. Çünkü Kur’ân sadece okunacak değil, yaşanacak bir kitaptı. Kur’ân, sadece bilgi veren bir metin değildir; insanın aklını, kalbini, ahlâkını, ibadetini ve bütün hayatını inşa eden ilahî bir hayat nizamıdır. Böyle bir kitabın bütün hükümleri bir anda inseydi, insanlar onu duyar ama taşıyamazdı. Allah Teâlâ dini kullarının omzuna bir defada yüklemedi; merhametiyle, hikmetiyle, terbiyesiyle adım adım indirdi. Böylece hükümler kuru bilgi olarak değil, yaşayışa dönüşen hakikatler olarak yerleşti. 2. Çünkü insan nefsi bir anda değişmez. İnsan, yıllarca alıştığı hayat tarzını, arzularını, tutkularını, korkularını ve yanlış kabullerini bir günde terk edemez. Nefis, alışkanlıklarına bağlıdır; bir anda kırılmak istemez. İşte Kur’ân, insanı…
Hz. Meryem’e yöneltilen bu hitap, Meryem Suresi 28. ayette şu şekilde nakledilir: يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi; annen de iffetsiz bir kadın değildi.”(Meryem, 19/28) Fahreddin er-Râzî burada “Yâ uhte Hârûn / Ey Hârûn’un kız kardeşi” ifadesi hakkında zikredilen görüşleri toparlayıp değerlendiriyor. Metinden çıkan özlü netice şu şekilde verilebilir: Râzî’ye göre bu ifadede geçen Hârûn hakkında dört ihtimal ileri sürülmüştür: Birinci görüş: Hârûn, İsrailoğulları içinde zühd, takva ve salahıyla tanınan meşhur bir salih kişidir. Hz. Meryem ona neseben değil, salah ve iffet bakımından benzetilerek…
“Kalbim temiz” sözü, çoğu zaman günahın sığınağıdır “Önemli olan kalbin temizliği” sözü aslında ibadeti terk etmenin, haramı işlemenin ve nefse alan açmanın bir bahanesidir. Çünkü gerçekten temiz olan bir kalp, Allah’ın emrini hafife alamaz. Günahı hayat tarzı hâline getiremez. İbadeti önemsiz göremez. Bu söz çoğu zaman kalbi savunmak için değil, nefsi savunmak için kullanılmaktadır. Temiz kalp isyan üretmez, itaat doğurur Eğer bir kalp gerçekten temizse, o temizlik sahibini Allah’a yaklaştırır; Allah’tan uzaklaştırmaz. Secdeye götürür; secdeden kaçırmaz. Haramdan sakındırır; haramla barıştırmaz. Çünkü kalbin temizliği, Allah’a karşı saygı ve bağlılık doğurur. “Benim kalbim temiz” deyip namazı terk eden, orucu hafife alan, haramı…
Bugün birçok günahkâr insan, nasihatten kaçmak için “Allah ile kulun arasına kimse giremez” sözüne sığınıyor. Hâlbuki dertleri hakikati korumak değil; ikaz edilmemek, nefislerinin rahatsız olmamasıdır. Bu yüzden kendilerini Allah’a çağıran hocaya da, âlime de, mürşide de itiraz ediyorlar. اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ “Haberiniz olsun! Halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler…
Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri altı günde yarattığı, Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde zikredilir. إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır…” A‘râf Suresi 54 إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır…” Yûnus Suresi 3 Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri altı günde yarattığı bildirilir. Buradaki “gün” ifadesi, mutlaka bizim bildiğimiz yirmi dört saatlik gün demek değildir. Çünkü henüz dünya yaratılmadan, bugünkü manasıyla gün de yoktu. Bu sebeple müfessirler, buradaki günü devir, vakit, safha veya ölçülü bir zaman…
Kāf Suresi 29. ayette şöyle buyrulur. مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ “Benim katımda söz değiştirilmez. Ben kullara asla zulmedici değilim.” (Kāf Suresi, 50:29) Burada sorulan mesele şudur: Kur’an’da Allah Teâlâ için “Rabbin kullara zallâm değildir” buyuruluyor. Buradaki “zallâm” kelimesi, Arapçada mübalağa kalıbıdır. Yani ilk bakışta “çok zulmeden” manası verir. Buradan bazıları şöyle bir şüphe çıkarıyor: “Eğer Allah sadece ‘zallâm değildir’ dediyse, bu ‘çok zulmetmez ama az zulmedebilir’ manasına gelir mi? Mesela birine ‘kezzâb değildir’ denince, bu ‘çok yalancı değildir ama bazen yalan söyler’ gibi anlaşılabilir. O halde aynı şey burada da geçerli olur mu?” Cevap: Hayır, böyle…
