Yazar: Nur Divanı

Bugün gençlerin aklını karıştırmak isteyen bazı kişiler sürekli aynı soruyu soruyor: “Tamam, Allah var diyelim. Her şeyi Allah yarattı. Peki Allah’ı kim yarattı?” Bu sorunun ardında derin ve sinsi bir tuzak var. Çünkü bu soruyla Allah’ın da yaratılmış bir varlık olduğu ima ediliyor. Ama bu, baştan aşağı mantıksız bir kurgudur. Bu soruyu sorana soruyoruz:  Peki maddeyi kim yarattı? “Madde yaratılmadı. Ezelidir. Başlangıcı yoktur.” diyecekler. Peki siz maddenin yaratılmadığını, ezelî olduğunu kabul ediyorsunuz da Allah’ın ezelî olmasını neden kabul etmiyorsunuz? Madem bir şeyin ezelî olabileceğini kabul ediyorsanız, neden bu sıfatı Allah’a değil de hiçbir hayat, ilim, irade ve kudret taşımayan maddeye…

Devamını Oku

1- Bu soruda açık bir kasıt ve sinsi bir tuzak vardır: “Cenâb-ı Hak, kendisinden büyük bir mahlûk yaratabilir mi?” sorusu, saf bir merak ürünü değil; aksine, inancı zehirlemek için hazırlanmış akrep kıskacı gibi bir demagojidir. Amaç, zihinleri bulandırmak, kalplere şüphe akıtmak ve genç dimağları sarsmaktır. Çünkü ne cevap verirsen ver, kurulan tuzak seni içine çekmeye çalışacaktır: Eğer “Evet” denilirse —hâşâ— “Demek ki Allah yarattığından güçsüzdür” denilecek. Eğer “Hayır” denilirse —hâşâ— “Demek ki Allah bunu yapamıyor, o hâlde âcizdir” denilecektir. İki yol da aynı bataklığa çıkar: Allah’a acizlik isnadı! Oysa bu soru, zaten baştan sakattır. Zira: Bu soruyu soranlar, önce Allah’ın…

Devamını Oku

Bu soruya hemen Kurandan cevap verelim. Nisa suresi 165. Ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor. رُسُلًا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ Peygamberleri müjdeciler ve azab habercileri olarak gönderdik ki, لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا Allah mutlak üstündür, yegane hikmet sahibidir. Nisâ Suresi 165. Ayet  “Eğer peygamberler gönderilmeseydi, insan ‘Bize yol gösteren olmadı’ diyerek mazeret ileri sürebilirdi. Fakat Allah, rahmeti ve adaletinin bir tecellisi olarak peygamberler gönderdi; hakikat bildirildi, yol aydınlatıldı. Artık bahane kapısı kapanmıştır. Artık cennet de cehennem de insanın kendi tercihiyle hak edilmiş bir akıbet olmuştur.” وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ…

Devamını Oku

Halk-ı şer, şer değil belki kesb-i şer şerdir. Şerrin yaratılması şer değil şerrin kazanılması şerdir. Çünkü halk ve icad, bütün neticelere bakar, külli maslahatlara bakar, ona göre icad eder; mesela yağmurun yaratılması büyük hayırdır. Toprak onunla canlanır, mahlukat onunla sulanır, rızık o su ile çıkar. Su nerdeyse hayattır. Bunun gibi binlerce neticeleri vardır, bütünü de güzeldir. Şimdi sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse evinin çatısı aksa orada onun için hususi bir zarar olur. Ama o kimse diyemez ki yağmurun icadı rahmet değildir.”  Veya “Yağmurun yaratılması şerdir.” diye hükmedemez. Çünkü Halk-ı şer, şer değil belki kesb-i şer şerdir. Şerrin yaratılması şer…

Devamını Oku

İnsan, Allah’ın isimlerine en geniş ve en kuşatıcı şekilde ayna olan mahlûktur. İlim, kudret, merhamet, hikmet, adalet, cemal gibi pek çok İlâhî isim insanda birlikte tecelli eder. Diğer varlıklar belli isimlere sınırlı aynalık yaparken, insan mahiyeti itibarıyla pek çok ismi bir arada yansıtabilecek bir istidada sahiptir. Bu da onun mahiyetini câmi kılar. Üstadımız Risale-i Nur’da bir çok yerde farklı şekillerde insanın Esmaül Hüsnaya cami bir ayine olduğundan bahseder. Şu ifade çok veciz ve o kadar manidardır ki konuyu bu cümle üzerinden anlamaya çalışalım. “Nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki,…

Devamını Oku

“İnsanın mahiyetinin câmi olması” demek, insanın varlık âlemindeki pek çok hakikati kendi bünyesinde toplamış, kuşatıcı bir fıtrata sahip olması demektir. Biraz açalım: “Câmi” Ne Demektir? “Câmi”, toplayan, cem eden, bir araya getiren, kuşatan anlamına gelir. Yani insan, tek bir istidatla sınırlı bir varlık değil; aksine birçok âlemin, sıfatın ve mananın küçük bir hülâsasıdır. İnsanın mahiyetinin câmi oluşunu, bu câmiiyyet sırrı daha açık ve berrak anlaşılsın diye üç ana başlık altında inceleyeceğiz: İlâhî İsimlere En Câmi Ayna Olması Bütün Kâinatla Alâkadar Olması Kâinatın Misâl-i Musaggarı Olması 1- İlâhî İsimlere En Câmi Ayna Olması İnsan, Allah’ın isimlerine en geniş ve en kuşatıcı…

Devamını Oku

Hem namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette ibka eder. Evet, namaz kılanın yalnız namazı değil; günlük işlerinin çoğu da, güzel bir niyetle ibadet değerini kazanır. Nasıl ki bir asker, günde üç–dört saat fiilen vazife yapar; geri kalan vaktini dinlenmekle, yatmakla, uyumakla geçirir… Ama o vakitlerin tamamı yine askerlikten sayılır. Çünkü asker, emir altındadır ve vazife hâlindedir. İşte namaz kılan insan da böyledir. Günde bir saatini namazla Rabb’inin huzurunda geçirir; o bir saat, ona kulluk kimliğini kazandırır. Sonra çalışması helâl rızık için…

Devamını Oku

Halbuki namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Halbuki namazda,  ruhun, kalbin ve aklın ayrı ayrı ama birlikte hayati bir ihtiyacı karşılanır. Ruh için Evet, şu fâni dünyada kemâl-i sür’atle vâveylâ-yı firakı koparan giden, ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise, herşeye bedel bir Mâbûd-u Bâkînin, bir Mahbûb-u Sermedînin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Yirmi Birinci Söz Ruh, bu dünyada firaklarla yaralanır. Sevdiği gider, bağlandığı kopar, her şey elinden kayar.Fıtraten ebediyeti isteyen ruh, geçici şeyler arasında boğulur. İşte namaz, ruh için âb-ı hayattır. Ruh, namazda…

