Yazar: Nur Divanı
18- Kur’an-ı Kerîm okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Kerîm okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin: 1- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev-i beşere hitaben Kur’an’ın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatını kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübareğinden çıkar gibi dinlemiş olursun. 2- Veya Cebrail (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol. 3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Kerîm okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin: Aynı Kur’ân tilaveti, insanın zihnindeki…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet hususunda âlemin eczasıyla şuurca alâkadar olduğundan nebatî olsun hayvanî olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan nev’i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi neviler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek hayvanatın, gerek semeratın nevilerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da her bir ferdinde caridir. Hülâsa: Kur’an’ın âyetleriyle ebna-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delâletler olduğu gibi kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübraya pek kat’î delâletler ve işaretler vardır. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Zîhayatın vücuduna terettüp eden semereler; yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı a’zamı Hâlık’a râcidir. Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlık’a râci kısım ise bir anda husule gelir. Mesela o zîhayat, esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle Hâlık’ı evsaf-ı kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmiş oluyor. İ’lem eyyühe’l-aziz! Zîhayatın vücuduna terettüp eden semereler; yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı a’zamı Hâlık’a râcidir. Üstadımız diyor ki: Bir canlının yaratılmasının neticeleri yalnız o canlının yaşaması, beslenmesi, büyümesi ve faydalanması…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. Mesela, maddiyat âlemi Cenab-ı Hakk’ın envar-ı nimetini cezbetmek için hakiki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi âlem-i maneviyat dahi rahmet-i İlahiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh Resul-i Ekrem’in (asm) nübüvveti, şemsin kat’iyet ve vuzuhu derecesinde kat’î ve vâzıhtır. İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. “Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, kâinat kitabının parçaları da birbirini açıklar” demek şudur: Bir mahlûkun niçin öyle yaratıldığını bazen başka bir mahlûka…
14- Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudut bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men’ediyor. O bekçi ise muhit bir ilmin tecellisidir ki o tecelli kadere, kader de miktara, miktar da kalıba tahavvül eder. Demek her şey, içerisindeki zerrata bir kalıptır. İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Metindeki “zerrat-ı müteharrike”, varlıkların bünyesinde sürekli hareket eden zerrelerdir. Bu zerreler hareket eder; fakat…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Göz, lamba, şems gibi nur ve nurani şeylerde cüz’î küllî, cüz küll, bir bin müsavidir. Evet, şemse bak! Onun timsalleriyle seyyarat, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffaf şeyler, kemal-i suhuletle temessül ediyorlar. Kezalik Şems-i Ezelî şu kâinat kitabında bütün babları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def’aten bilâ-külfet yazıyor. Ve ba’sü ba’de’l-mevtte dahi aynı bu suhulet vardır. “Hilkatiniz ve ba’siniz, bir nefsin hilkat ve ba’si gibidir.” diye Kur’an-ı Kerîm emrediyor. İ’lem eyyühe’l-aziz! Göz, lamba, şems gibi nur ve nurani şeylerde cüz’î küllî, cüz küll, bir bin müsavidir. Küll–Cüz, Küllî–Cüzî Bir ağaç; kökü, gövdesi, dalları ve yapraklarıyla bir küll, yani bütündür.…
İ’lem eyyühe’l-aziz!(*Ehemmiyetlidir.) Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilalsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler. Kezalik pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne; cam ziyanın geçmesine, şuânın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mani yoktur. Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men’edecek bir mani yoktur. İ’lem eyyühe’l-aziz!(*Ehemmiyetlidir.) Âlem-i ziya, âlem-i…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hâssaları bilâhare rücû edip bi’l-ittifak Hakk’a iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinatın ancak ve ancak Kur’an’ın izah ettiği şekilde bulunduğunu gördüm. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hâssaları bilâhare rücû edip bi’l-ittifak Hakk’a iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinatın ancak ve ancak Kur’an’ın izah ettiği şekilde bulunduğunu gördüm. “İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hâssaları…” Hâssalar, insanın hakikati anlamaya yarayan akıl, kalp, vicdan, his, vehim ve hayal gibi bütün kabiliyetleridir. Vehim, zayıf ihtimalleri akla getirir; farz,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi kendisini insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünkü insan, mâlikin kemalâtına delâlet eden âlemin hüsnünü görüyor ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ sema-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, zafiyetiyle beraber hârika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlukat unvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbab içerisinde en geniş bir salahiyet sahibidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakiki’nin rusül vasıtasıyla böyle yüksek fakat gafil abdlerine kendisini bildirip tarif etmesi zarurîdir ki o Mâlik’in evamirine ve marziyatına vâkıf olsunlar. İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Vücud nevinde tezahüm yoktur. Yani pek çok âlemler, haller, vücud sahnesinde içtima eder, birleşirler. Mesela, gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem-i misale bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin. Sâniyen: Odada otururken kemal-i suhuletle o misalî odalarda her çeşit tebdil, tağyir, tasarruf edebilirsin. Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misallerinin en uzağına en yakındır. Çünkü o misalî misallerin kayyumu odur. Râbian: Bu maddî vücudun bir habbesi, bir parçası, o misalî vücudun bir âlemini içine alabilir. Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem-i mümkinat arasında da caridir. Çünkü mümkinatın vücudu, Vâcib’in nurundan bir…
“İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:” “İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.” “Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsafla muttasıf olamaz.” Cümle cümle anlamaya çalışalım. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin her birisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envaına bir fihriste şeklini veriyor. Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde “Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünkü vukua gelen haller suale tabidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler…
Kur’an’ın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi melekût cihetine geçen evliya ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan işrakiyyun ve âlem-i gayba nüfuz eden ruhaniyyun dahi Kur’an’ın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat-i mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatin bir tarafını bulur ve ifrat tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü bozup muvazeneyi ihlâl ediyorlar. Mesela, enva-ı cevahiri hâvi ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilatını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra…
3- Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemal-i muvazene ile cem’etmesidir. Burada Üstad, Kur’ân’ın Cenab-ı Hakk’ı anlatırken Rab oluşuyla İlâh oluşunu tam bir denge içinde birlikte göstermesini nazara veriyor. Rububiyet Ciheti Rububiyet; Cenab-ı Hakk’ın mahlûkatı yaratması, terbiye etmesi, rızıklandırması, büyütmesi, idare etmesi, muhafaza etmesi, şifa vermesi, öldürmesi ve diriltmesi gibi fiillerine bakar. Yani Allah’ın, mahlûkat üzerindeki Rabbanî tasarruflarıdır. Ulûhiyet Ciheti Ulûhiyet ise Cenab-ı Hakk’ın tek İlâh ve Mabud oluşuna, mutlak kemaline, celâl ve cemaline, kutsiyetine, azametine ve şeriksizliğine bakar. Yani O yalnızca kâinatı idare eden bir Rab değil; aynı zamanda ibadete lâyık, eşsiz ve mutlak İlâhtır. Kur’ân’ın Muvazenesi Kur’ân bir taraftan…
