Yazar: Nur Divanı
Cariye meselesi: İftiralar ve gerçekler
Bugün “cariye” meselesi, en çok konuşulan ama en az anlaşılan konulardan biridir. Bir kavram alınır, tarihinden koparılır, hukukî çerçevesi göz ardı edilir ve bugünün değer yargılarıyla hüküm verilirse neticede ortaya çıkan şey ise hakikat değil, algıdır. Oysa cariyelik meselesi; duygularla değil, tarih, savaş hukuku ve fıkhî sistem içinde değerlendirilmesi gereken bir konudur. Çünkü bu mesele, keyfî ilişkilerden ibaret bir alan değil; sınırları çizilmiş, şartları belirlenmiş ve sorumlulukları yüklenmiş bir hukuk düzeninin parçasıdır. İşte bu yazımızda, cariyelik meselesini algılar üzerinden değil; hükümler, kayıtlar ve fıkhî gerçekler üzerinden ele alacağız. 1- Cariye Nedir? “Cariye” savaş sonucu esir alınmış kadınlar için kullanılan bir…
İslam ve kölelik, iftiralar ve hakikatler
Bu mesele çoğu zaman hakikati anlamak için değil, İslam’a itiraz üretmek için gündeme getirilir. Kur’an’daki bir temsili ifade alınıp bağlamından koparılır, sonra da “İslam sınıfçıdır” gibi iddialar ortaya atılır. Halbuki mesele ne bir hukuk sistemi kurma meselesidir ne de sınıf inşa etme. Mesele, müşrik aklın bozuk kıyasını çökertmektir. ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًاۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ Allah şöyle bir misâl getirdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü olmuş bir köle ile; bir de kendisini tarafımızdan güzel bir rızıkla rızıklandırdığımız (ve) böylece…
Cennette nimet getirilir, sen zahmet etmezsin
وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ Rızıklar birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine getirilir. Bakara Sûresi: 25. Ayet Kur’ân’ın kelimeleri yalnız mana değil, aynı zamanda üslûbuyla da hakikatleri ders verir. Bir fiilin hangi sîga ile geldiği bile başlı başına bir işaret taşır. Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin İşârâtü’l-İ’câz’da dikkat çektiği üzere, Kur’ân’da bazen fiilin faili gizlenir; fakat bu gizlilik, manasız değil, bilakis daha derin bir hakikate kapı açar. Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennet’in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir. اُتُوا fiilinin bina-i meçhul sîgasıyla zikredilmesi de bu nev’den bir işarettir. Bu ifade, cennet ehlinin rızıklarının doğrudan kendileri tarafından temin edilmediğini, bilakis kendilerine…
Cennet nimetlerinden sıkılmak yoktur
Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz’da Kur’ân kelimelerinin her birinin çok yönlü manalar taşıdığını beyan eder. Bu kelimeler, zahirde kısa görünse de içinde derin hikmetler ve ince işaretler barındırır. İşte مُتَشَابِهًا kelimesi de, cennet nimetlerindeki hem ülfet hem teceddüd lezzetlerine aynı anda işaret eden böyle cami’ bir ifadedir. وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ Rızıklar birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine getirilir. Bakara Sûresi: 25. Ayet مُتَشَابِهًا : Yani zahiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îma ediyor. مُتَشَابِهًا kelimesi, cennet nimetlerinin hem tanıdık hem de bambaşka oluşunu…
Cennet rızkının dört büyük sırrı
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet ehlinin konuşmalarını nakleden ifadeler, zahirde basit bir haber gibi görünse de, hakikatte çok derin manaları içinde barındırır. قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bakara Sûresi 25. Ayet Özellikle “قَالُوا” gibi lafızlar, sadece bir söz nakli değil; Cennet’teki hayretin, hayranlığın ve müşterek lezzetin ifadesidir. Yine “هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ” cümlesinde “rızık” kelimesinin mübhem bırakılması, tek bir manaya değil; birden çok hakikate işaret eder. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ‘câz’da bu ayetin içinde saklı olan bu incelikleri şöyle tahlil eder. قَالُوا tefaul bâbının manası olan şirketi andırıyor. Kur’ân’da geçen “قَالُوا” lafzının tefâ‘ul bâbından…
Cennet neden “Cennetler” diye anlatılır?
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet’ten bahsedilen ayetlerde geçen “جَنَّاتٍ” (cennetler) tabiri, zahirde basit bir çoğul ifade gibi görünse de, içinde son derece derin ve mühim manalar barındırır. Bu kelimenin hem cem‘ (çoğul) olarak zikredilmesi, hem de bazı yerlerde nekra (belirsiz) gelmesi, Cennet’in mahiyetine dair büyük hakikatlere işaret eder. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ‘câz’da bu inceliği tahlil ederek, Kur’ân’ın en küçük bir kelimesinde dahi nasıl geniş manaların gizlendiğini beyan eder. Cennet’in cem’i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet’in mertebelerine işarettir. Cennet kelimesinin cem‘ (çoğul) olarak gelmesi, Cennet’in tek ve aynı seviyede bir mekân olmadığını; bilakis amellere göre farklı mertebeler, dereceler ve tabakalar hâlinde…
Cennet bir hak mı, bir lütuf mu?
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet’in müjdelendiği “وَبَشِّرْ” ifadelerinde çok ince, derin bir mana saklıdır. Zahirde bu kelime, sadece bir müjde verme gibi anlaşılabilir. Fakat dikkatle bakıldığında, bu tabirin arkasında Cennet’in mahiyetine ve ibadet–mükâfat ilişkisine dair büyük bir hakikat gizlidir. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ‘câz’da bu inceliğe işaret ederek şöyle der. Beşaret” tabiri; Cennet’in, Cenab-ı Hakk’ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlahiye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünki hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. İşarat-ül İ’caz – 148 “Beşaret” tabiri, Cennet’in Cenâb-ı Hakk’ın fazl u kereminden bir hediye-i İlâhiye olduğunu gösterir. Yani…
Allah hakkında “كَانَ” ne ifade eder?
Kur’ân’da kullanılan her kelime, zahirde görünen mânasının çok ötesinde derinlikler taşır. Beşerî dilde “geçmiş zaman” ifade eden bir fiil, ilâhî kelâmda çoğu zaman ezeliyeti, sürekliliği ve değişmezliği haber verir. Bu sebeple Kur’ân’daki lafızları, sadece dil kaideleriyle değil; Allah’ın sıfatları ve kelâmın hakikati çerçevesinde anlamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak zamanla kayıtlı değildir ki, O’nun sıfatları bir vakte hapsedilsin. O’nun fiilleri ve sıfatları, geçmiş-şimdi-gelecek ayrımının ötesindedir. Bu yüzden Kur’ân’da geçen “كَانَ” gibi ifadeler, çoğu zaman bir hâlin sadece geçmişte kaldığını değil; ezelden beri var olduğunu ve ebediyete kadar devam edeceğini bildirir. İşte “وَكَانَ اللّٰهُ عَفُوًّا غَفُورًا” ayetinde geçen “كَانَ” fiili de bu…
Allah ümit eder mi? “لَعَلَّ”ın hakikati
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bazı ifadeler vardır ki, zahirine bakıldığında insanı düşündürür; hatta ilk nazarda, beşerî manalarla anlaşılmaya müsait gibi görünür. Hâlbuki ilâhî kelâm, insan diliyle konuşsa da insan mantığıyla sınırlandırılamaz. Bu sebeple Kur’ân’daki her kelime, sadece lafzıyla değil; bağlamı, hikmeti ve ilâhî sıfatlarla münasebeti içinde değerlendirilmelidir. İşte “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” (Umulur ki takava sahibi olursunuz) ifadesinde geçen “لَعَلَّ” kelimesi de bu incelikli tabirlerden biridir. Zahirde ummak ümid ve reca manasını ifade eder. Ancak bu mana, hakikî anlamıyla Cenâb-ı Hak hakkında düşünülemez. Çünkü Allah hakkında “ümit etmek”, bir neticenin bilinmemesi veya beklenmesi anlamına gelir ki bu, ilâhî ilim ve kemal ile bağdaşmaz.…
“Suret-i Rahman” ne demektir, nasıl anlaşılmalıdır?
“Suret-i Rahman” ne demektir, nasıl anlaşılmalıdır? Bazı hakikatler vardır ki, doğru anlaşılmadığında insanı hakikate yaklaştırmak yerine uçurumun kenarına getirir. İşte “Allah insanı Rahmân suretinde yarattı” hadîsi de böyledir. Bu kudsî ifade, ölçüsüz ve bağlamından kopuk ele alındığında; hulûl, teşbih ve hatta insanı ilahlaştırma gibi akaide zıt anlayışlara kapı aralayabilir. Hâlbuki mesele, zannedildiği gibi bir benzetme değil; son derece derin bir tecelli ve delalet hakikatidir. اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ “Muhakkak ki Allah, insanı Rahmân suretinde yarattı.” (Buharî, İsti’zân, 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28) Bu hadîs-i şerifi, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen bir tarzda ölçüsüz ele alınırsa hulûl, teşbih…
Kur’an mahluk mudur?
Kur’an mahluk mudur? Kur’ân açıkça bildirir ki Allah konuşur: Hz. Musa ile konuşmuştur. Vahiy göndermiştir. Kitaplar indirmiştir. Yani “Allah konuşmaz” demek küfürdür. Ama mesele şu: Nasıl konuşur? İnsanın konuşması: Ses ile olur, harflerle olur, ağız, dil, hava ile olur ve zamana bağlıdır. Eğer Allah’ın konuşmasını böyle anlarsak: Allah’ı mahlûkata benzetmiş oluruz. Bu ise teşbihtir ve yanlıştır. Ehl-i Sünnet der ki: Allah’ın konuşması vardır. Ama bu konuşma harf ve ses cinsinden değildir. Buna Kelâm-ı Nefsî denir: Yani: Allah konuşur ama O’nun konuşması, sesle değil, harfle değil, zamana bağlı değildir. Bizim keyfiyetini bilemeyeceğimiz kendi zatına layık bir şekilde, ezelî bir kelâmdır. Peki…
“Ol” emri hakikatte nasıl anlaşılmalı?
