Yazar: Nur Divanı

Mülk suresinde ölümün hayattan önce zikrediliş hikmeti: اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ O ki, hanginiz amelce daha güzeldir diye sizi imtihân etmek için ölümü ve hayâtı yarattı. Ve O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Gafûr (çok mağfiret eden)dir. Mülk, 67/2 Fahreddin Râzî Hazretleri der ki: Allah Teâlâ, “Hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 67/2) buyururken, hayat aslında ölümden önce olduğu hâlde ölümü önce zikretmiştir. Fahreddin er-Râzî bunun birkaç hikmetini nakleder. 1) Mukâtil şöyle der: “Cenâb-ı Hakk “ölüm” ile, nutfeyi, “alaka”yı ve “mudga´yı (insanın yaratılışındaki ilk merhaleleri); “hayat”…

Devamını Oku

Beşinci Reşha Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nurani bir şekle sokmuştur. Evet, o zatın nurani gözlüğüyle kâinata bakılmazsa kâinat bir matem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata; harekâtıyla, tenevvüüyle ve tagayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte o…

Devamını Oku

Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû-i zandır. Sû-i zan ise maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler. Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Sû-i zan, bir kimsenin sözünü veya davranışını kesin bir delil olmadığı hâlde kötüye yormaktır. İnsan, hakikati bilmediği boşluğu kendi tahminiyle doldurur; fakat nefsindeki kusurlar sebebiyle çoğu zaman o boşluğu kötü ihtimallerle doldurur. Kur’ân bu yüzden zan konusunda çok açık bir ölçü koyar: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا…

Devamını Oku

Onuncu Deva Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen, hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen merak etmemeye çalış. Yani hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet merak, hastalığı ikileştirir; maddî hastalığın altında merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle rıza ile hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhamla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider. Merak, hastalığı ziyade ettiği…

Devamını Oku

Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Evet, gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Buradaki gurur, insanın kendisini olduğundan büyük görmesi, kendi aklına, bilgisine, kabiliyetine ve manevî hâline fazla güvenmesi demektir. Gururlu insanın en büyük problemi şudur: Kendi eksikliğini göremediği için eksikliğini tamamlayamaz. Hasta olduğunu…

Devamını Oku

İkinci Hastalık: “Ucub”dur. Arkadaş! Yeise düşen adam, azaptan kurtulmak için istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemalât beni kurtarır, yeter.” diye bir derece rahat eder. Halbuki a’male güvenmek ucubdur. İnsanı dalalete atar. Çünkü insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur, mülkü değildir, onlara güvenemez. Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i sanatı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu…

Devamını Oku

Hâtime Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir. Birinci Hastalık: “Yeis”tir. Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olamayan azaptan korkar, yeise düşer. Böyle bir meyusun gözüne, dinî meselelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilan-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh a’male muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete müracaat etsin: قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdud, ömrünün günleri ma’dud ve her şeyin fânidir. Öyle ise şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler, iska edilip muhafaza edilirse ilâ-mâşâallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezalik senin o yüz senelik ömrün de şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse âlem-i bekada ile’l-ebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir insanı yaratan Hâlık’ın, âlemi müştemilatıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Zira bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi âlemin de yaratılışı müştemilatının yaratılışından ibarettir. Ve keza insan, âleme bir enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü kavunun hâlıkı, çekirdeğinin hâlıkından başkası olması mümtenidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir insanı yaratan Hâlık’ın, âlemi müştemilatıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Buradaki “bu’d”, akıldan uzaklık; “garabet” ise tuhaflık ve imkânsızlık hissidir. Yani bir insanı gerçekten yaratan kudretin, bütün âlemi yaratması akıldan uzak görülemez. Çünkü insan basit, tek parçalı ve sıradan bir varlık değildir. İnsanın yaratılışında, kâinatta işleyen…

Devamını Oku

Mele-i A‘lâ ne demektir? Mele-i A‘lâ Arapça اَلْمَلَأُ الْأَعْلَى terkibidir. “Mele’”, itibarlı ve önde gelen topluluk; “a‘lâ” ise yüce, yüksek ve üstün demektir. Buna göre Mele-i A‘lâ, “yüce topluluk, semâvî topluluk, yüksek makamdaki melekler cemaati” anlamına gelir. Buradaki yükseklik hem mekân bakımından semâlarda bulunmayı hem de Allah’a kulluktaki yüksek makam ve şerefi ifade eder. Kur’ân’da Nerelerde Geçer? Bu ifade Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmektedir. Sâffât sûresinde şeytanların Mele-i A‘lâ’yı dinleyemedikleri bildirilir: لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ “Onlar Mele-i A‘lâ’yı dinleyemezler; her taraftan kovulup atılırlar.” Sâffât, 37/8 Sâd sûresinde ise Resûlullah’ın ﷺ vahiy gelmeden önce Mele-i A‘lâ’nın…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa Nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse Nur-u Muhammedî hem çekirdeği hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse Nur-u Muhammedî onun andelibi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse Nur-u Muhammedî o Sultan-ı ezel’in makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı sanatını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadî…

Devamını Oku

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri bir gün Bağdat sokaklarında yürürken şöyle düşünüyordu: “Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz, وَالْعَصْرِ — Asra, zamana yemin olsun buyuruyor. Fakat ben, zamanın ne büyük bir kıymeti var ki Allah ona yemin ediyor, tam idrak edemiyordum.” Bağdat’ın kavurucu sıcaklarından biriydi. Güneş yakıyor, sokaklar âdeta ateş saçıyordu. Tam o sırada bir adamın feryadını duydu: “Sermayesi tükenen şu adama yardım edin! Sermayesi eriyen şu adama yardım edin!” Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri sesin geldiği tarafa baktığında, adamın buz sattığını gördü. Buzlar sıcak altında hızla eriyor; adam ise sermayesi gözlerinin önünde tükenirken müşteri bulabilmek için çırpınıyordu. Zaman da Bizi Böyle Eritiyor Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri bu…

Devamını Oku

Dinimize dönün ifadesindeki şüpheye cevap. Yüce Allah şöyle buyurur: وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ Kâfirler peygamberlerine: “Ya bizim dinimize dönersiniz, ya da biz sizi kesinlikle ülkemizden sürüp çıkarırız” dediler. İbrahim Sûresi, 13. âyet Akla Gelen Soru Âyette geçen “dinimize döneceksiniz” ifadesi ilk bakışta şöyle bir soruyu akla getirebilir: Peygamberler, peygamberliklerinden önce kavimlerinin bâtıl dini üzerinde miydiler ki kendilerine “Dinimize geri dönün!” denilmiştir? Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu soruya altı yönden cevap verir: Birinci Cevap: Kavimlerinin Yanlış Zannı Peygamberler o memleketlerde doğmuş, o toplumların içinde yetişmişlerdi. Peygamberlikle görevlendirilmeden önce kavimlerinin bâtıl inançlarını açıkça tenkit etmiyor ve…

Devamını Oku

Habbab’ın ateşi, bizim bahanelerimiz. Habbab bin Eret radıyallahu anh, aslen Benî Temîm kabilesindendi. Küçük yaşta bir baskın sırasında esir düştü, elden ele dolaştırıldı ve sonunda Mekke’de Ümmü Enmâr el-Huzâiyye’ye köle olarak satıldı. Ümmü Enmâr onu kılıç yapma sanatını öğrenmesi için bir demircinin yanına verdi. Habbab kısa zamanda ustalaştı. Dürüstlüğü, emaneti ve işindeki sağlamlığıyla Mekke’de tanındı. İnsanlar onun yaptığı kılıçlara rağbet etmeye başladı. Genç yaşına rağmen derin düşünen biriydi. Cahiliyenin putlara tapmasını, insanların zulüm ve cehalet içinde yaşamasını ibretle seyrederdi. Kalbi sanki bu karanlığın ardından doğacak bir sabahı bekliyordu. Derken Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin insanları Allah’ın birliğine çağırdığı haberini duydu.…