Mübahale Ayeti ve Necran Hristiyanları Hadisesi Cenab-ı Hak, Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) hakikati hakkında açık delilleri bildirdikten sonra, buna rağmen inatla tartışmayı sürdürenlere karşı Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) mübahaleye çağırmasını emretmiştir: فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَاوَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسَنَا وَأَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْلَعْنَتَ اللَّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ “Artık sana ilim geldikten sonra kim onun hakkında seninle tartışırsa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra dua edip Allah’ın lânetini yalancılar üzerine isteyelim.”(Âl-i İmrân, 3/61) Fahreddin Râzî, Kādî Beyzâvî, Hâzin, Rûhu’l-Beyân ve Âlûsî gibi müfessirlerin beyanına göre bu…
اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ Şüphesiz Allah katında Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) misali, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) misali gibidir. Allah Teâlâ Hz. Âdem’i (aleyhisselâm) topraktan yaratmış, sonra ona “Ol!” demiş, o da hemen oluvermiştir. Âl-i İmrân Sûresi (3), 59. Ayet Bu âyet-i kerime, Necran’dan gelen Hristiyan bir heyetin Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. İsa (aleyhisselâm) hakkında yönelttiği itirazlara cevap olarak nazil olmuştur. İbn Abbas’tan (radıyallahu anhüma) nakledildiğine göre, Necran ehli Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip: “Sen bizim sahibimize neden dil uzatıyorsun?” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizin sahibiniz kim?”…
Kur’ân’ın sık sık: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrâiloğulları!” diye hitap etmesi, sadece bir kavmi isimlendirmek değildir. Bunun içinde ciddi bir mana saklıdır. Çünkü İsrâil, Hz. Yâkub’un lakabıdır. Yani bu hitap aslında şöyle bir mana taşır: “Ey Yâkub’un evlatları! Ey bir peygamber soyundan gelenler! Ey atanız bir nebi olduğu halde, size bu hâl yakışıyor mu?” Nasıl ki birine: “Sen falan zatın evladı değil misin? Sana bu yakışır mı?” denildiğinde, bu söz hem hatırlatma hem tariz taşırsa; Kur’ân’ın bu hitabı da böyledir. Özellikle nimetlerin sayıldığı, ahitlerin hatırlatıldığı ayetlerde bu mana çok açıktır: Yani mana: “Ey Yâkub’un torunları! Atanız Allah’a teslim olmuş bir…
Kur’ân-ı Hakîm’de Hz. Mûsâ’nın hitaplarında sıkça: يَا قَوْمِ “Ey kavmim!” ifadesi geçerken, Hz. Îsâ’nın hitaplarında ise: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrâiloğulları!” ifadesi geçer. Bu fark, zahirde küçük gibi görünse de, içinde son derece latif bir işaret taşır. İlgili ayetler Hz. Mûsâ’dan: وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْ “Bir zaman Mûsâ kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Şüphesiz siz kendinize zulmettiniz…’”(Bakara, 2/54) Bir başka yerde: وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي “Mûsâ kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Beni niçin incitiyorsunuz?’”(Saf, 61/5) Hz. Îsâ’dan: وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ “Meryem oğlu…
Bu ayet dışta görünen hürmet ile içteki takva arasındaki bağın arasında çok derin bir ölçü veriyor. ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ “İşte böyle! Kim Allah’ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 22/32) Burada Kur’ân, Allah’a ait nişanelere, alâmetlere, mukaddes değerlere gösterilen hürmetin sıradan bir gelenek, şekilcilik veya kültürel refleks olmadığını bildiriyor. Diyor ki: Bir insan Allah’ın şiarlarını büyütüyor, onlara saygı gösteriyor, onları hafife almıyor, onları basit görmüyorsa; bu, kalbinde takva bulunduğunun işaretidir. Çünkü takva sadece “haramdan kaçmak” değildir. Takva, Allah’a ait olana karşı içte bir saygı, bir titreme, bir edep, bir hassasiyet taşımaktır. İşte…