2- Esma-i hüsnanın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlahiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir. Allah’ın isimleri çoktur ve her birinin ayrı bir tecellisi vardır. Rahîm merhameti, Hakîm hikmeti, Adl adaleti, Kahhâr celâli, Gafûr mağfireti gösterir. Kur’ân bunlardan birini anlatırken diğerini bozmaz. Mesela Rahmet ile Adalet Kur’ân yalnız rahmeti anlatsaydı, insan azabı ve hesabı anlayamazdı. Yalnız azabı anlatsaydı, rahmet ve mağfiret perdelenirdi. Kur’ân ise “Allah çok bağışlayıcıdır” derken aynı zamanda adaleti ve hesabı da muhafaza eder. Denge Buradadır Bir isim öne çıkarken diğer isimleri iptal etmez. Rahmet, hikmetle; kudret, adaletle; celâl, cemalle beraber yürür. İşte “hakaik-i âliye-i İlâhiyedeki muvazene” budur. Kur’ân Allah’ın…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller: 1- Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir. 2- Esma-i hüsnanın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlahiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir. 3- Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemal-i muvazene ile cem’etmesidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller: 1- Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir. Kur’ân yalnız “Allah birdir” demekle kalmaz; tevhidin gerektirdiği bütün neticeleri de korur. Yaratmak O’na ait olduğu gibi, rızık vermek, hayat vermek, öldürmek, şifa vermek, hidayet etmek, idare etmek ve hükmetmek de O’na aittir. Tevhidi Parçalamaz Mesela “Allah yaratır ama…
Sancak Yere Düşmedi Mûte’de iki ordu birbirine girmiş, savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Müslümanların kumandanı Zeyd bin Hârise (r.a.) sancağı taşıdığı yerde şehit düştü. Sancak yere düşmeden Câfer bin Ebî Tâlib (r.a.) aldı. O da vücudu yaralar içinde kalıncaya kadar mücadele etti ve şehit oldu. Şimdi sancak Abdullah bin Revâha’nın (r.a.) elindeydi. Bir Anlık Tereddüt Abdullah atının üzerindeydi. Önünde düşman, arkasında dünya… Az önce iki arkadaşı gözlerinin önünde şehit olmuştu. Bir an nefsi tereddüt etti. Fakat o, nefsine dönerek adeta haykırdı: “Ey nefsim! Seni mutlaka boyun eğdireceğim! Sen şimdi öldürülmesen, hiç ölmeyecek misin? İşte ölüm geldi. Zeyd’in ve Câfer’in yürüdüğü…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet, müstakbel mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab ettiğinde suretini ve şeklini, dünyasını istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Mesela, arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da o âyinenin içindeki timsaller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman “Eyvah, ne ediyorum! Bunlar şarap…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur. Kezalik Allah’ın yolunda sülûk eden zat çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rast gelir ki bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Mesela, bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse kendi nefsiyle mugalata etmiş olur. “Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar.” İnsan…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder. Ziyanın elvan-ı seb’ayı tazammun ettiği gibi. Ve keza her birisi ötekilere delil olduğu gibi onların her birisine de netice olur. Demek esma-i hüsna, mir’at ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binaenaleyh neticeleri beraber mezkûr kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür. İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder. Ziyanın elvan-ı seb’ayı tazammun ettiği gibi. “Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder.” “İcmâlen tazammun eder” Ne Demek? İcmâlen: Toplu, kısa, ayrıntıya girmeden. Tazammun eder: İçinde bulundurur, içine alır. Yani Allah’ın bir ismi tecelli ettiğinde, öteki isimler de onun…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf unvanıyla bakacak olursan meçhul ve menkûr olur. Çünkü bu malûmiyet, örfî bir…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya…
Hâtim el-Esam Kimdir? Hâtim b. Unvân el-Esam, Şakîk-i Belhî’nin meşhur talebelerindendir. Belh çevresinde yaşamış, zühdü, hikmetli sözleri ve nefis terbiyesiyle tanınmıştır. Vefatı yaklaşık 237/851 yılıdır. Esam Ne Demek? “Esam / الأصم” Arapçada “sağır, işitmeyen” demektir. Fakat Hâtim el-Esam’ın gerçekten sağır olduğu için bu lakabı aldığı söylenmez. Meşhur anlatıya göre bu lakap, onun bir insanı utandırmamak için gösterdiği çok ince bir edepten doğmuştur. Hadise Nasıl Olmuş? Bir kadın, Hâtim Hazretlerine bir mesele sormak için gelir. Konuşmaları sırasında kadından istemeden mahcup edici bir ses çıkar. Kadın çok utanır; yüzü kızarır ve ne yapacağını bilemez. Hâtim el-Esam kadının utandığını hemen fark eder. Fakat…
İlim’den elde edilecek sekiz fayda Hâtim el-Esam, hocası Şakîk-i Belhî’nin sohbetlerine otuz yıl devam etmişti. Bir gün hocası ona: “Otuz senedir yanımdasın; bu ilimden ne elde ettin?” diye sordu. Hâtim el-Esam: “Sekiz fayda elde ettim. Kurtuluşumun bunlarda olduğunu ümit ediyorum.” dedi. Şakîk-i Belhî: “Nedir o sekiz şey?” deyince Hâtim şöyle anlattı: 1. Salih Ameli Kendime Dost Edindim İnsanlara baktım; herkesin sevdiği, bağlandığı kimseler vardı. Fakat bu sevgililerin kimi ölüm döşeğine kadar, kimi mezarın başına kadar beraber geliyor, sonra insanı tek başına bırakıyordu. Düşündüm ve dedim ki: “En hakiki dost, benimle kabre girecek olandır.” Kabre benimle beraber girecek olanın ancak salih…
İmam Gazâlî Hazretleri zikri üç kısımda ele alır: Dilin zikri: Allah’ı tesbih etmek, hamd etmek, yüceltmek ve Kur’ân okumaktır. Azaların zikri: Her uzvu Allah’ın razı olduğu yerde kullanmaktır. Gözün ibretle bakması, aklın tefekkür etmesi, ayağın hayra yürümesi buna misaldir. Kalbin zikri: Allah’ın varlık ve sıfatlarını, emir ve yasaklarını, vaad ve tehdidlerini; ayrıca kâinattaki sanat ve hikmeti düşünerek O’nun kudret ve azametini tanımaya çalışmaktır. Böylece zikir; dilin anması, kalbin uyanması, aklın tefekkürü ve azaların itaatiyle tamamlanan geniş bir kulluk hâlidir. Dille Zikri Küçümsemek Kur’ân’a da Sünnete de Aykırıdır Burada özellikle şu noktaya dikkat etmek gerekir: Bazı hadis inkârcısı çevreler, zikri yalnızca…
Allah ganiyy-i muğnîdir, her şeyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur. Allah Ganiyy-i Muğnîdir; Her Şeyin Anahtarı O’ndadır İnsan neden bu kadar endişeli? Çünkü çoğu zaman kendisini kaynağın sahibi zannediyor. Rızkı kendinden biliyor. Gücü kendinden biliyor. Çözümü kendinden bekliyor. Her şeyi kendi omzuna alıyor. Sonra da yoruluyor, tükeniyor, daralıyor. Halbuki hakikat çok başka: Kaynak sende değil, O’nda. Allah Ganiyy’dir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah Muğnî’dir; kullarını zengin eden, ihtiyaçlarını karşılayan O’dur. Demek rızık kapısının anahtarı O’nda. Huzurun anahtarı O’nda. Çözümün anahtarı O’nda. Çıkış yolunun anahtarı O’nda. Hâlis Abd Kimdir?…
Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Bu Cümle Hangi Yaraya Cevap Veriyor? İnsan en çok şu sorularda zorlanıyor: “Neden elimden alındı?” “Neden kaybettim?” “Neden gençliğim gidiyor?” “Neden sağlığım bozuldu?” “Neden sevdiğim şey bende kalmadı?” İşte “Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.” cümlesi tam bu sorulara cevap veriyor. Çünkü bizim en büyük yanılgımız, bize verilen şeyi mülkümüz zannetmemizdir. Halbuki mal bizim değildi. Sağlık bizim değildi. Gençlik bizim değildi. Beden bizim değildi. Ömür bizim değildi. Bize verilmişti; ama emanet olarak verilmişti. Mâlik O, Biz Emanetçiyiz Bir şey gerçekten seninse, onu tamamen korumaya gücün yetmesi gerekir. Gençliğini…
Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır. Âlemin devamı kendi zatından değildir. Kâinat kendi kendine ayakta durmuyor. Her şey varlığını da, devamını da Allah’ın kudretiyle sürdürüyor. Bir lambayı düşünün. Elektrik geldiği müddetçe yanar. Elektrik kesildiğinde söner. Lambanın ışığı kendinden olmadığı gibi, mahlûkatın bekası da kendinden değildir. Gökleri ve Yeri Tutan O’dur اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yok olup gitmesinler diye tutmaktadır. Andolsun, eğer onlar yıkılıp giderlerse O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz.” Fâtır, 35/41 Demek ki kâinatın devamı kendi tabiatına bırakılmış değildir. Onu tutan var.…
36- Allah melce ve mencedir.
Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur. Yorulanlara, Küsenlere, Tükenenlere… Bazen insan öyle bir noktaya gelir ki sadece bedeni yorulmaz; ruhu yorulur. Dünyadan yorulur, insanlardan yorulur, hadiselerden yorulur, hatta bazen kendinden bile yorulur. İçinden, “Bu dünya bana dar geliyor artık…” der. İşte tam bu noktada insanın önüne çok büyük bir hakikat çıkıyor: Kaçtığın yerde değil, intisap ettiğin yerde huzur var. Ruhun Sığınacağı Bir Yer Lazım Üstad Hazretleri şöyle söylüyor: “Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur.” Melce, sığınılacak yer demektir. Mence ise…
Allah mûcid, vâcibü’l-vücud olduğundan kurbiyetinde vücud nurları, bu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Yakınlığın Vücuda, Uzaklığın Ademe Sebep Olması Bu cümleyi anlamak için önce iki kelimeyi iyi oturtmak gerekiyor. Mûcid, yoktan var eden demektir. Varlığı olmayan şeye vücud veren Allah’tır. Vâcibü’l-vücud ise varlığı kendinden olan, varlığı için hiçbir sebebe muhtaç bulunmayan ve yokluğu düşünülemeyen demektir. Bizim varlığımız ise böyle değildir. Biz mümkinü’l-vücuduz. Yani varlığımız kendimizden değil; verilmiş, devam ettirilen bir varlıktır. İşte buradan büyük bir hakikat çıkıyor: Vücudun kaynağı Allah’tır. Fakat burada “Allah’a yaklaşmak” mekân itibarıyla yaklaşmak değildir. Allah mekândan münezzehtir. Buradaki yakınlık: İman ile intisap, marifet ile tanımak, muhabbet ile bağlanmak…
Allah, kâmil-i mutlak olduğundan lizatihî mahbubdur. İnsanın fıtratında muhabbetin sebebi olan üç büyük meyil vardır: Güzelliği sever, kemale hayran olur, ihsan edeni sever. Güzel bir şey gördüğümüzde kalbimiz ona meyleder. Büyük bir kemal gördüğümüzde takdir ederiz. Bize iyilik eden birine karşı da muhabbet duyarız. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır.” Demek insanın sevgisi sebepsiz değildir. Cemal, kemal ve ihsan arttıkça muhabbet de artar. Kemal Arttıkça Muhabbet Artar Bir insanın ilmi arttıkça ona olan takdirimiz artar. Ahlâkındaki güzellik arttıkça sevgimiz artar. Cömertliği, merhameti, fedakârlığı…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, kâmil-i mutlak olduğundan lizatihî mahbubdur.📌Detaylı izah için Allah mûcid, vâcibü’l-vücud olduğundan kurbiyetinde vücud nurları, bu’diyetinde adem zulmetleri vardır.📌Detaylı izah için Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur.📌Detaylı izah için Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır.📌Detaylı izah için Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.📌Detaylı izah için Allah ganiyy-i muğnîdir, her şeyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.📌Detaylı izah için İ’lem eyyühe’l-aziz! Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Peki gerçekten kâfi midir? Dilimiz,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır? Evet Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, bazen âyât-ı kudreti âyetlerde bast eder. Sonra içerisinden esmayı çıkarır. Bazen mensucat toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmada tayyeder. Bazen de ef’alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal eder. Bazen de halkın a’malini tehdidane söyler. Sonra rahmete işaret eden isimler ile teselli eder. Bazen de bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra o makasıdı takrir ve ispat için bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz’iyatı zikreder. Sonra esma-i külliye ile icmal eder ve hâkeza… İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnayı…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar. Mesela, bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi atâ da kaza kanununun kat’iyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif: “Yâ İlahî! Hasenatım senin atâ’ndandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum.” der. Atâ, Kaza ve Kader İ’lem…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden: Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir. İkincisi, gerek enfüsî gerek âfakî yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir. Üçüncüsü, inşaata lâzım olan mukaddimeleri keşif ve tertip etmektir. Mesela, bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddimeleri ihzar ve tertip etmek gibi. Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvela mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı…
Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efradı olduğu gibi pek büyükleri de vardır. Semanın vechini, yüzünü ziyalandıran her şey yıldızdır. Bu neviden bir kısmı, semaya ziynet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semavî mancınıklardır. Semada yapılan bu recm, sema gibi en vâsi dairelerde bile vukua gelen mübareze hâdisesini insanlara göstermekle, insanların mutîlerini âsilerle mübarezeye teşvik ile alıştırmaktır. Yıldızların küçüğü de büyüğü de vardır Üstad burada “yıldız” kelimesini geniş manada kullanıyor. Gökyüzünde ışığı görülen semavî cisimlerin kimi küçük, kimi ise son derece büyüktür. Biz uzaktan baktığımız için hepsi küçük bir nokta gibi görünse de hakikatte aralarında çok büyük farklar vardır. “Semanın vechini…
Altıncı Basamak: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, nev-i beşeri itaate irşad, isyandan zecir ve men’etmek üzere kullandığı üslub-u âlîsine bak: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ Yani “Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semavat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.” Kur’an-ı Kerîm bu âyet ile pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinlinin aczlerini ilan zımnında nida ediyor: Ey insan-ı hakir, sağir, âciz! Ne suretle, şeytanları recmeden melaike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı ezel’e isyan ediyorsun? Nasıl kocaman yıldızları…
Beşinci Basamak: Ruhanîlerin ahyarı, semada bulunduklarından eşrarı da letafetlerine güvenerek onlara takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i sema, onları şeraretleri için kabul etmeyerek def’ediyorlar. Maahâzâ bu gibi manevî mübarezeleri âlem-i şehadete, bilhassa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana ilan ve teşhirine recm-i nücum alâmet ve nişan kılınmıştır. “Ruhanîlerin ahyarı, semada bulunduklarından…” Melekler ve diğer hayırlı ruhanî varlıklar semavî âlemlerde bulunurlar. Semavat, onların vazife ve faaliyet sahasıdır. “Eşrarı da letafetlerine güvenerek onlara takliden iltihak etmek istediklerinde…” Şerli ruhanîler, yani şeytanlar ve habis cinler de latif ve nuranî yapıda olmalarına güvenerek, semavî varlıklar gibi yüksek âlemlere çıkmak, onların arasına karışmak ve semavî haberlere…
Dördüncü Basamak: Cenab-ı Hakk’ın; iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır. Mesela, Bedir gibi bazı gazâlarda Ashab-ı Kiram’a yardım etmek üzere küffar ile muharebe etmek için melaikenin semadan inzalini iktiza eden ismi, melaike ile şeyatîn yani semavî olan ahyar ile arzî eşrar arasında muharebenin vukuunu istib’ad değil, iktiza eder. Evet Cenab-ı Hak, melaikeye bildirmeksizin şeytanları def’ veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine bu kabîl mücazatın müstahaklarına ilan ve teşhiri, azametine lâyıktır. Dördüncü Basamak: Cenab-ı Hakk’ın; iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır. Allah’ın isimlerinin tecellileri aynı şekilde olmaz. Her isim, kendi mânasına uygun farklı bir hüküm ve fiil gösterir. Rahîm ismi…
Üçüncü Basamak: Semavatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam, ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semavat ehli, arz sakinleri gibi değildirler. Evet, arzda bulunan nifak, şikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır ve şerrin ihtilatı gibi şeyler, semavatta yoktur. Bu sayede semavatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sakinleri verilen emirlere kemal-i itaatle imtisal ediyorlar. “Semavatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam, ıttırad…” Göklere baktığımızda kargaşa değil düzen, başıboşluk değil ölçülü ve devamlı bir işleyiş görüyoruz. Buradaki sükûn ve sükût, hareketsizlik demek değildir; gürültüsüz, kavgasız ve emre tâbi bir faaliyet demektir. Ittırad ise bu düzenin istikrarlı ve devamlı şekilde sürmesidir. “Semavat…
İkinci Basamak: Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire semavattan geliyor. Arzdan da semaya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticarî muameleden anlaşılıyor ki arzın sakinleri için semaya çıkmaya bir yol vardır ki enbiya, evliya, ervah; cesetlerinden tecerrüd ile semavata urûc ederler. “Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır.” Yeryüzü, göklerden kopuk ve müstakil bir âlem değildir. Dünya ile semavat arasında hem maddî hem de mânevî sürekli bir irtibat vardır. Dünya, üst âlemlerle bağlı büyük bir sistemin parçasıdır. “Arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire semavattan geliyor.”…