Devamını Oku

Hazret-i Ömer’in öptüğü baş. Abdullah bin Huzâfe’nin Kayser karşısındaki duruşu Hazret-i Ömer radıyallahu anh’ın hilâfeti zamanında, hicretin 19. yılında Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh’ın da içinde bulunduğu bir İslâm ordusu Bizans üzerine gönderildi. Bizans hükümdarı Kayser’e, Müslüman askerlerin imanlarındaki sadakat, Allah ve Resûlü uğruna canlarını hiçe saymaları anlatılmıştı. Bunun üzerine Kayser, adamlarına bir Müslüman esir yakaladıklarında onu öldürmemelerini, sağ olarak kendisine getirmelerini emretti. Kayser’in Teklifi Bir müddet sonra Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh Bizanslılara esir düştü ve Kayser’in huzuruna çıkarıldı. Kayser ona uzun uzun baktıktan sonra, “Sana bir teklifim var” dedi. Abdullah bin Huzâfe, “Nedir?” diye sordu. Kayser, “Hıristiyan ol.…

Devamını Oku

Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, Hazret-i Osman’ın son zamanlarında Medine’ye döndü. 60 yaşının üzerinde iken hastalandı. Halife Hazret-i Osman, ziyâretine geldi. Dedi ki: – Bir isteğin mi var? – Allahü teâlânın rahmetini isterim. – Bir tabib getirelim mi? – Hâcet yok! Beni hasta eden tabibdir. “Beni hasta eden tabibdir” sözü, zahiren şaşırtıcıdır; çünkü insanı hasta eden tabip olmaz, tabip tedavi eder. Fakat burada “tabib”den murad, sebepler âlemindeki doktor değil; hayatı veren, sıhhati veren, hastalığı veren ve şifayı yaratan Allah’tır. Yani Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, hastalığı bile doğrudan Allah’ın takdiriyle görmüş; sebepler perdesinde kalmamış, Müsebbibü’l-esbâb’a bakmıştır. Bu söz, tevhidin çok yüksek bir…

Devamını Oku

Kur’ân’ı açıktan okuyan yiğit sahabi: Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, Mekke’de Kur’ân-ı Kerîm’i müşriklerin karşısında ilk defa açıktan okuyan sahâbîlerden biri olarak bilinir. O günlerde Müslümanlar ağır baskı altındaydı. Kur’ân’ı açıktan okumak, yalnızca bir tilavet değil; aynı zamanda küfre, zulme ve korkuya karşı imanla dik duruşun ilanıydı. Ashâbın Endişesi Bir gün Ashâb-ı kirâm kendi aralarında konuşurken içlerinden biri, “Resûlullah’tan başka kimse müşriklerin karşısına çıkıp Kur’ân’ı açıktan okuyamadı. Bunu yapacak biri yok mu?” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri hiç tereddüt etmeden, “Ben okurum” diye karşılık verdi. Sahâbîler, onun zayıf ve himayesiz oluşunu düşünerek, “Biz sana zarar vermelerinden korkarız. Kabile desteği…

Devamını Oku

Eğer bunları yapabilirsen dilediğin gibi günah işle: Bir gün, İbrâhim Edhem Hazretleri’ni Allah için seven bir kimse onun ziyaretine geldi. Kalbi mahzun, nefsiyle yaralıydı. Başını önüne eğdi ve dedi ki: “Ey Allah dostu İbrâhim! Sana gıpta ediyorum. Çünkü sen, insanların uğruna ömür tükettiği dünya saltanatını, zevkini ve şöhretini elinin tersiyle ittin; Allah dostlarının yolunu seçtin. Ben de seni Allah için seviyorum ve senin yolundan gitmek istiyorum. Fakat nefsimin günah arzusundan kurtulamıyorum. Tövbe ediyorum, ama tövbemde duramıyorum.” Sarsıcı Cevap İbrâhim Edhem Hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra gönülleri titreten şu cevabı verdi: “Sana beş nasihat edeceğim. Eğer bunları yapabilirsen, ondan sonra dilediğin…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâni’in gayet hakîm olduğuna yaptığı vuzuh-u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi öyle bir fiilin mahsulüdür ki istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’am ve ihsanın kesifidir ki bütün hâcatına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder ve bütün cinayetlerini bilen, hâcatını gören, vaveylâlarını işiten Semî’, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakib’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri: “Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi bu kadar miskin, bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni’in kalemi çalışmış olsaydı bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenab-ı Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’amı bu kaideden hariç olsa idi senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâni’in muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâni’in Vâhid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalatın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki göz ile okunur da nazar…

Devamını Oku

Şefaatin hikmeti nedir? Allah şefaate muhtaç olduğu için şefaat yoktur; kullar rahmete muhtaç olduğu için şefaat vardır. Yani şefaat, Allah’ın affetmek için ihtiyaç duyduğu bir aracı değildir. Bilakis Allah’ın, rahmetini bazı sevgili kullarının eliyle göstermesidir. Şefaat Allah’a Rağmen Değildir Şefaat, hâşâ Allah’ın affetmek istemediği bir kulunu birinin zorla affettirmesi değildir. Kur’ân bunu çok net kapatır: “O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” buyurulur. Yani şefaat eden de Allah’ın izniyle konuşur, hakkında şefaat edilen de Allah’ın razı olduğu sınırda şefaate mazhar olur. Demek ki şefaatin sahibi de Allah’tır, izni veren de Allah’tır, neticeyi yaratan da Allah’tır. “Direkt Affederdi” Meselesi Evet, Allah…

Devamını Oku

İnsan Otobüsü İnsan, âdeta bir otobüs gibidir. Her otobüsün bir şoförü olur; fakat insan otobüsünde iki şoför vardır: Biri ruh, diğeri nefistir. Bu otobüsün yolcuları ise kalp, akıl, his, sır ve vicdan gibi latifelerdir. Direksiyon kimin elindeyse, bu latifeler de onun götürdüğü yere gider. Direksiyon Kavgası Ruh ile nefis, insanın içinde daima bir mücadele hâlindedir. Ruh, insanı Allah’a, ibadete, takvaya ve ebedî saadete götürmek ister. Nefis ise hevâya, keyfe, günaha ve geçici zevklere sürüklemek ister. Biri “Ben süreceğim” der, diğeri “Hayır, direksiyon benim” der. Bu kavganın galibi kim olursa, insanın hayat istikameti de ona göre şekillenir. Nefsi Koltuktan İndirmek O…

Devamını Oku

Dininden Yırtarak Dünyanı Yamama İbrahim bin Edhem’e (R.A.) «Nasılsın» diye sordular, aşağıdaki şiirle cevap verdi: نُرَقِّعُ دُنْيَانَا بِتَمْزِيقِ دِينِنَا «Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden. فَلَا دِينُنَا يَبْقَى وَلَا مَا نُرَقِّعُ Sonunda din de gitti, dünya da gitti elimizden…»  İbrahim b. Edhem’e “Nasılsın?” diye sorulunca verdiği cevap, aslında bir insanın bütün ömrünü sarsacak kadar derindir: “Dünyamızı, dinimizi yırtarak yamıyoruz.” Yani insan bazen dünyasını düzeltmek, rahatını artırmak, işini yürütmek, makamını korumak, insanların gözünde değer kazanmak için dininden taviz verir. Helali harama karıştırır, doğruluğu menfaate feda eder, ahireti dünyaya satar. Fakat bilmez ki dininden kopardığı her parça, aslında kalbinden kopan bir parçadır. Dünyayı Kurtarayım…