Bakara Suresi 285. ayette “ayrım yapmayız”, Bakara Suresi 253. ayette ise “üstün kıldık” denmesi ne demektir? Âl-i İmrân Suresi 84. ayette “peygamberler arasında ayrım yapmayız” denirken, İsrâ Suresi 55. ayette “bazı peygamberleri bazısına üstün kıldık” buyurulması nasıl izah edilir? Peygamberler Arasında Ayrım Yoksa, Neden Bazıları Daha Üstün Kılındı? Bu iddia, meseleye son derece yüzeysel bakıldığını gösteriyor. Ayetleri bağlamından koparıp, iki farklı manayı aynı şey zannetmek ciddi bir anlama problemidir. Biraz dikkat, biraz dürüstlük ve biraz da kavram bilgisi olsa burada çelişki değil, gayet açık bir mana farkı görülecek “Peygamberler arasında ayrım yapmayız” demek, onların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr…
İnsan fıtraten hatırlanmak ister. Değer verilmesini ister. Anılmak ister. Unutulmak ise ona ağır gelir. Bir dostunun seni hatırlaması hoşuna giderken, herkesin seni unutması kalbini incitir. Peki ey nefsim! Madem hatırlanmak istiyorsun, söyle: İnsanların seni hatırlaması mı daha büyük bir nimet, yoksa seni Allah’ın anması mı? Madem unutulmak istemiyorsun, düşün: İnsanların seni unutması mı daha acıdır, yoksa Allah’ın rahmetinden, inayetinden ve yardımından mahrum bırakılmak mı? İşte insanın önünde iki yol vardır: Ya Allah’ı anar, O’nun zikriyle şereflenirsin; ya da Allah’ı unutur, kendi nefsinin karanlığına terk edilirsin. Birinci yol şudur: فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “Öyleyse siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara,…
Kur’ân’da sıkça gördüğümüz bir ifade vardır:قُلْ “De ki…” Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bir soru sorulduğunda, çoğu zaman cevap bu kalıpla gelir. Çünkü bu, vahyin tebliğ üslubudur. Allah emreder, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirir. يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ ۖ قُلْ“ Sana hilalleri sorarlar. De ki…”(Bakara, 2:189) وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ ۖ قُلْ“ Sana ruhtan sorarlar. De ki…”(İsrâ, 17:85) يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا ۖ قُلْ“ Sana kıyameti sorarlar. De ki…”(A‘râf, 7:187) يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ ۖ قُلْ“ Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki…”(Bakara, 2:215) يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ ۖ قُلْ“ Sana haram ayı ve onda savaşmayı sorarlar. De…
Bakara Suresi 25. Ayette şöyle buyrulur وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَآ اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۙ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine o cennetlerdeki bir meyveden rızık olarak her sunulduğunda, “Bu, daha önce bize verilen rızıktır” derler. Halbuki o, kendilerine benzer şekilde verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu ayetin ilk kelimesinden Üstad Bediüzzaman Hazretleri gerçekten çok latif ve derin bir nükte…
Malın, makamın ve zenginliğin kendisini şımarttığı insanlara ibret olan Karun kıssasını birlikte tefekkür edeceğiz. Esteîzü billâh: إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ“Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi; fakat onlara karşı azgınlık etmişti.” وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ“Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.” Kasas Suresi 76. Ayet Demek ki Karun son derece zengindi. Öyle ki hazinelerinin kendisi değil, sadece anahtarları bile güçlü bir topluluğun ancak taşıyabileceği kadar ağırdı. Bir gün kavmi ona şöyle nasihat etti: لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ“Şımarma, böbürlenme, övünme! Çünkü…
