İ’lem eyyühe’l-aziz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad’e isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma’kes olan şeylerin adedince hakiki şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.
Üstadımızın bu dersi, “Tevhid”hakikatinin aklen tek mantıklı yol olduğunu, aksi takdirde insanın imkânsız ve hurafelerle dolu bir yola gireceğini harika bir temsil ile anlatır.
Buradaki temel mantık şudur: Eğer her şeyi bir tek merkeze bağlamazsan, her bir şeye o merkezin özelliklerini vermek zorunda kalırsın.
Gelin, bu derin hakikati verdiği “Güneş” örneği ve diğer misallerle açalım:
1. Güneş ve Aynalar Temsili (Metindeki Asıl Misal)
Metinde geçen “Gözünü şemsden (güneşten) yummak” ifadesi, tevhidin en berrak delilidir.
Tevhid Bakışı: Gökyüzünde bir tek güneş vardır. Yeryüzündeki milyonlarca cam parçasında, su damlasında ve aynada görünen ışık, ısı ve renkler o tek güneşin yansımasıdır. Bu durumda “Işık birdir, kaynağı da o tek güneştir” dersiniz. İşiniz çok kolaylaşır.
Şirk/İnkar Bakışı: Eğer gökyüzündeki o tek güneşi inkar ederseniz veya aynalardaki ışığın ondan geldiğini kabul etmezseniz; o zaman her bir küçük aynanın, her bir su damlasının kendi içinde hakiki, bağımsız bir güneşe sahip olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız.
Sonuç: Bir tek güneşi kabul etmemek için, dünya üzerindeki su damlaları adedince (milyarlarca) güneşi kabul etme mecburiyeti doğar. Bu ise akıl dışıdır.
2. Fabrika ve Elektrik Misali
Bir fabrikayı düşünün. İçerisinde binlerce lamba yanıyor ve yüzlerce devasa makine çalışıyor.
Tevhid Yolu: “Bu fabrika tek bir elektrik merkezine (şebekeye) bağlıdır” derseniz, her şeyin çalışmasını o tek merkeze isnad edersiniz.
Diğer Yol: Eğer o merkezi şebekeyi inkar ederseniz, her bir küçük ampulün ve her bir makinenin kendi içinde bir elektrik santrali barındırdığını, enerjisini kendi ürettiğini iddia etmeniz gerekir. Yani bir santrali kabul etmemek için, cihaz sayısı kadar binlerce küçük santrali kabul etme komikliğine düşersiniz.
3. Bir Tabur Asker ve Emir-Komuta Misali
Bir meydanda binlerce askerin aynı anda “Arş!” emriyle hareket ettiğini, aynı anda yemek yiyip aynı anda yatıp kalktığını görüyorsunuz.
Tevhid Yolu: “Bunların bir komutanı var, emir ondan geliyor” dersiniz. Bir tek komutan bin askeri kolayca yönetir.
Diğer Yol: Eğer o komutanı inkar ederseniz, o bin askerin her birinin kendi başına birer dahi, birer strateji uzmanı ve birbirleriyle gizlice anlaşmış birer komutan olduğunu kabul etmeniz gerekir. Bir komutanın varlığını reddetmek, bin tane asker-komutan kabul etmeyi gerektirir.
İşte her varlık, İlahi isimlerin bir veya birkaçına ayna olmaktadır. Aynalardaki ışığı tek bir güneşe vermediğin zaman, her aynanın içinde ayrı bir güneş bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. Aynı şekilde mahlûkat üzerindeki hayatı, ilmi, hikmeti, rahmeti, güzelliği ve kudreti Vâhid-i Ehad’e vermediğin takdirde; her varlığa ilahlık sıfatları vermeye mecbur kalırsın. Tevhid, bütün bu imkânsız ilahları reddederek bütün tecellileri bir tek Zât-ı Akdes’e verir. Böylece hem aklı sayısız muhallerden hem de kalbi sayısız sahte mabutlardan kurtarır.