Devamını Oku

Bu dünyaya her gelen göçmek için gelir. Ey nefis! Sen bu dünyaya yerleşmeye gelmedin. Sen buraya ev kurmaya, kök salmaya, sonsuza kadar kalmaya gelmedin. Sana verilen ömür, bir konaklama müddetidir; sana verilen beden, bir emanet elbisedir; sana verilen mal, makam, evlat, sıhhat ve imkânlar ise imtihan sofrasına konulmuş nimetlerdir. Dört Satıra Sığan Büyük Hakikat Hayât b. Kays el-Harrânî Hazretlerine nisbet edilen şu söz, insanın dünyadaki vazifesini dört satıra sığdırır: Bu dünyaya her gelen göçmek için gelmiştir. Fâniden bekâya geçmek için gelmiştir. Hak ile bâtılı seçmek için gelmiştir. Madde ile mânâya bakmak için gelmiştir.Hayât b. Kays el-Harrânî Hazretleri (Kuddise Sirruhu) Bu…

Devamını Oku

İnsan camdan baktığı manzaraya dalınca trenin gittiğini unutur. Dünya hayatında da böyledir. İnsan evlere, şehirlere, işlere, dostlara, nimetlere dalar; fakat kendi ömrünün hızla aktığını fark etmez. Etrafındaki şeylerin devam ediyor gibi görünmesi, ona sahte bir emniyet verir. Zaman treni durmadan ilerliyor. Sen camdan bakarken çocukluk geçti, gençlik geçti, sıhhat geçti, dostlar geçti, nice sevinçler ve hüzünler geride kaldı. Sen ise bazen manzaraya dalıp trenin gittiğini unuttun. Fakat unutma ey nefis! Bu tren seni bir gün kabir istasyonunda indirecek. Dünya yolculuğu senin için orada bitecek; fakat zaman treni yine akıp gidecek. Güneş yine doğacak, şehirler yine kalacak, insanlar yine yaşayacak. Ama…

Devamını Oku

Abdurrahman b. Avf  Kervanı ve Hz. Âişe’nin Hatırlattığı Hadis Rivayet olunduğuna göre, Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh’a Yemen’den büyük bir kervan gelmişti. Bu öyle büyük bir kervandı ki, Medine halkı onun gelişinden dolayı büyük bir hareketlilik yaşadı ve şehirde bir gürültü koptu. Hz. Âişe radıyallahu anhâ bu gürültüyü işitince: “Bu gürültü nedir?” diye sordu. Kendisine: “Abdurrahman b. Avf’ın kervanı geldi. Medineliler onun için böyle hareketlendiler.” denildi. Bunun üzerine Hz. Âişe validemiz: “Allah ve Resûlü doğru söyledi.” buyurdu. Bu söz Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh’ın kulağına ulaşınca hemen Hz. Âişe validemizin yanına geldi ve: “Ey müminlerin annesi! Bu sözünüzün mânâsı nedir?”…

Devamını Oku

Kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu hadisi عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre: أَنَّهُمْ ذَبَحُوا شَاةً Onlar bir koyun kesmişlerdi. فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا بَقِيَ مِنْهَا؟ Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Ondan ne kaldı?” قَالَتْ مَا بَقِيَ مِنْهَا إِلَّا كَتِفُهَا Âişe radıyallahu anhâ dedi ki: “Ondan sadece kürek kısmı kaldı.” قَالَ بَقِيَ كُلُّهَا غَيْرَ كَتِفِهَا Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kürek kısmı hariç, hepsi kaldı.” (Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme 35) Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, Peygamber hanımları bir koyun kesmişlerdi de Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Koyundan ne kadarı…

Devamını Oku

İntizam vahdetin mührüdür Farklı Eller Karışınca Kaza Çıkar Her gün yollara bakıyoruz. Binlerce araç hareket ediyor. Kimi acele ediyor, kimi dikkatsiz davranıyor, kimi yanlış karar veriyor, kimi kurala uymuyor. Neticede her gün nice kazalar meydana geliyor. Şimdi bulunduğumuz bölgenin trafik şube müdürlüğüne bağlansak ve “Bugün kaç kaza oldu?” diye sorsak, belki bize onlarca, belki yüzlerce kazadan haber verecekler. Peki bu kazaların temel sebeplerinden biri nedir? İdarenin farklı ellerde olmasıdır. Her aracın direksiyonunda ayrı bir insan vardır. Her biri ayrı düşünüyor, ayrı karar veriyor, ayrı refleks gösteriyor, ayrı hata yapıyor. Birinin dikkatsizliği diğerine çarpıyor. Birinin aceleciliği başkasının yolunu kesiyor. Birinin yanlış…

Devamını Oku

Şoförsüz Araçlar ve Hücrelerin Sessiz Yolculuğu Şehre Yukarıdan Bakmak Bir şehre yüksek bir yerden baktığımızı düşünelim. Geniş caddeler, kavşaklar, sokaklar ve bu yollar üzerinde hareket eden binlerce araç… Kimi sağa dönüyor, kimi sola sapıyor, kimi duruyor, kimi hızlanıyor, kimi yol veriyor. İlk bakışta kalabalık gibi görünse de dikkatle bakıldığında büyük bir düzen, ölçü ve intizam göze çarpıyor. Araçlar birbirine çarpmadan, yollarını bularak, belirli bir hedefe doğru hareket ediyorlar. Bu manzara bize şunu gösteriyor: Ortada gelişi güzel bir hareket yoktur. Bir nizam vardır. Bir ölçü vardır. Bir sevk ve idare vardır. Bu Hareket Kime Verilir? Şimdi soralım: Bu araçların düzenli hareketini…

Devamını Oku

Uhuvvet nedir? Uhuvvet, müminlerin Allah rızası için birbirini kardeş bilmesi, birbirine muhabbet, şefkat ve sadakatle bağlanmasıdır. Mümin, mümini rakip değil kardeş görmelidir. Kardeşlik yalnız dünya hayatıyla sınırlı değildir; berzah ve ahirete de uzanan ebedî bir bağdır. Müminler birbirlerinin dualarından, hizmetlerinden ve manevî kazançlarından hissedar olurlar. Uhuvvet, toplumun huzurunu, cemaatin kuvvetini ve hizmetin bereketini temin eder. İslâm kardeşliği, neseb ve kavmiyetten daha evladır. Çünkü nesep kardeşliği sınırlıdır; din kardeşliği ise tâ Hz. Adem’den kıyamete kadar gelecek bütün mü’minleri içine alan çok geniş bir dairedir. Evet, nesep kardeşliği cismaniyetin icabıdır. Ruhun cisme rüçhaniyeti ne ise, din kardeşliğinin nesep kardeşliğine üstünlüğü de odur.…

Devamını Oku

Hayvan gibi değil, insan gibi yaşamak için neler vermezdik. Hayvan gibi değil, insan gibi yaşamak için neler vermezdik. Çünkü insanın şerefi yalnız yaşamasında değil; nimetleri izzetle tatmasında, rızkını edeple almasında, aklıyla fark etmesinde ve secdeyle Rabbine yönelmesindedir. Hayvanlarla Kıyas Edince Farz-ı muhal olarak, insanlara dünyaya gelmeden önce şöyle denilseydi: “Ya rızkınızı ellerinizle alacak, sofraya oturacak, bardağı tutacak, kaşığı kullanacak ve bunun karşılığında her gün beş vakit namaz kılacaksınız. Yahut hayvanlar gibi yere eğilip ağzınızla yiyeceksiniz; fakat hiç ibadet etmeyeceksiniz.” Şüphesiz bütün insanlar ibadeti kabul ederdi. Bir Kedi Gibi Yine denilseydi ki: “Ya önünüze konulan çorbayı kaşıkla içeceksiniz ve Rabbinize ibadet…