Bu derin meseleyi anlayabilmek için ilk önce “Ezeli Kelâm” hakkında şu anlatacaklarımızı bilmek gerektir. Kur’ân açıkça bildirir ki Allah konuşur. Hz. Musa ile konuşmuştur. Vahiy göndermiştir. Kitaplar indirmiştir. Yani “Allah konuşmaz” demek küfürdür. Ama mesele şu: Nasıl konuşur? İnsanın konuşması: Ses ile olur, harflerle olur, ağız, dil, hava ile olur ve zamana bağlıdır. Eğer Allah’ın konuşmasını böyle anlarsak: Allah’ı mahlûkata benzetmiş oluruz. Bu ise teşbihtir ve yanlıştır. Ehl-i Sünnet der ki: Allah’ın konuşması vardır. Ama bu konuşma harf ve ses cinsinden değildir. Buna Kelâm-ı Nefsî denir: Yani, Allah konuşur ama O’nun konuşması, sesle değil, harfle değil, zamana bağlı değildir. Bizim…
Kur’ân, münafıkları neden isim isim ifşa etmez?
Üstad Bediüzzaman, “نَاس” ifadesinin bu ince manalarını İşârâtü’l-İ’câz’da beyan eder: Kur’an; münafıkların şahıslarını tayin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işaret ettiği, Resul-i Ekrem’in (asm) siyasetine daha münasiptir. Zira şahıslarının tayini ile kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü’minler nefsin desisesiyle vesveseye düşerlerdi. Halbuki vesvese havfa, havf riyaya, riya nifaka incirar eder. Kur’ân, münafıkları isim isim ifşa etmeyip “نَاس” gibi umumî bir ifade ile zikretmekle, Resûl-i Ekrem’in (asm) hikmetli ve merhametli siyasetini gözetmiştir. Çünkü eğer o şahıslar açıkça belirtilip kusurları yüzlerine vurulsaydı, bu durum mü’minlerin kalbinde nefsin desiseleriyle şüphe ve huzursuzluk doğurabilirdi. Bu da tehlikeli bir zinciri başlatırdı: Vesvese kalbe girer, kalp korkuya kapılır;…
Kalp nedir?
Kalpten maksat, sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. Kalp dediğimiz şey, sadece maddî bir organ değil; ilâhî kaynaklı, ince ve manevî bir latifedir (latîfe-i Rabbaniye).📌Detaylı izah için Bu latîfenin iki önemli tezahür yeri vardır: Vicdan, onun duygularının, sezgilerinin ve hissiyatının ortaya çıktığı merkezdir; yani merhamet, korku, sevgi gibi hisler orada hissedilir. Dimağ (beyin) ise düşüncelerin, fikirlerin ve idraklerin yansıdığı aynadır; yani o latîfe burada düşünceye dönüşür, akıl ile şekil alır. Mesela bir insan bir fakiri gördüğünde içinde bir acıma hissi doğar—işte bu, kalbin vicdandaki tecellisidir. Ardından “yardım…
اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler. Bakara: 5 Fahrur Razi hazretleri şöyle der; Bu ifadede geçen عَلٰىharf-i ceri, “üzerinde olmak” manasıyla sadece bir konumu değil; istilâ hâkimiyet, sebat ve yerleşmişliği anlatır. “Hidayet üzeredirler” demek, onların hidayeti sadece bilip kabul ettikleri değil; ona tam manasıyla tutundukları, onun üzerinde durdukları ve onda karar kıldıkları anlamına gelir. Nitekim Arapların “sapıklığı binek edindi” ifadesinde olduğu gibi, bir şeye binen kimse nasıl ona hâkim olur ve onu yönlendirirse; müminler de hidayete öylece hâkim olmuş, onunla istikamet bulmuşlardır. Bu, kuru bir bilgi değil; delile sımsıkı sarılma, onu her türlü şüpheden…
Müfessirler neden farklı konuşuyor?
Sual: Kur’an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir? Eğer bir şey “zaruriyat” ise, o konuda herkesin üzerinde birleştiği tek bir hakikat olmalıdır. İki artı iki dört eder; bunda ihtilaf olmaz. Eğer “zaruriyatta ihtilaf olamaz” kuralı mutlaksa, müfessirler arasındaki bu ihtilaf, Kur’an’ın “zaruriyat” vasfına bir gölge düşürmüyor mu? Yoksa müfessirler “zaruriyat” olmayan bir alanı mı tartışıyorlar? Cevap: Azizim! Kur’an’ın her bir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir: Her bir âyet (kelâm) için üç ayrı hüküm vardır: Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır. O ayetin Allah’ın kelamı olmasıdır. Bu sebeple tek bir ayetin inkârı, kişiyi kâfir yapar ve küfre…
اِنَّ ile hükmün tahkiki
اِنَّ Arapçada te’kîd (kesinlik) ve tahkik ifade eden bir edattır; cümledeki hükmü güçlendirir ve “şüphesiz, muhakkak ki” anlamı katar. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, bu hakikati İşârâtü’l-İ’câz’da şu şekilde ifade eder: Tahkiki ifade eden اِنَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki: اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu ispat eder. اِنَّ’nin yaptığı işi en iyi misallerle anlayabiliriz. Çünkü o, bir cümleyi sadece söylemez; onu kesinliğe mühürler. Mesela birine “Bu yol doğru”…
Son peygamber neden herkese gönderildi?
مِنْ قَبْلِكَ (Senden önce) lafzı, nübüvvetin tedricî inkişafına delalet eder. Bu silsile, insanlığı hazırlamış; nihayetinde kemal noktası son peygamberle tahakkuk etmiştir. وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Bakara Sûresi: 4 “Senden önce” ifadesi, nübüvvetin birden değil, adım adım inşa edildiğini haykırır. Her peygamber bir hazırlık, son peygamber ise bu hazırlığın zirvesidir. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, bu hakikati İşârâtü’l-İ’câz’da şu şekilde ifade eder: Dördüncü maksadın vech-i in’ikası: مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin ifade ettiği gibi Hazret-i Muhammed (asm) onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe…
Son peygamber neden en mükemmel?
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Bakara Sûresi: 4 “مِنْ قَبْلِكَ” (Senden önce) Yani nübüvvet bir anda başlamış değil; aksine, insanlığı adım adım hazırlayan uzun bir terbiyenin neticesidir. “Senden önce” denilerek, bu silsilenin varlığına işaret edilir ve dolaylı olarak şu hakikat ders verilir: “مِنْ قَبْلِكَ” kelimesi, sadece geçmişi haber vermez; aynı zamanda son peygamberin, önceki bütün peygamberlerin bir neticesi ve zirvesi olduğunu da ima eder ve Efendimiz’in (asm) ekmel-i enbiya olduğunu gösterir: Üstad Bediüzzaman Hazretleri İşaratül İcaz’da bu konuyu öyle zikreder. Sultanlar daima halkın, cemaatin,…
İnfak ayetinde gizlenen büyük hikmetler
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine rızık olarak verdiğimiz mallardan Allah yolunda infak ederler.” Bakara suresi 3 Bu ayette üç kelimelik bir cümle içinde altı ayrı şart ve hüküm dürülüdür. Zekât ve sadakanın layık olduğu mevkiyi bulabilmesi için geçerli olan şartlar bu ayetin içine dürülmüştür. Üç kelimelik bir cümle kuracaksınız ve cümlede kullandığınız kelimeleri öyle seçeceksiniz ki ondan 6 ayrı hüküm çıkacak bu da manayı tekid edecek. Beşer bu tür ifadeleri kurmaktan konuşmaktan acizdir. Bu muhteşem belagat ancak Arapça lafızda gözükür ki Türkçeye veya başka bir dile çevrildiğinde de şu ışıkların düğmesine basınca nasıl karanlık çökerse işte meal de de ayetin bu…
Namaz kılmak mı, namazı ikame etmek mi?
Normalde “namaz kılıyorlar” demek için يُصَلُّونَ (yusallûne) kelimesi yeterlidir.Fakat Kur’ân, birçok yerde bunun yerine: يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ (namazı ikame ederler) ifadesini kullanır. Bu, daha uzun (itnâblı) bir ifadedir. Peki neden daha kısa olan yerine bu tercih edilmiştir? Üstad Bediüzzaman Hazretleri İşaratül İcaz’da bu soruya şöyle cevap verir. Sual: يُصَلُّونَ kelimesine bedel, itnablı يُقٖيمُونَ الصَّلَاةَ nin zikrinde ne hikmet vardır? Cevap: Namazda lâzım olan ta’dil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi ikamenin manalarını müraat etmeye işarettir. 1- Ta’dil-i Erkân Namazı sadece hızlıca yapıp geçmek değil. Namazda rükû, rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sukûnet içinde ve…
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın peygamberlere ve ümmetlerine soru soracağını bildiren âyetler olduğu gibi kıyamet günü ne insana ne cine günahının sorulmayacağını veya mücrimlerden günahlarının sorulmayacağına dair âyetler vardır. Bu iki grup âyet arasında görünürde bir çelişki var gibi durmaktadır. Halbuki ayetler zahiren farklı şeyler söylüyor gibi görünse de hakikatte bir çelişki yoktur. 1- Kâfirlere, amelleri sorulmaz çünkü amel defterleri zaten onların amellerini ihtiva etmektedir. Kâfirlerin yaptıkları iyi veya kötü tüm ameller, dünyada yazılmış olan amel defterlerinde zaten kayıtlıdır. Allah’ın bunları tekrar sormasına gerek yoktur. Soru, bilgi edinmek için değildir. Bu sebeple “günahları sorulmaz” buyurulmuştur. Zira O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır; kulların…
Kıyamet gününde mizanın mahiyeti
وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّۚ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ Kimin de tartıları hafif gelirse, işte bunlar da âyetlerimize zulmetmeleri sebebiyle kendilerine yazık edenlerdir. A’râf Sûresi(7) 8-9. Ayet Amellerin tartılması hususunda âlimler iki görüş ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birincisi, hadislerde açıkça ifade edilen hakikî mizan (terazi) anlayışıdır. Birinci Görüş: Hakikî Teraziler Kurulacak Bu görüşe göre Allah Teâlâ, kıyamet günü bir dili (ibresi) ve iki kefesi bulunan gerçek bir terazi kuracaktır. Bu terazide kulların hayır ve şer amelleri…
Kur’an’ın parça parça indirilişinin hikmeti
Kur’an’ın parça parça indirilişinin hikmeti, Kur’ân’a yöneltilen şüphelerden biridir. Müşrikler şöyle demişlerdi: “Eğer bu kitap Allah katından gelmişse, neden önceki kitaplar gibi bir defada indirilmedi?” Bu itiraz vahyin mahiyetini ve peygamberlik hikmetini kavrayamamaktan doğan bir şüphedir. وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهٖ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتٖيلاً İnkârcılar, “Kur’an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik.(Furkan. 32.) İşte Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu’l-Gayb)’ında bu şüpheyi derinlemesine ele alır ve Kur’ân’ın parça parça indirilişinde pek çok hikmet bulunduğunu bu ayetin…
Allah zulmetmeye kadir midir?