Er-Rahmân ve Er-Rahîm İsimleri Cihetinden
Yavruların dünyaya geldikleri anda sütle karşılanması, güçsüz canlıların korunması, toprağın sayısız nimetlerle donatılması ve insanın ihtiyaçlarının kendisinden önce hazırlanması, her şeyi kuşatan bir rahmeti gösterir. Bu rahmeti Allah’a vermezsen, güneşin insanı düşündüğünü, bulutun susuzlara acıdığını, toprağın canlıların ihtiyaçlarını bildiğini ve annenin bedenindeki hücrelerin bebeğe merhamet ettiğini kabul etmelisin. Oysa sebepler merhamet etmez; rahmet, onların eliyle gelir. Rahmetin kaynağı Rahmân-ı Rahîm’dir.
El-Cemîl İsmi Cihetinden
Çiçeklerdeki güzellik, kuşların tüylerindeki ahenk, gökyüzündeki ihtişam ve insan yüzlerindeki letafet, nihayetsiz bir güzelliğin cilveleridir. Güzelliği tek bir Cemîl-i Zülcelâl’e vermezsen, her çiçekte ayrı bir güzellik kaynağı, her yüzde ayrı bir cemal sahibi ve her manzarada başka bir sanatkâr kabul etmen gerekir. Aynalardaki güzellik aynaların malı olmadığı gibi, mahlûkatta görünen güzellikler de onların zatî malı değildir. Onlar, Cemîl olan Allah’ın güzelliğine aynadır.
El-Vedûd İsmi Cihetinden
Canlıların birbirlerine sevgiyle bağlanması, annenin yavrusuna fedakârlığı, kalplerin muhabbete kabiliyetli yaratılması ve varlıkların insana sevdirilmesi, Vedûd isminin tecellisidir. Bu sevgiyi Allah’a vermezsen, şuursuz maddelerin birbirini tanıdığını, annenin bedenindeki zerrelerin yavruyu bildiğini ve tabiatın bütün canlıları sevdiğini kabul etmek zorunda kalırsın. Hâlbuki sevgiyi yaratan, sevenleri birbirine bağlayan ve kalplere muhabbet koyan Allah’tır.
El-Adl İsmi Cihetinden
Kâinattaki hassas ölçüler, canlıların organları arasındaki denge, dünyanın güneşe olan mesafesi ve bedenin içindeki kimyevî nizam, küllî bir adaleti gösterir. Bu ölçüyü Âdil-i Mutlak’a vermezsen, her zerreye bütün kâinatın dengesini bilecek bir ilim ve her sebebe sınırını tayin edecek bir irade vermen gerekir. Çünkü denge, parçaların kendi başlarına hareket etmesiyle değil, hepsini birlikte gören tek bir iradeyle kurulabilir.
El-Basîr İsmi Cihetinden
Gözün yaratılması, ışığa göre ayarlanması, renklerin birbirinden ayrılması ve her canlının yaşayacağı ortama uygun görme cihazıyla donatılması, her şeyi gören bir Zât’ın eseridir. Görme nimetini Basîr-i Mutlak’a isnad etmezsen, gözün hücrelerine ışığın kanunlarını bilen bir ilim, sinirlere görüntüyü taşıyan bir şuur, beyne dış âlemi tanıyacak bir idrak vermek gerekir. Gören göz değil; gözü yaratan, görüntüyü meydana getiren ve ruha gösteren Allah’tır.
Eş-Şâfî İsmi Cihetinden
Bir yara açıldığında hücrelerin harekete geçmesi, kanın pıhtılaşması, bağışıklık sisteminin düşmanı tanıması ve bedenin kendisini tamir etmesi, kör ve şuursuz sebeplerle açıklanamaz. Şifayı Allah’a vermezsen, ilaca hastalığı tanıyan bir ilim, hücrelere hangi dokuyu nasıl onaracağını bilen bir şuur, kana ve bağışıklığa doktorluk mahareti vermen gerekir. İlaçlar ve doktorlar sebeptir; şifayı yaratan Şâfî-i Hakikî yalnız Allah’tır.