Devamını Oku

Üç cihetle şükür; İnsan, bedenindeki her bir âza için Cenâb-ı Hakk’a yalnız bir yönden değil, üç cihetle şükretmekle mükelleftir. Birincisi, o âzanın gördüğü vazife ve insana sağladığı fayda cihetiyledir. İkincisi, o âzanın bedendeki en münasip yere konulması cihetiyledir. Üçüncüsü ise, o âzanın aynı zamanda insan için bir güzellik, bir intizam ve bir zinet olması cihetiyledir. Gözün Yeri de Nimettir Meselâ göz nimettir; insan onunla âlemi seyreder, yolu bulur, yüzleri tanır, kitabı okur, semaya bakar. Fakat gözün nimet oluşu sadece görmesinde değildir. Eğer gözlerimiz ayaklarımızda, sırtımızda yahut koltuk altlarımızda yaratılsaydı, görme nimeti yine var olurdu; fakat hikmet, kolaylık ve zinet kaybolurdu.…

Devamını Oku

Nimetin iki yüzü İnsan nimeti çoğu zaman sadece verilende arar. Hâlbuki nimet bazen vermekte, bazen de alıkoymaktadır; bazen açmakta, bazen örtmektedir; bazen hissettirmekte, bazen hissettirmemektedir. Gözün Nimeti Görmek nimettir; görmemek de nimettir. Her şeyi görseydik, lokmadaki mikroptan, yüzdeki damara, bedenin içindeki kan akışından toprağın altındaki kıpırtıya kadar hayat bize ağır gelirdi. Gözümüz gördüğü kadar değil, görmediği kadar da rahmet içindedir. Kulağın Nimeti İşitmek nimettir; işitmemek de nimettir. Kalbin atışını, midenin çalışmasını, toprağın altındaki sesleri, uzak şehirlerin uğultusunu birden duysaydık sükûnumuz kalmazdı. Kulak sadece sesleri almakla değil, nice sesleri bizden uzak tutmakla da nimettir. Dilin Nimeti Konuşmak nimettir; susmak da nimettir.…

Devamını Oku

Allah’ın Habîbine ismiyle değil makamıyla hitap etmesi Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak birçok peygambere doğrudan isimleriyle hitap etmiştir. Âdem’e “Ey Âdem!”, Nûh’a “Ey Nûh!”, İbrahim’e “Ey İbrahim!”, Mûsâ’ya “Ey Mûsâ!”, Yahyâ’ya “Ey Yahyâ!”, Zekeriyyâ’ya “Ey Zekeriyyâ!” buyurmuştur. Fakat Habîb-i Ekrem Efendimiz’e ﷺ hitap ederken “Ey Muhammed!” dememiş; “Ey Nebî!”, “Ey Resûl!” buyurmuştur. يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin.” Bakara Sûresi, 2/35. يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ “Ey Nûh! Bizden bir selâm ve sana bereketlerle in.” Hûd Sûresi, 11/48. وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ ۝ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا “Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrahim!…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemal vesaire ancak bâtından zahire süzülen zayıf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur. Evet, karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakış ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefis ile baktığı için zahiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi;…

Devamını Oku

Hidayet-i Kur’aniyenin şuâından Zerre بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir.  Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar Burada “nâzır”…

Devamını Oku

O’na Döndürüleceksiniz Fahreddin er-Râzî, der ki: وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ayetindeki “Siz, ancak O’na döndürüleceksiniz” hitabının manası şudur: “Onun hükmünün ve yargısının mahalline varacaksınız.” Allah Mekândan Münezzehtir İlâ kelimesi, bir uca varma manasını ifade eder ki, Allah mekândan ve cihetten münezzehtir. Fahreddin er-Râzî burada وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ifadesindeki “O’na döndürüleceksiniz” cümlesini, Allah’a mekân bakımından gitmek şeklinde anlamıyor. Çünkü Allah, mekândan, yönden, mesafeden, sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan münezzehtir. Evet, burada usûlî kaide şudur: Bir ayetin zahirî manası, Allah hakkında sabit olan muhkem naslarla ve kesin aklî delillerle çatışıyor gibi görünürse, o ayet zahirî mekân manasında bırakılmaz; Allah’ın şanına layık bir mana ile tevil edilir. O…

Devamını Oku

Hüküm Allah’ındır ayeti: Eğer hüküm sadece Allah’a aitse, dünyada insanların birbirleri üzerindeki emir, yetki ve kararları ne anlama gelir? “Hüküm Allah’ındır” denildiğinde sadece ahiretteki yargı mı kastedilir, yoksa dünyada meydana gelen her olay da Allah’ın hükmüne mi bağlıdır? “Hüküm Allah’ındır” ayeti dünyada ve ahirette nasıl anlaşılmalıdır? Fahreddin er-Râzî, der ki: Kasas Sûresi 70. Ayetteki  وَلَهُ الْحُكْمُ“Hüküm de O’nundur” cümlesi bu ya “dünyada, ya da ahirette” demektir. Dünyadaki Hüküm Dünyada olmasına gelince, Allah’ın dışındakilerin hükmü ancak, O’nun hükmü sayesinde geçerli olabilir. Eğer Allah’ın hükmü olmasaydı, efendinin hükmü köleye, kocanın hükmü hanıma, babanın hükmü oğula; hükümdarın hükmü halka, Resulün hükmü de ümmete…

Devamını Oku

İmam Kaffal şöyle demiştir: Tevbenin asıl manası اَلْاَوْبَةُ  kelimesinde olduğu gibi, “dönmek”tir. آبَ diye kullanıldığı gibi تَابَ  diye de kullanılır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: وَقَابِلِ التَّوْبِ  “O, tevbeyi kabul edendir.” (Gafir, 3) Arapların  تَابَ، يَتُوبُ، تَوْبًا، تَوْبَةً، مَتَابًا  demeleri; آبَ، يَؤُوبُ، أَوْبًا، تَأْيِبًا، أَوْبَةً، إِيَابًا، أَوَّابًا  demeleri gibidir. Buna göre “tevbe” lafzı, hem Rab hem kul için kullanılan bir lafızdır. Kul, tevbe ile vasfedildiğinde Kul, tevbe ile vasfedildiğinde bunun manası: “Rabbine döndü.” şeklinde anlaşılır. Çünkü günah işleyen her fert, Rabbinden kaçan kimse durumundadır. Tevbe ettiğinde ise, bu kaçışından Rabbisine dönmüş olur da onun için تَابَ إِلَى رَبِّهِ  “Rabbisine tevbe etti,…

Devamını Oku

Ey nefsim! Tevbe, günah ile aran bozulunca değil, Allah ile aran düzelmek isteyince başlar. Tevbe; pişmanlık, karar, telafi, helallik, temizlik ve itaatle tamam olur. Sadece dilin dönüyorsa ama hâlin değişmiyorsa, tevben henüz kalbine inmemiş demektir. Tevbe ettiysen artık eski sen olarak kalamazsın. Nefis çoğu zaman tevbeyi kolay zanneder. Günaha girer, sonra birkaç kelimeyle işin biteceğini düşünür. Hâlbuki hakiki tevbe; pişmanlık, karar, telafi, kul hakkından arınma, haramın izini temizleme ve ibadetin zahmetine sabretme ister. Yani tevbe, sadece geçmişe ağlamak değil, geleceği değiştirmektir. Hakiki Tevbenin Ölçüsü İşte büyük Allah dostlarından Zü’n-Nûn el-Mısrî, tevbenin sadece sözden ibaret olmadığını, altı ciddi esas üzerine bina…