Allah zulmetmeye kadir midir? اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْرًا عَظ۪يمًا “Şüphesiz ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (O zerre miktarı şey) bir iyilik olursa, onu(n sevabını) kat kat artırır. Kendi katından pek büyük bir mükâfat verir” (Nisa, 40). Zerre Kavramı ve Allah’ın Mutlak Adaleti Ayetin ilk kısmında geçen “zerre” ifadesi, insanın anlayabileceği en küçük şeyi temsil eder. Alimlere göre zerre, küçük kırmızı karınca demektir. İbn Abbas´tan rivayet edildiğine göre o, elini toprağa sokup çıkarttı, sonra da eline üfleyip şöyle dedi: “İşte şu uçuşan tozların her biri zerredir.” Bu âyetten murad şudur:…
Bediüzzaman Hristiyanları kurtarmak mı istiyor?
Bediüzzaman Said Nursi’ye “Hristiyanları cennete sokmak istiyor” diyerek saldıranların bu sığ ve vicdan yoksunu ithamlarına karşı, üstadımızın metnini cümle cümle tahlil edelim. “Bir zaman, Eski Harb-i Umumî’de, düşmanların ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum.” Üstad, Birinci Dünya Savaşı yıllarında özellikle savunmasız sivil halkın, kadınların ve çocukların maruz kaldığı vahşeti bizzat müşahede etmiş veya haberlerini almıştır. Bir İslam âlimi olarak, ehl-i İslâm’ın evlatlarının uğradığı bu haksız yıkım onda derin bir elem uyandırmıştır. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan tahammülüm haricinde azap çekerdim. Üstad, yaratılış olarak insanlara ve canlılara karşı çok hassas bir…
Risale-i Nur’un Mektubat isimli eserinde, Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri şu ifadeyi kullanır: “Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş.” Bu ifade, şehitlerin hayat mertebesi bağlamında geçmektedir. Üstadımız, Kur’an’ın şehitler hakkında “Onları ölüler sanma, bilakis onlar diridirler” ayetine dayanarak, şehitlerin berzah âleminde kendilerine has bir hayatları olduğunu açıklar. Kendilerine selefî diyen tekfirci zihniyet, şehitlerden yardım talep edilmesini veya onların Allah’ın izniyle bazı işlere vesile olmasını “şirk” olarak nitelendiriyor. Tevessülü ve istigaseyi şirk olarak değerlendiren bu güruh asırlardır bunu…
“Risale-i Nur’dan başka bir şey okumuyorsunuz” eleştirisine verilen en net ve köklü cevabı Üstad Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu Lahikası’nda verir ve şöyle der: ” Diyorlar: ‘Said, yanında başka kitapları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazalî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor.’ İşte bu acib manasız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar.” “Buna karşı deriz ki: Haşa, yüz defa haşa!.. Risale-i Nur ve şakirdleri, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne Üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği…
Bir insana “Bediüzzaman” demek şirk midir?
İslam tarihinde, hakikatin peşinde koşan her samimi müminin karşılaştığı en büyük imtihanlardan biri, kavramların yerli yerine oturtulmamasından kaynaklanan fitnelerdir. Zira bir kelime, bağlamından koparıldığında, maksadı aştığında veya aslî anlamının dışında taşındığında, en masum ifadeler bile en ağır suçlamalara malzeme edilebilir. İşte “Bediüzzaman” lakabı etrafında örülen şirk ithamı, tam da bu kavram kargaşasının ve niyet okumalarının acı bir tezahürüdür. Günümüzde bazı çevreler, maalesef ilmi tahkikten uzak, yüzeysel ve çoğu zaman ideolojik saiklerle İslam âlimlerini hedef almayı bir marifet haline getirmiştir. “Çamur at, izi kalsın” zihniyetinin bir ürünü olan bu saldırılar, özellikle son asrın en büyük mücedditlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursî’yi…
Risale-i Nur Tefsir midir?
“Risale-i Nur tefsir değildir” iddiası, genellikle tefsir kavramının sadece “kelime kelime, ayet sırasına göre yapılan teknik şerh” (klasik tefsir) olarak dar bir çerçeveye hapsedilmesinden kaynaklanır. Tefsir ilmi, Kur’an-ı Kerim’in manalarını açıklarken izlenen yöntemlere göre birçok başlığa ayrılır. Tefsir Türleri (Genişletilmiş Kısa Özet) Rivayet Tefsiri (Naklî): Ayet, hadis ve sahabe sözleriyle açıklama. (Taberî) Dirayet Tefsiri (Aklî): Dil, mantık ve ilimle izah. (Râzî, Elmalılı) İşârî (Tasavvufî): Manevî/kalbî işaretler. (Kuşeyrî) Ahkâm Tefsiri: Fıkhî-hukukî hükümler. (Kurtubî) Konulu (Mevzûî): Belirli bir tema üzerinden tüm ayetler. İlmî (Fennî): Bilimle ilişkilendirme. İçtimâî: Toplumsal meseleler ve çözümler. Lügavî (Dil) Tefsiri: Kelime kökleri, sarf-nahiv ve belagat üzerinden açıklama. (Zemahşerî…
Bediüzzaman’ın “Bana yazdırıldı!” demesi şirk midir?
Günümüzde, tevhid maskesi altında gizli bir enaniyetle (egoyla) Allah’ın dostlarına ve ilahî ikramlara savaş açan bir zihniyet türemiştir. Bu zihniyet, “şirk” kavramını bir silah gibi kullanarak, ömrünü Kur’an’ın hizmetine adamış Bediüzzaman gibi büyük mürşitlerin “Bana yazdırıldı” şeklindeki mahviyet ve şükür ifadelerini hedef almaktadır. Oysa bu saldırıların temelinde ne Kur’an sevgisi ne de tevhid hassasiyeti vardır; sadece derin bir cehalet ve kibrin beslediği bir bakış açısı mevcuttur. Vahiy ile ilhamın farkını bilmeyen, “Sen atmadın, Allah attı” sırrından habersiz olan ve başarıyı Allah’tan koparıp insanın dar zekâsına hapsetmeye çalışan akılcı zihniyet, aslında bu sözleriyle her ne kadar cehaletlerini ortaya koymuşlardır. Bu çarpık…
1- Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın şu münâcatı hem mücerreb hem tesirlidir…
اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın şu münâcatı hem mücerreb hem tesirlidir. Fakat âyetten iktibas suretinde bizler münâcatımızda رَبِّ اِنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ demeliyiz. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki: Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahati için değil belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: “Yâ Rab! Zarar…
Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla sıtmadan müteellim olduğu gibi arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever. Elbette böyle bir insanın Mabud’u, Rabb’i, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir zat olabilir ki umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (as) لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ…
Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’an-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde…
6- Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus aleyhisselâma o münâcatın neticesinde…
Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus aleyhisselâma o münâcatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir tahte’l-bahir ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtaplı bir latîf suret aldı. Biz dahi o münâcatın sırrıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz. Tâ ki nur-u iman ile ve Kur’an’ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılab etsin. Madem hakikat-i hal böyledir. Madem ki mesele bir hikâye değil, bizzat bizim hayat memat meselemizdir.…
Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab olan Rabb’imize iltica edip لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def’edecek yalnız o zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı semavat ve arz’dan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak? Hâşâ, Zat-ı Vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir…
4- Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.
İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. İşte biz, Hazret-i Yunus’un içinde bulunduğu ilk durumdan yüz kat daha…
O nur-u tevhid ile hutun karnını bir tahte’l-bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir tahte’l-bahir gemisi hükmüne getirip Hazret-i Yunus’un (a.s.) kalbinde parlayan o nur-u tevhid, kâinatın fizik kurallarını altüst eden bir mucizenin fitilini ateşledi.…
Şu münâcatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bi’l-külliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir zat lâzım ki hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde “gece, deniz ve hut” ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı. Demek, esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-esbab’dan başka bir melce olamadığını aynelyakîn gördüğünden sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hutu musahhar etmiştir. Şu münâcatın sırr-ı…
Hazret-i Yunus İbn-i Metta alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselâmın münâcatı, en azîm bir münâcattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Hazret-i Yunus aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَmünâcatı, ona süraten vasıta-i necat olmuştur. Hazret-i Yunus İbn-i Metta alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselâmın münâcatı, en azîm bir münâcattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Neden en azîm bir münacattır? Bütün sebeplerin sükût ettiği, her kapının kapandığı, her ümidin tükendiği bir anda yapıldı.…
Bir katreye karşılık bir umman
Bak şu sermayene ey nefsim! Fani bir ömür; kum saati gibi avuçlarından kayıp giden, her anı zevale mahkûm bir hayat. Kırık dökük secdeler; içinde binbir dünya telaşının uçuştuğu, dikkati dağınık, ruhu yaralı namazlar. Eksik niyetler; arasına riya sızmış, gafletle tozlanmış, yarım kalmış iyilikler… İnsan şu dünyada yıllarca alın teri döker. Gece gündüz çalışır. Uykusunu satar, sağlığını harcar, gençliğini tüketir. Yine de bir ev sahibi olamaz. Kimi zaman kiracıdır, kimi zaman borçludur. Bazen ev bulur ama tapusu başkasınındır. Bazen alır ama ömrü yetmez. Dünya evi bu kadar zorken… Şimdi sor kendine: Hangi tüccar, elindeki bu kırık saat karşılığında sana bir krallığın…
Huzur hangi zeminde gizli?