El-Hafîz İsmi Cihetinden
Küçücük bir çekirdekte koca ağacın programının saklanması, DNA’da insan bedeninin özelliklerinin muhafaza edilmesi, hafızada yılların hadiselerinin kaydedilmesi, yapılan hiçbir işin kaybolmaması; Hafîz isminin tecellileridir. Bunları Allah’a isnad etmezsen, her çekirdeğe, her hücreye ve her hafıza zerresine ayrı ayrı koruyuculuk ve kayıt kudreti vermek zorunda kalırsın. Hâlbuki bütün kayıtlar, aynı muhafaza kanununun hükmündedir. Muhafaza küllî olduğuna göre Hafîz de birdir.
El-Hakîm İsmi Cihetinden
Her varlıkta fayda, gaye, ölçü ve yerindelik görülür. Göz görmek için, kulak işitmek için, kan dolaşmak için, kökler suyu çekmek için yaratılmıştır. Hiçbir şey başıboş ve vazifesiz değildir. Bu küllî hikmeti Hakîm-i Mutlak’a vermezsen, her organa kendi vazifesini bilen bir şuur, her hücreye bedenin maslahatını düşünen bir hikmet, her tabiî sebebe neticeyi önceden hesaplayan bir akıl vermen gerekir. Oysa kendisinde şuur bulunmayan şey, hikmetli neticeleri meydana getiremez. Hikmetli eserler, bir tek Hakîm’i gösterir.
El-Muhyî İsmi Cihetinden
Tevhid ile bütün hayat sahiplerini bir tek Muhyî-i Hakikî’ye, yani hayatı veren Allah’a isnad etmezsen; her canlıyı dirilten ayrı bir hayat verici kabul etmek zorunda kalırsın. Çünkü hayat, basit bir hareket değildir. Bir hücrede bile görme, işitme, beslenme, büyüme ve korunma gibi bütün kâinatla irtibatlı işler vardır. Bir sineğe hayat veren kudret, havayı, suyu, güneşi ve bütün canlılık kanunlarını da idare edebilmelidir. Demek bir sineği dirilten kim ise bütün canlıları dirilten de O’dur. Yoksa her böcekte, her hücrede ve her çekirdekte ayrı birer ilah kabul etmek gerekir.
El-Musavvir İsmi Cihetinden
Her varlığa kendisine mahsus bir şekil, sima ve ölçü veren Allah’tır. Bir insan yüzünü, bütün insanlara benzeyecek fakat hiçbirine tamamen benzemeyecek şekilde yaratan ancak Musavvir-i Vâhid olabilir. Bunu Allah’a vermediğin takdirde, her insanın yüzünü çizen ayrı bir musavvir; her çiçeğin desenini yapan ayrı bir sanatkâr; her kelebeğin kanadını süsleyen başka bir nakkaş kabul etmek mecburiyetinde kalırsın. Hâlbuki bütün yüzlerde aynı sanat dili, bütün çiçeklerde aynı ölçü ve bütün canlılarda aynı mühür görünmektedir. Sanat bir olduğuna göre sanatkâr da birdir.
El-Hâlık İsmi Cihetinden
Bir varlığı yaratmak, yalnızca onun maddesini bir araya getirmek değildir. Onun şeklini, vazifesini, ömrünü, ihtiyaçlarını ve kâinat içindeki yerini de tayin etmektir. Bir arıyı yaratan, çiçekleri; çiçekleri yaratan, toprağı; toprağı yaratan, yağmuru ve güneşi de yaratmalıdır. Öyleyse arıyı ayrı, çiçeği ayrı, güneşi ayrı yaratıcılara vermek mümkün değildir. Bütün mahlûkat birbirine bağlı olduğundan, bir şeyi yaratan her şeyi yaratandır. Hâlık birdir; mahlûkat ise O’nun ayrı ayrı eserleridir.