Devamını Oku

Sen isteseydin verirdi Bir köyde varlıklı bir ağa, kendisine büyük ve gösterişli bir konak yaptırmış. Konak tamamlanınca da açılış günü bütün köy halkını davet etmiş. Zengin-fakir, genç-ihtiyar, kadın-erkek, çocuk-büyük… Hatta köyün delisini bile çağırmışlar. Çünkü o gün ağanın sofrası geniş, kapısı açık, ikramı boldur. Göz Beyaz Ata Takılır Yemekler yenmiş, sofralar kalkmış, insanlar birer birer ayrılmaya başlamış. Ağa, adamlarına dönüp, “Deliye sorun, bu konaktan ne isterse alsın.” demiş. Delinin gözü bahçede bağlı duran beyaz ata ilişmiş. O at, konağın en güzel atıymış; ağanın gözdesi, gururu, kıymetlisiymiş. Deli hiç tereddüt etmeden, “Ben bu beyaz atı istiyorum.” demiş. Ağa Vermek İstemez Adamlar…

Devamını Oku

İki Veli, İki İnce Edep Bir gün Sultan Ahmed Han, gönlünde ayrı bir muhabbet taşıdığı büyük mürşidi Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne kıymetli bir hediye gönderdi. Fakat Hüdâyî Hazretleri, o hediyeyi kabul etmedi. Bu red, sıradan bir geri çevirme değildi; içinde istiğna, incelik, terbiye ve dünyanın cazibesine karşı yüksek bir gönül duruşu vardı. Sultan Ahmed Han, artık hediyeyi kendi uhdesinden çıkarmış olduğu için onu devrin büyüklerinden Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’ne gönderdi. Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri ise hediyeyi kabul etti. Fakat bu kabul, dünya sevgisinden değil; kendi makamına, hâline ve meşrebine uygun bir genişlikten kaynaklanıyordu. Zira büyüklerin hâlleri birbirine benzemez; biri istiğna ile terbiye…

Devamını Oku

El Kârda Gönül Yarda Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hac yolculuğu sırasında Bağdat’a uğramıştı. Bağdat’ın kalabalık çarşılarında yürürken nur yüzlü genç bir sarraf dikkatini çekti. Genç, dükkânında altın alıp satıyor, müşterilerle konuşuyor, hesap yapıyor, elleri durmadan çalışıyordu. Dışarıdan bakan biri, onun tamamen dünya işlerine gömüldüğünü zannederdi. Muhammed Pârisâ Hazretleri, gencin bu hâlini görünce içinden mahzun oldu. “Yazık,” diye düşündü. “Ömrünün en güzel çağında, kalbin ibadetle dolacağı bir zamanda, kendini dünya meşgalesine kaptırmış.” Çünkü görünüşte genç, çarşının gürültüsü içinde kaybolmuş gibiydi. Altınlar elinden geçiyor, müşteriler etrafını sarıyor, dünya işi bir an olsun peşini bırakmıyordu. Fakat Muhammed Pârisâ…

Devamını Oku

Bir derviş kırk yıl: “Allah… Allah…” diye zikir etmiş. Bir gün içi daralmış ve demiş ki: “Ben seni çağırıyorum ama sen bana hiç cevap vermiyorsun.” Gece rüyasında bir ses duymuş: “Ey kulum… Senin ‘ALLAH’ deyişin var ya… Benim sana ‘Buyur’ deyişimdi. Bu kıssanın özü şudur: Kul zanneder ki “Ben Allah’ı çağırıyorum ama karşılık gelmiyor.” Halbuki onun Allah’ı zikretmesi bile başlı başına Allah’ın ona yönelmesinin bir neticesidir. Çünkü kalbe zikri düşüren, dili “Allah” dedirten, gönülde arayış ateşini yakan yine Cenab-ı Hak’tır. Demek ki bazen cevap, dışarıdan gelen açık bir ses değil; içeride devam eden kulluk iştiyakıdır. Nefse Dönüş Ey nefsim! Sen…

Devamını Oku

O zat (asm) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki onun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun kelimesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir. Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise bütün enbiya mu’cizelerine istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir. Evet, bütün davalarının tasdiklerini iş’ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle: O zatın (asm) davalarından biri “Tevhid”dir. Bu davayı tasrih ve ifade edenلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime-i mübarekesidir. O zatın halka-i din…

Devamını Oku

Hazret-i Muhammed (asm) öyle bir zattır ki azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zatın Mescid-i Aksa’sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-i mü’minîne en son ve en âlî imam ve nev-i beşerin hatib-i şehîridir, saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın reisidir, onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü dini, bütün dinlerin esasatına câmi’dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor. Hazret-i Muhammed (asm) öyle bir zattır ki azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zatın Mescid-i Aksa’sıdır. Mesnevi-i Nuriye’de geçen “Sath-ı arz, o zatın Mescid-i Aksa’sıdır.” ifadesi üzerinde durulduğunda, yeryüzünün niçin özellikle…

Devamını Oku

Birinci Reşha Arkadaş! Hâlık’ımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki: “Hâlık’ımızı tarif eden…” Burada üstadımız, Peygamber Efendimiz’i (asm) sadece bir tarihî şahsiyet olarak değil, Allah’ı bize tanıtan en büyük rehber olarak gösteriyor. Çünkü insan kendi aklıyla Allah’ın varlığını bilebilir; fakat Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, rızasının ne olduğunu, ahireti, ibadetin şeklini, kulluğun ölçüsünü en doğru ve en sağlam şekilde peygamberden öğrenir. Mesela bir sarayı gören insan, “Bu sarayın bir ustası var.” der; fakat o ustanın maksadını, sarayın niçin yapıldığını, içindeki işaretlerin ne anlattığını en iyi bilen…

Devamını Oku

Üçüncüsü: Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata karşı Allah’ın hücceti olan Kur’an’dır. Kur’an Kâinat Kitabının Tefsiridir Tefsir, kapalı olan manayı açmak, görünmeyen hakikati ortaya çıkarmak demektir. Nasıl Kur’an ayetlerinin manalarını açıklayan tefsir kitapları varsa, Kur’an da kâinat kitabının tefsiridir. Çünkü kâinat başıboş bir varlıklar yığını değildir; her mahlûk Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış bir ayettir. Fakat bu ayetleri herkes okuyamaz. Kur’an gelir, kuşa, ağaca, dağa, güneşe, yağmura, insana ve ölüme mana kazandırır. Kur’an-ı Kerîm’in “Kitab-ı âlemin tefsiri” olması hakikatini, bahsettiğimiz bazı misallerle açıklayalım. Kâinatı Bir “Saray”, Unsurlarını Birer “Memur” Olarak Tefsir Etmesi İnsan aklı, Kur’an’ın nuru olmadan güneşe baktığında onu sadece devasa, kör…