Ferrari, son derece pahalı, hızlı ve mükemmel bir arabadır. Traktör ise kaba, yavaş ve sade bir araçtır. Asfalt yolda Ferrari traktörü rahatça geçer; fakat ikisini tarlaya sokup yarıştırırsak bu defa traktör galip gelir. Bu, Ferrari’nin kusuru değildir. Çünkü Ferrari tarlada sürmek için değil, asfaltta süzülmek içindir. İnsan, cihazat ve donanım bakımından hayvanattan kıyas kabul etmez derecede üstündür. Sadece akıl bile, insanı kâinatın sultanı yapmaya yeter. Ancak mesele sadece “mideyi doyurmak” ve “haz almak” yarışına döndüğünde, hayvan insanı fersah fersah geçer. Zira hayvan, “anın” çocuğudur. Ne geçmişin pişmanlık limanına uğrar, ne de geleceğin endişe fırtınasından korkar. O, tarlasında huzurla otlarken sadece…
Aza az verilir, çoğa çok
Her şey, kendi kıymeti nispetinde karşılık bulur. Aza az verilir, çoğa çok. Bu sadece aklın kuralı değil, adaletin de özüdür. Hiç kimse bir kum tanesine elmas pahasını biçmez; hiç kimse bir güneşin bedelini sönük bir mum ışığıyla ödemeye kalkmaz. Değersiz olanın peşine servet dökülmez, paha biçilemez olan ise ucuza kapatılamaz. Eğer Mutlak Malik olan Allah, kuluna şöyle nida etseydi: “Gününün yirmi üç saatini Bize, ebedî olan saraylarına ayır; sadece bir saatini geçici olan dünya evine harca.” Bu ferman, adaletin ta kendisi olurdu. Zira fani olanın ebedi olana oranı, bir damlanın okyanusa olan nispeti bile değildir. Mülkün tek sahibi O iken,…
Sıddık-ı Ekber’in kılıcı, ümmetin dirilişi
Peygamber Efendimiz (sav) hayatta iken, müşrikler İslamiyet’in yayılmasını engellemek için her türlü teşebbüste bulundular. Tuzak kurdular, işkence yaptılar, savaş açtılar. Fakat Müslümanların çelikten iradeleri ve metin imanları karşısında her defasında mağlup oldular, inkıraza uğradılar, köşelerine çekildiler. Artık Hz. Peygamber’e (sav) karşı yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Sadece fırsat kolluyorlardı. Ama o fırsat bir türlü gelmedi. Ta ki o gün gelene kadar… Gözyaşları Dinmeden Fırtına Koptu Resûlullah Efendimiz (s.a.v) âlem-i bekaya irtihal ettiğinde, Müslümanların gözyaşları henüz kurumamıştı. Medine yaslıydı, evler ağlıyordu, kalpler yangın yerine dönmüştü. İşte o acılı günlerde, İslam düşmanları ve münafıklar dehşetli bir plan ile yeniden ortaya çıktılar. Dediler ki:“Biz…
Her şey bir sorudur
Bir imtihan salonuna giren adam, soruları tesadüf sanmaz. Bilir ki her bir soru, bilinçli olarak önüne konmuştur. Ne rastgeledir ne anlamsız. Her biri bir maksat taşır, her biri bir cevap bekler. İman gözüyle bakınca, dünya da işte böyledir. Burada rastgele akan bir hayat yoktur. Her an bir sorudur. Her nefes bir imtihan. Her tebessüm, her gözyaşı, her düşüş, her kalkış… Hepsi birer sual, hepsi birer mükâleme. Sevinç bir sorudur: Şükür ister. Yüzüne gülen bir gün doğduğunda, kalbine ferahlık çöktüğünde, bir muradın gerçekleştiğinde… Durma. Soru önünde. “Şükrettin mi?” diye sorulur. Cevap vermezsen, o sevinç bir gün boynuna dert olur. Acı bir…
Sadece “Bismillah” de
Ey nefsim, ey gaflete dalmış ruhum… Bak şu toprağın altına. Karanlık, sessiz, kimsesiz bir âlem. Ne ışık var ne ses. Ne yol var ne işaret. Kimse ona “şu tarafa git” demiyor, kimse elini tutmuyor. Ama çekirdek, yolunu buluyor. Nasıl mı? Allah’ın izniyle. Ona ilham eden var. Sen ise, ey nefsim… Işık içindesin, rehberler önünde, deliller gözünün önünde. Ama sen yolunu şaşırıyorsun. Bir sağa gidiyorsun, bir sola. Bazen düşüyorsun, bazen pişman oluyorsun. Ve içten içe ağlıyorsun: “Yolumu bulamıyorum.” Bismillah de, ey nefsim. Kök nasıl karanlıkta yol bulduysa, sen de o karanlıklardan kurtulursun. Şu köklere bir daha bak… Ne kadar yumuşacık, ne…
Bir zeytinin hikayesi
Bir nimetin, rahmetin bir hediyesi olduğunu idrak etmektir asıl mesele. Şimdi soframızda en sıradan gördüğümüz nimetlerden birine bakalım: Bir zeytine. Kendisi parmaklarının arasına sığar ama hikâyesi yıllara sığmaz. O zeytin, bir günde olmadı. Önce bir fidan vardı. Yıllarca bekledi. Rüzgâr gördü, soğuk gördü, sabretti. Güneş onun için doğdu, yağmur onun için yağdı. Toprak ona can verdi. Çiçek açtı, nice çiçek döküldü. Bir kısmı zeytin oldu. Aylarca dalında durdu, vaktini bekledi. Sonra toplandı, kasalandı, yolculuk etti. Kimi sofraya geldi, kimi yağa dönüştü. Uzun bir yol… Sessiz ama hummalı bir hizmet. Ve bütün bu yolculuk, senin o zeytini ağzına tatman ve şükretmen…
Sultan olacakken çoban olmak
Bir padişah, bir kimseye hususî bir teveccüh gösterse; onu huzuruna kabul edip yüksek makamlara, büyük saltanata namzet kılsa… O kimse, bu teveccühe lâyık olmaya çalışacağı yerde, bütün gayretini dağlarda koyun çobanlığı yapmak için sarf etse…Ne büyük bir divânelik eder. Çünkü kendisine açılan sonsuz bir saltanatı bırakıp, o makama kıyasla en basit, en değersiz bir işe razı olmuştur. İşte insanın hali de tam olarak budur. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insana böyle bir teveccüh göstermiştir: · Onu ebedî bir hayata namzet kılmıştır. · Onu bitmeyen bir saadete namzet kılmıştır. · Onu sonsuz bir saltanata namzet kılmıştır. Bu dâvayı ciddiye almayan, gafletle yaşayan, bütün…
Altın terazisiyle çöp tartmak
Hassas bir altın terazisi, kıymeti olmayan tenekeleri ve çöpleri tartmak için kullanılsa; kısa zamanda bozulur, ayarı kaçar ve bütün değerini kaybeder. Hâlbuki o hassas terazi, en ince ve en kıymetli ölçüler için yapılmıştır. Akıl da böyledir. Akıl, hakikati tartmak, şu kâinat kitabının sayfalarında Esma-i İlahiyeyi okumak ve ebedî kazancı ayırt etmek için verilmiş ilâhî bir terazidir. Onu günahı meşrulaştırmakta, heveslere mazeret üretmekte ve nefse hizmette kullanmak; akılla yapılan en büyük israftır. İşte aklı, altın hükmündeki marifet yerine hevesin hizmetine vermek; altın teraziyi çöp ve kıymetsiz şeyleri tartmak gibidir ki hikmet-i İlahiyeye bir iftira ve zulümdür.
Kalp sarayını nefsin ahırına çevirmek
Bir padişah, kendi sarayını ve içindeki en kıymetli eşyaları bir misafirine emanet etse… O misafir, sarayın ihtişamlı salonlarını ahıra çevirse; bu davranışla ne yapmış olur? Üç şeyi birden yapmış olur: Sarayın kıymetini ayaklar altına almıştır. Kendine büyük bir zulüm etmiştir. Sarayı emanet eden Padişaha fiilî bir hakaret işlemiştir. İşte insanın kalbi de öyledir. Kalp, bir saraydır; Padişah-ı Ezelî’nin tecellilerine, muhabbetine, marifetine mahsus bir saray. Nefis ise, bir ahırdır; hayvânî arzuların, süflî isteklerin, geçici heveslerin barınağı. İnsan, bu kalp sarayını nefsin arzularına tahsis ederse yani orayı Mahbub-u Baki ile doldurmak varken, fânî mahbuplar, hayvânî arzular, süflî istekler ve geçici heveslerle doldurursa…
Tavzif nedir?
Tavzif (توظيف) vazifelendirmek, memur etmek, bir işe tayin etmek ve görev yüklemek demektir. İspat-ı Vücud: Bir yerde bir “görev” ve “memuriyet” varsa, mutlaka o görevi veren bir “Makam-ı İdare” vardır. Milyarlarca varlığın birbirinin görevini aksatmadan, bir ordu nizamıyla çalışması, o ordunun bir Sultanı olduğunu güneş gibi gösterir. Vahdet: Kâinatın bir ucundaki güneşin tavzifi (ışık ve ısı vermek) ile diğer ucundaki bir lambanın tavzifi aynı amaca hizmet eder. Bütün vazifelilerin birbirine yardım etmesi ve tek bir neticeye (hayatın devamına) çalışmaları, onları tavzif eden elin Tek olduğunu ispat eder. Misaller: 1- Kalbin Görevi (Tavzifi): Kalbe şu görev verilmiştir: “Durma, kan pompala, ömrün…
Tanzif nedir?
Tanzif (تنظيف) temizlemek, arındırmak ve pak hale getirmek demektir. Tanzif, kâinatın her köşesinde durmaksızın işleyen muazzam bir “temizlik ve geri dönüşüm” kanunudur. Eğer bu tanzif (temizlik) faaliyeti sadece bir anlığına dursa, yeryüzü kısa sürede yaşanmaz bir çöplüğe dönerdi. Kâinatın bütününde görülen bu pırıl pırıl hal, Allah’ın Kuddüs (Hatasız, tertemiz ve her şeyi temizleyen) isminin bir tecellisidir. 1. Tanzif Üzerinden İspat-ı Vücud (Allah’ın Varlığı) Bir saray düşünün: İçinde binlerce insan yaşıyor, her gün yemekler pişiyor, tonlarca atık çıkıyor. Ama o saraya her girdiğinizde her yerin pırıl pırıl, cam gibi parladığını ve mis gibi koktuğunu görüyorsunuz. Siz o temizlikçiyi görmeseniz bile, o…
Tanzim nedir?
Tanzim (تنظيم) sıraya koymak, düzene sokmak, tertip etmek ve yerli yerine yerleştirmek demektir. Tanzim, kâinattaki unsurların sadece bir araya gelmesi değil, her birinin bir ölçü ve dengeyle (hikmetle) en faydalı olacak şekilde yerleştirilmesidir. Bir binayı inşa etmek “halk” (yaratma) ise, o binanın içindeki odaları kullanış amacına göre düzenlemek, eşyaları milimetrik olarak yerleştirmek Tanzim’dir. Tanzim Üzerinden İspat-ı Vücud (Allah’ın Varlığı) Tanzim, doğası gereği bir Ölçü, Mizan ve İlim gerektirir. Maddenin kendi başına “en faydalı pozisyonu” seçme kabiliyeti yoktur. Eğer bir yerde “düzen” varsa, orada mutlaka bir “düzenleyici” (Nezzam) vardır. Karışık harfler kendi kendine bir kitap oluşturamaz; eğer harfler dizilip bir mana…
Tedvir nedir?