Devamını Oku

Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilaf-ı akıl hareket eder. Zira bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse halbuki kazanç ihtimali binde birdir. Sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimal ile kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek; ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı? Ne Kadar Zarar Eder? Çünkü verdiği şey çok küçük, kaçırdığı şey nihayetsiz…

Devamını Oku

İşte ey namazsız adam ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! O hâkim ise Rabb’imiz, Hâlık’ımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar; diğeri gafil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise yirmi dört saat her gündeki ömürdür. O has çiftlik ise cennettir. O istasyon ise kabirdir. O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu mütefavit derecede katederler. Bir kısım ehl-i takva, berk gibi bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayal gibi elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kateder. Kur’an-ı Azîmüşşan, şu hakikate iki âyetiyle…

Devamını Oku

Dördüncü Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّٖينِ Namaz, ne kadar kıymettar ve mühim hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, gör: Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, her birisine yirmi dört altın verip iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübayaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem…

Devamını Oku

Elhasıl: Âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفٖيقِ demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. Elhâsıl:Âhiret saadeti gibi dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Zira insan, başıboş bir yolcu değil; vazifeli bir askerdir. Askerliğini bilen, kumandanını tanıyan, emrini tutan bir nefer; düşman ortasında dahi emniyet içindedir. Korku, sahipsizliğin neticesidir; huzur ise intisabın meyvesidir. Allah’a asker olan kimse, kendini asla yalnız hissetmez. Çünkü bilir ki arkasında Sultan-ı Ezelî vardır. Bu idrakle: Musibet, onu çökertmez; terbiye eder, korku, ruhunu boğmaz; metanet kazandırır, hadiseler, düşman olmaz; imtihan arkadaşı olur. İşte bu…

Devamını Oku

Malûmdur ki zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa– tercih edilir. Halbuki meselemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise –hattâ fâsıkın itirafıyla dahi– menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şakavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır. Akıl Ölçüsüyle Tercihin Mecburiyeti Malûmdur ki akıl sahibi bir insan, zararsız bir yolu, zararlı bir yola —isterse zararın ihtimali onda bir olsun— tercih eder. Çünkü akıl, ihtimali küçük de olsa…

Devamını Oku

Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. İnsan, hakikatte nihayetsiz şeylere muhtaç, fakat elindeki sermaye hiç hükmündedir. Bir nefese muhtaçtır ama nefesi yaratamaz; bir lokmaya muhtaçtır ama…

Devamını Oku

Evet, her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet, tam münevverü’l-kalp bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalpsiz bir fâsık feylesof ise gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.) Cesaretin ve Korkunun Menşei Evet, her hakikî hasenat gibi cesaretin de menbaı imandır, ubudiyettir. Çünkü iman, insanı sahipsizlik vehminden…

Devamını Oku

İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silah ise ibadet ve takvadır. Hayat, tarafsız bir yolculuk değildir. İnsan, doğduğu andan itibaren istemese bile bir yolcudur. Bu yol, âlem-i ervahtan başlar; dünya menzilinden geçer; kabir kapısından girer ve mutlaka âhirette nihayete erer. Bu yolculukta asıl mesele yük değil, yük sanılan şeyin ne olduğudur. Müminin çantası ibadet, silahı ise takvadır.  İbadet ve takva, nefse ağır gelir; fakat gerçekte kalbi binlerce korkudan, ruhu sonsuz…

Devamını Oku

Üçüncü Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler, tâ yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun…

Devamını Oku

Ve keza kâinatta intizam ve ıttırad hüküm-fermadır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehadet etmekle اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ hakikatini ilan ediyor. Kâinatta “intizam” ve “ıttırat” hüküm fermandır. Kâinatta iki hakikat, her tarafta hükmünü sürer: Biri intizam, diğeri ıttırat. İntizam; tertip, düzen, yerli yerindelik demektir. Üstad’ımızın ifadesiyle; “Ve keza terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur.”  Katre Ittırat ise yine tertip ve düzenle alakalıdır; fakat ayrıca “süreklilik” manasını taşır. Yani arkası arkasına, peşi peşine gelme; devamlılık, kesintisiz işleyiş demektir. Demek ki intizam, kâinatta her şeyin ölçüyle, tertiple, bir nizam içinde…

Devamını Oku

Kâinatta görünen tanzimat, nizamat, muvazenat kabza-i tasarrufunda bir mizan ve nizam bulunan Hâlık’ın vücub-u vücuduna delâlet etmekle اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesini okur. Kâinata dikkatle bakan bir insan, üç şey görür: “tanzimât, nizamât ve muvâzene”. İlk bakışta kelimeler birbirine benzer gibi durur; fakat her biri bize ayrı birer pencere açar. Tanzimât:  “Nazm” kelimesi, inci gibi kıymetli taşları bir ipe dizmek manasına gelir. Fakat Üstad, kâinattaki bu durumu ifade ederken yalnızca “nazm” demekle yetinmez. Çünkü âlemde gördüğümüz düzenleme sıradan bir diziliş değildir. “Tef‘îl” babına giren nazm kelimesi “tanzîm” şeklini almıştır. Bu bab, bir işin çok kuvvetli, yoğun ve yaygın biçimde…

Devamını Oku

Ve keza mesela, bulut ile arz gibi camid ve mütehalif şeylerde tecavüb ve muavenet, yani birbirinin hâcetine cevap vermek ve seyyarat gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesanüd etmeleri, bütün eşyanın bir müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehadet ederek اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilan eder. Kâinata dikkatle nazar eden bir akıl, ilk bakışta çok sade fakat çok derin bir hakikati görür: Cansız, şuursuz ve mahiyetçe birbirinden farklı görünen varlıklar arasında hayret verici bir cevaplaşma, yardımlaşma ve dayanışma vardır. Bulut gökte bir su hazinesi gibidir. Arz ise bağrında milyonlarca muhtacı taşıyan geniş bir memleket… Yeryüzü bulutlara buhar yollar;…

Devamını Oku

Şuunat-ı İlahîye Nedir? Şuunât kelimesi Arapçada “şe’n” lafzının çoğuludur. Şe’n için Türkçede tam bir kelime karşlılığı yoktur Lügatte en yakın mânâlar olarak “şan, hâl, tavır, kabiliyet” gibi ifadeler kullanılıyor. Bu kelimeleri insan hakkında kullandığımız gibi Allah hakkında kullanamayız. Çünkü Allah’ın zâtı ve zâta bağlı bütün hakikatler mukaddestir, münezzehtir; mahlûkatın özellikleriyle ölçülmez. Halk (خلق) sarfça bir masdar, yani fiildir: “yaratmak.” Bu fiili yapanı gösteren Hâlık (خالق) kelimesi ise isimdir: “yaratıcı.” Hâlıkiyet ise nahivce bir vasıf unvanıdır ve Allah’ın bir şe’ni, yani “yaratıcı olmak O’nun şanındandır” mânâsına dayanır. Henüz hiçbir şey yaratılmadan önce de Allahu Teâlâ hâlıkiyet sahibi idi. Fakat “Hâlık” ismi,…