Devamını Oku

İkincisi: Bu kitabın âyetü’l-kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin miftahı olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. İkinci Büyük Delil: Hazreti Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm Üstadımız ikinci büyük delili şöyle beyan ediyor: Bu kitabın âyetü’l-kübrâsı ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahfiyenin miftahı olan Hazreti Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm’dır. Yani Allah’ı bize tanıtan en büyük delillerden biri, hatta kâinat kitabının en büyük ayeti, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’dır. Çünkü Allah’ı en doğru şekilde o tanıtmış, en mükemmel şekilde o ilan etmiş, en güzel şekilde o tarif etmiştir. Kâinat Kitabının En Büyük Ayeti Âyetü’l-kübrâ, “en büyük ayet” demektir. Kâinattaki her varlık Allah’ın varlığına bir ayettir.…

Devamını Oku

Reşhalar بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ Tenbih Hâlık-ı âlem’i bize tarif ve ilan eden deliller ve bürhanlar, lâyüad ve lâyuhsadır. O delillerin en büyükleri üçtür: Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu kitab-ı kebir-i kâinattır. Hâlık-ı âlem’i bize tarif ve ilan eden deliller ve bürhanlar, lâyüad ve lâyuhsadır. O delillerin en büyükleri üçtür: Hâlık-ı Âlemi Tanıtan Üç Büyük Delil Üstadımız buyuruyor ki: Hâlık-ı âlemi bize tarif ve ilan eden deliller ve burhanlar lâyüad ve lâyuhsâdır. Yani âlemin yaratıcısı olan Allah’ı bize bildiren, tanıtan ve ilan eden deliller sayılamayacak kadar çoktur. Zira kâinatta ne varsa, her biri kendi diliyle Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine,…

Devamını Oku

Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni’ ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef’alin mükemmeliyetine delâlet eder. Ef’alin mükemmeliyeti dahi o Sâni’in taktığı isim ve lakapların mükemmeliyetini gösterir. Esmanın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti, şuunatın mükemmeliyetini tasrih eder. Şuunatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın mükemmeliyet-i zatına delâlet eder. Kezalik kâinatta görünen âsârın kemali, hadsî bir müşahede ile ef’alin mükemmeliyetine, ef’alin kemali de fâilin kemal-i esmasına, esmanın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali şuunat-ı zatiyenin kemaline, şuunatın kemali Zat-ı Zülcelal’in kemaline delâlet eder. Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet,…

Devamını Oku

Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuunatın kemaline delâlet eder. Şe’nin kemali ise hakkalyakîn bir suretle zatın kemalini gösterir. Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuunatın kemaline delâlet eder. Şe’nin kemali ise hakkalyakîn bir suretle zatın kemalini gösterir. Bu silsileyi ve kullanılan mantıki terimleri basamak basamak açalım: Bu cümlede Bediüzzaman Hazretleri bize çok derin bir tefekkür merdiveni gösteriyor. İnsan kâinatta gördüğü bir eserden başlıyor; o eseri meydana getiren fiile, fiilden isme, isimden…

Devamını Oku

On Dördüncü Lem’a Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettiği gibi celalî, cemalî, kemalî olan cemi’ sıfâtına da delâlet etmekle Hâlık’ın zatında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmasında ve ef’alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilan ediyor. Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettiği gibi Vücub-u Vücuda (Zorunlu Varlığa) Şehadet Kainattaki hiçbir varlık kendi kendine var olamaz. Her varlık sonradan yaratılmıştır (hadistir) ve var olmak için bir sebebe muhtacır (mümkindir). Hüner ve Sanat: Zerrelerden galaksilere kadar her varlık üzerinde muazzam bir sanat, ölçü ve hikmet taşır. Bir iğne ustasız, bir harf…

Devamını Oku

On Üçüncü Lem’a Arkadaş! Zerrelerden tut seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şey, zatında, hakikatinde sabit olan “acz ve fakr”ın lisan-ı haliyle Sâni’in vücub-u vücudunu ilan eder. Ve keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için hâmil bulunduğu acib ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni’in vahdetine delâlet eder. Binaenaleyh Sâni’in vâcib ve vâhid olduğuna her şeyde iki şahit olduğu gibi Hâlık’ın Ehad ve Samed olduğuna da her bir zîhayatta iki âyet vardır. (* İhtar: Kâinatın eczasından her bir cüzün elli beş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcibü’l-vücud’u ilan etmekte olduğunu, Kur’an’ın feyzinden fehmedip icmalen Katre namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden…

Devamını Oku

Kezalik mevcudat, vücuduyla Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni’in ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar. Evet, leyl ve neharın ihtilafı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu latîf masnuatta devamla cereyan eden mübadele ve devir ve teslim muamelesi kat’î bir şehadetle sermedî, âlî, daimü’t-tecelli bir Sahib-i Cemal’in vücuduna ve bekasına ve vahdetine şehadet eden kat’î bir bürhandır. Ve keza senevî inkılablarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnû ve mahluklardan olduğuna delâlet…

Devamını Oku

On İkinci Lem’a Arkadaş! Hayat, Hâlık’ın ehadiyetine bürhan olduğu gibi mevt de devam ve bekasına bir delildir. Evet, nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziya ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid’in eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delâlet ediyorlar. “Hayat, Hâlık’ın ehadiyetine bürhandır” Hayat, Allah’ın birliğine çok…

Devamını Oku

Kezalik inşa ve icadlarda görünen şu suhulet-i mutlaka, bütün mevcudatın bir Sâni’-i Vâhid’in eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde suubet, güçlük öyle bir derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir set çekilmiş olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın zatında şeriki olmadığı gibi –çünkü intizam bozulur, âlem fesada gider– fiilinde de şeriki yoktur. Çünkü suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebep olur. İnşa, daha önce yaratılmış atom ve unsurlardan terkip ederek yaratmaktır. Madde vardır; fakat o maddelerin hangi ölçüyle, hangi hikmetle ve hangi surette birleşeceğini belirleyen yine Allah’ın ilim, irade ve kudretidir. İcad ise…

Devamını Oku

Fert Nedir? Fert, tek birey demektir. Bir türün içindeki tek tek varlıklara fert denir. Mesela bir serçe, serçe nev’inin bir ferdidir. Bir kedi, kedi türünün bir ferdidir. Ahmet de insan nev’inin bir ferdidir. Nev’ / Tür Nedir? Nev’, aynı özellikleri taşıyan fertlerin tamamıdır. Bugünkü dilde buna genellikle tür denir. Mesela bütün serçeler serçe nev’i, bütün kediler kedi nev’i, bütün insanlar insan nev’idir. Yani nev’ / tür, fertlerin toplamıdır. Cins Nedir? Cins, birden fazla türü içine alan daha geniş sınıftır. Mesela serçe, güvercin, kartal ve leylek ayrı ayrı türlerdir; bunların hepsini içine alan geniş sınıf kuşlar cinsidir. Kedi, aslan, kaplan ve…

Devamını Oku

Arkadaş! Bir nev’in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin envaı arasında aza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki bütün mütevafık ve müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zat-ı Vâhid’in eser-i sanatıdır. Bir türün fertleri arasındaki uygunluk ve bir cinsin türleri arasındaki temel organ ve azaların benzerliği, hepsinin aynı mührü taşıdığını ve aynı kalemden çıktığını gösterir. Yani birbirine benzeyen çokluk, ayrı ayrı sebeplerin değil, tek bir Zât’ın sanatıdır. “Bir Nev’in Efradı Arasındaki Tevafuk” Nev, tür demektir. Efrad, o türün tek tek fertleridir. Tevafuk ise uygunluk, ahenk, birbirine denk düşme demektir. Mesela insan nev’inin fertleri olan Ahmet,…

Devamını Oku

Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesîreye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ve edevat vesaire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için…

