Üç Kelimede Beş Hüküm: Kur’ân’ın Belagat Mucizesi
Kur’ân’ın beyanı öylesine harika, öylesine letafetli ve akıcıdır ki ayetleri oluşturan kelimeler eşsiz bir nazım ile dizilmiştir. Bu nazmın inceliklerini muhafaza etmek ise ancak Arapça aslında mümkündür. Kur’ân’ın açık manaları, emir ve hükümleri bulunduğu gibi; lafzının içinde gizlenmiş birçok işaret, remiz ve ince mana da vardır. Tercümelerde ise bu latifelerin büyük kısmı kaybolur.
Meselâ Bakara Suresi 3. ayete bakalım:
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
Mealde bu ayet şöyle çevrilir:
“Kendilerine rızık olarak verdiğimiz mallardan Allah yolunda infak ederler.”
Mealde görünen mana bu kadardır. Fakat ayetin nazmına ve kelimelerine dikkatle bakıldığında, üç kelimelik bu kısa cümlede sadakanın kabulüne dair beş ayrı şartın dürüldüğü görülür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu sözlerle ifade eder:
- Sadaka malın tamamından değil bir kısmından verilmelidir.
Bunu “وَمِمَّا” kelimesindeki “مِنْ” (teb’îz) ifade eder: Yani verilen şey, malın bir parçasıdır. - Kişi başkasının malından değil kendi malından vermelidir.
Bunu “رَزَقْنَاهُمْ” kelimesi bildirir: “Size rızık olarak verdiklerimizden.” - Sadaka verirken minnet edilmemelidir.
Çünkü ayette rızkı verenin Allah olduğu “رَزَقْنَا” ifadesiyle belirtilir. Mal Allah’ın malıdır; kul yalnızca emanet edilen şeyden vermektedir. - Sadaka, onu doğru yerde kullanacak kimseye verilmelidir.
Bunu “يُنْفِقُونَ” kelimesi işaret eder. İnfak, malı yerli yerinde sarf etmek demektir; sefahate giden yere verilen şey sadaka sayılmaz. - Sadaka Allah namına verilmelidir.
Çünkü ayette rızkın Allah’a nispet edilmesi, malın gerçek sahibinin Allah olduğunu ve infakın O’nun rızası için yapılması gerektiğini bildirir.
Böylece üç kelimelik bir cümlede beş ayrı hüküm ve şart yer almıştır. Mealde ise yalnızca tek bir genel mana görülür; ayetin nazmındaki bu ince işaretler büyük ölçüde kaybolur.
İşte Kur’ân’ın mucizeliği burada ortaya çıkar. Nazım, incileri ipliğe dizmek gibidir. Kur’ân’ın kelimeleri de inci gibi dizilmiş; her bir kelimenin içine çok katmanlı manalar yerleştirilmiştir. Bu nazmı kuran ise Allahu Teâlâ’dır.
Nasıl ki küçük bir incir çekirdeğinin içinde koca bir incir ağacı bütün teşkilatıyla yazılmıştır; aynı şekilde Kur’ân’ın lafzı da bir çekirdek gibidir. İçinde yüzlerce kitap kadar mana barındırır. Mealde görünen mana bir taş kadar, tefsirde ortaya çıkan mana ise bir dağ kadar büyüktür.
Kur’ân ilâhî bir nazım ile dokunmuştur. Onun ihtiva ettiği belagat ve fesahat, beşer gücünün ve ilminin üstündedir. Bu sebeple nüzulünden bugüne kadar, Arap şairleri ve edipleri dâhil hiç kimse Kur’ân’ın benzerini ortaya koyamamıştır.
Şimdi soralım: Arapça aslında bile taklidi mümkün olmayan bir kelâmın, tercümesi aslı olabilir mi?
Elbette olamaz. Çünkü nasıl ki Allah’ın yarattığı varlıklar tam manasıyla taklit edilemezse, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân da asla taklit edilemez.