Devamını Oku

Arapçada kelimeler üç çeşittir: isim, fiil ve harf. Buradaki harf, alfabenin harfleri değil; anlamı tek başına birşey ifade etmeyen edat türü kelimelerdir. İsim, zamana bağlı olmayan varlıkları ifade eder. Tek başına bir anlam taşır. Mesela “göz, bulut, kelebek” gibi. Fiil, bir işi veya oluşu bildirir: tartmak, görmek, gitmek, gelmek gibi. Harf ise tek başına tam bir mana ifade etmez; ancak bir isimle beraber kullanıldığında anlam kazanır: “فِى, مِنْ, اِلَى” gibi edatlar buna misaldir. Bu gramer bilgisi bize şunu anlatır: Harf, kendi başına kıymeti olan bir kelime değil; başka kelimelere hizmet eden bir unsurdur. Türkçede de aynen Arapçadaki gibi edat (harf)…

Devamını Oku

Üstadımız Ayetül Kübra’da küfrü “adem-i kabul” ve “kabul-ü adem” diye ikiye ayırıyor. Bu iki kavram birbirine benziyor gibi görünse de aralarında  fark vardır. Öncelikle her iki ifade  Arapçada birer isim tamlamasıdır (izâfet terkibi). Arapçada izafet yapılırken kaide şudur: İki isim yan yana gelir, birinci kelime muzâf, ikinci kelime muzâfun ileyh olur. Türkçeye tercüme edilirken ise tam tersine, mana bakımından önce ikinci kelimeden başlanır. اَدَمُ القَبُولِ – “Adem-i kabul” Burada “adem” kelimesi muzâf, “kabul” kelimesi muzâfun ileyhtir. Türkçe kaideyle çevrildiğinde: Kabulün ademi, kabulün yokluğu olur. قَبُولُ العَدَمِ – “Kabul-ü adem” Bu terkibde ise “kabul” muzâf, “adem” muzâfun ileyhtir. Türkçeye çevrilince: Ademin…

Devamını Oku

Kemâl-i İntizam Nedir? İntizam: Düzen, tertip, sistem demektir. Kemâl-i intizam: Bu düzenin en mükemmel derecede kurulması; her parçanın hem bulunduğu bütün içinde, hem de vazifesi bakımından tam lâyık olduğu mevziine konulmasıdır. Üstad’ımızın ifadesiyle; Ve keza terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Katre İntizam hakikati, kâinatta her şeyin düzenli ve tertipli olmasını gösterdiği için özellikle Allah’ın Nezzâm ve Mürettib isimlerine bakar. Yani kâinatta görünen bu tertipli yerleşim ve hikmetli düzen, her şeyin küllî bir planla tanzim edildiğini ilan eder. Her parça tam lâyık olduğu mevzide bulunur: göz, yüzde, yaprak dalda, gezegen yörüngede… Demek…

Devamını Oku

Ve keza semavat sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrat ve zerrat ile yazan kudret bir olduğundan اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile (mes’elenin ilânıyla) Hâlıkın bir olduğuna delalet ve şehadet eder. Buradaki delilin ağırlık merkezi “kâinatın tecezzi kabul etmemesi”dir.  Kâinat bir küldür; parçalara bölünerek sahiplenilemez. Semavat ayrı bir âlem, arz ayrı bir âlem, arı başka bir sanat, karınca başka bir fabrika değildir. Hepsi: Aynı kanunlara bağlı, aynı ölçülerle çalışıyor. Birini yapan, hepsini yapmıştır. Çünkü biri diğerinden kopuk değildir. Güneş dünya için, dünya bitkiler, hayvanlar ve insanlar için çalışır. Her şey birbirinin şartıdır. Bir halkayı koparırsan,…

Devamını Oku

Kemâl-i Rabbânî, Allah’ın isim ve sıfatlarının mutlak kusursuzluğu ve bu kemâlde hiçbir sınır, kayıt ve eksikliğin bulunmamasıdır. Bu kemâl, yaratılmışlarda görülen geçici mükemmelliklere benzemez; ezelîdir, ebedîdir ve sonsuzdur. Meselâ: – İradesi mutlaktır; dilediğini dilediği anda diler, hiçbir güç o iradeye müdahale edemez. – İlmi her şeyi ihata eder; olmuşu, olmakta olanı ve olacak olanı bir anda bilir, cehalet ona asla yaklaşamaz. – Kudreti sınırsızdır; zerreden galaksilere kadar her şey O’nun emriyle vardır, acz O’na ilişemez. – Basarı her şeyi kuşatır; karanlıklar, perdeler, mesafeler O’nun nazarına engel olamaz. – Semi‘dir; fısıltıyı da duyar, sessizliği de. – Haydır; hayatı zatındandır, ölümü düşünülmez.…

Devamını Oku

Cemâl-i İlâhî, Allah’ın Zâtının güzelliği demektir. Ancak bizler bu güzelliğin mahiyetini idrakten âciziz. Zira Allahu Teâlâ maddeden mücerred, cisimden, mekandan, zamandan münezzehtir; insan ise maddeyle kaim ve cisimle mevcut, mekan ve zamanın içinde bir mahluktur. Maddeyle kayıtlı olan insan aklı, maddeden mücerred bir hakikati hakkıyla kavrayamaz. Hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Yirmi Beşinci Söz Aklına fikrine hayaline ne gelirse gelsin hepsi mahluk olacağından Halık’ın zatını düşünmek insanı dalalete atar. Çnkü insan bilmediğini bildiğine kıyas eden bir varlıktır. Akıllla onu idrek edemez fehimler onun künhüne ulaşamaz.  Bu sebeple, maddeden ve cisimden münezzeh olan Allah’ın Zâtî güzelliğini tasavvur etmek, mahiyetini…

Devamını Oku

Allahu Teâlâ’nın Vacibu’l-Vücud Olması Ne Demektir? Vacibu’l-vücud, varlığı zorunlu, yokluğu imkânsız olan demektir. Bu kavram, Allah’ın varlığının tesadüfe, sebebe veya bir tercihe bağlı olmadığını; bizzat Zâtı gereği var olduğunu ifade etmek için kullanılır. Varlık ve yokluğu birlikte düşündüğümüzde, vücud mertebeleri üçtür: Vacibu’l-vücud: Varlığı zatından gelen, yokluğu düşünülemeyen. Mümkünü’l-vücud: Varlığı ile yokluğu eşit olan; olması da olmaması da mümkün. Mümteni: Varlığı aklen imkânsız olan. Mümkünü’l-Vücud Nedir? – Kitap Misali Elimize bir kitap alalım. Bu kitabın var olması da mümkündür, hiç olmaması da. Yani mümkünü’l-vücuddur. Yazılabilirdi de yazılmayabilirdi de. Demek ki kitabın varlığı kendi zatından gelmiyor. Var olabilmesi için bir ilim, bir…