Onuncu Risale بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âyet-i kerîmenin yüksek semasına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz. Birinci Basamak: Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevi’l-hayat ile dolu olması, semavatın o müzeyyen burçları zevi’l-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevi’l-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü hüsn-ü ziynet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahâzâ ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-ı mahdud oraya…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, mesela letafetine dikkat edilirse yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik insanın da istidadına bakılırsa vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhanî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse en evvel insan bu âlemden daha latîf bir âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır. Ve keza insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki insanlardan bir çekirdek var ki Cenab-ı Hak, şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin ve belki…
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًاۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mümin değilsin” demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm’a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Nisâ Sûresi(4) 94. Ayet Tekfir Hevesine…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Vâcibü’l-vücud zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi ef’alinde de benzemiyor. Çünkü Vâcibü’l-vücud’un kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, fert nevi, cüz küll aralarında fark yoktur. Ve keza onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur. Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-vücud’un ef’alini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor. İ’lem eyyühe’l-aziz! Vâcibü’l-vücud zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi ef’alinde de benzemiyor. Vâcibü’l-vücud Nedir? Vâcibü’l-vücud, varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyen ve var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan demektir Neden “Vâcib”? Çünkü Allah’ın varlığı başkasına bağlı değildir. O’nu meydana getiren, var eden veya ayakta tutan başka…
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Hâlık’ını razı etti isen halkın rızasını tahsile lüzum yoktur, o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır.” “Maahâzâ ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.” İ’lemeyyühe’l-aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Hâlık’ını razı…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî’ye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nurani olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan, hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksat bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserisi perde olurlar, set olurlar. Vazifesi fetih ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşir iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman, esbab şirkine inkılab eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse tatile yani hâlıksızlığa incirar eder. El-iyazü billah! İ’lem eyyühe’l-aziz! Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman, esbab şirkine inkılab eder. Kur’ân’ın İkazı وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ “Onların çoğu, Allah’a ancak şirk koşarak iman ederler.” (Yûsuf, 12/106) Bu âyet, meselenin ne kadar ince ve tehlikeli olduğunu gösterir. İnsan diliyle “Allah’a inanıyorum” der; fakat fiillerinde, nimetlerde, başarıda, rızıkta, şifada ve neticelerde sebeplere hakikî tesir vermeye başlayabilir. İşte şirk her zaman putun önünde eğilmekle başlamaz; bazen “Ben yaptım,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envaen türlü türlü mensucat kumaşlar, me’kûlat yemekler, meşrubat şerbetler vardır. Bir kısmı kesif bir kısmı latîf, bir kısmı zâil bir kısmı daimî, bir kısmı katı bir lüb bir kısmı mayi ve hâkeza her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakıştır. Bir kısım felasifenin dalaletince, “İcad ile nakış birdir ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzattır.” derler, dalalete düşerler. İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. Kâinat, Allah’ın sanatlarının sergilendiği bir dükkân, nimetlerinin toplandığı büyük bir depo ve hazine gibidir.…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kādir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kāsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kāsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah’a şirk yapma! اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ ’lem eyyühe’l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kādir değilsin. İnsan kendi bedeninin sahibi gibi görünür ama ustası değildir. Elini kullanır fakat o eli kendisi yapmamıştır. Gözleriyle görür fakat gözün merceğini, retinasını, sinirlerini kendisi yerleştirmemiştir. Kalbi her gün binlerce defa atar; insan daha kalbine “Şimdi bir defa at!” emrini bile veremez. Kendi bedeninin en…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir zatın zikrine devam eyle ki devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesîm-i zikrine beden ol ki hayattar olasın. Esma-i İlahiyeden birisinin hayt-ı şuâıyla temessük et ki adem deryasına düşmeyesin. Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zat-ı Kayyum’a dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da onun hazinesine…
10- Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sadık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sadık olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sadık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sadık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir. Çünkü eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak; tecezziyi kabul etmez bir külldür, bazıyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh edna bir şeyde hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni’ vâhid-i hakiki olmazsa kesîr-i hakiki olacaktır. Kesîr-i hakiki ise gayr-ı mütenahîdir. Maahâzâ…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silah vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak sefere gidenler gibi görünmüyorlarsa da hayattadırlar diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki: “Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır.” diye müteselli oluyor. Mesela, ilim gibi “Dünyada menfaati olmasa…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Evham, şübehat, dalalatın menşe ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fena olur. Sonra başlar bazı teviller ile o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o masuma da aksettirir. Hülâsa: Nefs-i emmare, deve kuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya sofestaî gibi münakaşa edenleridir ki vekilleri birbirini reddeder. تَعَارَضَا تَسَاقَطَاkabîlinden “Hiçbirisi de hak değildir.” diye hükmeder. İ’lem eyyühe’l-aziz! Evham, şübehat, dalalatın menşe ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlahiyenin…
Tevbe nedir, ne değildir? Hangi tevbe Kabul edilir? Tevbenin Mahiyeti Râzî, Tevbenin özü, insanın yaptığı kötülükten pişman olması ve gelecekte onu bir daha yapmamaya kesin olarak karar vermesidir. اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًا Ancak Allah’ın kabul etmesini vaad buyurduğu tevbe, o kimseler içindir ki, cehaletle günah işleyip hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul eder. Allah alîmdir hakîmdir. Nisâ Sûresi(4) 17. Ayet Tevbenin Birinci Şartı: بِجَهَالَةٍ “Cehaletle Günah İşlemek” Meselesi Allah Teâlâ tevbenin kabulünü iki şartla zikretmiştir. Birincisi: يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ “Kötülüğü cehaletle…
Sohbet Duası
Sohbet Duası: وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، عَلَى الْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَعَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ، وَعَلَى كُلِّ اسْمٍ مِنْ أَسْمَائِهِ، وَعَلَى كُلِّ صِفَةٍ مِنْ صِفَاتِهِ سُبْحَانَهُ، حَمْدًا بِعَدَدِ جَمِيعِ تَجَلِّيَاتِ أَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ، جَلَّ جَلَالُهُ مِنَ الْأَزَلِ إِلَى الْأَبَدِ، لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ. Hamd, Allah’a iman ettiğimiz, O’nun birliğine inandığımız, O’nun bütün isimlerine ve bütün sıfatlarına iman ettiğimiz için âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’nu, isim ve sıfatlarının bütün tecellileri sayısınca hamd ile överiz. O’nun şanı ezelden ebede yücedir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. اللَّهُمَّ ارْزُقْنَا الْإِخْلَاصَ فِي الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ، وَاجْعَلْ كَلَامَنَا لَكَ وَفِيكَ وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِكَ. Allah’ım! Sözümüzde ve amelimizde bize ihlâs nasip eyle. Sözlerimizi…
