وَرَاوَدَتْهُ الَّتٖي هُوَ فٖي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهٖ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَؕ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّٖٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَؕ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
Ve o evinde kaldığı (hanım), onun nefsinden murâd almak istedi de kapıları iyice kilitledi ve: “Haydi gel!” dedi. (Yûsuf) dedi ki: “Allah’a sığınırım! Şübhesiz ki o (kocan), benim efendimdir; benim mevkiimi (hep) güzel tuttu. Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.” Yûsuf Suresi 23. Ayet
Kapıların Kilitlendiği An
Sarayın koridorları sessizdi. Duvarlar zenginlikten, ihtişamdan ve güçten söz ediyordu. Fakat o anda o sarayın içinde görünmeyen başka bir şey daha vardı: nefsin en ağır imtihanı.
Züleyhâ sıradan biri değildi. Servetin içinde büyümüş, şöhretin ortasında yaşamış, güzelliğiyle insanların çoğunun peşinden koştuğu üç büyük cazibe —servet, şöhret ve şehvet— onun şahsında birleşmiş gibiydi.
Kapılar birer birer kapandı. Son kapı da kilitlendi. Artık ne bir göz vardı, ne bir şahit, ne de dışarıdan gelecek bir engel. O an, insanın iç dünyasında kopan fırtınaların en şiddetlilerinden birinin sahnesi hâline gelmişti.
Züleyhâ, Hazret-i Yusuf (a.s)’a dönerek o meşhur daveti yaptı:
“هَيْتَ لَكَ” Yani: “Gel bana!”
Bu söz yalnız bir kadının çağrısı değildi. Bu söz, nefsin insanı çağırdığı bütün davetlerin sembolüydü. Gençlik vardı, güzellik vardı, servet vardı, makam vardı. Üstelik hepsi gizlilik perdesinin arkasında idi.
Kapılar kapanmıştı. Kimse görmüyordu. Hesap soracak bir insan yoktu. İşte günahın en güçlü olduğu an da budur: insanın kendini yalnız zannettiği an.
İnsan için en ağır imtihan bazen meydanlarda değil, kimsenin görmediği bir yerde başlar. Bazen günahın en güçlü daveti, sessiz bir fısıltıyla gelir. İşte o an Kur’ân’ın haber verdiği o ince sınır ortaya çıktı:
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهٖࣗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّهٖؕ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَؕ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصٖينَ
O hanım, ona gerçekten niyeti bozmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi. Yusuf da ona özenip gitmişti. Aslında ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyle olmuştu. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan biriydi.
Yûsuf Suresi 24. Ayet
Bu ifade insanın zayıflığını gizlemez. Çünkü Yusuf (aleyhisselâm) bir melek değil, insandı. Fakat peygamberlik; insanın en zor anda bile Allah’ı hatırlayabilmesidir.
Tam o anda Hazret-i Yusuf (a.s)’ın kalbi Rabbine yöneldi.Dudaklarından şu kelime döküldü:
“مَعَاذَ اللّٰهِ” “Allah’a sığınırım!”
Bu söz, nefsin fırtınasına karşı sığınılan bir iman kalesiydi. O anda Yusuf (a.s)’ın kalbi Allah’a yöneldi. Ve Allah’ın Kur’ân’da “bürhân” dediği ilâhî yardım onu korudu. Böylece bir peygamber, sarayın en gizli odasında bile iffetin bayrağını yere düşürmedi.
Fakat dikkat edilirse bu kıssa sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Çünkü bugün de kapılar kapanıyor; fakat kapıların şekli değişti.
Eskiden sarayın kapıları kapanıyordu. Bugün evlerin odaları, odaların kapıları perdeleri kapanıyor. Telefon ekranı açılıyor, internet sayfaları açılıyor, yalnızlık perdesi çekiliyor. Ve modern dünyanın fitneleri de aynı sözü söylüyor:
“Heyte lek!” — “Gel bana!”
Bir görüntü çağırıyor. Bir haram ilişki çağırıyor. Bir günah sayfası çağırıyor. Bir şöhret arzusu çağırıyor. Ekranların arkasında, odaların içinde, kimsenin görmediği anlarda insan yine aynı daveti duyuyor:
“Gel bana…” İşte o an Yusuf (a.s)’ın imtihanı tekrar yaşanıyor.
Bugünün insanı sarayda değil; ama odasında, telefonunun başında, internetin içinde aynı imtihanla karşılaşıyor.
Ve kurtuluş yine aynı kelimededir: “مَعَاذَ اللّٰهِ” “Allah’a sığınırım.”
Çünkü kapılar kapansa bile insanlardan gizlenen şey, Allah’tan gizlenmez.
Bu yüzden Yusuf (a.s)’ın kıssası sadece bir peygamberin hikâyesi değil; her çağda müminin iffeti nasıl koruyacağını öğreten bir derstir.
Günaha davetin sesi hâlâ aynı: “Heyte lek!” “Gel bana!”
Ve müminin cevabı da aynı kalmalıdır: “Maazallah… Allah’a sığınırım.”