Devamını Oku

“Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle ‘bürhan-ı limmî’ denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de ‘bürhan-ı innî’ denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” 1️- Bürhan-ı Limmî Müessirden esere, yani sebepten neticeye gidilerek yapılan istidlâldir. “Madem Allah Alîm, Hakîm ve Kadîrdir, öyleyse yarattığı her şeyde ilim, hikmet ve kudret vardır.” Allah’ın isim ve sıfatlarından hareketle, kâinat ve ahiret hakkında hüküm verilir. Onuncu Söz’de, Allah’ın isimlerinden ahiretin varlığı bu yolla ispat edilir. Madem Allah var ahiret var gibi… 2️- Bürhan-ı İnnî Eserden müessire, yani neticeden sebebe gidilerek yapılan istidlâldir. Bir eserdeki sanat, düzen ve…

Devamını Oku

Rubûbiyet: Varlığı yoktan var etmekle başlayan, onu her an idare eden, terbiye eden, rızık veren, vazifelerini öğreten, kemaline sevk eden ilâhî tasarruftur. Bu kavram, Allah’ın kâinat üzerinde tek ve mutlak terbiye edici olduğunu ifade eder. Kur’ân, bu hakikati en başta Fâtiha Sûresi’nde ilan eder: “Âlemlerin Rabbi.” Bu ifade, Allah’ın; her şeyi var eden, her an koruyan, besleyen ve kemaline doğru sevk eden tek merci olduğunu açıkça ortaya koyar. Kur’ân’da “rubûbiyet” kelimesi lafzen geçmese de, Allah’ın Rabb oluşu yüzlerce ayette tekrar edilir; böylece kâinatın sahipsiz değil, her an ilâhî bir terbiye ve idare altında olduğu kesin bir hakikat olarak zihinlere yerleştirilir.…

Devamını Oku

Vâhidiyet Nedir? Bütün mevcudat birinindir, birine bakar ve bir tek Hâlık’ın eseridir. Yani kâinata toplu bakış söz konusudur. Çokluk içinde tek el, tek irade, tek mülk görünür. Misal: Bir ordunun tamamına baktığında: Tek bir kumandan, tek bir nizam, tek bir merkez görürsün. İşte kâinatta: Aynı kanunlar, aynı düzen, aynı ölçü, aynı hikmet Vâhidiyeti gösterir. Ehadiyet Nedir? Her bir şeyde, o tek Hâlık’ın isimlerinin ayrı ayrı ve hususî olarak tecelli etmesi. Yani bu sefer tek tek varlıklara bakılır. Misal: Aynı orduda: Her askerin üniforması ayrı, vazifesi farklı, yeri hususîdir. Ama yine aynı kumandana bağlıdır. Vâhidiyet ve Ehadiyet arasındaki fark? Vâhidiyet ve…

Devamını Oku

Demek iman, bir manevî tûba-i cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Öyle ise biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ  demeliyiz. Burada Üstad, imanı ve küfrü çekirdek–ağaç misaliyle özetler. Çekirdek küçüktür ama içinde bir ağacın kaderi saklıdır. İman, kalpte taşınan manevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğidir. Şimdilik görünmez; ama sabırla, sadakatle ve ibadetle beslendikçe ebedî saadet ağacına dönüşür. İman ve küfür birer çekirdektir. İman çekirdeği kalpte huzur, ümit, emniyet, mânâ, sabır, şükür, merhamet, tevekkül ve rıza gibi tatlı meyveler verir; insanın içini genişletir, ruhunu sakinleştirir…

Devamını Oku

Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Burada Üstad,…

Devamını Oku

Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. “Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder.” Bu adam sadece “bilir” değil; tanır ve kabul eder. Kâinatı sahipsiz görmez, kendini başıboş sanmaz. Varlığın arkasında bir İrade, Hikmet ve Rahmet olduğunu teslim eder. “Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman’dır.” Dünya suskun bir taş toprak yığını değil; Her varlığın hâl diliyle Allah’ı andığı canlı bir zikir mekânıdır.Rüzgâr, yağmur, yaprak, yıldız… hepsi ayrı bir tesbihtir. İmansız nazarda leylek sadece “lak lak” eder,…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye, lafza-i Celal olan “Allah” bi’l-iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma lafza-i Celal bi’l-mutabakat Zat-ı Akdes’e delâlet eder. Zat-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bi’l-iltizam delâlet eder. Ve keza uluhiyet unvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah”ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza “Allah” kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücud ile vücuda lazım olan şeyler temlik suretiyle değildir. Yani senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir. Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.  İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücud ile vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir. Evet, Allahın bize verdiği vücudumuz, cismimiz, âzalarımız, malımız ne…

Devamını Oku

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Hâlık’ını razı etti isen halkın rızasını tahsile lüzum yoktur, o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır.” “Maahâzâ ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.” İ’lemeyyühe’l-aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Hâlık’ını razı…

Devamını Oku

“İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Merâyı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı haliyle: ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızası yoktur, dönelim.’ diye kendisi döner, sürü de döner.” “Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına mâruz kaldığın zaman, اِنَّا لِلّهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ  söyle ve merci-i hakîkiye dön, îmâna gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.” Üstadımız başımıza gelen musibetlerin altında yatan çok önemli bir sebepten bahsediyor ve diyor ki; İ’lemeyyühe’l-aziz! Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek…

Devamını Oku

“İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şey’in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır.” Sevgili kardeşlerim bu Risale-i Nur dersimizde Mesnevi-i Nuriye eserinden birkaç cümleyi okuyup istifade etmeye çalışacağız. Çok mu dertlisin, çok mu sıkıntın var, bu dünyada yüzün…

Devamını Oku

“Fıtrat-ı insan bir mezraa hükmündedir ki, secayâ-yı hasene temâyülât-ı şerriye ile beraber, taneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmiştir. Bu taneler neşvünemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse, şer taneleri neşvünemâ bulur:” “Şimdiki şu medeniyet-i habisenin heyet-i içtimaiyeye verdiği tesir gibi… Fıtraten, çendan hayır ciheti galiptir; fakat sümbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil, bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi, o bab-ı fitneyi kapatmakla suyu hûdâ tarafından vermek lâzımdır.” Sevgili kardeşlerim bu Risale-i Nur dersimizde Tuluat eserinden birkaç cümleyi okuyup istifade etmeye çalışacağız. Üstadımız Fıtrat-ı insaniyeyi okuyarak onu günahtan kurtarıp dosdoğru bir yola ulaştıracak müthiş bir hakikatten bahsediyor…