A‘râf Suresi’nde geçen şu ayetler, Allah’ın yasağını hile ile delmeye çalışan bir kavmin ibretli sonunu anlatmaktadır. Fakat bu kıssa sadece geçmişi değil, harama kılıf uyduran ve hakkı söylemekten kaçan bugünün insanını da uyarmaktadır. وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ“Onlara deniz kıyısındaki o kasabayı sor.” إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ“Hani onlar cumartesi günü haddi aşmışlardı.” إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا“Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor,” وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ“Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyordu.” Araf suresi, 163. ayet Tefsirlerde zikredildiğine göre bu yer, Kızıldeniz kıyısında bulunan Eyle isimli bir sahil kasabasıydı. Hz. Davud…
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ“Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Şüphesiz bu, huşû sahibi olanlardan başkasına gerçekten ağır gelir.”(Bakara 2/45) Bu âyetin verdiği ders şudur: İnsan dara düştüğünde, sıkıştığında, imtihanda bunaldığında ilk işi sebeplere koşmak değil; sabırla dayanmak ve namazla Rabbine yönelmek olmalıdır. Çünkü mü’minin asıl dayanağı, dışarıdaki imkânlar değil; Allah’la kurduğu bağdır. Kur’ân burada adeta şöyle buyuruyor: Ey insan! Yüklerin altında ezildiğinde, nefsin taşkınlaştığında, musibetler çoğaldığında, kalbin daraldığında yardım kapısını yanlış yerde arama. Sabırla nefsini tut, namazla Rabbine yönel. Çünkü gerçek kuvvet, Allah’tan yardım istemektedir. Fakat hemen ardından çok sarsıcı bir hakikati haber veriyor: “Bu ağırdır…”Yani…
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ “Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik kitabı da okuyorsunuz. Hâlâ akletmeyecek misiniz?”(Bakara, 2/44) Bu âyet, bildiği hakikati başkasına söyleyip kendisi yaşamayan kimselere yönelmiş çok derin bir tokattır. Yani mesele sadece “iyiliği emretmek” değil; söylediği hakikatin önce kendisinde görünmesi meselesidir. Âyetin verdiği mana şudur: Başkasına hakkı söylemek güzel bir şeydir. Fakat o hakkı kendin yaşamıyorsan büyük bir çelişki vardır. Bilgi ile amel ayrılmışsa, orada samimiyet yaralanır. Dil hakikati söylerken hayat onu yalanlıyorsa, insan kendi nefsine karşı suçlu hâle gelir. Yani bu âyet, “başkasına nasihat etmeyin” demiyor; “Nasihat ettiğiniz…
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ De ki, “Eğer inanmışsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor?” Bakara Suresi 93. Ayet “Biz mü’miniz, biz Allah’a inanıyoruz, biz hak üzerindeyiz” iddiasında bulunan; fakat amelde ve tavırda bunun tam tersini yapan kimselere yöneltilmiş çok sarsıcı bir cevaptır. Ayet her ne kadar yahudiler hakkında inse de hükmü tüm müminlere râcidir. Âyet sanki şöyle diyor: “Ortada bir emir var; ama bu emir hayır, hidayet, teslimiyet, takva emri değil. Tam tersine kötü, çirkin, rezil bir yöneliş. Eğer buna ‘iman’ diyorsanız, sizin iman dediğiniz şey ne kadar bozukmuş!” اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ / eğer mü’min iseniz”…
Zindan… Taş duvarların arasında geçen uzun geceler… Sessizliğin içinde yalnız bir kalp ve yalnız bir dua… Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) o dar hücrede yalnız değildi. Onunla beraber sabır vardı, teslimiyet vardı ve Rabbine yönelen bir kalbin derin niyazı vardı. Bir gün zindandan çıkacak gibi görünen bir kapı aralandı. Zindandaki iki mahkûmdan biri serbest kalacaktı. Hazret-i Yûsuf (a.s) ona döndü ve şöyle dedi: اُذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ “Efendinin yanında beni an.” وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟ Ve (Yûsuf) doğrusu içlerinden kurtulacak olanın o olduğunu zannettiği kimseye: “Efendinin yanında beni an!…