Resûlullah (s.a.v)’in “Dayım” dediği büyük sahabi: Sa‘d b. Ebî Vakkas (r.a.), İslâm’ın ilk yıllarında iman eden büyük sahabilerdendir. Benî Zühre kabilesindendi; Resûlullah’ın (s.a.v.) annesi Âmine validemiz de aynı kabileye mensup olduğu için Sa‘d, anne tarafından akrabalık cihetiyle Resûlullah’a yakın kabul edilirdi. Nitekim Tirmizî’de nakledilen bir rivayette Resûlullah (s.a.v.), Sa‘d’ı görünce: “İşte benim dayım! Haydi, kimin böyle bir dayısı varsa göstersin.” buyurmuştur. Karanlıktan Nura Rivayete göre Sa‘d, Müslüman olmadan birkaç gün önce kendisini zifiri karanlıkta gördüğü bir rüya görmüştü. Ardından bir ay doğmuş, o da ayın aydınlattığı yolu takip etmişti. Önünde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve Zeyd b. Hârise gibi…
Resûlullah (s.a.v)’i evinde ağırlayan sahabi: Ebû Eyyûb el-Ensârî: Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) asıl adı Hâlid b. Zeyd b. Küleyb’dir. Medineli Ensar’ın Neccâroğulları kolundandır. Onu ümmet içinde unutulmaz kılan en büyük şereflerden biri, hicret sırasında Resûlullah’ın (s.a.v.) Medine’de onun evinde misafir olmasıdır. Bütün Medine Onu Evinde Misafir Etmek İstiyordu Resûlullah (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde Ensar büyük bir heyecan içindeydi. Herkes Allah Resûlü’nü kendi evinde misafir etmek istiyor, önüne çıkıp: “Yâ Resûlallah! Bizde kal. Evimiz, imkânımız senin hizmetindedir.” diyordu. Fakat Resûlullah (s.a.v.) devesini serbest bırakarak:“Bırakın onu; o ne yapacağını bilir.” buyuruyordu. Deve ilerledikçe bütün gözler onu takip ediyordu. Hangi evin önünden geçse o…
Abdullah İbn Abbas Kimdir? Abdullah İbn Abbas (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) amcası Hz. Abbas’ın oğludur. Hicretten yaklaşık üç yıl önce dünyaya gelmiş, Resûlullah’ın vefatında henüz 13–15 yaşlarında genç bir sahabi olmasına rağmen onun sohbetinde bulunmuş, hizmet etmiş ve ilminden istifade etmiştir. Daha sonra tefsir, hadis ve fıkıhta öyle bir dereceye ulaşmıştır ki “Ümmetin âlimi” ve “Kur’ân’ın tercümanı” diye anılmıştır. Ondan yaklaşık 1660 hadis rivayet edilmiştir. Öyle ki: “Devemin yularını kaybetsem Kuran’da bulurum “diyordu. Ey Nefsim! Yaşını Mazeret Etme İbn Abbas küçüktü ama hedefi büyüktü. “Ben daha gencim, sonra öğrenirim.” demedi. Resûlullah’ın yanında geçirdiği her anı ganimet bildi. Ey nefsim! Sen ise…
Hz. Ali’den Ayrılanlarla Görüşme Hz. Ali’nin (r.a.) taraftarlarından bir grup, Hz. Muâviye ile yaşanan ihtilaf ve tahkim hadisesi sebebiyle Hz. Ali’den ayrılmıştı. Abdullah İbn Abbas (r.a.), onların içine düştüğü bu yanlış anlayış karşısında sessiz kalmadı. Hz. Ali’ye gelerek: “Ey Müminlerin Emiri! Bana izin ver de gidip onlarla konuşayım.” dedi. Hz. Ali: “Onların sana bir kötülük yapmalarından korkuyorum.” buyurdu. İbn Abbas ise büyük bir cesaret ve tevekkülle: “Hayır, inşallah bir şey olmaz.” dedi. Çok İbadet Ediyorlardı, Fakat… Abdullah İbn Abbas onların yanına vardığında son derece dikkat çekici bir manzarayla karşılaştı. Kendi ifadesiyle, o güne kadar onlardan daha çok ibadet eden bir…
O gün suçluları, bukağılara vurulmuş ve birbirlerine bağlanmış olarak görürsün. وَتَرَى الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ “O gün suçluları, bukağılara vurulmuş ve birbirlerine bağlanmış olarak görürsün.”(İbrâhim, 14/49) Buradaki “مُقَرَّنِينَ / mukarranîn”, birbirine bağlanmış, eşleştirilmiş; “الأَصْفَاد / esfâd” ise zincirler, bağlar ve bukağılar demektir. Râzî âyeti sadece “Cehennemde insanların ellerine zincir vurulacak” şeklinde anlamıyor. Bunun zahirî, manevî ve ruhî yönleri bulunduğunu söylüyor. İnsan dünyada neye bağlanmışsa, ahirette o bağlılığının hakikatiyle karşılaşacaktır. Birinci İzah: Kâfir Şeytanıyla Birlikte Bağlanır Kelbî ve Atâ’ya göre her kâfir, dünyada kendisini kötülüğe sürükleyen şeytanıyla beraber bağlanacaktır. Râzî bunu daha derin bir şekilde açıklar: İnsanın içinde zamanla meydana…
سَرَابِيلُهُم مِّن قَطِرَانٍ وَتَغْشَىٰ وُجُوهَهُمُ النَّارُ “Onların gömlekleri katrandandır; yüzlerini de ateş kaplar.”(İbrâhim, 14/50) Buradaki “serâbîl”, gömlekler ve elbiseler; “katırân” ise katran, yani zift benzeri son derece yanıcı, siyah ve kötü kokulu bir madde demektir. Neden Katran Elbise? Râzî, katranın özellikle zikredilmesinde büyük bir dehşet bulunduğunu söyler. Katran vücuda yapışır, harareti deriye işler, ateşi çok çabuk tutar, rengi karadır ve kokusu kötüdür. Dolayısıyla cehennemliklere katrandan elbise giydirilmesi, azabın her taraftan onları kuşatmasını ifade eder. İnsan normalde elbiseyi kendisini korumak için giyer; fakat burada elbisenin kendisi azap vasıtası hâline gelmiştir. Dört Ayrı Azap Bir Arada Râzî’ye göre burada aynı anda birkaç…
Peygamberimize neden “Allah’ı gafil sanma” denildi? وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!” (İbrâhim, 14/42) İlk bakışta şöyle bir soru doğuyor: Hz. Peygamber’in (asm) Allah’ın zalimlerin yaptıklarından habersiz olduğunu düşünmesi zaten mümkün değildir. Öyleyse neden ona ‘sakın böyle sanma’ deniliyor? Râzî bu soruya dört yönden cevap veriyor. Birinci İzah: İnancında Sabit Kal Buradaki ifade, Hz. Peygamber’in gerçekten böyle bir şüphe taşıdığını göstermez. Mana şudur: “Allah’ın hiçbir şeyden gafil olmadığına dair kesin imanında daima sabit kal.” Kur’ân’da benzer hitaplar vardır. Mesela Peygamberimize, “Sakın müşriklerden olma” denilmesi onun şirk tehlikesi yaşadığı anlamına gelmez. Yahut müminlere “Ey…
Dördüncü Reşha Bak, öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve camidatı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılab etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyite-i sâmite; birer munis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir…
Mülk suresinde ölümün hayattan önce zikrediliş hikmeti: اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ O ki, hanginiz amelce daha güzeldir diye sizi imtihân etmek için ölümü ve hayâtı yarattı. Ve O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Gafûr (çok mağfiret eden)dir. Mülk, 67/2 Fahreddin Râzî Hazretleri der ki: Allah Teâlâ, “Hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 67/2) buyururken, hayat aslında ölümden önce olduğu hâlde ölümü önce zikretmiştir. Fahreddin er-Râzî bunun birkaç hikmetini nakleder. 1) Mukâtil şöyle der: “Cenâb-ı Hakk “ölüm” ile, nutfeyi, “alaka”yı ve “mudga´yı (insanın yaratılışındaki ilk merhaleleri); “hayat”…
Beşinci Reşha Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nurani bir şekle sokmuştur. Evet, o zatın nurani gözlüğüyle kâinata bakılmazsa kâinat bir matem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata; harekâtıyla, tenevvüüyle ve tagayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte o…
Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû-i zandır. Sû-i zan ise maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler. Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Sû-i zan, bir kimsenin sözünü veya davranışını kesin bir delil olmadığı hâlde kötüye yormaktır. İnsan, hakikati bilmediği boşluğu kendi tahminiyle doldurur; fakat nefsindeki kusurlar sebebiyle çoğu zaman o boşluğu kötü ihtimallerle doldurur. Kur’ân bu yüzden zan konusunda çok açık bir ölçü koyar: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا…
Onuncu Deva
Onuncu Deva: Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen, hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen merak etmemeye çalış. Yani hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet merak, hastalığı ikileştirir; maddî hastalığın altında merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle rıza ile hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhamla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider. Merak, hastalığı ziyade ettiği…
Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur.
Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Evet, gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Buradaki gurur, insanın kendisini olduğundan büyük görmesi, kendi aklına, bilgisine, kabiliyetine ve manevî hâline fazla güvenmesi demektir. Gururlu insanın en büyük problemi şudur: Kendi eksikliğini göremediği için eksikliğini tamamlayamaz. Hasta olduğunu…
İkinci Hastalık: “Ucub”dur.