Devamını Oku

“İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa şefkatin ateşini söndürecek, ‘Marifetullah’dan başka bir şey var mıdır? Evet marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi cennete bile iştiyak geri kalır.” Sevgili kardeşlerim bu Risale-i Nur dersimizde Mesnevi-i Nuriye eserinden birkaç cümleyi okuyup istifade etmeye çalışacağız. Çok mu derdin var? Sevdiklerin bir bir bu dünyadan ayrılıyor mu? Kalbin ruhun çok mu sıkıntıda? Adeta dünyevi bir cennet olan hayatın cehenneme mi dönüştü?  İçinde sanki bir ateş var dumanı kafandan mı çıkıyor? İşte üstadımız bu…

Devamını Oku

“Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, ta o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür, yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür, yani tekebbürdür.” Sevgili kardeşlerim bu Risale-i Nur dersimizde Hutbe-i Şamiye ve Mektubatta geçen Hakikat Çekirdeklerinde bir cümleyi okuyup istifade etmeye çalışacağız. Bir insan niye kendini büyük görür veya göstermeye çalışır.  Veya tevazu ile hareket eder.  İşte Bediüzzaman hazretleri bu derste adeta fıtratı tahlil edercesine bir ders yapacak ve muazzam hakikatleri önümüze…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahâzâ, zâkir olan zatta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da onlara münasip şerikleriyle olan alakalarını kesmek içindir. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab) Sevgili kardeşlerim, bu Risale-i Nur dersimizde Mesnevî-i Nuriye  Hubab eserinden birkaç cümleyi okuyup istifade etmeye çalışacağız. Üstadımız, fıtratı insaniyeyi okuyarak onu hakikî tevhide ulaştıracak müthiş bir hakikatten bahsediyor ve diyor ki: İ’lem eyyühe’l-azîz!Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları,…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir hal var: İstihkak nazara alınmayarak Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya kizbe sevk eder. Mesela, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Mesela, katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf olamaz. İstihkak nazara alınmayarak Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. İstihkak,…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبوُرَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَا مُسْتَعَانُ Kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân!  >  On Üçüncü Söz سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْناَ لِخِذْمَتِهِ اٰمِينَ بِرَحْمَتِكَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ – Allahım! Kur’ân’ın esrarını, sevdiğin ve râzı…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ Allahım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. اَللّٰهُمَّ اَغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَلاٰتَفْقُرْناَ بِاْلاِسْتِغْنَاۤءِ عَنْكَ Allahım, kendimizi daima Sana muhtaç olduğumuzu hissetmekle bizi zengin eyle;  Senin rahmetine ihtiyaç duymamakla bizi fakir düşürme. تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِناَ وَقُوَّتِناَ وَالْتَجَئْنَاۤ اِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْناَ مِنَ الْمُتَوَكِّلِينَ عَلَيْكَ Biz kendi güç ve kuvvetimizden vazgeçip Senin güç ve ve kuvvetine sığındık. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. وَ لَاتَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmet et. وَ صَلِّ وَ…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ إِنَّ عَفْوَكَ عَنْ ذُنُوبِى وَتَجَاوُزَكَ عَنْ خَطِيئَتِى Allah’ım, günahlarımı affetmen, hatalarımı görmezden gelmen, وَسَتْرَكَ عَنْ قَبِيحِ عَمَلِى أَطْمَعَنِى أَنْ أَسْأَلَكَ Çirkin amellerimi örtmen; Beni senden isteme hususunda ümitlendirdi. مَا لَا أَسْتَوْجِبُهُ عَلَيْكَ وَمِمَّا قَصَّرْتُ فِيهِ Beni Sen’den hak etmediğim ve elde edemeyeceğim şeyleri أَدْعُوكَ اٰمِنًا وَأَسْأَلُكَ مُسْتَأْنِساً اِنَّكَ لَمُحْسِنٌ اِلَىَّ Güven içinde sana dua ediyorum, ünsiyet içerisinde Sen’den istiyorum, sen bana daima ihsanlarda bulunuyorsun وَأَنَا الْمُسِىءُ اِلَى نَفْسِى فِيمَا بَيْنِى وَبَيْنَكَ Ben ise Sen’inle aramdaki hususlarda kendime kötülük ediyorum. تَتَوَدَّدُ إِلَىَّ بِالنِّعَمِ مَعَ غِنَاكَ عَنِّى Sen benden müstağniyken nimet vererek bana muhabbetini gösteriyorsun وَاَتَبَغَّضُ اِلَيْكَ بِالْمَعَاصِى مَعَ فَقْرِى اِلَيْكَ.…

Devamını Oku

“Yatağa varmak istediğinde namaz için aldığın gibi bir abdest al, sonra sağ tarafın üzerine yat, sonra şöyle de: اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِى إِلَيْكَ وَوَجَّهْتُ وَجْهِى إِلَيْكَ Ey Rabbim, bütün varlığımı sana teslîm ettim, وَفَوَّضْتُ أَمْرِى إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِى إِلَيْكَ، İşimin tasarrufunu sana havale ettim, yönelişim sanadır رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ، Korkum da ancak sendendir, لَامَلْجَأَ وَلَا مَنْجَا مِنْكَ إِلاَّ إِلَيْكَ. Senin azabından kaçıp sığınılacak ancak yine senin rahmetindir. اٰمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِى أَنْزَلْتَ وَنَبِيِّكَ الَّذِى أَرْسَلْتَ İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin Resulüne îmân ettim ey Rabbim!” Uykusu olmayan ve uyuyamamaktan dolayı muztarib olan kimse abdestli olarak yatağa yatarken: اَللّٰهُمَّ غَارَتِ النُّجُومُ وَهَدَأَتِ الْعُيُونُ وَاَنْتَ…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ بَدِّدْ شَمْلَهُمْ. اَللّٰهُمَّ فَرِّقْ جَمْعَهُمْ. Allah’ım, birliklerini toz duman et. Allah’ım, topluluklarını dağıt. اَللّٰهُمَّ أَقْلِلْ عَدَدَهُمْ. اَللّٰهُمَّ فُلَّ حَدَّهُمْ. Allah’ım, sayılarını azalt. Allah’ım, keskinliklerini körelt. اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الدَّائِرَةَ عَلَيْهِمْ. Allah’ım, belâları üzerlerine yağdır. اَللّٰهُمَّ أَوْصِلِ الْعَذَابَ إِلَيْهِمْ وَغَلَّ أَيْد۪يهِمْ Allah’ım, onlara azâbını ulaştır, ellerini bağla, وَارْبِطْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَلَا تُبَلِّغْهُمُ الْاٰمَالَ. Kalblerini tut ve onları emellerine ulaştırma. اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ مَزَّقْتَهُ لِأَعْدَآئِكَ إِنْتِصَارًا لِأَنْبِيَائِكَ وَرُسُلِكَ وَأَوْلِيَآئِكَ. Allah’ım, nebîlerine, rasullerine ve dostlarrına yardım ederek düşmanlarını  darmadağın ettiğin gibi onları da paramparça eyle. اَللّٰهُمَّ انْتَصِرْ لَنٰا إِنْتِصَارَكَ لِأَحْبٰابِكَ عَلٰىأَعْدَآئِكَ. Allah’ım, düşmanlarına karşı sevgili kullarının öcünü aldığın gibi bizim de öcümüzü…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ اعْفُ عَنَّا بِعَفْوِكَ وَاحْلُمْ عَلَيْنَا بِفَضْلِكَ. Allah’ım, bizi geniş affınla affeyle, fazlınla bize yumuşak davran, hemen cezâlandırma. سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ.  Seni hamdinle tesbih ederim Allah’ım. Seni hakkıyla senâ edemem, sen kendini nasıl senâ ettiysen öylesin. عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلَا يُهْزَمُ جُنْدُكَ Sana sığınan azîz ve gâlib olur, senin senân yücedir, senin ordun yenilmez, وَلَا يُخْلَفُ وَعْدُكَ. وَلَا اِلٰهَ غَيْرُكَ Sen vaadinden dönmezsin ve senden başka ilâh yoktur. اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَعَوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لَا يُسْمَعُ Allah’ım, faydasız…