وَرَاوَدَتْهُ الَّتٖي هُوَ فٖي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهٖ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَؕ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّٖٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَؕ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ Ve o evinde kaldığı (hanım), onun nefsinden murâd almak istedi de kapıları iyice kilitledi ve: “Haydi gel!” dedi. (Yûsuf) dedi ki: “Allah’a sığınırım! Şübhesiz ki o (kocan), benim efendimdir; benim mevkiimi (hep) güzel tuttu. Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.” Yûsuf Suresi 23. Ayet Kapıların Kilitlendiği An Sarayın koridorları sessizdi. Duvarlar zenginlikten, ihtişamdan ve güçten söz ediyordu. Fakat o anda o sarayın içinde görünmeyen başka bir şey daha vardı: nefsin en ağır imtihanı. Züleyhâ sıradan biri değildi.…
Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ “Biz sana her şeyi açıklayan kitabı indirdik.” (Nahl 16/89) Sünneti ve hadisleri inkâr edenler bu ayeti delil göstererek “Kur’ân her şeyi açıklamıştır; başka açıklamaya ihtiyaç yoktur.” derler. Fakat Kur’ân’a dikkatle bakıldığında bunun böyle olmadığı açıkça görülür. Kur’ân birçok yerde: Namaz kılın der; fakat namazın nasıl kılınacağını ve rekâtlarını açıklamaz. Zekât verin der; fakat hangi maldan ne kadar verileceğini söylemez. Haccı ve umreyi tamamlayın der; fakat menâsikini ve rükünlerini tek tek anlatmaz. Hırsızın elini kesin der; fakat bunun hangi şartlarda uygulanacağını açıklamaz. İçki içmeyin, faiz yemeyin der; fakat bunların hukukî hükümlerini…
Sünneti ve hadisleri reddedenler, vahyin sadece Kur’ân’dan ibaret olduğunu iddia ederler. Oysa kıblenin önce Mescid-i Aksâ’ya yöneltilmesi bu iddiayı açıkça çürütür. Peygamberimiz (a.s.m.) Medine’ye hicretten sonra 17–18 ay boyunca Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılmıştır. Fakat dikkat edin: Kur’ân’da “Mescid-i Aksâ’ya dönün” diye tek bir ayet yoktur! Aşağıdaki ayetin naziliyle Kıble Mescid-i Harâma çevrilmiştir. قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Senin yüzünü semaya çevirdiğini görüyoruz. Seni razı olacağın kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir.” (Bakara 144) Evet, vahy-i gayr-i metlûvu yani Kur’ân dışında da vahiy geldiğini inkâr edenlerin önünde sadece iki…
Üç Kelimede Beş Hüküm: Kur’ân’ın Belagat Mucizesi Kur’ân’ın beyanı öylesine harika, öylesine letafetli ve akıcıdır ki ayetleri oluşturan kelimeler eşsiz bir nazım ile dizilmiştir. Bu nazmın inceliklerini muhafaza etmek ise ancak Arapça aslında mümkündür. Kur’ân’ın açık manaları, emir ve hükümleri bulunduğu gibi; lafzının içinde gizlenmiş birçok işaret, remiz ve ince mana da vardır. Tercümelerde ise bu latifelerin büyük kısmı kaybolur. Meselâ Bakara Suresi 3. ayete bakalım: ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ Mealde bu ayet şöyle çevrilir: “Kendilerine rızık olarak verdiğimiz mallardan Allah yolunda infak ederler.” Mealde görünen mana bu kadardır. Fakat ayetin nazmına ve kelimelerine dikkatle bakıldığında, üç kelimelik bu kısa cümlede…
Bir cümle kuracaksınız, bu cümle bir manayı ifade edecek ve cümleyi oluşturan her bir kelime dahi o manaya müstakil olarak hizmet edecek. Kardeşlerim beşerin böyle bir cümle kurması manayı taşıyan lafızları dahi o manaya hizmetkar kılarak konuşması mümkün değildir. Şimdi ben Kur’an’ı mealinden anlarım diyen kimseye diyoruz ki; Enbiya suresi 46. Ayete bir bak. Rabbimiz buyuruyor ki; وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ “And olsun, Rabbinin azâbından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa…” (Enbiyâ, 21/46)] İşte mealde görünen mana bu kadardır. Fakat iş tefsir boyutuna girince öyle incelikler ortaya çıkar ki insan hayret eder ve “Kur’ân’ın bir benzeri…