İkinci Hastalık: “Ucub”dur. Arkadaş! Yeise düşen adam, azaptan kurtulmak için istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemalât beni kurtarır, yeter.” diye bir derece rahat eder. Halbuki a’male güvenmek ucubdur. İnsanı dalalete atar. Çünkü insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur, mülkü değildir, onlara güvenemez. Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i sanatı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu…
Birinci Hastalık: “Yeis”tir.
Hâtime Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir. Birinci Hastalık: “Yeis”tir. Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olamayan azaptan korkar, yeise düşer. Böyle bir meyusun gözüne, dinî meselelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilan-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh a’male muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete müracaat etsin: قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdud, ömrünün günleri ma’dud ve her şeyin fânidir. Öyle ise şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki bâki kalsın. Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farz edelim. Bu çekirdekler, iska edilip muhafaza edilirse ilâ-mâşâallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezalik senin o yüz senelik ömrün de şeriat suyu ile iska ve âhirete sarf edilirse âlem-i bekada ile’l-ebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir insanı yaratan Hâlık’ın, âlemi müştemilatıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Zira bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi âlemin de yaratılışı müştemilatının yaratılışından ibarettir. Ve keza insan, âleme bir enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü kavunun hâlıkı, çekirdeğinin hâlıkından başkası olması mümtenidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir insanı yaratan Hâlık’ın, âlemi müştemilatıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Buradaki “bu’d”, akıldan uzaklık; “garabet” ise tuhaflık ve imkânsızlık hissidir. Yani bir insanı gerçekten yaratan kudretin, bütün âlemi yaratması akıldan uzak görülemez. Çünkü insan basit, tek parçalı ve sıradan bir varlık değildir. İnsanın yaratılışında, kâinatta işleyen…
Mele-i A‘lâ ne demektir?
Mele-i A‘lâ ne demektir? Mele-i A‘lâ Arapça اَلْمَلَأُ الْأَعْلَى terkibidir. “Mele’”, itibarlı ve önde gelen topluluk; “a‘lâ” ise yüce, yüksek ve üstün demektir. Buna göre Mele-i A‘lâ, “yüce topluluk, semâvî topluluk, yüksek makamdaki melekler cemaati” anlamına gelir. Buradaki yükseklik hem mekân bakımından semâlarda bulunmayı hem de Allah’a kulluktaki yüksek makam ve şerefi ifade eder. Kur’ân’da Nerelerde Geçer? Bu ifade Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmektedir. Sâffât sûresinde şeytanların Mele-i A‘lâ’yı dinleyemedikleri bildirilir: لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ “Onlar Mele-i A‘lâ’yı dinleyemezler; her taraftan kovulup atılırlar.” Sâffât, 37/8 Sâd sûresinde ise Resûlullah’ın ﷺ vahiy gelmeden önce Mele-i A‘lâ’nın…
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri bir gün Bağdat sokaklarında yürürken şöyle düşünüyordu: “Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz, وَالْعَصْرِ — Asra, zamana yemin olsun buyuruyor. Fakat ben, zamanın ne büyük bir kıymeti var ki Allah ona yemin ediyor, tam idrak edemiyordum.” Bağdat’ın kavurucu sıcaklarından biriydi. Güneş yakıyor, sokaklar âdeta ateş saçıyordu. Tam o sırada bir adamın feryadını duydu: “Sermayesi tükenen şu adama yardım edin! Sermayesi eriyen şu adama yardım edin!” Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri sesin geldiği tarafa baktığında, adamın buz sattığını gördü. Buzlar sıcak altında hızla eriyor; adam ise sermayesi gözlerinin önünde tükenirken müşteri bulabilmek için çırpınıyordu. Zaman da Bizi Böyle Eritiyor Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri bu…
Dinimize dönün ifadesindeki şüpheye cevap. Yüce Allah şöyle buyurur: وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ Kâfirler peygamberlerine: “Ya bizim dinimize dönersiniz, ya da biz sizi kesinlikle ülkemizden sürüp çıkarırız” dediler. İbrahim Sûresi, 13. âyet Akla Gelen Soru Âyette geçen “dinimize döneceksiniz” ifadesi ilk bakışta şöyle bir soruyu akla getirebilir: Peygamberler, peygamberliklerinden önce kavimlerinin bâtıl dini üzerinde miydiler ki kendilerine “Dinimize geri dönün!” denilmiştir? Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu soruya altı yönden cevap verir: Birinci Cevap: Kavimlerinin Yanlış Zannı Peygamberler o memleketlerde doğmuş, o toplumların içinde yetişmişlerdi. Peygamberlikle görevlendirilmeden önce kavimlerinin bâtıl inançlarını açıkça tenkit etmiyor ve…
Habbab’ın ateşi, bizim bahanelerimiz. Habbab bin Eret radıyallahu anh, aslen Benî Temîm kabilesindendi. Küçük yaşta bir baskın sırasında esir düştü, elden ele dolaştırıldı ve sonunda Mekke’de Ümmü Enmâr el-Huzâiyye’ye köle olarak satıldı. Ümmü Enmâr onu kılıç yapma sanatını öğrenmesi için bir demircinin yanına verdi. Habbab kısa zamanda ustalaştı. Dürüstlüğü, emaneti ve işindeki sağlamlığıyla Mekke’de tanındı. İnsanlar onun yaptığı kılıçlara rağbet etmeye başladı. Genç yaşına rağmen derin düşünen biriydi. Cahiliyenin putlara tapmasını, insanların zulüm ve cehalet içinde yaşamasını ibretle seyrederdi. Kalbi sanki bu karanlığın ardından doğacak bir sabahı bekliyordu. Derken Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin insanları Allah’ın birliğine çağırdığı haberini duydu.…
Hazret-i Ömer’in öptüğü baş
Hazret-i Ömer’in öptüğü baş. Abdullah bin Huzâfe’nin Kayser karşısındaki duruşu Hazret-i Ömer radıyallahu anh’ın hilâfeti zamanında, hicretin 19. yılında Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh’ın da içinde bulunduğu bir İslâm ordusu Bizans üzerine gönderildi. Bizans hükümdarı Kayser’e, Müslüman askerlerin imanlarındaki sadakat, Allah ve Resûlü uğruna canlarını hiçe saymaları anlatılmıştı. Bunun üzerine Kayser, adamlarına bir Müslüman esir yakaladıklarında onu öldürmemelerini, sağ olarak kendisine getirmelerini emretti. Kayser’in Teklifi Bir müddet sonra Abdullah bin Huzâfe radıyallahu anh Bizanslılara esir düştü ve Kayser’in huzuruna çıkarıldı. Kayser ona uzun uzun baktıktan sonra, “Sana bir teklifim var” dedi. Abdullah bin Huzâfe, “Nedir?” diye sordu. Kayser, “Hıristiyan ol.…
Beni hasta eden tabibdir
Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, Hazret-i Osman’ın son zamanlarında Medine’ye döndü. 60 yaşının üzerinde iken hastalandı. Halife Hazret-i Osman, ziyâretine geldi. Dedi ki: – Bir isteğin mi var? – Allahü teâlânın rahmetini isterim. – Bir tabib getirelim mi? – Hâcet yok! Beni hasta eden tabibdir. “Beni hasta eden tabibdir” sözü, zahiren şaşırtıcıdır; çünkü insanı hasta eden tabip olmaz, tabip tedavi eder. Fakat burada “tabib”den murad, sebepler âlemindeki doktor değil; hayatı veren, sıhhati veren, hastalığı veren ve şifayı yaratan Allah’tır. Yani Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, hastalığı bile doğrudan Allah’ın takdiriyle görmüş; sebepler perdesinde kalmamış, Müsebbibü’l-esbâb’a bakmıştır. Bu söz, tevhidin çok yüksek bir…