Devamını Oku

اَللّٰهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ. وَلَا مُعْطِىَ لِمَا مَنَعْتَ. Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak yok, senin engellediğini verecek yok وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ. Takdir ettiğin şeyi geri çevirecek yok, hükmettiğini değiştirecek yok, وَلَا هَادِىَ لِمَا اَضْلَلْتَ. وَلَا مُضِلَّ لِمَا هَدَيْتَ. Saptırdığını hidâyete erdirecek yok, hidâyete erdirdiğini saptıracak yok, وَلَا مُيَسِّرَ لِمَا عَسَّرْتَ وَلَا مُعَسِّرَ لِمَا يَسَّرْتَ Zorlaştırdığını kolaylaştıracak yok, kolaylaştırdığını da zorlaştıracak yoktur. اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْأَلُكَ بِصَمَدَانِيَّتِكَ وَبِوَحْدَانِيَّتِكَ وَبِفَرْدَانِيَّتِكَ Allah’ım, samedâniyetin, vahdaniyetin, ferdiyetin, için istiyoruz وَبِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ Açık ve parlak izzetin ve geniş rahmetinle istiyoruz أَنْ تَجْعَلَ لَنَا نُورًا فِي مَسَامِعِنَا وَنُورًا فِى قُلُوبِنَا…

Devamını Oku

İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma-’dan rivâyet olunduğuna göre Nebiyy-i Ekrem ﷺ gece teheccüd için kalktığında şöyle derlerdi: اَللّٰهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ قَيِّمُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَنْ ف۪يهِنَّ. Allah’ım sana hamd olsun. Sen bütün semaları, arzı ve onlardakileri ayakta tutansın. وَلَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَنْ ف۪يهِنَّ. Hamd sana mahsûstur ey Rabbim! Sen semâların, arzın ve onlarda ne varsa hepsinin nûrusun. وَلَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ مَلِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَنْ ف۪يهِنَّ. Hamd sana mahsustur ey Rabbim! Sen semâların, arzın ve onlardakilerin hâkimi ve hükümdârısın. وَلَكَ الْحَمْدُ اَنْتَ الْحَقُّ وَوَعْدُكَ حَقٌّ وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ Ve sana yine hamd olsun ki, Sen Hakk’sın. Sen’in va’din de hak,…

Devamını Oku

اَللَّهُمَّ ارْحَمْنَا اِذَا عَرِقَ الْجَبِينُ ، وَكَثُرَ الاَنِينُ  Ey Allah’ımız, bize merhamet et! Alın terlediğinde, İniltiler çoğaldığında. وَبَكَى عَلَيْنَا الْحَبِيبُ ، وَيَئِسَ مِنَّا الطَّبِيبُ Dostlar üzerimize ağladığında, Doktor bizden ümidi kestiğinde. اَللَّهُمَّ ارْحَمْنَا اِذَا وَارَانَا التُّرَابُ ، وَوَدَعَنَا الأَحْبَابُ  Ey Allah’ımız, bize merhamet et! Toprak bizi örttüğünde, Dostlar bizimle vedalaştığında وَفَارَقَنَا النَّعِيمُ ، وَانْقَطَعَ النَّسِيمُ اَللَّهُمَّ ارْحَمْنَا Ey Allah’ımız, bize merhamet et! Nimetler bizden ayrıldığında, Hoş esen rüzgâr kesildiğinde. اِذَا نُسِيَ اسْمُنَا ، وَبَلِيَ جِسْمُنَا ، İsmimiz unutulduğunda, cismimiz çürüdüğünde, وَانْدَرَسَ قَبْرُنَا ، وَانْطَوَي ذِكْرُنَا،  Kabrimiz yıkılıp harap olduğunda, zikrimiz kapandığında, اَللَّهُمَّ ارْحَمْنَا يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ ، Ey Allah’ımız, bize…

Devamını Oku

اَللَّهُمَّ أَنْتَ مَنَنْتَ عَلَيَّ Ey Allah’ımız! Sen bize lütufta bulundun. بِالإيمَانِ وَالمْحَبَّهِ وَالطَّاعَةِ وَالتَّوْحِيدِ Bize iman, muhabbet verdin, sana itaati nasip ettin ve tevhidi ihsan ettin. وَأَحَاطَتْ بِيَ الْغَفْلَةُ وَالشَّهْوَةُ وَالْمَعْصِيَةُ Beni gaflet, şehvet ve günahlar kuşattı. وَطَرَحَتْنِي نَفْسِي فِى بَحْرِ الْهَوَى فَهِيَ مُظْلِمَة Nefsim de beni heva denizine attı ki, o deniz çok karanlıktır. وَعَبْدُكَ مَحْزُونٌ مَهْمُومٌ مَغْمُومٌ Senin kulun mahzundur, dertlidir, kederlidir. قَدِ الْتَقَمَهُ نُونُ الْهَوَى وَهُوَ يُنَادِيكَ Kulunu da heva balığı yutmuştur. Kulun sana nida ediyor. نِدَاءَ الْمَحْبُوبِ الْمَعْصُومِ نَبِيِّكَ وَعَبْدِكَ يُونُسَ بْنِ مَتىَّ Sevdiğin, masum nebin ve kulun olan Metta oğlu Yunus gibi nida ediyor وَيَقُولُ…