El-Alîm İsmi Cihetinden
Her varlık, kendisini kuşatan sonsuz bir ilmin neticesidir. Gözün ışığı tanıması, kulağın sesleri ayırması, midenin yiyecekleri hazmetmesi, bir çekirdeğin hangi ağacın programını taşıdığını bilmesi; bütün bunlar kuşatıcı bir ilmi gösterir. Bunları Alîm-i Mutlak’a isnad etmezsen, her hücrenin insan bedenini bildiğini, her çekirdeğin ağacın bütün dallarını ve meyvelerini tanıdığını, her zerreye kâinatı kuşatan bir ilim verildiğini kabul etmen gerekir. Bu ise bir tek Allah’ı kabul etmekten çok daha imkânsızdır.
El-Kadîr İsmi Cihetinden
Bir tohumu ağaç yapmak, bir damla sudan insan yaratmak ve ölü toprağı baharda diriltmek, sonsuz bir kudretin eseridir. Bu işleri Allah’ın kudretine vermezsen, tohuma ağaç yapacak bir kudret, toprağa milyonlarca bitkiyi diriltecek bir kuvvet, hücrelere insan bedenini kuracak bir iktidar vermen gerekir. Böylece görünüşte güçsüz, şuursuz ve cansız sebeplere ilahlık derecesinde kudret yüklemiş olursun. Hâlbuki sebepler yalnızca perdedir; iş gören Kudret-i İlahiye’dir.
Er-Rezzâk İsmi Cihetinden
Bebeğin dünyaya gelmeden sütünün hazırlanması, toprağın binlerce çeşit nimet vermesi ve her canlının rızkının ihtiyacına göre yetiştirilmesi, Rezzâk-ı Hakikî’yi gösterir.
Rızkı Allah’a vermezsen; ağacın insanı tanıdığını, toprağın canlılara acıdığını, bulutun kimin susadığını bildiğini kabul etmelisin. Oysa ağaç bilmez, toprak merhamet etmez, bulut düşünmez. Onların eliyle rızık veren yalnız Allah’tır.
Bir elmayı kim yaratıyorsa güneşi, suyu, toprağı ve mevsimleri de O idare ediyordur. Bir canlının Rezzâk’ı kim ise bütün canlıların Rezzâk’ı da O’dur.
El-Mülakkin İsmi Cihetinden
Arıya bal yapmayı, kuşa yuva kurmayı, çekirdeğe toprak altında yol bulmayı öğreten yalnız El-Mülakkin olan Allah’tır. Bu hidayeti Allah’a vermezsen; her hayvana, her çekirdeğe ve her hücreye ayrı bir ilim, şuur ve yol göstericilik vermek zorunda kalırsın.
Hâlbuki mahlûkat yolu kendi aklıyla bulmuyor; ona yol gösteriliyor. Yollar çoktur, fakat Mülakkin birdir.
Er-Rezzâk İsmi Cihetinden
Bebeğin dünyaya gelmeden sütünün hazırlanması, toprağın binlerce çeşit nimet vermesi ve her canlının rızkının ihtiyacına göre yetiştirilmesi, Rezzâk-ı Hakikî’yi gösterir.
Rızkı Allah’a vermezsen; ağacın insanı tanıdığını, toprağın canlılara acıdığını, bulutun kimin susadığını bildiğini kabul etmelisin. Oysa ağaç bilmez, toprak merhamet etmez, bulut düşünmez. Onların eliyle rızık veren yalnız Allah’tır.
Bir elmayı kim yaratıyorsa güneşi, suyu, toprağı ve mevsimleri de O idare ediyordur. Bir canlının Rezzâk’ı kim ise bütün canlıların Rezzâk’ı da O’dur.
El-Ganiyy İsmi Cihetinden
Bütün varlıklardan müstağni, hiçbir şeye muhtaç olmayan yalnız El-Ganiyy olan Allah’tır. Mahlûkat ise baştan sona fakirdir. İnsan bir nefese, bir damla suya, bir lokma ekmeğe ve kalbinin bir an daha çalışmasına muhtaçtır.