Kur’ân’ı açıktan okuyan yiğit sahabi: Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri, Mekke’de Kur’ân-ı Kerîm’i müşriklerin karşısında ilk defa açıktan okuyan sahâbîlerden biri olarak bilinir. O günlerde Müslümanlar ağır baskı altındaydı. Kur’ân’ı açıktan okumak, yalnızca bir tilavet değil; aynı zamanda küfre, zulme ve korkuya karşı imanla dik duruşun ilanıydı. Ashâbın Endişesi Bir gün Ashâb-ı kirâm kendi aralarında konuşurken içlerinden biri, “Resûlullah’tan başka kimse müşriklerin karşısına çıkıp Kur’ân’ı açıktan okuyamadı. Bunu yapacak biri yok mu?” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Mes‘ûd hazretleri hiç tereddüt etmeden, “Ben okurum” diye karşılık verdi. Sahâbîler, onun zayıf ve himayesiz oluşunu düşünerek, “Biz sana zarar vermelerinden korkarız. Kabile desteği…
Eğer bunları yapabilirsen dilediğin gibi günah işle: Bir gün, İbrâhim Edhem Hazretleri’ni Allah için seven bir kimse onun ziyaretine geldi. Kalbi mahzun, nefsiyle yaralıydı. Başını önüne eğdi ve dedi ki: “Ey Allah dostu İbrâhim! Sana gıpta ediyorum. Çünkü sen, insanların uğruna ömür tükettiği dünya saltanatını, zevkini ve şöhretini elinin tersiyle ittin; Allah dostlarının yolunu seçtin. Ben de seni Allah için seviyorum ve senin yolundan gitmek istiyorum. Fakat nefsimin günah arzusundan kurtulamıyorum. Tövbe ediyorum, ama tövbemde duramıyorum.” Sarsıcı Cevap İbrâhim Edhem Hazretleri ona dikkatle baktı. Sonra gönülleri titreten şu cevabı verdi: “Sana beş nasihat edeceğim. Eğer bunları yapabilirsen, ondan sonra dilediğin…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâni’in gayet hakîm olduğuna yaptığı vuzuh-u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi öyle bir fiilin mahsulüdür ki istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’am ve ihsanın kesifidir ki bütün hâcatına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki bünyesine lâzım ve münasip şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder ve bütün cinayetlerini bilen, hâcatını gören, vaveylâlarını işiten Semî’, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakib’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir? Ey…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri: “Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi bu kadar miskin, bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni’in kalemi çalışmış olsaydı bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenab-ı Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’amı bu kaideden hariç olsa idi senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek…
3- Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince
İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâni’in muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâni’in Vâhid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalatın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki göz ile okunur da nazar…
Şefaatin hikmeti nedir? Allah şefaate muhtaç olduğu için şefaat yoktur; kullar rahmete muhtaç olduğu için şefaat vardır. Yani şefaat, Allah’ın affetmek için ihtiyaç duyduğu bir aracı değildir. Bilakis Allah’ın, rahmetini bazı sevgili kullarının eliyle göstermesidir. Şefaat Allah’a Rağmen Değildir Şefaat, hâşâ Allah’ın affetmek istemediği bir kulunu birinin zorla affettirmesi değildir. Kur’ân bunu çok net kapatır: “O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” buyurulur. Yani şefaat eden de Allah’ın izniyle konuşur, hakkında şefaat edilen de Allah’ın razı olduğu sınırda şefaate mazhar olur. Demek ki şefaatin sahibi de Allah’tır, izni veren de Allah’tır, neticeyi yaratan da Allah’tır. “Direkt Affederdi” Meselesi Evet, Allah…
İnsan Otobüsü: Ruh mu, nefis mi?
İnsan Otobüsü İnsan, âdeta bir otobüs gibidir. Her otobüsün bir şoförü olur; fakat insan otobüsünde iki şoför vardır: Biri ruh, diğeri nefistir. Bu otobüsün yolcuları ise kalp, akıl, his, sır ve vicdan gibi latifelerdir. Direksiyon kimin elindeyse, bu latifeler de onun götürdüğü yere gider. Direksiyon Kavgası Ruh ile nefis, insanın içinde daima bir mücadele hâlindedir. Ruh, insanı Allah’a, ibadete, takvaya ve ebedî saadete götürmek ister. Nefis ise hevâya, keyfe, günaha ve geçici zevklere sürüklemek ister. Biri “Ben süreceğim” der, diğeri “Hayır, direksiyon benim” der. Bu kavganın galibi kim olursa, insanın hayat istikameti de ona göre şekillenir. Nefsi Koltuktan İndirmek O…
Dininden Yırtarak Dünyanı Yamama İbrahim bin Edhem’e (R.A.) «Nasılsın» diye sordular, aşağıdaki şiirle cevap verdi: نُرَقِّعُ دُنْيَانَا بِتَمْزِيقِ دِينِنَا «Yamadık dünyamızı, yırtarak dinimizden. فَلَا دِينُنَا يَبْقَى وَلَا مَا نُرَقِّعُ Sonunda din de gitti, dünya da gitti elimizden…» İbrahim b. Edhem’e “Nasılsın?” diye sorulunca verdiği cevap, aslında bir insanın bütün ömrünü sarsacak kadar derindir: “Dünyamızı, dinimizi yırtarak yamıyoruz.” Yani insan bazen dünyasını düzeltmek, rahatını artırmak, işini yürütmek, makamını korumak, insanların gözünde değer kazanmak için dininden taviz verir. Helali harama karıştırır, doğruluğu menfaate feda eder, ahireti dünyaya satar. Fakat bilmez ki dininden kopardığı her parça, aslında kalbinden kopan bir parçadır. Dünyayı Kurtarayım…
Bu dünyaya her gelen göçmek için gelir. Ey nefis! Sen bu dünyaya yerleşmeye gelmedin. Sen buraya ev kurmaya, kök salmaya, sonsuza kadar kalmaya gelmedin. Sana verilen ömür, bir konaklama müddetidir; sana verilen beden, bir emanet elbisedir; sana verilen mal, makam, evlat, sıhhat ve imkânlar ise imtihan sofrasına konulmuş nimetlerdir. Dört Satıra Sığan Büyük Hakikat Hayât b. Kays el-Harrânî Hazretlerine nisbet edilen şu söz, insanın dünyadaki vazifesini dört satıra sığdırır: Bu dünyaya her gelen göçmek için gelmiştir. Fâniden bekâya geçmek için gelmiştir. Hak ile bâtılı seçmek için gelmiştir. Madde ile mânâya bakmak için gelmiştir.Hayât b. Kays el-Harrânî Hazretleri (Kuddise Sirruhu) Bu…
İnsan camdan baktığı manzaraya dalınca trenin gittiğini unutur. Dünya hayatında da böyledir. İnsan evlere, şehirlere, işlere, dostlara, nimetlere dalar; fakat kendi ömrünün hızla aktığını fark etmez. Etrafındaki şeylerin devam ediyor gibi görünmesi, ona sahte bir emniyet verir. Zaman treni durmadan ilerliyor. Sen camdan bakarken çocukluk geçti, gençlik geçti, sıhhat geçti, dostlar geçti, nice sevinçler ve hüzünler geride kaldı. Sen ise bazen manzaraya dalıp trenin gittiğini unuttun. Fakat unutma ey nefis! Bu tren seni bir gün kabir istasyonunda indirecek. Dünya yolculuğu senin için orada bitecek; fakat zaman treni yine akıp gidecek. Güneş yine doğacak, şehirler yine kalacak, insanlar yine yaşayacak. Ama…