Devamını Oku

Onuncu Lem’a Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevi’l-hayat ile her bir cüz ve cüz’îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle! Enva ve külliyat üstüne vaz’edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki: “Hayat ve ihya” “Hayat”, canlılık demektir. Bir hücrenin yaşaması, bir kuşun uçması, bir insanın görmesi, bir ağacın meyve vermesi hep hayatın tecellileridir. “İhya” ise hayat vermek demektir. Mesela kuru gibi görünen bir çekirdeğin baharda filizlenmesi, ölü toprağın yağmurla yeşermesi, anne karnındaki cansız görünen maddelerin bir bebek suretinde diriltilmesi ihyanın misalleridir. Hayat öyle bir…

Devamını Oku

Dokuzuncu Lem’a Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur. Evet, bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki o tarla tohum sahibinin mülküdür. Ve o tohum da o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona şehadet ediyorlar. Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anâsır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni’-i Vâhid’in yed-i tasarrufundadır. Demek, edna bir mahluka yapılan tasarruf-u hakiki ve zayıf bir…

Devamını Oku

Sekizinci Lem’a Gıda olarak mahlukata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevk edilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler ancak her şeyin mürebbisi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshirinde bulunan bir zatın hâtem-i hâssı olabilir. Gıda olarak mahlukata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevk edilir. Kur’an’ın birçok ayetinde bu hakikat şöyle zikredilir. يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ…

Devamını Oku

Yedinci Lem’a Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i ehadiyet göründüğü gibi kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vâzıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir. Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve envaı, âlât ve edevatı arasında hakîmane bir muarefe ve tanışmak ve dostane bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmane bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki kemal-i süratle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını def’eder. Evet, semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya,…

Devamını Oku

Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, süratler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet, her bahar mevsiminde pek hakîmane, basîrane, kerîmane faaliyetler başlar ve hârikulâde sanatlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat, kemal-i süratle, suhuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür. İşte, bu hârikulâde faaliyetler öyle bir zatın hâtemidir ki hiçbir mekânda olmadığı halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır. Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız…

Devamını Oku

Mezkûr sikke ve hâtemlerden mesela فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ âyetinin işaret ettiği ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlahîye bakınız ki pek çok garib haşirleri, acib neşirleri göresiniz. Evet, bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin bilinmez bir hikmete binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserisinde iade edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki hemen hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir. Her ne ise misliyet, ayniyet mevzubahis değildir. Her…

Devamını Oku

Altıncı Lem’a Cenab-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ettiği gibi aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Cenab-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ettiği gibi Kavramları Önce Yerine Oturtalım Bu derste geçen küll, cüz, küllî ve cüz’î kavramlarını doğru anlarsak, Üstad’ın verdiği tevhid dersini çok daha rahat kavrarız. Çünkü burada mesele sadece kelime öğrenmek değildir; varlıkların üzerindeki ilahî mühürleri okumaktır. Küll Ne Demektir? Küll, parçalardan meydana gelen bütündür. Mesela insan bir külldür; eli, kolu, gözü, kulağı, kalbi…

Devamını Oku

Beşinci Lem’a Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet eder ve nakkaşını tarif eder. Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan her bir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müctemian Sâni’ini gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni’ini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni’-i Zülcelal’in inkârına gitmemek gerektir. Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet…

Devamını Oku

Dördüncü Lem’a Bir kitap el yazısıyla yazılırsa yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad’in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve makul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünkü bu yola…

Devamını Oku

Üçüncü Lem’a Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî nakış ve keyfiyetlerinden bir numuneyi göstereceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müctemian yapmaktan âcizdirler. Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup şemsten o şeffaf şeylere in’ikas…

Devamını Oku

İkinci Lem’a Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk; câmiiyeti itibarıyla kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ü vücuda bir nüvedir ki Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halk etmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak’tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Mesela, bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde…

Devamını Oku

Birinci Lem’a Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki ancak her şeyi halk eden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cephesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektuplarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki ancak Sultan-ı ezel ve ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Mesela su, bir şey-i vâhid iken…

Devamını Oku

Tenbih Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur: Birisi âmiyane tevhiddir ki: “Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat onun mülküdür.” der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalalete düşmeleri korkusu vardır. İkincisi hakiki tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk onundur, vücud onundur, her şey onundur.” der; lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. Kur’an-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz. Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur: Birisi…

Devamını Oku

Bu sırra bir misal-i latîf suretinde bir temsil-i manevî rivayet ediliyor ki: Hazret-i Azrail aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki: — Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler. Benden küsecekler. Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: — Senin ile ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler. Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakiki olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete…

Devamını Oku

Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz’edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. “Yalnız Gafil ve Cahil Olanlar…” Buradaki gafil  ve cahil olanlar dersin başında zikredilen gafil ve cahillerdir: “Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Yani sebeplerde takılan o sebeplerin arkasında iş gören Kudret-i Ezeliye-yi göremeyen insanlardır. Mesela hastalık gelir; o sadece acıyı görür. Musibet…

Devamını Oku

Evet, Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır amma icraatçıları değillerdir ki saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki kudretin icraatını ilan ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahitlerdir ki gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidatlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek, esbab ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz’edilmiş birtakım vasıtalardır. Yoksa kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir. Beşer sultanlarının memurları ise sultanların ihtiyaç ve aczlerini def’ için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Evet, Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır…

Devamını Oku

Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar ancak o kudretten gelen hakiki tesirleri ilan ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünkü izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor. Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Daire-i Esbab Nedir? Daire-i esbab, Allah’ın kâinatta yarattığı sebepler perdesidir. Yani yağmurun buluttan gelmesi, meyvenin ağaçtan çıkması, çocuğun…

Devamını Oku

Ameli süte benzetirsek o amelde Allah’ın rızasından başka güdülen bütün maksatları da suya benzetebiliriz. Nasıl ki süte su katıldığında artık o süt gibi görünse de süt olmaktan çıkmıştır. Bu şekilde süt satan adama sahtekâr denilir. Aynen öyle de Allah’ın rızası için yapılan amel sütüne başka maksatlar hükmündeki suyu katarsak, o güzel amel de artık amel gibi görünse de, amel olmaktan çıkmıştır. Amellerini bu şekilde Allah’a satacağını zanneden adama da varın siz ne derseniz deyin. Ey Nefsim, Amelin Sütünü Bozma Ey nefsim! Amel süt gibidir; hâlis olursa kıymetlidir. Fakat içine riya suyu, şöhret suyu, menfaat suyu, alkış suyu, üstün görünme suyu…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-enbiya ve’l-mürselîn, İmamü’l-müttakin, Habib-i Rabbü’l-âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. Bu muazzam tasvir, kâinatın ne kadar büyük bir sanat ve gaye ile yaratıldığını, insanın bu yaratılış içindeki eşsiz yerini ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) varlığın zirvesi olduğunu anlatan çok derin, kalbî ve ruhî bir tablodur. “Kâinat bir şeceredir.” Üstadımız Kâinata (evrene) parça parça, birbirinden kopuk ve anlamsız bir yığın olarak değil; canlı, tek bir ağaç gibi bakmamızı ister. Bir ağacın kökü, gövdesi, dalları nasıl ki tek bir hayata, tek bir…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riya ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıta bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Mesela, tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder, feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkeza kıyas et. İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riya ve gösteriş iledir. Yapılan iyi işlerin, ibadetlerin ve hayırların manevi bir beden olduğunu düşünürsek, o bedene can…

Devamını Oku

İkinci vechi alan felsefe, enenin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakiki olduğunu zu’metmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zatıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envaen şirkler, dalaletler çıkmıştır. Ezcümle: Kuvve-i behimiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gazabiye gusnundan firavunlar, nemrutlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyyun, maddiyyun, felasife çıkmışlardır ki Vâcibü’l-vücud’a bir mahluk-u vâhidi verir. Bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler. Hülâsa: Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken verilen ehemmiyete göre mayi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık’ın evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde…