Tedvir (تدوير): Bir işin döngüsel olarak, sürekli ve tekrarlı bir şekilde yürütülmesi, devrildirilmesi, sistemin kesintisiz işlemesi. Tedvir, süreklilik ve düzenlilik demektir. 1. Tedvir Üzerinden İspat-ı Vücud (Allah’ın Varlığı) Tedvir, doğası gereği bir Devamlılık ve İrade gerektirir. Bir sistemi kurmak (İnşa) ayrı, o sistemi milyonlarca yıl hatasız işletmek (Tedvir) ayrı bir mucizedir. Kör kuvvet ve sağır tesadüf, bir sistemi tesadüfen bir araya getirse bile (ki bu imkansızdır), o sistemin sürekliliğini sağlayamaz. Çünkü süreklilik; her an müdahaleyi, her an rızık göndermeyi ve her an dengede tutmayı gerektirir. Delil (Su Döngüsü): Suyun buharlaşıp göğe çıkması, orada temizlenip yağmur olarak inmesi ve nehirlerle tekrar…
Tedbir nedir?
Tedbir (تدبير): Bir işin sonucunu bilerek hareket etmek, önünü arkasını hesaplamak ve gelebilecek zararları önlemek için gerekli önlemleri almak demektir. Tedbir hakikati, Risale-i Nur’un tevhid (vahdet) ve ispat-ı vücud (Allah’ın varlığı) derslerinde, kâinatın tesadüf oyuncağı olmadığını gösteren en parlak delillerden biridir. Tedbir Üzerinden İspat-ı Vücud (Allah’ın Varlığı) Tedbir, doğası gereği bir faili (yapanı) gösterir. Çünkü tedbir; geleceği öngörmeyi gerektirir. Gelecek, henüz yaşanmamış olandır. Yaşanmamış bir zamanı görüp ona göre hazırlık yapmak, ancak zamanın ve mekânın dışında olan, her şeyi aynı anda gören bir Zât’ın işi olabilir. Anne karnındaki bebeğe ağız verilmeden göbek bağıyla rızık gönderilmesi bir tedbirdir. Bebek geleceği bilmez,…
Teshir nedir?
Teshir (تسخير); bir şeyi emri altına almak, boyun eğdirmek, kendi iradesi olmayan varlıkları bir gaye için hizmetkâr gibi çalıştırmak demektir. Teshir edilen varlık, kendi isteğiyle değil, kendisine verilen bir kanunla zorunlu olarak hizmet eder. Eğer şuursuz bir varlık, kendinden çok daha akıllı ve üstün bir varlığın ihtiyacını kusursuzca görüyorsa; o varlık kendi başına değil, her şeye hükmü geçen biri tarafından çalıştırılıyor demektir. Misaller: Güneş, Ay ve Yıldızlar Güneş, dünyadan 1 milyon 300 bin kat büyüktür. Eğer Güneş’in kendi iradesi olsaydı, “Bugün çok yoruldum, doğmayacağım” veya “Şu tarafa doğru gideceğim” diyebilirdi. Güneş’in bir saniye bile gecikmeden doğması, onun kendi kendine değil,…
Rahimâne tabiri
Rahîmane tabiri, Alîmane ve Hakîmane gibi, Risale-i Nur terminolojisinde Allah’ın isimlerinin tecellilerini anlatan çok önemli bir kavramdır. Rahîmane, Allah’ın Rahîm isminin fiillerdeki tecellisini ifade eder. Rahîmane: Bir işin veya varlığın, ihtiyaçları önceden görüp karşılayan, her canlıya lâyık olduğu nimeti tam vaktinde ve en güzel şekilde veren bir merhametle yapılmasıdır. Rahîmane “merhamet, şefkat, ihsan, koruma” vurgusu yapar: Yapılan işin içinde bir şefkat eli vardır; zorluklar kolaylıkla, acılar lezzetle, eksiklikler ikramla karşılanmıştır. Şefkat, Ancak Rahîm’in Eseridir Şuursuz, kör, acımasız, hesap bilmez bir madde veya tesadüf, şefkat gerektiren hiçbir iş yapamaz. Oysa kâinatın her köşesinde, en zayıfın korunduğu, en muhtacın doyurulduğu, en aciz…
Alimâne tabiri
Alîmane tabiri, Allah’ın Alîm isminin tecellisini ifade eder. Alîmane: Bir işi, her yönüyle bilerek, sonucunu önceden görerek, o işin diğer her şeyle olan bütün bağlantılarını kuşatarak ve en ince detayı dahi ilim dairesinden düşürmeden yapmak demektir. Alîmane bir işte ise “Bu iş yapılırken, yapanın her şeyi bilip bilmediği, hiçbir noktayı cehalete bırakıp bırakmadığı” sorgulanır. Yani Alîmane, yapılan işin arkasında “bilen bir fail” olduğunu vurgular. Bir saatte “hikmet” varken, o saatin her bir dişlisinin, her bir çarkının diğeriyle olan uyumu ilim gerektirir. İşte o ilmin tecellisine Alîmane denir. Bir fiilin alîmane sayılması için şu özellikleri taşıması gerekir: İhatalı Bilgi: Yapılan işin…
Hakimâne tabiri
Risale-i Nur külliyatında sıklıkla karşımıza çıkan Hakîmane tabiri, Allah’ın Hakîm isminin bir tecellisini ifade eder.En kısa tanımıyla; her işi bir hikmetle, faydayla, tam yerli yerinde ve hiçbir israfa kaçmadan yapmak demektir. Böyle faydalı, menfaatli ve maslahatlı bir iş, ancak o faydayı bilen ve planlayan bir Hakîm (Hikmet sahibi) tarafından yapılabilir. Hikmeti, menfaati ve faydayı görüp de o hikmetin kaynağını inkâr etmek; eseri kabul edip ustayı, kitabı görüp kâtibi reddetmektir. İnsandan Misal: İnsan, kendine dikkatle nazar etse görür ki; her bir azası öyle gelişi güzel değil, bilakis en münasip yerine konulmuş, en uygun ölçüyle takdir edilmiş, her biri ayrı bir maksada…
Hz. Ali neden kendi zırhını zorla almadı?
Ali (r.a.), adalet konusunda son derece titizdi. Makamı ne olursa olsun, herkesin hukuk önünde eşit olduğunu bizzat yaşayarak gösterdi. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi ile hâkim karşısına çıkmaktan çekinmedi. Sıffîn Savaşı’na giderken zırhını kaybetmişti. Savaş dönüşü Kûfe’de bir Yahudi’nin elinde kendi zırhını gördü ve: “Bu zırh benimdir. Ne sattım ne de hediye ettim.” dedi. Yahudi ise zırhın kendisine ait olduğunu iddia etti. Hz. Ali (r.a.) isterse onu zorla alabilirdi. Ancak meseleyi mahkemeye taşımayı teklif etti: “Öyleyse hâkime gidelim.” dedi. Birlikte kadı huzuruna çıktılar. Hâkim, adaletiyle meşhur Kadı Şureyh idi. Hz. Ali (r.a.) hâkimin yanına oturdu. Bu hareketinin sebebi olarak…
Hayber’i titreten isim: Hz. Ali (r.a.)
Hayber’in fethi oldukça çetin geçmişti. Zira burası, volkanik arazi üzerine kurulmuş, sağlam kalelerle çevrili bir yerdi. Medine’den sürülen Yahudilerin önemli bir kısmı da burada yaşıyordu. Kuşatma devam ederken Muhammed (s.a.s) bir gün şöyle buyurdu: “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki Allah ve Resûlü onu sever, o da Allah ve Resûlünü sever. Fetih onun eliyle gerçekleşecektir.” Bu söz sahabeler arasında büyük bir heyecan uyandırdı. Herkes bu şerefe nail olmayı arzuluyordu. Ömer (r.a.) bu an için, “Hayatımda hiçbir zaman kumandanlığı o günkü kadar istemedim.” demiştir. Sabah olunca Efendimiz (s.a.s), “Sancağı getirin.” buyurdu. Sancak getirildiğinde, “Ali nerede?” diye sordu. Ali (r.a.) geldi; fakat…
Hicret gecesi ölüm uykusunda bir kahraman!
Muhammed (s.a.v), hicretten önce Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte Mekke’den ayrılacağı gece, Ali (r.a.)’den kendi yatağında yatmasını istedi. Ayrıca kendisine emanet bırakılmış malları sahiplerine teslim etmesini ve ardından Medine’ye gelmesini tembih etti. O gece müşrikler Peygamber Efendimizin evini kuşatmış, sabah çıkacağı anı beklemeye başlamışlardı. Çünkü o dönemin anlayışına göre bir kimseyi evinin içinde öldürmek korkaklık sayılırdı. Efendimiz (s.a.v), Hz. Ali’yi (r.a.) yatağına yatırdıktan sonra gece vakti evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerine serpti ve Yâsin Sûresi’nin ilk ayetlerini okuyarak aralarından geçti. Hiçbiri onu fark edemedi. Müşrikler beklemeye devam etti. İçlerinden bazıları şüphelenip pencereden baktıklarında, yatakta yatan Hz.…
Peygamberimiz namazda önünden geçen çocuğa niçin beddua etti? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) namaz kılarken önünden geçen bir çocuğa beddua etmesini, O’nun “rahmeten li’l-âlemin” vasfıyla çelişir gibi göstermeye çalışan yaklaşımlar; vahyin bildirdiği gaybî ve ilâhî hakikatleri kavrayamayan, meselelere sadece zahirden ve dar bir akıl perspektifinden bakan, bu yüzden de nübüvvet makamının hususiyetlerini göz ardı ederek hüküm veren bir anlayışın ürünüdür. Dolayısıyla böyle bir değerlendirme, hakikati anlamaktan ziyade onu yüzeysel kıyaslarla daraltan ciddi bir yanılgıyı ifade eder. 1- Bedduanın kabulü neyi anlatıyor? Bu soruya dikkatle ve bütün yönleriyle bakan bir kimse, aslında bu soruyu sorma ihtiyacı bile hissetmezdi; çünkü burada problem hadisenin kendisinde…
Hz. Osman’ın ticareti; Bire yediyüz veren var!