Bu ihtiyaçları Allah’a vermezsen, birbirinden aciz ve fakir sebeplerin birbirlerini zenginleştirdiğini kabul etmek zorunda kalırsın. Hâlbuki kendisi muhtaç olan, başkasının nihayetsiz ihtiyaçlarını karşılayamaz.
Güneş ışığı kendi hazinesinden vermiyor, ağaç meyveyi kendi mülkünden ikram etmiyor. Hepsi, Ganiyy-i Mutlak’ın hazinelerine birer perdedir.
Er-Rab İsmi Cihetinden
Bir çekirdeği ağaç oluncaya kadar büyüten, bir bebeği anne rahminden yetişkinliğe ulaştıran, her varlığı kademe kademe terbiye eden yalnız Rab olan Allah’tır.
Rububiyet sadece yaratmak değildir; yaratıp bırakmamak, beslemek, korumak, geliştirmek ve kemale ulaştırmaktır. Bunu Allah’a vermezsen; her hücrede ayrı bir terbiye edici, her canlıda ayrı bir idareci ve her varlıkta bağımsız bir rab kabul etmen gerekir.
Hâlbuki bütün canlılar aynı kanunlarla büyüyor, aynı rahmetle besleniyor ve aynı hikmetle sevk ediliyor. Terbiye küllî ise Rab de birdir.
Genel Netice
Tevhid: Bir’i kabul edersin her şey açıklanır.
Şirk/İnkâr: Bir’i reddedersin her şey kadar güç, irade ve ilah kabul etmek zorunda kalırsın.
Bir’i kabul etmek kolaydır. Çokları kabul etmek imkânsızdır.
İşte bu hakikatten dolayı, Üstadımız son derece veciz ve sarsıcı bir kaideyi şöyle ifade eder:
“Vahdette vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık; şirkte ise imtina derecesinde bir suubet ve müşkülat vardır.” İkinci Şua
Yani bir şeyi tek bir Zât’a vermek, aklın ve mantığın kabul edeceği en kolay yoldur. Çünkü birlikte sistem sadeleşir, açıklama kolaylaşır, her şey yerli yerine oturur. Fakat o birliği inkâr edip işi sebeplere ve çokluğa dağıttığında, mesele çözülmez; aksine içinden çıkılmaz bir hâl alır. Her şey için ayrı bir güç, ayrı bir irade, ayrı bir ilah kabul etmek gerekir ki bu, aklın kaldıramayacağı bir yük ve imkânsızlık derecesinde bir zorluktur.
İnsanın Batıl Mabudları
Sahte Mabudların Doğuşu
Eğer insan, bütün nimetleri ve hadiseleri Vâhid-i Ehad olan Allah’a vermezse, ister istemez kalbinde birçok sahte ilahlar icat eder. Çünkü kalp boşluk kabul etmez. Hakiki müessiri tanımazsa, sebepleri müessir zanneder; vasıtaları mabudlaştırır, perdeleri kudret sahibi vehmeder.
Rızık Mabudları
Rızkını Allah’tan bilmezse parayı mabud edinir. Her müşteriyi, her ticaret kapısını, her maaşı, her patronu ayrı bir rızık verici gibi görür. Müşteri gidince rızkı kesildi sanır, maaş azalınca dünyası yıkılır, patron kızınca geleceği mahvolmuş gibi titrer. Hâlbuki müşteri de, maaş da, patron da yalnızca perdedir. Rızkı veren yalnız Er-Rezzâk’tır.
Şifa Mabudları
Şifayı Allah’tan bilmezse doktoru, ilacı, cihazı ve hastaneyi hakiki tesir sahibi zanneder. Her doktoru ayrı bir şâfî, her ilacı ayrı bir kurtarıcı, her cihazı bağımsız bir kudret gibi görür. İlaç fayda etmezse ümitsizliğe düşer, doktor çaresiz kalırsa her şey bitti sanır. Hâlbuki doktor sebep, ilaç perde, şifayı yaratan yalnız Eş-Şâfî’dir.