Kur’ân’da anlatılan Hz. Üzeyir (a.s.) kıssası, delilin imandaki yakîni nasıl artırdığını gösteren çarpıcı bir misaldir. Üzeyir (a.s.), harap olmuş bir şehri gördüğünde: اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” (Bakara 2/259) diye sormuştur. Bunun üzerine Allah Teâlâ onu ve eşeğini öldürmüş, yüz yıl sonra tekrar diriltmiş ve kudretini açık bir şekilde göstermiştir. Bu tecelliyi gördükten sonra Üzeyir (a.s.) şöyle demiştir: اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ “Artık biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.” Elbette Üzeyir (a.s.) başta Allah’ın kudretini bilmiyor değildi. Bir peygamber olarak buna zaten iman ediyordu. Fakat bu hadise ile imanındaki yakîn…
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ي “Bir zaman İbrahim (a.s.) ‘Ey Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.’ dedi. Allah, ‘İnanmadın mı?’ buyurdu. O da ‘Evet inandım, fakat kalbimin mutmain olması ve yatışması için bunu istiyorum.’ dedi.” (Bakara suresi 260. ayet). Bu ayet, delil talep etmenin önemine ve meşruiyetine açık bir işaret taşır. Çünkü Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna zaten iman etmişti. Onun isteği, haşa imanın zayıflığından doğan bir şüphe değil; imanın daha yüksek bir mertebesine ulaşma arzusuydu. Hz. İbrahim (a.s.) burada, “inanmıyorum” demiyor; aksine “inandım, fakat kalbimin…
Bu ayet Hz. İsa’nın (Aleyhisselâm) ahir zamanda yeryüzüne tekrar ineceğine dair kuvvetli bir delil içermektedir وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا“Beşikte iken de, yetişkin (yaşlı) iken de insanlarla konuşacaktır.” (Âl-i İmrân 3/46) Ayet, Hz. İsa’nın hayatındaki iki farklı zamana dikkat çekmektedir. Birincisi, beşikte konuşmasıdır. Bu, Kur’ân’da açıkça bildirilen büyük bir mucizedir; zira yeni doğmuş bir çocuğun konuşması tabiat kanunları içinde mümkün değildir. İkincisi ise “kehlen”, yani olgunluk çağında insanlarla konuşmasıdır. Arapçada كهل (kehl) kelimesi, gençliğin sona erdiği ve ihtiyarlığın henüz başlamadığı, insanın aklî ve bedenî kemale ulaştığı olgunluk dönemini ifade eder. Bu kelime Kur’ân’da bu şekilde yalnız Hz. İsa hakkında zikredilmiş…
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَا أَنْفَقُوا مَنًّا وَلَا أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Mallarını Allah yolunda harcayıp da ardından başa kakma (men) ve eziyet (eza) getirmeyenlerin mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara, 2/262) Bu ayet-i kerime sadakanın yalnızca mal vermekten ibaret olmadığını, aynı zamanda yüksek bir ahlâk ve incelik gerektirdiğini öğretir. Kur’ân, infak eden kimsenin verdiği iyiliğin ardından minnet ederek başa kakmasını veya söz, tavır ya da ima ile karşı tarafı incitmesini yasaklamaktadır. Çünkü yapılan iyiliğin ardından gelen…
Soru: Her ikisi de peygamber olduğu hâlde, neden Hz. İbrahim’e (aleyhisselâm) ölülerin diriltilmesi hemen gösterilmiş; fakat Hz. Uzeyr’e (aleyhisselâm) aynı hakikat yüz yıl sonra gösterilmiştir? Cevap: Beyzavî ve Ebussuud Efendi’nin beyanına göre Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) duasında dikkat çeken en mühim nokta, duaya edep ile başlamasıdır. O, isteğini dile getirirken önce Rabbine yönelmiş ve şöyle demiştir: ﴿رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى﴾ “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.” (Bakara 2/260) Duaya “Rabbim” diye başlamak, kulun aczini kabul edip kapıya sığınması demektir. İşte bu edep, duanın kabulüne vesile olan büyük bir anahtar gibidir. Hz. Uzeyr (aleyhisselâm) ise harap olmuş bir beldeyi görünce şöyle…
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara Sûresi(2) 260. Ayet…
Gerçek Gizlenemez يَا بُنَيَّ اِنَّهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ “Evladım, gerçek şu ki, (yaptığın iyilik ya da kötülük) bir hardal tanesi kadar da olsa, bir kaya içinde, ya göklerde yahut yerin içinde gizlenmiş de olsa, Allah onu ortaya çıkarır. Çünkü Allah, latiftir, hakkıyla haberdardır” (Lokman, 16). İnsan bir suçu işlerken çoğu zaman kendini gizlemeye çalışır. Bunun için de genellikle dört yoldan birine başvurur: Ya yaptığı şeyin fark edilmemesi için küçük ve önemsiz bir iş olduğunu düşünür; ya uzak bir yerde yaparak kimsenin…