Devamını Oku

يَا رَبِّ عَبْدُكَ قَدْ أَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَاتُهُ وَأَنْتَ الْعَظِيمُ ، Ey Rabbim! Kulunu günahları kuşattı. Sen ise Azim olansın. وَنِدَائِي تَسْمَعُ وَأَنْتَ السَّمِيعُ ، Sen nidamızı işitirsin, çünkü sen Semi’sin, işitensin. وَقَدْ عَجَزْتُ عَنْ سِيَاسَةِ نَفْسِي وَأَنْتَ الْعَلِيمُ ، Nefsimizin siyasetinden dolayı aciz kaldık. Sen zaten bunu biliyorsun. كَيْفَ يَكُونُ ذَنْبِي عَظِيمًا مَعَ عَظَمَتِكَ ، Bizim günahlarımız, senin büyüklüğünün yanında nasıl büyük olur? يَا رَبِّ عَظَمَتُكَ مَلَأَتْ قُلُوبَ أَوْلِيَائِكَ فَصَغُرَ لَدَيْهِمْ كُلُّ شَيءٍ ، Ey Rabbim! Senin azametin ve büyüklüğün, dostlarının kalbini öyle doldurmuş ki onların katında her şey küçülmüş. فَامْلَأْ قَلْبِي بِعَظَمَتِكَ حَتَّى لاَ يَصْغُرَ وَلا يَعْظُمَ لَدَيْهِ شَيْءٌ بِغَيْرِ…

Devamını Oku

اَللَّهُمَّ أَمَرْتَنَا أَنْ لاَ نَرُدَّ الْمَسَاكِينَ عَنْ أَبْوَابِنَا، Ey Allah’ımız! Sen bize, miskinleri kapımızdan kovmamamızı emrettin. وَنَحْنُ مَسَاكِينُكَ فَلاَ تَرُدَّنَا عَنْ بَابِكَ يَا كَرِيمُ Ya Rab! Biz de senin miskinleriniz. Bizi kapından boş çevirme ya Kerim!  وَأَمَرْتَنَا أَنْ نَتَصَدَّقَ عَلَى فُقَرَائِنَا، Ya Rabbi! Sen yine bize, fakirlerimize sadaka vermemizi emrettin. وَنَحْنُ فُقَرَاؤُكَ فَتَصَدَّقْ عَلَيْنَا  Biz de senin fakirleriniz. Sen de bize sadaka ver. وَأَمَرْتَنَا أَنْ نُعْتِقَ مَنْ شَابَ فِى مُلْكِنَا،  Ya Rabbi! Sen yine bize, kölelerimiz içinde saçı ağaranları azat etmemizi emrettin. فَأَعْتِقْنَا مِنَ النَّارِ يَا رَحِيمُ  Ya Rabbi, biz de senin köleleriniz. Sen de bizi ateşten azat et ya…

Devamını Oku

يَا إِلٰهِي يَا رَبِّي ، غَلَّقَتِ الْمُلُوكُ أَبْوَابَهَا ، وَبَابُكَ مَفْتُوحٌ لِلسَّائِلِينَ  Ey İlahımız, ey Rabbimiz! Sultanlar kapılarını kapadı. Senin kapınsa isteyenlere açıktır وَغَارَتِ النُّجُومُ ، وَنَامَتِ الْعُيُونُ ، وَأَنْتَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ  Yıldızlar battı. Gözler de uykudadır. Sen ise Hayy ve Kayyum olansın. اَلَّذِي لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ ، وَفُرِشَتِ الْفُرُشُ ، وَخَلاَ كُلُّ حَبِيبٍ بِحَبِيبِهِ Uyku ve uyuklama seni yakalayamaz. Yataklar serilmiş, Seven sevgilisiyle baş başa kalmış.  وَأَنْتَ حَبِيبُ الْمُجْتَهِدِينَ، وَأَنِيسُ الْمُسْتَوْحِشِينَ  Sen ise gayreti olanların sevgilisi, yalnızlık çekenlerin dostusun. يَا رَبِّي اِنْ طَرَدْتَنِي عَنْ بَابِكَ ، فَإِلَى بَابِ مَنْ اَلْتَجِئُ  Ey Rabbim. Eğer sen beni kapından kovsan,…

Devamını Oku

İnsanın fakirliği, onun muhtaç yaratılmış olması demektir. Yani insan, kendi başına yetemeyen, ihtiyaçlarını kendi kudretiyle karşılayamayan bir varlıktır. Fakirlik muhtaç olunan şeyin yokluğudur. İhtiyaçları çok, sermeyesi yok hükmündedir. İnsanın Maddî Fakirliği İnsanın maddî fakirliği, bedenine ve hayat şartlarına dair ihtiyaçlarının çok, bu ihtiyaçları karşılayacak kudretinin sınırlı olmasıdır. Nefese muhtaçtır; ama nefesi yaratamaz. Çünkü yaşamasının temel şartı olan nefes, onun iradesiyle değil, kendisine her an verilen bir ikramdır. Rızka muhtaçtır; ama rızkı icad edemez. Çünkü insan çalışır ama rızkı var edemez. Rızkı yaratan ancak Allah olduğu gibi takdir eden de O’dur. Suya muhtaçtır; ama suyu var edemez. Çünkü hayatı ayakta tutan…

Devamını Oku

Acizlik güç yetirememektir. İnsan aciz olarak yaratılmış dediğimizde bu sözle onun bütünüyle değersiz olduğu değil onun gücünün ve takatinin sınırlı olduğunu anlarız. İnsan hem maddi bedeni hem manevi duygularıyla cidden zayıf yaratılmıştır. Maddî Acizlik 1- Kâinat içindeki küçüklüğü: İnsan, kâinatın içinde bedeniyle acizdir. Samanyolu Galaksisi’nde yüz milyarlarca yıldız vardır; Güneşimiz bu galakside bir toz zerresi gibidir. Gözlemlenebilir evrende ise iki trilyona yakın galaksi bulunmaktadır. Bu muazzam ölçekte insan, bir toz zerresi kadar bile yer kaplamaz. Kendini büyük zanneden insan, kâinatın terazisine konulduğunda neredeyse yok hükmündedir. 2- Zaman karşısında acizdir: Kâinatın yaşına göre insanlık tarihi ise bir göz kırpma süresi. Bir…

Devamını Oku

Ey nefsim! Bil ki evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazip eder. Bu paragrafta Üstad, imanın yokluğunda dünyanın nasıl karardığını tasvir eder. “Evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir.” İmandan kopan kalp, ışığını kaybeder ve karanlık başlar. “Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir.” Şu dünya Herkesin ağladığı, herkesin kaybettiği, kimsenin kurtulamadığı…