İzzet Mabudları
İzzeti Allah’tan bilmezse makamın önünde eğilir. Her kalabalığı, her alkışı, her takipçiyi, her ünvanı kendisini yükselten bir kuvvet zanneder. İnsanların övgüsüyle şişer, tenkidiyle çöker. Bir makam sahibinin tebessümünü nimet, yüz çevirmesini felaket sayar. Hâlbuki izzet ne makamın elindedir ne halkın dilindedir. Hakiki izzet yalnız Allah’ındır.
Korku Mabudları
Kudreti Allah’a vermezse her güçlü kişiden korkar. Patronu rızkını kesen, çekindiği kimseyi hayatını karartan, düşmanı kaderini değiştiren bir kuvvet gibi görür. Her tehdidin önünde eğilir, her zalimi gözünde büyütür. Böylece bir Allah’tan korkmayı bırakır, binlerce aciz mahlûkun korkusuna esir olur.
Sevgi Mabudları
Muhabbeti Allah’a bağlamazsa insanları putlaştırır. Eşini, evladını, dostunu, sevdiğini ebedîymiş gibi sever. Onların ilgisini hayatının merkezi yapar. Bir insan yüz çevirince kalbi yıkılır, biri terk edince dünyası kararır. Çünkü fâniyi Bâki yerine koymuştur. Hâlbuki sevilmeye layık bütün güzellikler, El-Vedûd’un birer cilvesidir.
Güzellik Mabudları
Güzelliği Allah’tan bilmezse surete tapar. Yüze, bedene, gençliğe, modaya ve dış görünüşe hakiki kıymet verir. Güzel görünmek uğruna hayatını tüketir, yaşlanınca değerini kaybettiğini sanır. Hâlbuki yüz solar, beden çöker, gençlik geçer. Güzelliğin kaynağı mahlûk değil, El-Cemîl’dir.
Başarı Mabudları
Başarıyı Allah’tan bilmezse zekâsını, diplomasını, çevresini ve tecrübesini mabud edinir. “Ben yaptım, ben kazandım, ben başardım” der. Başarı gelince kibirlenir, başarısızlık gelince kendisini değersiz görür. Sebepleri büyütür, tevfiki unutur. Hâlbuki çalışmak kuldan, neticeyi yaratmak Allah’tandır.
İlim Mabudları
İlmi Allah’tan bilmezse aklına tapar. Profesörü, kitabı, üniversiteyi, laboratuvarı ve bilimi mutlak hakikat kaynağı zanneder. İnsan aklını yanılmaz, bilgiyi sınırsız, keşfi yaratmak gibi görür. Hâlbuki aklı veren de, ilmi öğreten de, keşfedilen kanunları koyan da El-Alîm’dir.
Hidayet Mabudları
Hidayeti Allah’tan bilmezse hocayı, mürşidi, kitabı veya konuşmacıyı kalpleri değiştiren hakiki güç zanneder. Bir insanı hidayete erdirdiğini, bir sözün kendi başına kalbi çevirdiğini düşünür. Hâlbuki peygamber dahi yalnız tebliğ eder; kalpleri açan, gönüllere nuru koyan yalnız El-Hâdî’dir.
Koruma Mabudları
Muhafazayı Allah’tan bilmezse kilide, alarma, kameraya, polise ve duvara güvenip dayanır. Bunları gerçek koruyucu zanneder. Tedbir bozulduğunda kendisini sahipsiz hisseder. Hâlbuki nice kilitli ev soyulur, nice korumalı insan zarar görür. Sebepler korunmaya vesiledir; muhafaza eden yalnız El-Hafîz’dir.
Mal Mabudu
Malı Allah’ın emaneti bilmezse kasasını kıble edinir. Artınca sevinir, azalınca mahvolur. Mal uğruna yalan söyler, kul hakkı yer, ibadeti terk eder. Parayı elinde tutması gerekirken kalbine yerleştirir. Böylece sahip olduğunu zannettiği mal, aslında onun sahibi olur.
