Bu ayet dışta görünen hürmet ile içteki takva arasındaki bağın arasında çok derin bir ölçü veriyor.
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ
“İşte böyle! Kim Allah’ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”
(Hac, 22/32)
Burada Kur’ân, Allah’a ait nişanelere, alâmetlere, mukaddes değerlere gösterilen hürmetin sıradan bir gelenek, şekilcilik veya kültürel refleks olmadığını bildiriyor. Diyor ki: Bir insan Allah’ın şiarlarını büyütüyor, onlara saygı gösteriyor, onları hafife almıyor, onları basit görmüyorsa; bu, kalbinde takva bulunduğunun işaretidir.
Çünkü takva sadece “haramdan kaçmak” değildir. Takva, Allah’a ait olana karşı içte bir saygı, bir titreme, bir edep, bir hassasiyet taşımaktır. İşte bu yüzden ayette “takvâ’l-kulûb” denilmiştir; yani mesele sadece dille söylenen bir hürmet değil, kalbin derinliğinden gelen bir tazimdir.
ذٰلِكَ “İşte böyle, durum budur.” Bu ifade, önceki hükümlerin ardından gelen bir tasdik ve vurgu cümlesidir. Yani: “Allah’ın emri budur, hakikat budur, yapılması gereken tavır budur.”
وَمَنْ يُعَظِّمْ“Kim tazim ederse, büyük tutarsa, yüceltirse…” Buradaki ta‘zîm, sadece şeklen saygı göstermek değildir. Küçümsememek, hafife almamak, hürmetle yaklaşmak, kıymetini bilmek demektir.
شَعَائِرَ اللّٰهِ “Allah’ın şiarları, nişaneleri, sembolleri, dininin alâmetleri…” Şeâir; Allah’ı hatırlatan, dine ait olduğu açıkça görülen, kulluğu temsil eden işaretlerdir.
Mesela: Kâbe, kurban, ezan, namaz, cami, Kur’ân, ihram, Safâ ile Merve gibi Allah’ın dinini açıkça hatırlatan mukaddes nişaneler; aynı şekilde sakal, başörtüsü gibi İslâm’a aidiyeti görünür kılan sünnet ve tesettür alametleri de şeâire taalluk eden hususlardandır.
Bunlar sadece birer şekil veya gelenek değil; dinin hayattaki görünür izleri, kulluğun dış dünyadaki işaretleri ve ümmetin kimliğini taşıyan sembolleridir. Bu sebeple onlara gösterilen hürmet, aslında bez parçasına, taşa, binaya veya zahirî bir şekle değil; Allah’ın emrine, dinine ve o emrin temsil ettiği manaya gösterilen hürmettir. İşte bundan dolayı Kur’ân, Allah’ın şiarlarını tazim etmeyi kalplerin takvasından saymış; müminin içindeki iman, edep ve teslimiyetin dışta bu tür sembollere saygı şeklinde tezahür ettiğini bildirmiştir.
Yani ayet şunu der: Allah’a nisbet edilen, O’nun dinini gösteren şeylere karşı laubalice değil, edeple yaklaş.
فَاِنَّهَا “Şüphesiz o…” Buradaki zamir, yapılan bu tazime, bu saygıya döner. Yani bu hürmet boş bir davranış değildir.
مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ “Kalplerin takvasındandır.” Ne kadar zarif bir ifade! “O saygının kaynağı kalptir” diyor.
Demek ki kalpte takva varsa, dışa hürmet olarak yansır. Kalpte edep varsa, Allah’ın dinine ait şeylerde ciddiyet görülür. Kalpte iman kuvvetliyse, Allah’ın şiarları sıradanlaştırılmaz.
Kur’ân’a nasıl dokunduğu, ezanı nasıl dinlediği, camiye nasıl girdiği, namaza nasıl baktığı, Allah’ın isminin geçtiği yerde nasıl tavır aldığı, dinî hakikatleri konuşurken ne kadar edepli olduğu… bunların hepsi kalpteki takvanın dışa vurumudur.
Allah’ın dinine ait sembolleri küçümsememek, onlara saygı göstermek, onları hafife almamak; kuru bir şekilcilik değil, kalpteki takvanın alametidir. Dıştaki tazim, içteki imanın ve edebin habercisidir.