Hz. Osman (r.a) servetiyle değil, o serveti nasıl kullandığıyla büyüyen bir sahabeydi. Hz. Osman (r.a.) denilince akla sadece “zenginlik” gelmesi, okyanusu sadece bir kova su sanmaktır. O, paranın sahibi değil, efendisiydi. Malı kalbine değil, sadece eline almıştı. Ve şöyle derdi. “Allah malı size dünyada ferahlayasınız diye vermedi. Onunla ahiret yurdunu kazanasınız diye verdi.” Tebük Gazvesi sırasında İslam ordusu büyük bir yokluk içindeydi. Sefer zor, imkânlar sınırlıydı. İşte o an Hz. Osman (r.a) ortaya çıktı… 1000 dinar altın, 50 at ve 100 deve ile orduyu adeta ayağa kaldırdı. Bu eşsiz cömertlik karşısında Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bundan sonra Osman’a yaptığı…
Hz. Osman’ın “Hayır” Diyen İhlası
Hudeybiye günleriydi… Gerilim yüksekti, yollar tutulmuş, kalpler ise tek bir niyetle dolmuştu: Kâbe’yi ziyaret etmek. Hz. Osman (r.a), Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderildi. Görevi açıktı: Müslümanların niyetinin savaş değil, sadece umre yapmak olduğunu anlatmak. Mekke’ye vardı, sözünü söyledi. Fakat müşrikler dirençliydi. Sert ve meydan okuyan bir cevap verdiler: Ama aynı zamanda, Hz. Osman’ın önüne bir “kapı” açtılar: “Git, seni gönderene söyle! O asla Mekke’ye girip tavaf edemeyecek. Ama sen istersen, tek başına tavaf edebilirsin.” Bu teklif, zahiren bir kolaylık gibi görünse de hakikatte bir imtihandı. Hz. Osman’ın cevabı ise sadakatin zirvesiydi: “Ben, Resûlullah olmadan Kâbe’yi tavaf etmem!”…
Minberde hesap veren halife!
Halife Ömer, üzerinde o elbiseyle minbere çıktı. Cemaate döndü ve konuşmaya başladı: “Ey müminler! Beni dinleyin ve bana itaat edin!” Tam o anda…Arka saflardan bir ses yükseldi. Fakir bir adam ayağa kalkmıştı: “Hayır!” dedi. “Seni dinlemiyorum… sana itaat da etmiyorum!” Mescidde bir sessizlik çöktü… Herkes donup kalmıştı. Hz. Ömer sarsıldı ama öfkelenmedi. Sükûnetle sordu: “Neden?” Adam, çekinmeden konuştu: “Çünkü sen Allah’ın yolundan gitmiyorsun! Ganimetler taksim edilirken bize verilen kumaş, bir elbise yapmaya yetmedi. Ama görüyorum ki sen o kumaştan fazlasını almış, kendine elbise yaptırmışsın!” Bu sözler ağırdı ama Hz. Ömer’in yüzünde bir rahatlama belirdi. Çünkü bu, hesabı verilebilecek bir soruydu.…
Müşrikler, Mekke’de Müslümanlara adeta hayat hakkı tanımıyordu. Her türlü işkenceyi yapıyor, iman edenleri yıldırmaya çalışıyorlardı. Zulüm öyle bir noktaya ulaştı ki artık dayanılmaz hâle geldi. Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), sahâbelere izin verdi: “Hicret edin…” Böylece Müslümanlar, birer ikişer, bazen küçük kafileler hâlinde, özellikle geceleri, gizlice Medine’nin yolunu tutmaya başladılar. Ama bir kişi vardı ki O, diğerleri gibi gitmedi. Hz. Ömer (r.a)… Cesaretiyle tanınan o yiğit, hicreti bile farklı yaşayacaktı. Resûlullah (a.s.m.) hicret etmesini söyleyince, o hemen kılıcını kuşandı. Ve doğruca Kâbe’nin avlusuna gitti. O sırada müşrikler orada toplanmıştı. Müslümanlara yapacakları yeni zulümleri konuşuyorlardı. Bir anda Hz. Ömer’i karşılarında gördüler. Donup…
Ölüm bahçesine düşen yıldırım! Berâ bin Mâlik
Bu kahraman, gözünü budaktan sakınmayan bir yiğitti…Öyle ki Hz. Ömer, onun hakkında valilerine şöyle yazmıştı: “Onun atılganlığı, askerleri tehlikeye atabilir. Bu yüzden onu ordunun başına getirmeyin.” İşte bu sözlerin sahibi kahraman; Resûlullah’ın (s.a.v.) hizmetinde bulunan Enes b. Mâlik’in kardeşi Berâ b. Mâlik el-Ensârî idi. Resûlullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra, Arap yarımadasına büyük bir fitne girdi. Bu fitnelerin en büyüğü, yalancı peygamber Müseylime ve etrafında toplananlardı. Tam 40 bin kişilik bir güç toplamıştı. Bu karanlık fitne karşısında Hz. Ebû Bekir, bir dağ gibi dimdik durdu. Muhacir ve Ensar’dan ordular hazırladı, sancaklar dağıttı ve İslam’ı korumak için her yöne birlikler gönderdi. İki ordu,…
Ömer gibi değiştiren mi olacaksın, yoksa değişen mi?
Resûlullah (a.s.m.) o sırada sahâbîlerle sakin bir sohbet içindeydi. Bir anda Hz. Hamza, yaklaşan birini fark etti: Ömer geliyordu. Onu gören sahâbîlerin kalbine bir endişe düştü. Kapıda beliren siluet, Müslümanların yüreğine korku salan, heybetiyle tanınan Ömer ibnü’l-Hattab’dı. Sahabiler endişelendi; çünkü o, o ana kadar İslam’ın en azılı düşmanlarından biriydi. Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), en ufak bir telaş göstermedi. Sükûnetle şöyle buyurdu: “Bırakın, gelsin.” O an… Bir kalp, hidayetin cazibesine teslim oldu. Hz. Ömer, Resûlullah’ın huzuruna geldi… Ve hiç tereddüt etmeden Kelime-i Şehadet getirip Müslüman olduğunu ilan etti. Bir anda ortam değişti. Sevinç dalga dalga yayıldı. Sahâbîler tekbirlerle yeri göğü…
Hayırda geçilmez olmanın sırrı
Hz. Ebû Bekir, sadece zengin bir insan değildi; aynı zamanda o zenginliği Allah yolunda harcamayı hayatının en büyük şerefi bilen bir cömertlik timsaliydi. Onun infakı, çoğu zaman malının bir kısmını değil, tamamını vermeye kadar ulaşırdı. Hz. Ömer (r.a.), bu hususta yaşadığı ibretli bir hatırayı şöyle anlatır: “Bir gün Resûlullah (a.s.m.), İslam davası için yardımda bulunmamızı istedi. O an, malımın bol olduğu bir zamandaydı. İçimden, ‘Bugün Ebû Bekir’i geçebilirim!’ diye geçirdim. Malımın yarısını alıp Resûlullah’a getirdim. Efendimiz (a.s.m.) bana: ‘Ailene ne bıraktın, ey Ömer?’ diye sordu. Ben de: ‘Onlara da getirdiğim kadarını bıraktım.’ dedim. Bir süre sonra Ebû Bekir geldi… Resûlullah…
Sıddıkiyet, zamanı aşkla genişletmektir
Hz. Ebû Bekir sadece takvada değil, kullukta da zirve bir şahsiyetti. Bir gün sahâbîler, Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) etrafında toplanmıştı. Sohbet esnasında Efendimiz onlara peş peşe sorular yöneltti: “Bugün hanginiz oruçlu?” Hiç tereddüt etmeden Hz. Ebû Bekir cevap verdi: “Ben, yâ Resûlallah.” Efendimiz tekrar sordu: “Bugün hanginiz bir cenazeye katıldı?” Yine aynı ses yükseldi: “Ben, yâ Resûlallah.” Soru devam etti: “Bugün hanginiz bir fakiri doyurdu?” Hz. Ebû Bekir: “Ben doyurdum, yâ Resûlallah.” Son olarak Efendimiz sordu: “Peki hanginiz bugün bir hastayı ziyaret etti?” Bu kez de cevap değişmedi: “Ben!” Bunun üzerine Allah’ın Resûlü tebessüm etti ve şu müjdeyi verdi: “Bu güzel…
Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir lokmanın imtihanı
O gün Hz. Ebû Bekir (r.a.) çok acıkmıştı. Hizmetçisinin getirdiği yiyeceği, beşeriyet gereği o an kaynağını sormadan yiyiverdi. Fakat lokma henüz midesine inmişken, Sıddıkiyet makamının o hassas pusulası titremeye başladı. İçinde bir huzursuzluk belirdi ve sordu: “Bunu nereden getirdin?” Hizmetçinin cevabı, Ebû Bekir’in (r.a.) beyninde şimşekler çaktırdı: “Cahiliye devrinde birine muska yapmıştım, o muskaya karşılık bana vermeyi vaat ettikleri şeydir dedi…” O an sanki o lokma bir yiyecek olmaktan çıktı da Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) midesine oturan bir cehennem kıvılcımına dönüştü. Ebû Bekir (r.a.) ne yaptı biliyor musunuz? “Zaten yedim, bir kereye mahsus Allah affeder” demedi. “Cahiliye devriydi, o zaman…
Sıddık’ın aynasında kendi “ama”larımızı görmek
İnsan aklı, gördüğüne ve bildiğine hapsolmuştur. Müşrikler, Mirac mucizesini duyduklarında “İşte şimdi onu (a.s.m.) köşeye sıkıştırdık” diye sevinmişlerdi. Çünkü onlara göre mesafe, zaman ve mekan aşılmaz birer duvardı. Hz. Ebû Bekir’in yanına koştuklarında, aslında bir imanı sarsmaya değil, bir dağın sarsılmazlığına çarpmaya gitmişlerdi. Ebû Bekir’in o meşhur sorusu, şüphenin değil, emniyetin zirvesidir: “Bunu o mu söylüyor?” Bu soru; “Eğer kaynak O ise, geri kalan her şey teferruattır” demektir. “O söylüyorsa, benim aklımın sınırları O’nun hakikatine yetişemez, ama ruhum O’nu tasdik eder” demektir. İşte o an, yer ve gök şahitlik etti ki; Ebû Bekir, kendi varlığını Resûlullah’ın (a.s.m.) varlığında yok etmiş,…
Sevr’in karanlığında bir can siperi
Sadakat Yolculuğu: İki Kişinin Üçüncüsü Allah’tır Mekke artık bir vuslat değil, bir gurbet olmuştu. Müslümanlar birer birer kuş gibi uçup giderken, Hz. Ebû Bekir (r.a.) bekliyordu. Gözü kapıda, kulağı sestedeydi. Nihayet o müjde geldiğinde, koca bir ömrün özlemi tek bir cümlede dindi: “Belki Allah sana bir hicret arkadaşı verir.” O an Ebû Bekir’in döktüğü gözyaşları, sevinçten ziyade bir şeref yükünün ağırlığıydı. Allah Resûlü ile ölüme yürümek, O’nunla aynı izi takip etmek… Bir insan için bundan daha büyük bir paye olabilir miydi? Sevr’in Karanlığında Bir “Can” Siperi Gece, sırrını Sevr’in eteklerine fısıldarken; Hz. Ebû Bekir, Peygamberimiz’in etrafında adeta bir pervane gibi…
Hz. Ebû Bekir ve hakikat uğruna çiğnenen yüz
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) o gün Mekke sokaklarında kanıyla yazdığı sadakat dersini dinleyelim. O gün Mekke’nin ağır havasında, otuz sekiz yürek bir evde çarpıyordu. Henüz fısıltıyla yayılan hakikat, Hz. Ebû Bekir’in göğsüne sığmıyordu. O, “Sıddık” olmanın ilk kıvılcımıyla yanıyor, aşkını gizlemek değil, haykırmak istiyordu. Efendimiz’in (a.s.m.) şefkatli uyarısına rağmen, içindeki o mukaddes ateş galip geldi. Kâbe’ye vardığında sesi, küfrün karanlığını yırtan bir çığlık gibiydi. Ama o çığlığa verilen cevap, merhamet değil, nefret dolu darbeler oldu. Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabısı, Hz. Ebû Bekir’in yüzüne her indiğinde sadece bir insana değil; hakikatin en sadık temsilcisine, bir davanın kalbine vuruluyordu. Yere düşen,…
Kabri kılıçla kazılan yiğit: Seyfullah’ın son vasiyeti