Devamını Oku

Mühim bir mesele: “Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır. Birinci vecih, ubudiyet-i mahzaya menşedir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakiki değildir. Vazifesi, Hâlık’ın sıfâtını fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya aleyhimüsselâm enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden Cenab-ı Hak, şecere-i tûba-i ubudiyeti inbat edip dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri vermiştir. “Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe…

Devamını Oku

Eğer insan, benliğine mizan nazarıyla bakarsa kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatı ile tasarrufat ve sıfât-ı İlahiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sayede قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا deki مَنْ şümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا nin şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur. Zira semavat ve arzın, hamlinden korkarak imtina ettikleri cihet “ene”nin bu cihetidir. Çünkü dalaletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “ene”nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücudunu yutar.…

Devamını Oku

“Ene”nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mizanü’l-hararet gibi Vâcibü’l-vücud’un rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor. “Ene’nin mahiyeti mevhumedir.” Yani ene hakiki, sabit, kendi başına kaim bir varlık değildir. İnsan “ben” der; fakat bu “ben” dediği şey hakiki malikiyet değildir. Sadece anlamak için verilmiş farazî bir ölçüdür. Nasıl haritada çizilen çizgiler arazide gerçek duvarlar değildir; fakat sınırları anlamaya yararsa, ene de hakiki bir mülk sahibi değildir; fakat Allah’ın mutlak malikiyetini anlamaya yarayan hayalî bir sınırdır. Misal: Bir çocuk oyun oynarken “burası benim evim, burası senin evin” diye yere çizgi çizer. O…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın. Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir.…

Devamını Oku

Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa tecelliyata ma’kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. Kezalik hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister. Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa tecelliyata ma’kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa zulmetli bir manzarayı göstermiş olur. İnsanın yaptığı işlerin iki yüzü vardır. Dışarıdan aynı iş gibi görünür; fakat niyet değişince mahiyeti değişir. Allah hesabına yapılan bir…

Devamını Oku

Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa ilim zannettiği şey de cehil olur. Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa ilim zannettiği şey de cehil olur. Kâinata, olaylara ve doğaya Allah’ın bir eseri, bir sanatı olarak bakarsan, öğrendiğin her şey gerçek bir bilgi (ilim) olur. Ama Yaratıcıyı unutup (gafletle), her şeyi sadece şuursuz “sebeplerin” (esbab) rastgele yaptığına inanırsan, bilgi sandığın o devasa birikim aslında büyük bir cehalettir.…

Devamını Oku

Fesübhanallah! Mülk ile melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicab ne kadar latîf ve ne kadar kalındır. İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir. İbadetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki araları cennet ile nârın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa emel ne kadar uzundur. Evet, hal ile mazi arasında öyle ince bir perde vardır ki ruhun mazi cihetine geçmesine mani değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesafedir. Kezalik mülk ile melekût, dünya ile…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih bürhanı reddetmek üzere “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez.” diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki neticenin kayyumu imandır. Bürhan ancak onu görmek için bir menfezdir veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâzâ bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır.  “Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi…” Bürhan, kesin delil demektir. Netice-i tevhid ise o delilden çıkan “Allah birdir, her…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen medd ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman, (Hâşiye: Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac, bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü mi’rac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem bu hakikate binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş oldukları gibi Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Mesela, yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin –küçüklüğüyle beraber– şems ile münasebeti ve muamelesi vardır. Binaenaleyh ey insan! Senin hakaretin, seni Hallak-ı âlem’in nazar-ı inayetinden setredecek bir sebep olamaz. İ’lem eyyühe’l-aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Burada üç kelime var: münasebet, muamele, mükâleme. Münasebet, iki şey arasında bir alaka, bağ, uygunluk ve ilişki bulunmasıdır. Yani biri diğeriyle tamamen kopuk değildir; aralarında bir yönüyle temas, irtibat veya uygunluk vardır. Muamele, iki şey arasında karşılıklı işleyiş…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete mebnidir. Ülfet ise cehl-i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki Kur’an, âyetleriyle insanların nazarını me’lufatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârıku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete mebnidir. İnsan, yeryüzünde her gün gördüğü şeylere alıştığı için onları “bilinen, normal, basit” zanneder. Hâlbuki o şeyleri gerçekten bilmez; sadece tekrar tekrar gördüğü için tanıdığını sanır. İnsan zihni, sürekli maruz kaldığı olayları bir süre…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeplerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani me’lufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli deniz kenarında durup denizin içerisindeki hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen dalgalara ve şemsin şuâatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeplerden biri;…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Mesela, her bir hâsse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Mesela, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur. “İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur” Yani bir insanın içinde, sanki mükelleflerden oluşan bir cemaat vardır. İnsan tek bir varlık gibi görünür; fakat içinde göz, kulak, dil, el, ayak gibi maddi organlarla birlikte akıl, kalp, hayal, hafıza, şehvet,…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle müsavat da vardır. Binaenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve keza her şeye de Rab olur. İ’lem eyyühe’l-aziz! Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle müsavat da vardır. Yıldızlar arasındaki mümaselet (benzerlik): Bütün yıldızların ve gezegenlerin temelde aynı maddelerden oluşması, küre şeklinde olmaları ve uzay boşluğunda dönmeleridir. Yıldızlar arasındaki müsavat (eşitlik): Dev bir galaksi de olsa, küçük bir yıldız da olsa hepsinin “yaratılmış olma”, “kendi başına hareket edememe” ve “kütleçekim gibi tabiat kanunlarına mahkûm olma” konusunda tamamen eşit seviyede bulunmalarıdır. Hiçbiri diğerinin…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-âlemîn’in gayrısı olması muhaldir. Rububiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Mesela, o kitapta bahir, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ Yâsin suretinde tam Yâsin Suresi yazıldığı gibi bazı masnuatta, bir…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hâlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binaenaleyh bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez. Hâlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Burada “âyineler”den maksat, Allah’ın birliğini yansıtan varlıklardır. Mesela bir çiçek, Hâlık’ın vahdetini gösteren küçük bir aynadır. Bir insan yüzü de ayrı bir aynadır. Bir yıldız da, bir galaksi de, bir zerre de aynı hakikati başka ölçüde gösterir.…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de âyetler, sahibinin şuunat ve ef’alinden bahseder. Şiir ise fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle âdi şeylerden bahsi hârikulâdedir. Şiirin hârikulâdelerden bahsi, ale’l-ekser âdidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hakikat ve Hayal Karşılaştırması Şiir, tesirini çoğu zaman hayalin süsünden alır. Âyet ise tesirini hakikatin bizzat kendisinden alır. Çünkü Kur’ân’ın gösterdiği hakikat, hayalle büyütülmeye muhtaç olmayacak kadar azametlidir. Arap edebiyatında meşhur bir kural vardır: أَحْسَنُ الشِّعْرِ أَكْذَبُهُ “Ahsenü’ş-şi’ri ekzebühü” yani…

Devamını Oku

İ’lem eyyühe’l-aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir meselede avamın fehimlerine en me’nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh en zahir dereceyi söylüyor. Çünkü öyle olmasa delilin neticeden hafî olması lâzım gelir. Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık’ın sıfatlarını ispat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvafık olur. Mesela, Hâlık’ın tasarrufatına delâlet eden âyetlerden en zahir en aşikâr olan tabakayı وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat…

Devamını Oku