Abdurrahman b. Avf Kervanı ve Hz. Âişe’nin Hatırlattığı Hadis Rivayet olunduğuna göre, Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh’a Yemen’den büyük bir kervan gelmişti. Bu öyle büyük bir kervandı ki, Medine halkı onun gelişinden dolayı büyük bir hareketlilik yaşadı ve şehirde bir gürültü koptu. Hz. Âişe radıyallahu anhâ bu gürültüyü işitince: “Bu gürültü nedir?” diye sordu. Kendisine: “Abdurrahman b. Avf’ın kervanı geldi. Medineliler onun için böyle hareketlendiler.” denildi. Bunun üzerine Hz. Âişe validemiz: “Allah ve Resûlü doğru söyledi.” buyurdu. Bu söz Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh’ın kulağına ulaşınca hemen Hz. Âişe validemizin yanına geldi ve: “Ey müminlerin annesi! Bu sözünüzün mânâsı nedir?”…
Kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu hadisi عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre: أَنَّهُمْ ذَبَحُوا شَاةً Onlar bir koyun kesmişlerdi. فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا بَقِيَ مِنْهَا؟ Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Ondan ne kaldı?” قَالَتْ مَا بَقِيَ مِنْهَا إِلَّا كَتِفُهَا Âişe radıyallahu anhâ dedi ki: “Ondan sadece kürek kısmı kaldı.” قَالَ بَقِيَ كُلُّهَا غَيْرَ كَتِفِهَا Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kürek kısmı hariç, hepsi kaldı.” (Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme 35) Âişe (radıyallahü anha)’dan rivâyete göre, Peygamber hanımları bir koyun kesmişlerdi de Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Koyundan ne kadarı…
İntizam vahdetin mührüdür
İntizam vahdetin mührüdür Farklı Eller Karışınca Kaza Çıkar Her gün yollara bakıyoruz. Binlerce araç hareket ediyor. Kimi acele ediyor, kimi dikkatsiz davranıyor, kimi yanlış karar veriyor, kimi kurala uymuyor. Neticede her gün nice kazalar meydana geliyor. Şimdi bulunduğumuz bölgenin trafik şube müdürlüğüne bağlansak ve “Bugün kaç kaza oldu?” diye sorsak, belki bize onlarca, belki yüzlerce kazadan haber verecekler. Peki bu kazaların temel sebeplerinden biri nedir? İdarenin farklı ellerde olmasıdır. Her aracın direksiyonunda ayrı bir insan vardır. Her biri ayrı düşünüyor, ayrı karar veriyor, ayrı refleks gösteriyor, ayrı hata yapıyor. Birinin dikkatsizliği diğerine çarpıyor. Birinin aceleciliği başkasının yolunu kesiyor. Birinin yanlış…
Hücrelerin sessiz yolculuğu
Şoförsüz Araçlar ve Hücrelerin Sessiz Yolculuğu Şehre Yukarıdan Bakmak Bir şehre yüksek bir yerden baktığımızı düşünelim. Geniş caddeler, kavşaklar, sokaklar ve bu yollar üzerinde hareket eden binlerce araç… Kimi sağa dönüyor, kimi sola sapıyor, kimi duruyor, kimi hızlanıyor, kimi yol veriyor. İlk bakışta kalabalık gibi görünse de dikkatle bakıldığında büyük bir düzen, ölçü ve intizam göze çarpıyor. Araçlar birbirine çarpmadan, yollarını bularak, belirli bir hedefe doğru hareket ediyorlar. Bu manzara bize şunu gösteriyor: Ortada gelişi güzel bir hareket yoktur. Bir nizam vardır. Bir ölçü vardır. Bir sevk ve idare vardır. Bu Hareket Kime Verilir? Şimdi soralım: Bu araçların düzenli hareketini…
Uhuvvet nedir?
Uhuvvet nedir? Uhuvvet, müminlerin Allah rızası için birbirini kardeş bilmesi, birbirine muhabbet, şefkat ve sadakatle bağlanmasıdır. Mümin, mümini rakip değil kardeş görmelidir. Kardeşlik yalnız dünya hayatıyla sınırlı değildir; berzah ve ahirete de uzanan ebedî bir bağdır. Müminler birbirlerinin dualarından, hizmetlerinden ve manevî kazançlarından hissedar olurlar. Uhuvvet, toplumun huzurunu, cemaatin kuvvetini ve hizmetin bereketini temin eder. İslâm kardeşliği, neseb ve kavmiyetten daha evladır. Çünkü nesep kardeşliği sınırlıdır; din kardeşliği ise tâ Hz. Adem’den kıyamete kadar gelecek bütün mü’minleri içine alan çok geniş bir dairedir. Evet, nesep kardeşliği cismaniyetin icabıdır. Ruhun cisme rüçhaniyeti ne ise, din kardeşliğinin nesep kardeşliğine üstünlüğü de odur.…
Hayvan gibi değil, insan gibi yaşamak için neler vermezdik. Hayvan gibi değil, insan gibi yaşamak için neler vermezdik. Çünkü insanın şerefi yalnız yaşamasında değil; nimetleri izzetle tatmasında, rızkını edeple almasında, aklıyla fark etmesinde ve secdeyle Rabbine yönelmesindedir. Hayvanlarla Kıyas Edince Farz-ı muhal olarak, insanlara dünyaya gelmeden önce şöyle denilseydi: “Ya rızkınızı ellerinizle alacak, sofraya oturacak, bardağı tutacak, kaşığı kullanacak ve bunun karşılığında her gün beş vakit namaz kılacaksınız. Yahut hayvanlar gibi yere eğilip ağzınızla yiyeceksiniz; fakat hiç ibadet etmeyeceksiniz.” Şüphesiz bütün insanlar ibadeti kabul ederdi. Bir Kedi Gibi Yine denilseydi ki: “Ya önünüze konulan çorbayı kaşıkla içeceksiniz ve Rabbinize ibadet…
Üç cihetle şükür
Üç cihetle şükür; İnsan, bedenindeki her bir âza için Cenâb-ı Hakk’a yalnız bir yönden değil, üç cihetle şükretmekle mükelleftir. Birincisi, o âzanın gördüğü vazife ve insana sağladığı fayda cihetiyledir. İkincisi, o âzanın bedendeki en münasip yere konulması cihetiyledir. Üçüncüsü ise, o âzanın aynı zamanda insan için bir güzellik, bir intizam ve bir zinet olması cihetiyledir. Gözün Yeri de Nimettir Meselâ göz nimettir; insan onunla âlemi seyreder, yolu bulur, yüzleri tanır, kitabı okur, semaya bakar. Fakat gözün nimet oluşu sadece görmesinde değildir. Eğer gözlerimiz ayaklarımızda, sırtımızda yahut koltuk altlarımızda yaratılsaydı, görme nimeti yine var olurdu; fakat hikmet, kolaylık ve zinet kaybolurdu.…
Nimetin iki yüzü
Nimetin iki yüzü İnsan nimeti çoğu zaman sadece verilende arar. Hâlbuki nimet bazen vermekte, bazen de alıkoymaktadır; bazen açmakta, bazen örtmektedir; bazen hissettirmekte, bazen hissettirmemektedir. Gözün Nimeti Görmek nimettir; görmemek de nimettir. Her şeyi görseydik, lokmadaki mikroptan, yüzdeki damara, bedenin içindeki kan akışından toprağın altındaki kıpırtıya kadar hayat bize ağır gelirdi. Gözümüz gördüğü kadar değil, görmediği kadar da rahmet içindedir. Kulağın Nimeti İşitmek nimettir; işitmemek de nimettir. Kalbin atışını, midenin çalışmasını, toprağın altındaki sesleri, uzak şehirlerin uğultusunu birden duysaydık sükûnumuz kalmazdı. Kulak sadece sesleri almakla değil, nice sesleri bizden uzak tutmakla da nimettir. Dilin Nimeti Konuşmak nimettir; susmak da nimettir.…
Allah’ın Habîbine ismiyle değil makamıyla hitap etmesi Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak birçok peygambere doğrudan isimleriyle hitap etmiştir. Âdem’e “Ey Âdem!”, Nûh’a “Ey Nûh!”, İbrahim’e “Ey İbrahim!”, Mûsâ’ya “Ey Mûsâ!”, Yahyâ’ya “Ey Yahyâ!”, Zekeriyyâ’ya “Ey Zekeriyyâ!” buyurmuştur. Fakat Habîb-i Ekrem Efendimiz’e ﷺ hitap ederken “Ey Muhammed!” dememiş; “Ey Nebî!”, “Ey Resûl!” buyurmuştur. يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin.” Bakara Sûresi, 2/35. يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ “Ey Nûh! Bizden bir selâm ve sana bereketlerle in.” Hûd Sûresi, 11/48. وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا “Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrahim!…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemal vesaire ancak bâtından zahire süzülen zayıf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur. Evet, karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakış ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefis ile baktığı için zahiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi;…
Hidayet-i Kur’aniyenin şuâından Zerre بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar Burada “nâzır”…