İslam tarihinin en yürek burkan sahnelerinden biridir bu… Yüzlerce çarpışmadan sağ çıkmış, koca imparatorlukları dize getirmiş o dev cüsseli yiğidin, yastığa baş koyup bir mum gibi eriyerek vefat etmesi… Hz. Hâlid’in dünyada lezzet aldığı tek şey, Allah ve Resûl’ü yolunda cihat etmekti. Cihadın, çok sevdiği bir kadınla evlendiği geceden veya bir erkek çocukla müjdelendigi günden daha lezzetli olduğunu söyleyen Hz. Hâlid, başka sefer de bunu şu sözleriyle ifade ediyordu: “Resûlullah tarafından gönderilen bir askerî birlik içerisindeydim… Ayaz ve buzlu bir geceydi. Düşmanla karşılaşmak için sabırsızlıkla sabahı bekledim. Yeryüzünde benim için o geceden daha tatlı bir an yoktur. Kazançlı olmak istiyorsanız…
Bu muazzam hatıra, Hz. Halid bin Velid’in sadece bir “savaş makinesi” değil, aslında Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan bir “pervane” olduğunu gösterir. Onun sarsılmaz askeri dehasının ardındaki asıl kuvvetin, o yırtık sarığın içindeki incecik saç tellerinde gizlenen muhabbet olduğunu keşfedelim: Yermük, tarihin akışının değiştiği, kılıçların gökyüzünü yardığı bir mahşer meydanıydı. Ancak o dehşetli anlarda İslam’ın Başkomutanı, yırtılmış, eski bir sarığın peşine düşmüştü. Askerler şaşkındı; binlerce kılıcın ve kalkanın olduğu bir meydanda eski bir bez parçasının ne kıymeti olabilirdi? Halid (r.a.) için o bez parçası, kainatın sultanından kalan bir emanetin mahfazasıydı. O, zaferlerini sadece stratejisine değil, o sarığın kıvrımları arasına sakladığı “bereket…
Uzza’nın kül oluşu, Halid’in gözyaşı
Peygamberimiz (s.a.v), Mekke’nin Fethi’nden sonra Hz. Hâlid’i, Uzza putunu yıkması için de görevlendirmişti. Bu muazzam hadise, sadece bir putun devrilmesi değil; kalplerdeki sahte bağlılıkların, asırlık karanlıkların ve babadan oğula geçen o körü körüne inadın, İslam’ın nuruyla nasıl parça parça edildiğinin destanıdır. Gelin, Hz. Halid’in bu sarsıcı imtihanını ve ruhundaki o büyük dönüşümü, nefsimize hisseler çıkararak yeniden soluyalım: Hz. Halid bin Velid (r.a), Mekke’nin en mağrur putu olan Uzza’yı yıkmaya gittiğinde, karşısında sadece bir taş veya ağaç parçası bulmadı. Bakıcısının dağlardan yükselen çığlığı eşliğinde, karanlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan o simsiyah, saçları dağılmış, dişlerini hırsla gıcırdatan, çırılçıplak, saçı başı darmadağınık,…
İslam tarihinin en dehşetli, en heybetli sahnelerinden biridir bu… Bir tarafta “Seyfullah” (Allah’ın Kılıcı) unvanını bizzat Efendimiz’den (s.a.v.) almış, girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiş, adı zaferle özdeşleşmiş dâhi komutan Halid bin Velid (r.a.)… Diğer tarafta ise adaletiyle arzı titreten, tevhid akidesinin saflığını gözünden bile sakınan Hz. Ömer (r.a.). Şam önlerinde zafer müjdeleri birbiri ardına gelirken, Hz. Ömer’den sarsıcı bir karar çıkar: “Halid azledilmiştir! Ordu komutanlığı artık Ebû Ubeyde’nindir!” Neden? Hz. Ömer’in Halid ile bir davası mı vardı? Hâşa! Ömer (r.a.), ümmetin kalbinde filizlenmeye başlayan o gizli tehlikeyi ferasetiyle görmüştü: “Zaferi Halid kazandırıyor” inancı… İnsanların tevekkülünü zedeleyen, zaferi Allah’tan değil de bir…
Acıyı dişiyle ısıran sadakat Ebû Ubeyde bin Cerrâh
Uhud’un o en dehşetli anı… Yer gök sarsılıyor, oklar yağmur gibi yağıyor. İslam ordusunun sarsıldığı o kritik saniyelerde, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) etrafında etten ve kemikten bir kale örülmüş. O kalenin en sağlam taşlarından biri, Ümmetin Emin’i Ebû Ubeyde… Savaşın tozu dumanı yatıştığında manzara yürek dağlayıcıydı. Kâinatın Güneşi’nin mübarek dişi kırılmış, alnı yarılmış ve miğferinin iki demir halkası yanağına saplanmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) feryat ederek koştu yanına, o halkaları çıkarmak istedi. Ama Ebû Ubeyde, bir gölge gibi atıldı öne: “Allah aşkına Ebû Bekir, bu şerefi bana bırak!” dedi. Acıyı Dişiyle Isıran Sadakat Ebû Ubeyde bir an durdu. Eğer o halkaları…
Bedir’in toz dumanı dinmiş, semadan mücahidlerin şanını yücelten ayetler bir bir inmeye başlamıştı. Ayetler, cihat meydanlarında ter dökenleri, evlerinde oturanlardan kat kat üstün kılıyordu. O an, mescidin bir köşesinde, dünya aydınlığına kapalı gözleriyle bu kutlu müjdeyi dinleyen bir gönül vardı: Abdullah İbn-i Ümmi Mektûm (r.a). Mücahidlerin derecesini duydukça sinesi daraldı, yüreği bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözleri görmüyordu ama gönlü Allah yolunda koşmak için yanıp tutuşuyordu. Boynu bükük, gözyaşları içinde Allah Resûlü’ne (s.a.v) yöneldi: “— Ya Rasûlallah! Cihâda gücüm yetseydi, vallahi ben de çıkardım…” O nida, bir acziyetin değil, devasa bir iştiyakın haykırışıydı. Sonra ellerini semaya açtı; o kapalı gözlerden…
Bırakın dilini keseyim!
İslam tarihinin o en celalli, en adil ama en hassas yüreği Hz. Ömer (r.a)… Bir gün, kendi öz evladı Ubeydullah’ın, Bedir aslanlarından Mikdad bin Esved’e (r.a) karşı dilini uzattığını, edebi aşan bir söz sarf ettiğini duyar. O an Ömer’in (r.a) sinesinde bir volkan patlar. Ama bu babalık hırsı değil, imanın namusudur. Niyetindeki ciddiyet öylesine derindir ki, sahabenin hukukuna sürülen o lekeyi ancak o dilin kesilmesi temizleyecektir. Sahabeler araya girer, “Ya Ömer, evladındır, bağışla!” diye yalvarırlar. Ömer (r.a), gözlerinde davanın o sarsılmaz heybetiyle haykırır: “Bırakın beni! Onun dilini keseyim ki; bundan sonra hiç kimse Peygamberin ashabına sövme cüretini kendinde bulamasın!” Şifa-i…
Kesik uzuvların şehadeti Abdullah bin Cahş (r.a)
Kesik uzuvların şehadeti Abdullah bin Cahş (r.a): Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın (r.a), Allah Resûlü’nün (s.a.v) “Allah’ım! Sa’d’ın duasını kabul eyle” duasıyla müjdelenmiş, her duası semada icabet bulan bir zat. Sahabeler onun duasını almaya koşar, bedduasından ise titreyerek sakınırlardı. Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın (r.a) o titrek sesiyle anlattığı Uhud’un o kan kokulu meydanını bir hayal edin, kardeşlerim… Gözlerimizi kapatalım ve o anın dehşetini hissetmeye çalışalım. “İşte o gün, o toz dumanın arasında Abdullah bin Cahş (r.a) ile karşılaştım.” “Hemen yanıma gelip beni bir kayanın arkasına çekti. Ve dedi ki bugün ben dua edeceğim sen âmin diyeceksin sen dua edeceksin ben âmin…
Bir Devenin Yularında Gizlenen Şeref: Ömerî Bir Duruş
Ümmetin emini Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a) Kudüs’ü kuşatmıştı. Kudüs Patriği ve şehrin valisi bizzat Halife Ömer (r.a) gelirse onunla anlaşma yaparız demişlerdi. Ebu Ubeyde, durumu bir mektupla acilen Medine’deki Halifeye haber vermiş ve Hz. Ömer (r.a) istişare neticesinde Kudüs’e gitmeye karar vermişti. İslam devletinin koca Halifesi Hz. Ömer (r.a), büyük bir orduyla büyük şaşaayla mı sefere çıkacaktı. Hayır, sadece kölesiyle birlikte tek bir deveyle yola çıkar Hz. Ömer (r.a). Yolculukta kölesiyle deveye sırayla biner. Kudüs’e yaklaşınca deveye binme sırası kölesine gelir. Köle; “Efendim, sıra bende ama Kudüs’e yaklaştık. Benim deve üzerinde, sizin yaya olmanız doğru olmaz. Kudüs kapısındayız.…
Ölümün Kara Sevdalısı Enes bin Nadr
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, kanın mürekkep, canın ise mühür olduğu bir destandır bu… Uhud’un rüzgarıyla savrulan değil, o rüzgara karşı dağ gibi duran bir imanın hikayesi. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْد۪يلًاۙ Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Öyle ki onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehîd oldu), kimi de (şehîd olmayı) bekliyor! Fakat (onlar) hiçbir şekilde (verdikleri sözü) değiştirmediler. Ahzâb Sûresi(33) 23. Ayet Enes b. Mâlik Hz.leri bu ayette kastedilen şahıs amcam Enes bin Nadr ve emsalidir diyordu. Bedir Savaşı’na Medine dışında bulunması nedeniyle katılamamıştı. Gözlerinizi…
Bahanelerin Bittiği Yer: Ümmü Mektûm
Allah-u Teâlâ, insanları ellerindeki imkânlar ile imtihan eder ve onlara güçleri nispetinde vazifeler yükler. O halde, bizim de imkânlarınız ölçüsünde Allah için muhakkak yapabileceğiniz bir hizmetimiz vardır. Onu razı edecek bir amelimiz vardır. Ve bizler bu hizmeti yapmak ile mükellefiz. Sahabeden Abdullah bin Ümmü Mektûm (r.a) hazretleri; âmâdır, gözleri görmez. Bir gün cihad meydanında sahabeler O’nu; zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış, atının üzerinde naralar atarken görürler ve hayretle ona şöyle derler: “Sen âmâsın, sana cihad farz değil. Burada ne işin var?” İşte o gün, o sahabe, görmediği düşmana karşı değil, içindeki o “yapamazsın” diyen nefse karşı kılıç kuşanmıştı. Atının üzerinde bir…
Ümmetin emini Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)
Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a), Hz. Ömer devrinde Şam valisiydi. Heraklius büyük bir orduyla şehre yürüdüğünde, yanında savunmaya yetecek güç yoktu. Şehri koruyamayacağını anlayınca halkı topladı. Herkes merak ve endişe içindeydi… Çünkü böyle anlarda insanlar ya zulüm görür ya da terk edilir. Fakat o, bambaşka bir şey yaptı. Halka döndü ve dedi ki: “Biz sizden cizye aldık. Bunun karşılığında sizi korumamız gerekiyordu. Fakat şimdi sizi koruyacak gücümüz yok. Bu sebeple sizden aldığımız malları size iade ediyoruz. Çünkü sizi koruyamadığımız hâlde bunu elimizde tutmak zulümdür.” Bu sözler söylenirken sadece bir karar açıklanmıyordu… İslam’ın ahlâkı konuşuyordu. Toplanan mallar tek tek iade edildi.…
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا Allah ki, gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere çeşit çeşit meyveler, ürünler çıkaran O’dur. Koyduğu kanunlara uyarak denizde yüzüp giden gemileri size boyun eğdiren ve ırmakları hizmetinize veren de O’dur. Bir düzen içinde kendi yörüngelerinde dönüp durmakta olan güneşi ve ayı hizmetinize veren ve gece ile gündüzü de faydanıza sunan yine O’dur. Hâsılı O size, kendisinden istediğiniz her…
Ya Hristiyan veya ateistler haklıysa?