İnsanların Rızası Mabudu
Allah’ın rızasını bırakıp insanların rızasını arayan kişi, herkesi ayrı bir hâkim kabul eder. “Ne derler, nasıl görürler, hakkımda ne düşünürler?” diye yaşar. Herkesi memnun etmeye çalışırken Rabbini razı etmeyi unutur. İnsanların alkışına kul olan, onların kınamasına da esir olur.
Tesadüf Mabudu
Hadiseleri Allah’a vermezse tesadüfü ilah edinir. Karşılaşmaları, doğumları, ölümleri, başarıları ve musibetleri kör rastlantılara bağlar. Şuursuz tesadüfe ilim, irade, ölçü ve hikmet verir. Böylece Allah’ı kabul etmemek için akılsız bir tesadüfü her şeyi bilen sahte bir ilaha dönüştürür.
Tabiat Mabudu
Yaratmayı Allah’a vermezse tabiata tapar. Toprak yarattı, güneş yaptı, doğa verdi, hücre üretti der. Şuursuz, kör ve cansız maddelere ilim, hikmet, merhamet ve kudret yükler. Bir tek Allah’ı kabul etmemek için zerreler adedince yaratıcılar kabul eder.
Nefis Mabudu
En tehlikeli sahte mabud ise insanın kendi nefsidir. İnsan Allah’ın emrine değil de hevasına uyarsa, canının istediğini helal, istemediğini gereksiz görür. Kendi arzusunu ölçü, kendi fikrini hakikat, kendi keyfini kanun yapar. Kur’an’ın hükmü ile nefsinin isteği çatıştığında nefsini tercih ederse, farkında olmadan nefsini rab edinmiş olur.
Tevhidin Kurtarıcı Hakikati
Tevhid, yalnızca “Allah birdir” demek değildir. Tevhid; rızkı yalnız Allah’tan bilmek, şifayı yalnız O’ndan istemek, izzeti yalnız O’nda aramak, yalnız O’ndan korkmak ve yalnız O’na dayanmak demektir.
Bütün sebepleri Vâhid-i Ehad’e bağlayan insan, binlerce sahte mabudun esaretinden kurtulur. Paranın önünde eğilmez, makam sahibinden korkmaz, alkışa muhtaç olmaz, sebepler bozulunca ümitsizliğe düşmez. Çünkü bilir ki sebepler değişir, insanlar gider, kapılar kapanır; fakat Allah’ın hazinesi bitmez, kudreti tükenmez, rahmeti eksilmez.
Allah’ı tanımayan insan, bir mabudu reddettiğini zannederken binlerce mabudun kölesi olur. Allah’ı bir bilen ise bütün sahte mabudları devirir ve yalnız Vâhid-i Ehad’in kulu olarak gerçek hürriyete kavuşur.
Bu hâl, güneşi inkâr eden adamın hâline benzer. Gözünü hakiki güneşe kapatırsa, aynalarda görünen her ışık parçasını ayrı bir güneş kabul etmeye mecbur kalır. Bir tek güneşi kabul etmediği için, aynalar adedince güneşler uydurur. Aynen bunun gibi, bir tek Allah’ı kabul etmeyen insan da, kâinatta görünen her kudret tecellisini, her nimet parıltısını, her hikmet eserini ayrı bir ilaha vermek zorunda kalır.
Halbuki tevhid der ki: Rızkı veren de Allah’tır, şifayı veren de Allah’tır, izzeti veren de Allah’tır, hayatı veren de Allah’tır, ölümü yaratan da Allah’tır, sebepleri çalıştıran da Allah’tır.
Para sadece perdedir, ilaç sadece vesiledir, doktor sadece sebeptir, tabiat sadece kanundur, insan sadece vasıtadır. Hakiki fail, hakiki malik, hakiki müessir yalnız Vâhid-i Ehad olan Allah’tır.