Devamını Oku

İkinci Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ .  اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam, hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tâli’siz bir tarafa; diğeri hudâbin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbin adam, hem hodgâm hem hod-endiş hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki her yerde âciz bîçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün…

Devamını Oku

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor? Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta Bismillah zikirdir. Âhirde Elhamdülillah şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise öyle de zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.…

Devamını Oku

Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız. Madem kâinata baktığımızda görüyoruz ki her şey mânen “Bismillah” der, yani yaptığı işi kendi namına değil, Allah namına yapar… Ağaç: “Ben yaptım” demez, meyveyi Allah’ın nimeti olarak getirir. Hayvan: “Ben veriyorum” demez, sütü Rezzâk namına akıtır. Toprak: “Ben pişirdim” demez, ürünü rahmet hesabına çıkarır. Demek ki kâinatta cari olan kanun şudur: Vermek Allah namınadır. Almak da Allah namına olur. O hâlde insan bu nizama aykırı davranamaz. “Biz dahi Bismillah…

Devamını Oku

Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (as) gibi فَقُلْنَا…

Devamını Oku

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. “Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der.” Bu hayvanlar “Bismillah” kelimesini söylemezler; ama yaptıkları işle bunu ilan ederler. Çünkü ortaya koydukları netice, kendi güçleriyle açıklanamayacak kadar büyük ve hikmetlidir. “Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur.” Düşün: Hayvan ne yer? Ot, saman, kuru şeyler. Ama ne çıkar? Beyaz, temiz, besleyici süt. Bu süt: Kanla karışmaz, pislikle bulaşmaz, tadını bozmaz. Demek ki hayvan: Üretmiyor, imal etmiyor, planlamıyor.…

Devamını Oku

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi? Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç, Bismillah der. Hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur…

Devamını Oku

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der; her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Üstadımız bu cümlede bize Bismillah’ın ne olduğunu değil, ne yaptığını anlatıyor. Yani Bismillah sadece söylenen bir kelime değil; insanın kaderini değiştiren bir anahtardır. “Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki…” Çünkü define, insanın kolayca bulamadığı ama bulduğunda her şeyi…

Devamını Oku

İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Âczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın. “İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” Bir hakikatten azamî derecede istifade etmenin yolu, anlatılanlara kendimizi muhatap yapmaktan geçer. Şu misalde de kendimizi bulmalıyız. Dünya bir çöl ve tıpkı o misaldeki adam gibi ben bu çölde aczim ve fakrımla dolaşan bir yolcuyum. “Şu dünya ise bir çöldür.” “Çöl” kelimesinin özellikle seçilmesi şundandır. Çöl, insanın kendi kuvvetine güvenemeyeceği en saf mekândır.…

Devamını Oku

Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsili hikâyeciğe bak, dinle. Verilecek misalle iki ayrı hakikati anlamaya çalışacağız.Birincisi: Bismillah’ın verdiği kuvvet… Yani insan, kendi namına değil de Allah’ın adına hareket ettiğinde; aczini bırakıp kudrete, korkusunu bırakıp emniyete, yalnızlığını bırakıp ilahî himayeye dayanır.İkincisi ise: Bismillah’ın kazandırdığı bereket… Yani az görünen işlerin çoğalması, küçük sebeplerin büyük neticeler vermesi, sınırlı imkânların rahmetle genişlemesidir. Bu misal, Bismillah’ın kuru bir söz değil; insana dayanak veren bir kuvvet, yaptığı işe de feyiz veren bir bereket olduğunu, insanın kendi namına hareket ettiğinde ne kadar aciz, zayıf ve fakir kaldığını…

Devamını Oku

“Bütün mevcudatın lisan-ı hâliyle vird-i zebanıdır.” İki tür konuşma vardır. Biri, bildiğimiz dil ile konuşmak ki buna lisan-ı kâl denir. Diğeri ise dil konuşmaz ama hâl konuşur. Buna da lisan-ı hâl ile konuşmak denir. Demek Üstadımızın tabiriyle, “lisan-ı kâlin kelimâtı elfâz (lafızlar) ise, lisan-ı hâlin kelimâtı da ahvâldir (hâllerdir).” İşârâtü’l-İ‘câz [Y] – 229 Hâl lisanı, çoğu zaman kâl lisanından daha tesirlidir. Hatta duyabilenler için lisan-ı hâl, zuhurca lisan-ı kâl derecesine çıkar. İşte bütün mevcudatın bu şekilde bir konuşması vardır. Bu konuşma bazen tesbih, bazen dua, bazen zikir, bazen hamd ve şükürdür. İşte Bismillah da böyle bir vird-i zebandır (dilden düşmeyen…

Devamını Oku

Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi Nişan, bir işarettir; izdir, alâmettir. Parmakta ki yüzük evli olmaya, askeri bir üniforma asker olmaya, duman, ateşin varlığına, sabahın gelmesi güneşin doğduğuna işarettir. İşte Besmele de böyledir. Nasıl ki kâinatta her şey bir işaretle kendini tanıtıyorsa, “Bismillah” da kulun İslâm’ın nişanı ve alâmetidir. Cümlenin başında “Bil ey nefsim”, diye hitabı manidardır. Yani her sözde muhatap nefsimiz olmaldır. Bu hakikatleri üçüncü şahıs gibi seyirci gibi dinlemek bize bir kemal kazandırmaz. Sadece bir bilgi sahibi oluruz ama ilim sahibi olamayız. O hâlde nefsimize dönelim. Bil ey nefsim! Madem şu mübarek kelime İslâm’ın…

Devamını Oku

“Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Hayır olarak gördüğümüz her şeye ulaşmak ancak bu kelime ile mümkündür. Mesela hayır nedir? Rızık mı? Başı Bismillah’tır. İlim mi? Başı Bismillah’tır. Zenginlik mi? Başı Bismillah’tır. Şifa mı? Başı Bismillah’tır. Takva mı? Başı Bismillah’tır. O hâlde Bismillah; hayırlara anahtar, şerlere kilit; rızka bereket, acizliğe kudret, fakirliğe zenginlik, korkulara emniyet, yorgun ruhlara kuvvet, kararsız adımlara cesaret, zorluklara kolaylık, karanlık yollara ışıktır; yalnız hissedene refakattir. Yani her işinde hayra ulaşmak isteyen bismillah ile başlamalıdır. İşte bu yönüyle besmele, hayırların kapısını açan bir anahtar gibidir. İnsan onunla kendi aczini ilan eder, kudret ve rahmeti…

Devamını Oku

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî’ hazretlerinin bu ifadeyi özellikle bu şekilde kurmasının arkasında hem derin bir terbiye usûlü hem de çok bilinçli bir irşad metodu vardır. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla… Askerlik temsili: Muhatabın dünyasına girmek içindir. Askerlik kullukla örtüşen bir temsildir: Asker, kumandanına itaat eder; kul da…

Devamını Oku