Düşmana Düşmanlık اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۜ “Şeytan, sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. (Fâtır. 6). İmam Fahreddin er-Râzî, bu ayeti tefsir ederken dikkat çekici bir inceliğe temas eder ve şöyle der: “Şeytan, sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Ve onun sözünü dinlemeyin” buyurmuştur. Ayetteki, “Onu düşman edinin “cümlesi, “onu üzecek şeyleri yapın” demek olup, onu üzecek şey de amel-i salihtir. Düşmanı olan kimsenin, bu konuda yapacağı iki şey vardır: a) Onun düşmanlığına karşılık olmak üzere, ona düşmanca davranmak. b) Onu memnun etmek suretiyle, onun düşmanlığını bertaraf etmek. Cenâb-ı Hak, “Şeytan,…
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ“İblis dedi ki: Senin izzetine yemin ederim ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”(Sâd, 38/82–83) İmam Fahreddin er-Râzî bu ayetlerin tefsirinde çok ince bir nükteyi yakalar ve der ki; İblis’in bu istisnadan muradının, sözünde (yemininde) bir yalan meydana gelmemesi olduğu; çünkü eğer böyle bir istisna yapmayıp, herkesi azdıracağını iddia etmiş olsaydı, o zaman Allah’ın sâlih kullarını yoldan çıkarmaktan âciz kaldığında yalanının ortaya çıkacağı söylenmiştir. Buna göre İblis adetâ, “Bu yeminimde yalan olmasın diye, işte bu istisnayı yaptım” demek istemiştir, işte bu noktada şöyle denilebilir: Yalan, İblis’in bile ar…
Kur’ân’ın Bildirdiği Hakikat: İnsanlık Tek Bir Köktendir Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: ﴿يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَىٰ﴾“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık.” (Hucurât 49/13) Bu ayet bütün insanlığın tek bir anne ve babadan geldiğini açıkça bildirir. Buna rağmen bazı kimseler, bugün dünyada görülen farklı ten renkleri ve ırk özelliklerini ileri sürerek bunun nasıl mümkün olabileceğini sorarlar. Hâlbuki mesele hem akıl hem de bilim açısından düşünüldüğünde son derece açıktır. 1. Allah’ın Kudreti İçin Bunun Bir Zorluğu Yoktur Öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Allah’ın kudreti için tek bir atadan farklı özelliklere sahip insanlar yaratmak zor mudur?…
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân 3/185) Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu ayetin lafzındaki inceliğe dikkat çekerek önemli bir tahlil yapar. Ayetin bedenlerin ölmesine karşılık nefsin (ruhun) yok olmadığını gösteren ince bir manaya işaret ettiğini ifade eder. Çünkü ayette nefis “ölümü tadan” olarak vasfedilmiştir. Tatmak ise, tadma esnasında tadana ait bir varlığın bulunmasını gerektirir. Bir şeyi tadan varlık, o tadma anında mevcut olmalıdır. Eğer nefis ölümle birlikte yok olsaydı, ölümün tadılmasından söz etmek mümkün olmazdı. Bu sebeple ayetin manası, “her nefis kendi bedeninin ölümünü tadacaktır” şeklinde anlaşılır. Buna göre ölüm, nefsin yok olması değil; ruhun bedenden ayrılmasıdır.…
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: ۚإِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Ankebût, 29/6) Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu ayet için şöyle buyurur. Bu ayet, Allah’ın bir mekânda olmadığına, özellikle Arş üzerinde bir mekan tutmadığına delalet eder. Çünkü Arşı da “âlemler”dendir. Allah ise, âlemlerden müstağnidir. Mekândan müstağni olanın bir mekana girmesi mümkün değildir. Çünkü bir mekana girene başlıbaşına, “Burada, orada…” diye işaret edilebilir. Kendisi için, “Burada” veya “Orada” denilebilenin, burada veya orada olmaması imkânsız olur. Aksi halde akıl bir mekânda olmayan cismin, idrâk edilebileceğini mümkün görür. Halbuki bu imkânsızdır. Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb İmam Fahreddin er-Râzî Hazretleri, kelâm ve tefsir…