“Ya Hristiyanlar veya ateistler haklıysa?” diye bir soru zihne gelebilir. Bu sorudan kaçmamalıyız; tam tersine, ciddi bir şekilde cevap aramalıyız. Ancak bu konuyu korkuyla, önyargıyla ya da alışkanlıkla değil; akıl, mantık, tarih bilgisi, vicdan ve adalet duygusuyla değerlendirmeliyiz. İnsan ön yargılarını bir kenara bırakıp dürüstçe baktığında; hangi yolun daha tutarlı, hangi inancın çelişkisiz, hangi görüşün tarih ve gerçekler karşısında daha sağlam olduğunu görebilir. Gerçek, gürültüde değil; kanıtta ve doğrulukta ortaya çıkar. Bu nedenle mesele, bir ihtimal oyunu değil; samimi bir araştırma ve adil bir değerlendirme işidir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki hidayet ve tevfik ancak Allah’tandır. 1- Hakikat çoğul olmaz Hakikat,…
Kur’ân’ın sarsıcı ifadesi: Nüzül
Kur’an-ı Kerim’de cennet ehli için kullanılan “Nüzül” (نُزُل) kelimesi, lügat manası itibariyle “bir misafire indiği ilk anda sunulan ikram, iştah açıcı başlangıç, aperatif” demektir. نُزُل (nüzül) kelimesi Kur’ân’da hem cennet ehli hem de cehennem ehli için kullanılır. Fakat iki kullanım arasında çok çarpıcı bir tezat vardır: Cennet için ikramın başlangıcı, cehennem için ise alaylı bir ilk karşılamadır. وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ Cennette canınızın çektiği her şey vardır; orada istediğiniz her şey sizindir.” نُزُلًا مِنْ غَفُورٍ رَح۪يمٍ۟ Gafûr, Rahîm olan Allah’dan bir nüzül olarak. Fussilet 31- 32 لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ…
Namazdaki salât şirk mi, yoksa cehaletin ürünü mü?
Namazdaki salât şirk mi, yoksa cehaletin ürünü mü? Bazı kimseler, ilimden nasipleri olmadığı için, namazdaki salât ve şehadeti dahi şirk olarak değerlendirecek kadar hataya düşmüşlerdir. Fahreddin er-Razi Hazretleri bu konu hakkında şöyle buyurmuştur. Burada şöyle ince bir hakikat vardır: Namazın başında da sonunda da “Allah” ismi yer alır. Böylece namaz kılan kimse, ibadetinin başından sonuna kadar Allah ile olduğunu idrak eder; O’nun huzurunda bulunduğunu hisseder. Şayet biri çıkıp, “Namazda geriye sadece ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah’ demek ve Peygamber’e salât u selâm getirmek kalıyor” derse, biz deriz ki: Bu kısımlar, namazın özünden bağımsız değil; bilakis çok hikmetli bir sebebe binaen namazın…
Neden “Rabbi’l-Âlemîn” Denildi?
Fahreddin Râzî Hazretleri, tefsirinde Cenâb-ı Hakk’ın رَبِّ الْعَالَمِينَ buyurmasının hikmetini izah ederken şöyle der: Cenâb-ı Hakk’ın, اَلْحَمْدُ للهِ خَالِقُ الْعَالَمِينَ buyurmayıp da اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ buyurmasının derin bir hikmeti vardır. Bunun sebebi şudur: İnsanlar, sonradan meydana gelen bütün varlıkların, varlık sahnesine çıkarken bir yaratıcıya muhtaç olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yani hiçbir şey kendiliğinden var olmaz; mutlaka bir مُحْدِث(var eden) gerekir. Fakat bu varlıkların, var olduktan sonra varlıklarını devam ettirebilmek için de bir sebebe muhtaç olup olmadıkları konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları demiştir ki: “Bir şey var olduktan sonra artık devamı için başka bir şeye muhtaç değildir.” Hâlbuki hakikat böyle değildir.…
Ya kapı bağışa, ya bağış kapıya uygun olmalı
Bir hükümdar, tebaasına yayınladığı bir fermanın başında kendisini hangi sıfatla tanıtıyorsa, o hükümdarın önceliği odur. Cenâb-ı Hakk, Kur’an’ın her kapısını (sureleri) Rahmân ve Rahîm anahtarıyla açarak şunu ilan eder: “Ey kulum, seninle olan münasebetim her şeyden önce merhamet üzerinedir. Gazabımdan önce rahmetim gelir.” Besmele’deki bu sıfatlar bir nevi “eman” (güvenlik) yazısıdır. Bir kul “Bismillahirrahmanirrahim” dediğinde, aslında Allah’ın o sonsuz merhamet denizine atlamış olur. Fahruddin Razi Hazretleri bu konu hakkında şöyle der. Cenâb-ı Hakk kendisini Rahmân ve Rahîm diye adlandırdı. O halde, nasıl merhamet etmesin? Anlatıldığına göre, bir dilenci zengin bir kimsenin kapısında durarak, bir şeyler istemişti. Bunun üzerine kendisine çok…
Neml suresinin 30. ayetine ilk bakışta garip bir durum dikkat çeker: Hz. Süleyman (a.s.), neden mektubunda kendi ismini Allah’ın isminden önce zikretmiştir? Bu, zahiren bir takdim gibi görünse de, acaba arkasında hangi ince hikmetler saklıdır? اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır. Neml Sûresi(27) 30. Ayet Fahru-r Razi hazretleri tefsirinde buna birkaç vecihle cevap verilir buyurmuştur: Birincisi:Belkıs, hiç kimsenin girmesi mümkün olmayan odasında mektubu yastığının üzerinde buldu. Duvarın üzerinde Hüdhüd’ü görünce, bunun Hz. Süleyman’dan geldiğini anladı. Mektubu eline alıp, “Bu Süleyman’dandır” dedi. Mektubu açınca “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesini gördü ve bunu…
Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münâcat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır. Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münâcat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu ifadeleri, kâinatın en yüksek meyvesi olan “Kâmil İnsanların” (peygamberler, büyük veliler, asfiyalar) iç dünyalarındaki manevi tecrübelerin, Allah’ın varlığına…
Her bir taifesi icma ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakiki muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddi talep ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî’nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi… Her bir taifesi icma ve tevatür kuvvetini taşıyan Tevatür: Yalan üzerine birleşmesi imkânsız ordu gibidir. Tevatür, bir haberi öyle çok ve öyle…
Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak’ı gösteriyor. Evet, âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zatların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anâsır gibi bütün cemadatın kemal-i itaatle ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-u Bi’l-hakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi… “Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak’ı gösteriyor.” Bu cümlede, kâinatın devasa bir “mescid” olduğunu ve içindeki her varlığın kendine has bir dille Allah’ı tesbih ettiğini anlatır. Üstadımız, burada ibadeti sadece seccade başında yapılan bir eylem olarak değil, her varlığın yaratılış…
Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar aleyhimüsselâm, bâhir ve zahir mu’cizatlarına istinad ederek ve bütün kulûb-ü münevvere aktabı olan evliyalar, keşif ve kerametlerine itimat ederek ve bütün ukûl-ü nuraniye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek bir tek Vâhid-i Ehad, Vâcibü’l-vücud, Hâlık-ı külli şey’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir. Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun? “Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar aleyhimüsselâm, bâhir ve zahir mu’cizatlarına istinad ederek…” İnsanlık…
Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o camide, âcize, cahile olan zerrata gayet şuurkârane ve gayet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal’in ve o Sâni’-i Zülkemal’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni’-i Hakîm’i akla gösterir. Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde onu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. “Zerreler âlemini hadsiz ve…
Terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile mesela, topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sümbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi… “Terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki…