- Ana Sayfa
- Risale-i Nur
- Hadis-i Şerif
- Kur’an’ı Kerim
- Ehl-i Sünnet İtikadı
- Sorular Cevaplar
- İz Bırakanlar
- Tefekkür Damlaları
- Dualar
Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.
Yazar: Nur Divanı
Sebeplerin ve tesadüfün açıklayamadığı dalış
Yalı Çapkını İş Başında Yalı çapkını, küçücük bedeniyle suyun üstünde bekleyen sessiz bir avcıdır. 40 gram ağırlığı ve 18 cm’e ulaşan boyuyla ilk bakışta onun suya dalması imkânsız gibi görünür. Çünkü normalde bir canlının suya batabilmesi için vücudunun sudan ağır olması gerekir. Bu ölçüye göre yalı çapkınının her dalışta suyun yüzeyinde kalması, derine inememesi ve balık avlayamaması beklenirdi. Fakat o, bu beklentiyi bozar; her dalışında suyun altındaki avını büyük bir ustalıkla yakalar. Suyun Üstündeki Sabır Balıkla beslenen bu usta avcı, genellikle bir dalın, kayanın veya su kenarındaki yüksekçe bir yerin üzerinde sabırla bekler. Gözleri suyun içindedir. Sanki bütün varlığıyla suyun…
Büyük balığın ağzında güvenle çalışanlar
Denizlerin Altındaki Temizlikçiler Denizlerde bazı büyük balıkların ağız, deri ve solungaç bölgelerinde zamanla parazitler ve artıklar birikir. Bu durum balığın sağlığını olumsuz etkileyebilir. Büyük balıklar bu bölgeleri kendi başlarına temizleyemedikleri için küçük temizlikçi balıkların ve karideslerin yardımına ihtiyaç duyarlar. Şaşırtıcı Bir Manzara İlk bakışta küçük balıkların büyük bir balığın ağzına girmesi tehlikeli gibi görünür. Çünkü büyük balık istese onları kolayca yutabilir. Fakat burada alışılmışın dışında bir durum vardır. Büyük balık, bu küçük canlılara zarar vermez; aksine onların ağzındaki ve derisindeki parazitleri temizlemesine izin verir. Denizin Temizlik Merkezleri Temizlenmeye ihtiyaç duyan büyük balıklar, âdeta denizin altında kurulmuş bir temizlik merkezine gelir…
Yapmadığı şeyle övülmek
Âl-i İmrân 188. ayet, nefsin en sinsi hastalıklarından birini açığa çıkarır: İnsanın yapmadığı şeyle övülmekten hoşlanması. لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ İşledikleri çirkin davranışlarla sevinen ve yapmadıkları güzel şeylerle övülmek isteyenlerin sakın azaptan kurtulacaklarını sanma! Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Âl-i İmrân Sûresi(3) 188. Ayet Yapmadığı Şeyle Övülmek Bu, sadece kibir değil; aynı zamanda sahte bir şahsiyet inşa etmektir. Çünkü nefis bazen yaptığı amelle övünmekle yetinmez; yapmadığı iyiliği, vermediği emeği, taşımadığı yükü bile kendi hanesine yazdırmak ister. İtibar Sarhoşluğu Nefis alkışı sever. Hele…
İhlas: ben değil, Allah diyebilmektir
Enfâl Suresi 17. ayet, insanın başarı sarhoşluğuna vurulan en büyük ilahî darbedir: فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ Onları savaşta siz kendi kuvvetinizle öldürmediniz; onları Allah öldürdü. Rasûlüm! Düşmana bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın; Allah attı. Enfâl Sûresi(8) 17. Ayet Attığın Zaman Sen Atmadın “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” Zahirde atan bir el vardır, hareket eden bir beden vardır, hedefe yönelen bir fiil vardır. Fakat Kur’an, bu fiilin arkasındaki hakiki kudreti gösterir ve başarıyı kula değil, Allah’a nispet eder. Nefsin Pay Kapma Hastalığı Nefis bir işi başardığında hemen ortaya…
Şeytanın geçemediği kale: İhlas
Kur’an-ı Kerim’de şeytanın insanoğluna karşı açtığı savaşta havlu attığı, “geçemediği tek kale” muhlis (ihlasa erdirilmiş) kullardır. Şeytanın bu itirafı ve muhlis kulların dokunulmazlığına dair ayetler, nefsin ve kibrin belini kıran en vurucu hakikatler arasındadır. قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ İblîs dedi ki: “Senin mutlak kudretine yemin olsun ki, onların hepsini kesinlikle azdıracağım.” اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ “Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ Allah şöyle buyurdu: “İşte bu doğru! Ben de şu gerçeği söyleyeyim:” لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ “Hiç şüphesiz cehennemi seninle ve sana uyanların tamamıyla dolduracağım!” Sâd Sûresi(38) 82-83-84-85. Ayetler Şeytanın Geçemediği Kale: İhlas…
Denizde ihlas, sahilde nankörlük
Denizdeki Fırtına: Şartlara Bağlı İhlas Kur’an, insanın en çıplak hâlini bazen bir fırtına sahnesinde gösterir. İnsan gemiye biner, denizin ortasında dalgalar her taraftan kuşatır, sebepler susar, güçler tükenir, dayanaklar kırılır. İşte o anda kalp bütün sahte ilahlarını unutur ve sadece Allah’a yönelir. Kur’an bu hâli şöyle anlatır: فَاِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَۙ Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. Ankebût Sûresi(29) 65. Ayet Nefsin Maskesi Fırtınada Düşer Bu ayet, nefsin sahte güvenlerini paramparça eden…
Menn ve eza; ameli boşa çıkaran iki zehir
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah’a inanır, ne ahiret gününe. فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağnak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru…
İyiliğin ardından gelen sessizlik
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا نَسْق۪ي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَب۪يرٌ Onlara: “Derdiniz nedir?” dedi. “Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır, onun için bu işi biz yapıyoruz” dediler. فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَق۪يرٌ Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: “Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım” dedi. Kasas Sûresi(28) 23- 24. Ayetler Rabbim, Ben Sana…
Sizden bir teşekkür bile beklemiyoruz
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا Kendi canları çekmesine rağmen yiyeceklerini yoksula, yetîme ve esire seve seve yedirirler. اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا Derler ki: “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz. Yoksa sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” İnsan Sûresi- 8.9. Ayetler “Sizden Bir Teşekkür Bile Beklemiyoruz” İnsan Suresi’nde ihlasın en berrak manzaralarından biri gösterilir. Salih kullar, yoksula, yetime ve esire yemek verirler. Fakat bu ikramın ardından kalplerindeki niyeti şöyle ilan ederler: “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” Yani yapılan iyiliğin…
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ Peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ “Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?” demişti. قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ “Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre niye Allah yolunda savaşmıyalım?” demişlerdi. فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstesna yüz cevirdiler. وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ…
İhlas suresinde niye ihlas geçmez?
İmam Kuşeyri’nin ve genel olarak tasavvuf ehlinin bu soruya verdiği cevap, kelimenin tam anlamıyla bir “incelik” ve “edep” dersidir. İhlas Suresi’nde “ihlas” kelimesinin geçmemesi, bizzat ihlasın hakikatiyle ilgilidir. İşte Kuşeyri’nin işaretleri ve bu sırrın nedenleri: İhlasın Gizliliği: “Sır İçinde Sır” Kuşeyri’ye göre ihlas, o kadar saf ve o kadar gizli bir duygudur ki, dile gelip kelimeye döküldüğü an bozulma riski taşır. İhlas, Allah ile kul arasındaki bir sırdır. Bir kul “Ben çok ihlaslıyım” dediği an, içine “benlik” girdiği için ihlasını kaybeder. Surenin içinde “ihlas” kelimesinin geçmemesi; ihlasın görünürlükten ve gösterişten kaçma doğasını temsil eder. Tıpkı gerçek bir muhlisin (ihlas sahibi)…
Kamuflaj ustalarına bunu kim öğretti?
Kamuflaj: Doğadaki Gizli Sanat Komandoların arazi şartlarına göre kıyafet seçip yüzlerini boyamaları, görünmeden ilerlemek için kullanılan bir savunma taktiğidir. İnsan bu yöntemi sonradan öğrenir, eğitimle kazanır ve bilinçli olarak uygular. Fakat doğada öyle canlılar vardır ki, hiçbir eğitim almadan, hiçbir hesap yapmadan, bulundukları ortama uygun bir şekilde gizlenirler. Hayvanlar Bunu Nereden Biliyor? Bukalemun bulunduğu zemine göre renk değiştirir. Bazı böcekler yaprağa, bazıları kuru dala benzer. Deniz canlıları kumun, taşın ve mercanın rengine bürünür. Baykuşlar ağaç gövdesinde neredeyse kaybolur. Örümcekler, kelebekler, balıklar ve daha nice canlılar âdeta görünmezlik elbisesi giymiş gibidir. Tesadüf Bunu Açıklayamaz Şimdi soralım: Bu canlılar düşmanlarından korunmaları gerektiğini…
Yumurtadaki mucize
Yumurtanın İçindeki Büyük Sır Biraz kum, çimento ve su görsek, bundan beton yapılacağını anlarız. Malzeme biraz fazla olursa fazla beton, az olursa az beton çıkar deriz. Ama kimse bu malzemelerden ahşap bir masa, canlı bir kuş veya renkli bir tavus kuşu çıkacağını düşünmez. Çünkü malzeme ne ise, ondan çıkacak şeyin de o malzemenin cinsinden olması beklenir. Aynı Gibi Görünen Üç Yumurta Şimdi önümüzde üç farklı yumurta düşünelim: Biri güvercin yumurtası, biri tavuk yumurtası, biri de tavus kuşu yumurtası. Dışarıdan bakınca hepsi birbirine benzer: kabuk, ak ve sarı… Yani görünürde malzeme neredeyse aynıdır. Sadece büyüklükleri farklıdır. Normal mantığa göre, aynı malzemeden…
Arılar termometresiz nasıl ölçüyor?
Peteklerdeki yavru bal arılarının dünyaya gelebilmesi için bir şartta; kovandaki sıcaklığın 35C˚ derecede olmasıdır. Eğer sıcaklık 30C˚ dereceye düşerse bütün yavrular ölür. Ya da 40C˚ dereceye çıkarsa bu seferde ya ölüm, ya da sakatlıklar meydana gelir. Evet, petek sıcaklığı tam 35C˚ derecede olmalıdır. Peki, ama bu sıcaklık hiç düşmez veya artmaz mı? Elbette düşer ve artar. Ama bal arıları bunun da çaresini bulmuşlardır. Sıcaklık 30C˚ dereceye düştüğünde peteklerin üstünde titreyerek sıcaklığın 35C˚ dereceye çıkmasını sağlarlar, adeta kovan için bir soba görevi görürler, eğer sıcaklık 40C˚ dereceye yükselmişse bu seferde kanatlarını çırparak kovanı serinletirler. Bu seferde bir fan vazifesi görürler. Bu…
Kur’an karıncalar için neden ezilme demedi?
Neml Suresi 18. ayette karınca şöyle der: حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi kırmasın.” Burada kullanılan يَحْطِمَنَّكُمْ kelimesi, حطم kökünden gelir; bu kök “kırmak, parçalamak, küçük parçalara ayırmak” manasına gelir. Arapça lügatinde de bu kökün “parça parça kırılmak” manası özellikle zikredilir. Dikkat: “Ezmesin” demiyor. “Çiğnemesin” demiyor. “Öldürmesin” demiyor. “Yahtîmennekum” diyor: Kırıp parçalamasın, parça parça etmesin. Peki bu ne demek? Bu, 1400 yıl önce çölde inen bir kitabın, henüz kimsenin…
Karınca nereden biliyor?
Karıncanın toprağın altında tohum biriktirmesi başlı başına bir ibrettir. Bilimsel olarak da bazı hasatçı karıncaların birçok bitki türünün tohumlarını yer altındaki odacıklarda depoladığı bilinmektedir; hatta bir araştırmada Florida hasatçı karıncasının yuvalarında 20 familyadan en az 58 farklı tohum türü tespit edilmiştir. Hasatçı karıncaların toprak altındaki odacıkları, aslında birer “uyuyan orman” deposudur. Nemli toprak, her tohum için “uyan ve büyü” emridir. Eğer karınca müdahale etmezse, depoladığı rızkı yuvayı patlatan ve erzakları çürüten birer filiz ormanına dönüşür. Karıncalar nemli toprakta tohumların filizlenip yuvayı bozmaması için genellikle tohumları ikiye bölerler. Kişniş tohumu yapısı gereği ikiye bölünse bile filizlenme potansiyeline sahiptir. Karıncalar, bu özel…
Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’e düşman mıydı?
Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’e düşman mıydı? 1. Mesele Şahsî Bir Husumet Değil, Sistematik Bir Algı Operasyonudur Öncelikle şu hakikati çok net ortaya koymak gerekir: Sultan II. Abdülhamid ile Bediüzzaman Said Nursî’yi birbirine hasım gibi göstermek, tarihî bir gerçeği aydınlatma çabası değildir. Aksine, bu toprakların yetiştirdiği iki büyük İslam şahsiyetini çarpıştırarak müminlerin zihin dünyasını parçalamayı hedefleyen sinsi bir teşebbüstür. Unutulmamalıdır ki her iki müstesna isim de yaşadıkları devirde aynı karanlık odakların; din, devlet ve maneviyat düşmanlarının ortak hedefi olmuştur. Dün Sultan Abdülhamid’i “Kızıl Sultan” iftirasıyla karalamaya çalışan zihniyet ile, Bediüzzaman’a “mürteci” ve “vatan haini” yaftası vurarak ona saldıran zihniyet aynı kaynaktan beslenmiştir.…
Vicdan nedir?
Vicdan, genel anlamıyla insanın içinde bulunan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlışı ayırt etmeye yarayan manevi bir duygu ve ahlaki bir pusuladır. Kelime kökeni itibarıyla “bulmak” (vecd) anlamına gelir; yani insanın kendi iç dünyasında hakikati bulmasıdır. Risale-i Nur perspektifinden aldığımız bilgilerle vicdanın aşağıdaki şekilde tanımlayabiliriz. Kalpten maksat, sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. İşaratül İcaz Kalp, bütün hissiyatın kaynağı ve yönetim merkezidir. “Mazhar-ı hissiyatı, vicdan” ifadesi kalpten çıkan tüm manevi duygular, sevgi, korku, şefkat ve özellikle Yaratıcı’ya olan bağlılık vicdan aynasında görünür hale gelir.📌Detaylı izah için Vicdan burada pasif…
Kur’an’daki tekrarlar usanç vermiyor mu?
Tekrar Kusur Değil, Rahmettir Kur’an’daki tekrarlar usanç vermiyor mu? Kur’ân’daki tekrarları kusur zanneden kimse, aslında insanın fıtratını, kalbin hastalığını, nefsin inatçılığını ve gafletin derinliğini tanımamış demektir. Çünkü Kur’ân sadece okunup geçilecek bir bilgi kitabı değildir; o bir zikir kitabı, bir dua kitabı, bir davet kitabı, bir terbiye kitabı ve bir medeniyet inşa eden ilahî hitaptır. Böyle bir kitabın tekrar etmesi eksiklik değil; bilakis hikmet, rahmet ve i‘cazdır. 1. Zikir Kitabı Olduğu İçin Tekrar Gerekir Zikir, tekrar ile kalbe yerleşir. İnsan unutur, gaflete düşer, duyduğu hakikati zamanla sıradanlaştırır. Bu yüzden Kur’ân aynı hakikati tekrar eder ki kalp kararmasın, ruh sönmesin, iman…
İstivâyı sadece oturmak diye anlamak
Arapçada اِسْتَوَى kelimesi meşhur lügat kullanımlarında en az 9 ana manaya gelir. Bazı lügatlerde bunlara bağlı alt anlamlar da zikredilir. 1. Düzeldi, doğruldu, istikamet aldı اِسْتَوَى الشَّيْءُBir şey düzgün oldu, eğrilikten çıktı, istikamet kazandı. Mesela ekin için: فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ“Gövdesi üzerinde doğruldu.” Buradaki mana, eğrilikten çıkıp düzgün hâle gelmektir. Lügatlerde “استوى الشيء: اعتدل” yani “şey düzgün ve mutedil oldu” şeklinde geçer. 2. Tamamlandı, kemale erdi اِسْتَوَى الرَّجُلُAdam olgunlaştı, gücü ve gençliği kemale erdi. Kur’ân’da: وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى“Güç çağına ulaşıp olgunlaşınca…” Burada istivâ, çocukluktan çıkıp bedenen ve aklen olgunlaşmak manasındadır. Lisanü’l-Arab’da da “استوى الرجل: بلغ أشده” yani “adam kemal çağına…
Neshin hikmetleri nelerdir?
Neshin hikmetleri nelerdir? Neshin birçok hikmeti vardır. Bu hikmetler dikkatle anlaşıldığında, Kur’ân’da neshin bulunmasının bir kusur değil; bilakis ilahî hikmetin, rahmetin ve terbiyenin gereği olduğu görülür. Hatta denilebilir ki, insan fıtratını, toplumların değişen ihtiyaçlarını ve tedricî terbiyeyi dikkate aldığımızda, neshin olmaması hikmete daha uzak olurdu. 1. Hükümler İnsanların İhtiyaçlarına Göre Gelir İslâmî hükümler, insanların dünya ve ahiret saadetini temin etmek için gönderilmiştir. İnsanların ihtiyaçları ise zaman, mekân, toplum yapısı ve kabiliyetlerine göre değişebilir. Bir dönemde gerekli olan bir hüküm, başka bir dönemde yerini daha uygun, daha kolay ve daha hayırlı bir hükme bırakabilir. Bu değişiklik Allah’ın bilmemesinden değil; kullarına en…
Kur’ân’da Nesh
Nesh Nedir? Kur’ân’da Nesh: Nesh, lügatte bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek demektir. Istılahta ise bir ibadete veya muameleye ait önceki bir dinî hükmün, daha sonra gelen başka bir hükümle kaldırılmasıdır. Bu işleme nesh, yeni gelen hükme nasih, hükmü kaldırılmış ayete ise mensuh denir. Mensuh olan ayet Kur’ân’da okunmaya devam eder; fakat artık onunla amel edilmez. Çünkü amel edilecek hüküm, daha sonra gelen nasih hükümle belirlenmiştir Nesh Nerede Olur? Nesh, temel iman esaslarında, Allah’ın sıfatlarında, haberlerde ve kıssalarda olmaz. Çünkü bir haberin veya kıssanın hükmünün kalkması, hâşâ, önce verilen haberin yanlış olması manasına gelirdi ki bu Allah hakkında düşünülemez. Nesh…
Kur’an bilimsel hakikatlerden neden açıkça bahsetmez?
Kur’an bilimsel hakikatlerden neden açıkça bahsetmez? Tarihselci zihniyetin Kuran galaksilerden/göklerden bilimsel hakikatlerden değil de insandan/tarihten bahseder” şeklindeki yaklaşımı Kur’an’ın yalnız indiği asra hitap ettiği iddiasına zemin hazırlamak için kurulmuş sinsi bir cümledir. Önce Kur’an’ın kozmik ve evrensel ufku daraltılır, sonra vahiy tarihî şartlara hapsedilir, en sonunda da Kur’an Allah’ın bütün zamanlara hitap eden kelamı olmaktan çıkarılıp belli bir dönemin sosyolojik metni gibi gösterilir. Asıl tehlikeli olan da şudur: Bu cehalet bazen kaba bir inkâr diliyle değil, akademik kavramların arkasına saklanarak konuşur. “Tarih”, “bağlam”, “sosyoloji”, “dönemsellik” gibi ifadelerle Kur’an’ın evrensel hitabı gölgelenmeye çalışılır. Fakat kelimeler süslü olsa da netice değişmez: Kur’an’ın…
Zeynel Abidin Hazretleri’nin duası
إِلٰهِي كَيْفَ أَدْعُوكَ وَأَنَا أَنَا Allah’ım! Ben ben iken (kusurlarım, günahlarım ve aczimle böyle bir kul iken) Sana nasıl dua edeyim? وَكَيْفَ أَقْطَعُ رَجَائِي مِنْكَ وَأَنْتَ أَنْتَ Ama Sen de Sensin… (rahmeti sonsuz, ihsanı nihayetsiz olan Rabbim) O hâlde ben Senden nasıl ümidimi kesebilirim? إِلٰهِي إِذَا لَمْ أَسْأَلْكَ فَتُعْطِينِي Allah’ım! Eğer ben Senden istemezsem ve Sen bana vermezsen… فَمَنْ ذَا الَّذِي أَسْأَلُهُ فَيُعْطِينِي Ben kimden isteyebilirim ki bana versin? إِلٰهِي إِذَا لَمْ أَدْعُكَ فَتَسْتَجِيبَ لِي Allah’ım! Eğer Sana dua etmezsem ve Sen bana icabet etmezsen… فَمَنْ ذَا الَّذِي أَدْعُوهُ فَيَسْتَجِيبُ لِي Ben kimi çağırayım ki bana karşılık versin? إِلٰهِي إِذَا…
Düşmanları bile tasdik ediyor
Bir hakikatin en güçlü delillerinden biri şudur: Onu sadece dostları değil, düşmanları bile kabul eder. Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında yapılan değerlendirmelere bakıldığında bu durum açıkça görülür. Onu övenler sadece Müslümanlar değil; farklı dinlerden, farklı kültürlerden, hatta inançsız kişiler bile onun büyüklüğünü teslim etmiştir. “Tarihteki yüz büyük insan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Michael Hart, kitabının ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra Kahire’de katıldığı bir ödül töreninde sorulan: “Kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse 10 yıl geçti. “Tarihteki yüz ünlü adam” kitabınızda birinci yeri Hz. Hz. Muhammed ’e ayırmıştınız. Hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı…
Hz. Muhammed (S.a.v)’e burdan bak!
1- Fıtrilik Delili: Taklit Sürmez, Hakikat Kalır Doğuştan olan ile sonradan takınılan hemen ayrılır. Yapmacık olan, ne kadar ustaca olursa olsun, dikkatli nazarlardan kaçamaz. Hz. Muhammed’in hayatı ise baştan sona doğallık, istikamet ve samimiyet üzerinedir. En yakınında bulunan sahabeler, onu her hâliyle gözlemledi. Eğer en küçük bir sunilik olsaydı, ilk fark edenler onlar olurdu. Ama olmadı. Çünkü iftiracı, yalancı, itikadsız bir adamın; ömrü boyunca en doğru, en emin, en dindar bir insanın hâlini, hem de en dikkatli nazarlara karşı hiç sarsılmadan göstermesi mümkün değildir. Dâhilerin nazarında bile bu yapmacıklığı gizlemek imkânsızdır. Bir yıldız böceği bin sene boyunca kendini yıldız gibi…
Kur’an’ın bu yönünü hiç duydun mu?
1- Üslûp ve Meydan Okuma: Benzeri Getirilebilir mi? Kur’ân, sadece anlatmaz; meydan okur: “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz, onun benzeri bir sûre getirin.” Bu davet, 7. yüzyıldan beri açıktır. Arap edebiyatının zirve olduğu bir toplumda gelmiş, en güçlü hatipler karşısında okunmuş ve benzeri ortaya konulamamıştır. Bu noktada soru şudur: Bu metin, bir insanın üretebileceği sıradan bir dil midir; yoksa insan üstü bir hitap mı? 2- Tutarlılık: Parça Parça İnip Bütün Kalan Metin Kur’ân 23 yıl boyunca, farklı zamanlarda ve farklı olaylar üzerine inmiştir. Buna rağmen: İç çelişki barındırmaz Ana mesajı değişmez Üslûp bütünlüğünü korur Bir insanın, yıllar boyunca farklı şartlarda söylediği…
Kur’ân’da Hz. İsa (a.s) ve Hz. Meryem
Gel ve Dinle Hiç Kur’ân’da Hz. İsa (a.s) hakkında ne söylendiğini bizzat okudun mu? Gel, araya yorum katmadan, sadece birlikte dinleyelim. Çünkü burada bir insanın sözü değil, Allah’ın kelâmı var. Kur’ân, Hz. Meryem’i tertemiz bir kul olarak anlatır. Onun yalnızlığını, korkusunu, teslimiyetini… Ve ardından gelen mucizeyi: Hz. İsa (a.s)’nın babasız dünyaya gelişi. Ama bu mucize, bir ilahlık iddiası değil; Allah’ın kudretinin açık bir tecellisi olarak sunulur. Sonra öyle bir sahne gelir ki, insan ister istemez durur: Hz. İsa (a.s) daha beşikteyken konuşur ve kendini şöyle tanıtır: “Ben Allah’ın kuluyum.” Bu söz, sadece bir ifade değildir. Bu, bir kimliktir. Bir peygamberin…
İncil ne kadar korundu?
Kitaplar Meselesi İslâm, İncil’in aslının Allah’tan geldiğine iman eder. Bu sebeple konuşulan şey, vahyin kıymeti değil; metnin tarih içinde nasıl aktarıldığıdır. Yani mesele, kaynağın ulviyeti değil; insan eliyle geçen süreçte ne kadar muhafaza edildiğidir. Metinlerin Çoğulluğu: Tek Nüsha mı, Birçok Rivayet mi? Soru: “Bugün elde bulunan İncil metinleri tek bir orijinal nüshadan mı geliyor, yoksa farklı el yazmalarına mı dayanıyor?” Cevap: “Tarih bize şunu gösterir: Çok sayıda el yazması vardır ve aralarında farklılıklar bulunur. Bazı ayetler bazı nüshalarda var, bazılarında yoktur; bazı ifadeler farklı aktarılmıştır.” Bu durum, metnin tek ve sabit bir formdan ziyade, farklı aktarımlar üzerinden şekillendiğini düşündürür. Böyle…
Günah ve kurtuluş
Günah ve Kurtuluş Birçok Hristiyan mezhebine göre insan, Hz. Âdem’in işlediği ilk günahın etkisini taşır. Buna “asli günah” denir. Hristiyan inancına göre Hz. İsa (a.s), insanlığın günahlarını bağışlatmak için dünyaya gelmiş ve kendini feda etmiştir. Bu anlayışta: İnsan günahkârdır Günahın bedeli ödenmelidir Bu bedeli Hz. İsa (a.s) üstlenmiştir Yani kurtuluş, kişinin kendi amellerinden çok, Hz. İsa (a.s)’ın fedakârlığına iman etmekle gerçekleşir. İslâm’da ise: İnsan doğuştan günahkâr değildir Herkes kendi amelinden sorumludur Günah başkasına yüklenmez Kurtuluş, iman + amel + tövbe iledir Bu yüzden İslâm’da “birinin günahını başkasının ödemesi” fikri kabul edilmez. “Eğer Allah affedebiliyorsa, neden affetmek için birinin acı çekmesi…
Teslis Meselesi
Teslis Meselesi Hristiyanlık “Baba Tanrı’dır, Oğul Tanrı’dır, Kutsal Ruh Tanrı’dır; fakat üç Tanrı değil, bir Tanrı vardır” der. İşte burada akıl ister istemez durur ve sorar: Eğer üçü de ayrı şahıs ise, nasıl tek ilah oluyor? Eğer gerçekten tek ise, neden üç ayrı şahıs deniliyor? İlah dediğimiz Zât nasıl olmalıdır? Kudreti nasıl olmalı? İradesi nasıl olmalı? İşte buradan bakıldığında, kâinatın iki veya daha fazla ilah tarafından idare edilmesi meselesi sadece zor değil, imkânsız hâle gelir. İntizamın Şahitliği: Kâinat Tek Elden Çıkmış Şu kâinata bak: Atomdan galaksilere kadar kusursuz bir düzen, şaşmaz bir ölçü, kesintisiz bir birlik… Güneş doğarken dünya gecikmez,…
Hz. İsa (a.s)’ın hakiki konumu
Hz. İsa (a.s) Hz. İsa (a.s)’nın (a.s) konumu, sadece bir “kimlik tartışması” değildir; tevhidin kalbine dokunan bir meseledir. İslâm, Hz. İsa (a.s)’yı küçültmez; aksine onu ifrat ve tefritten kurtarıp hakiki makamına yerleştirir: Ne sıradan bir insan, ne de ilah… O, mucizelerle desteklenmiş, tertemiz bir peygamberdir. Doğumu: Kudretin Açık Bir Tecellisi Hz. İsa (a.s)’nın (a.s) babasız doğumu, onun ilahlığına değil; Allah’ın kudretinin sınırsızlığına delildir. Zira Allah, Âdem’i (a.s) ne anneden ne babadan yarattı. Eğer babasız doğum ilahlık gerektirseydi, Hz. Âdem’in (a.s) daha evla olması gerekmez miydi? Mucize, peygamberi ilah yapmaz; onu gönderenin kudretini gösterir. Kul Oluşu: İlah Değil, Allah’a Muhtaç Bir…
Bir hakikate davet
Bu satırlar, bir tartışmayı kazanmak için değil; bir kalbe hakikati fısıldamak için yazıldı. Ne bir zorlama var burada, ne de bir dayatma… Sadece bir davet: Gel ve bak. Çünkü hakikat, gürültüyü sevmez. Sessizliğe gelir… Düşünen kalbe dokunur… Bu kitapta okuyacağın her konu sadece düşündürür. Bir kapı açar, içeri girip girmemek sana kalır. Belki bazı cümleler sana tanıdık gelecek… Belki bazıları zihninde yeni pencereler açacak… Belki de ilk defa duyduğun bir hakikat, kalbinde yankı bulacak… Acele etme. Hüküm vermek için değil, anlamak için oku. Çünkü bu mesele, bir bilgi meselesi değildir sadece… Bu, kalbin yönünü belirleyen bir meseledir. Ve unutma: Hakikat,…
Şeytan, Allah ile aldatır
Şeytan, Allah ile aldatır. Şeytanın en tehlikeli oyunu, günahı çirkin göstermek değil; onu “makul” göstermektir. İnsan açıkça kötülüğe değil, kendini haklı hissettiren yola sapar. Bu yüzden en büyük aldanış, Allah’ın adıyla kandırılmaktır. يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) sizi Allah ile aldatmasın.” Fatır:5 Garur olan şeytandır ve insanı Allah ile aldatır. Şeytanın en büyük aldatması, insanı yanlış yola sokmasından ziyade; o yolda kendini haklı hissettirmesidir. Allah’ı kullanarak aldatmak, en ince ve en tehlikeli tuzaktır ve uçuruma “cennet…
Ya tenzih edersin ya tecsim ve teşbih çukuruna düşersin
Ya tenzih edersin ya tecsim ve teşbih çukuruna düşersin. Kendilerine Selefi diyen, selefe isnad eden ama hakikakatte seleften fersah fersah uzak olanların en sık başvurduğu savunmalardan biri, “Kur’an’da ‘münezzeh’ veya ‘mukaddes’ kelimeleri doğrudan bu lafızla geçmiyor” iddiasıdır. Bu, tam bir kelime oyunundan ve lafızperestlikten ibarettir. Lafız Yoksa Mana da mı Yok? Kur’an’da her ayette geçen “Sübhân” lafzı ne demektir? “Sübhânellah” demek; “Allah’ı her türlü noksanlıktan, mahlukata benzemekten, kusurdan tenzih ederim” demektir. Tenzih kökünden gelen bu mana, Kur’an’ın yüzlerce ayetinde mevcuttur. Şûrâ Suresi 11. Ayet: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” ayeti, baştan aşağı bir tenzih beyanıdır. “Münezzeh”…
Cehmî ve Mürcie yaftasının iç yüzü
İsimle, Hakikat Örtülmez “Selefîyiz” diyerek ortaya çıkan bir çizgi, selefin yolunu temsil ettiğini iddia ediyorsa; önce selefin usûlüne, edebine ve denge anlayışına bakılır. Bugün ise karşımızda, selefin vakarından uzak; dili sert, hükmü aceleci, tekfir ve tasnifte pervasız bir yaklaşım var. Bu yaklaşımın kendini “Ehl-i Sünnet” diye sunması, hakikati değiştirmez. İsimle değil, mizanla hükmedilir. Bu çizgi, asırlardır ümmetin ana omurgası olan Ehl-i Sünnet değildir. Akaidde ümmetin omurgası; Ebu’l Hasan el-Eş’arî ve Ebu Mansur el-Maturidi çizgisidir. Bu yol; sahabenin anlayışını korumuş, aklı naklin hizmetinde kullanmış, teşbih ve tecsimi reddetmiştir. Bugün “selef” adına konuşanların büyük kısmı ise, yorumlarını İbn Teymiyye üzerinden kurar; daha…
Meclislerin en şereflisi ve en yücesi
أَشْرَفُ المَجَالِسِ وَأَعْلَاهَا: Meclislerin en şereflisi ve en yücesi; الجُلُوسُ مَعَ الفِكْرَةِ فِي مَيْدَانِ التَّوْحِيدِ: Tevhid meydanında derin bir tefekkür ile oturmak, وَالتَّنَسُّمُ بِنَسِيمِ المَعْرِفَةِ: Marifet (Allah’ı bilme ve tanıma) esintisini koklamak, وَالشُّرْبُ بِكَأْسِ المَحَبَّةِ مِنْ بَحْرِ الوِدَادِ: Sevgi denizinden, muhabbet kadehiyle içmek, وَالنَّظَرُ بِحُسْنِ الظَّنِّ بِاللهِ: Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zan nazarıyla (bakıp) düşünmektir. Cüneyd-i Bağdadî bu sözün devamında şöyle hayranlığını dile getirmiştir: يَا لَهَا مِنْ مَجَالِسَ مَا أَجَلَّهَا : Ah, ne yüce meclislerdir onlar! (Ne kadar da büyüktürler!) وَمِنْ شَرَابٍ مَا أَلَذَّهُ : Ve ne lezzetli bir içecektir o! طُوبَى لِمَنْ رُزِقَهُ : Bunu rızık olarak kazanabilene ne…
Tedaviyi engelleyen üç engel
İmam-ı Gazali der ki; Kalp hastalarının beden hastalarından daha fazla olmaları üç illetten ileri gelir. Bedenin çığlıklarına kulak kesilen insanoğlu, ruhunun ve kalbinin sessiz feryatlarına karşı sağırdır. Gazalî, kalplerin neden bu kadar büyük bir çöküşe sürüklendiğini üç amansız illetle özetler: 1- Hasta kimse, hasta olduğunu bilmez. Kalp hastalığı, beden hastalığı gibi bağırarak gelmez; sessizce yerleşir, fark edilmeden kök salar. İnsan, ateşlendiğinde, ağrı çektiğinde hemen doktora koşar. Fakat kalbi kirlenirken, ruhu karanlığa gömülürken çoğu zaman bunu hastalık bile saymaz. Çünkü bu hastalığın ilk illeti cehalettir: İnsan hasta olduğunu bilmez. Bilmediği bir hastalığı da tedavi etmeye yönelmez. Böylece kalp, fark edilmeden yavaş…
Korku ve ümit arasındaki ince denge
Kalbin İki Kanadı: Ümit ve Korku Ümit (recâ) ve korku (havf), insan ruhunu ayakta tutan iki kuvvet gibidir. İnsan sadece korkuyla yaşarsa ezilir, daralır, nefes alamaz. Sadece ümitle yaşarsa gevşer, ciddiyetini kaybeder. Bu yüzden kalp, bu iki hâl arasında dengede durmak zorundadır. Nasıl ki kuş iki kanatla uçar, kalp de ancak bu iki hisle istikamet bulur. Herkese Aynı Reçete Verilmez Fakat bu denge, herkese aynı ölçüyle verilmez. Çünkü her kalbin hastalığı farklıdır. Aynı ilacı herkese vermek nasıl yanlışsa, aynı nasihati herkese vermek de yanlıştır. Birine şifa olan söz, diğerine zarar verebilir. Bu yüzden recâ ve havf, sabit bir formül değil;…
Karınca bile ilmiyle yükseldi
Fahreddin er-Râzî der ki: {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “…Süleyman ve ordusu, farkına varmadan (bilmeyerek) sizi ezip geçmesin.” (Neml, 27/18) Karıncanın diğerlerine reis olması, tek bir meseleyi bilmiş olmasından ötürüdür ki, o da, وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ lafzının ifade ettiği manadır. Buna göre karınca sanki şöyle demiştir: Hz. Süleyman masumdur. Masum olanların, suçsuzlara eziyyet vermesi caiz değildir. Ne var ki, o şayet sizi ezerse, bu iş ondan bilmeyerek sadır olmuş demektir. Çünkü o, sizin durumunuzu bilmiyor. Karınca, peygamberin masum (günahsız) olduğunu ve ondan ancak hatâen canlıları öldürme işinin sâdır olacağını bildiği için, “bilmeyerek sizi kırmasınlar” demiştir ki bu, peygamberlerin…
İlim kurtarır
Günahın Kaynağı Ey nefsim… Her günah aynı değildir. Kimi vardır şehvetten doğar, kimi vardır cehaletten ve kibirden. Şehvetin ateşi söner; ama cehaletin karanlığı, insanı yıllarca içinde tutar. Hz. Âdem’in Dersi: İlim Kurtarır Hz. Âdem (a.s.) bir zelle işledi… ama ilmi vardı. Rabbini tanıyordu, hatasını gördü ve şöyle dedi: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23) İşte o ilimle, tövbeye muvaffak oldu ve secdeye vardı. Şeytanın Hâli: Cehalet ve Kibir Şeytan da biliyordu ama ilmi kalbine inmedi. Kibre kapıldı, kendini üstün gördü ve direndi. Hatasını kabul etmedi af dilemedi ve bu yüzden ebedî bir sapkınlıkta…
İlmin “Azîm” oluşu
Arapça dil yapısında ve Kur’anî ıstılahta bir şeye “Azîm” (Büyük) veya “Hayran Kesîra” (Çokça hayır) denmesi, o şeyin mertebesinin beşerî ölçülerin çok ötesinde olduğunu gösterir. وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ ۚ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا “…Ve sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve ihsanı çok büyüktür (Azîm’dir).” Nisa Suresi 113. Ayet: Cenâb-ı Hak bu ayette Peygamber Efendimiz’e (s.a.v. ) verdiği pek çok nimeti zikredebilecekken, özellikle “bilmediğini öğretme” (ilim) nimetini zikretmiş ve hemen ardından bu nimeti “Azîm” (En büyük lütuf) olarak vasıflandırmıştır. وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا “…Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır (Hayrun Kesîr) verilmiştir.” Bakara Suresi 269. Ayet: Buradan hareketle İslâm âlimleri şöyle bir istidlalde bulunmuşlar. Hikmet; ilimle amel…
Rahman suresi ve Kur’an’ın önceliği
Belâgat ilminde ve tefsir usûlünde “Takdim-Tehir” (neyin önce, neyin sonra zikredildiği) çok büyük bir mana taşır. Eğer bir nimet, diğer nimetlerden önce zikrediliyorsa, o nimetin diğerlerine göre bir asıl, öncelik ve üstünlük taşıdığı anlaşılır. الرَّحْمَٰنُ , عَلَّمَ الْقُرْآنَ , خَلَقَ الْإِنْسَانَ , عَلَّمَهُ الْبَيَانَ “Rahmân (olan Allah), Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (kendini ifade etmeyi) öğretti.” Rahman Suresi 1-4. Ayetler: Normalde mantıkî ve yaratılışsal sıralamaya göre önce insanın yaratılması (خَلَقَ الْإِنْسَانَ ), ardından ona Kur’an’ın öğretilmesi (عَلَّمَ الْقُرْآنَ ) zikredilmeliydi. Çünkü var olmayan bir varlığa bir şey öğretilemez. Ancak Rahman Suresi’nde bu sıra tersine çevrilmiştir. Bunun hikmeti şudur: İlmin Varoluştan Üstünlüğü:…
İlmin yükselttiği makam
İlim Konuşturur Ey nefsim… Bazen zayıf olan güçlüye konuşur, küçük olan büyüğe söz söyler. Bu cesaretin kaynağı nedir? İlim. Çünkü ilim, sahibine sadece bilgi vermez; kıymet ve söz hakkı da kazandırır. Hüdhüd’ün Sözü فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. (Neml, 27/22) Değer Veren Nedir? Ey nefsim düşün: Bir kuş hem de küçücük bir hüdhüd… Bir peygamber ve hükümdar olan Hz. Süleyman’a böyle hitap ediyor. Bu, sıradan bir söz değil; ilmin verdiği bir…
İlimde yetinmek yok
Ey nefsim… İlim öyle bir hazinedir ki, ona ulaşan durmaz, ulaştıkça daha çok ister. Çünkü ilim arttıkça insan, ne kadar bilmediğini daha iyi anlar. İşte bu yüzden Kur’ân, en yüce insan olan Peygamber’e bile “arttır” demesini emreder. Artmasını İstediğin Şey Ne? وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا “De ki: Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 20/114) Dikkat et ey nefsim… Allah, Peygamberine malını artır demedi, makamını artır demedi… İlmini artır dedi. Bu ayet açıkça gösterir ki: Allah katında en kıymetli şeylerden biri ilimdir. Çünkü kuldan sürekli istenmesi emredilen şey, en değerli olandır. Hz. Musa’dan (a.s) Ders: İlimde Tevazu Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: هَلْ أَتَّبِعُكَ…
İlmin meyvesi korkudur
Fahreddin er-Râzî der ki: Hakiki ilim, kalpte haşyet doğuran ve insanı Allah’a yaklaştıran ilimdir. İlmin Meyvesi Korkudur Ey nefsim… İlmin değeri sadece bilmekte değil, kalpte ne doğurduğundadır. Eğer ilim seni Allah’a yaklaştırmıyor, kalbinde bir haşyet uyandırmıyorsa, o ilim sadece yük olur. Çünkü hakiki ilmin meyvesi Allah korkusudur. Haşyetin Sahibi Kim? إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan ancak kulları içinden âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) Bu ayet açıkça gösterir ki: Hakiki korku, hakiki ilmin neticesidir. Haşyet ve Cennet Arasındaki Bağ Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ… ذَٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Onların mükâfatı Rableri katında Adn cennetleridir… İşte…
Ekrem sıfatı ve ilmin ilişkisi
Ey nefsim… Kur’ân’ın kainatı sarsan o ilk “Oku!” emrinden hemen sonra gelen gizli şefkate, o derin sırra bir bak. Rabbinin sonsuz keremi, sana ilim vermesiyle tecelli ediyor. Bu, ezelî ve ebedî olanın kuluna en zarif en büyük ikramıdır. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Oku! Senin Rabbin en kerem sahibidir. O, kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak, 96/3–5) Usûl-ü fıkıhta bir kaide vardır: Bir hüküm bir vasfa bağlanmışsa, o vasıf o hükmün illetidir. Burada da “öğretmek” fiili, Allah’ın “Ekrem” oluşuna bağlanmıştır. Yani sanki şöyle denilmektedir: “Ben Ekrem’im… ve bunun en büyük delili, size…
Alaka’dan âlime
Başlangıçtan Zirveye Ey nefsim… Kur’ân’ın ilk emrine bak: “Oku!” Bu bir kelime değil, bir yolculuktur. İnsan, en aşağıdan alınıp en yüceye çıkarılır. İşte bu ayetler, insanın nereden gelip nereye çıktığını gösteren ilâhî bir ders gibidir. اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin en kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak, 96/1-5) Alaka’dan Âlime: En Düşükten En Yüceye Cenâb-ı Hak önce insanın başlangıcını zikreder: “alaka” yani değersiz, basit, küçücük…
Sözün değeri bilgiyle ölçülür
قَالَ الْخَلِيلُ بْنُ أَحْمَدَ النَّاسُ أَرْبَعَةٌ: Halil bin Ahmed el-Ferâhîdî demiştirki insanlar dört kısımdır. فَرَجُلٌ يَدْرِي وَيَدْرِي أَنَّهُ يَدْرِي، فَذَاكَ عَالِمٌ فَخُذُوا عَنْهُ (أَوْ فَاتَّبِعُوهُ) Bilen ve bildiğini bilen: İşte o gerçekten âlimdir (bilgindir), ona uyun. وَرَجُلٌ يَدْرِي وَلَا يَدْرِي أَنَّهُ يَدْرِي، فَذَاكَ نَائِمٌ فَأَيْقِظُوهُ Bilen ama bildiğini bilmeyen: İşte o uykudadır, onu uyandırın. وَرَجُلٌ لَا يَدْرِي وَيَدْرِي أَنَّهُ لَا يَدْرِي، فَذَاكَ مُسْتَرْشِدٌ فَأَرْشِدُوهُ Bilmeyen ve bilmediğini bilen: İşte o irşad (rehberlik) isteyendir, ona yol gösterin. وَرَجُلٌ لَا يَدْرِي وَلَا يَدْرِي أَنَّهُ لَا يَدْرِي، فَذَاكَ جَاهِلٌ (أَوْ شَقِيٌّ) فَارْفُضُوهُ (أَوْ فَاحْذَرُوهُ).» Bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyen: İşte o cahildir, ondan sakının.” Şakiyy” (Bedbaht/Zavallı) Fahzerûhu” (Ondan sakının) veya “Farfudûhu” (Onu reddedin/terk edin) denir. Nefsin Hissesi: Kendini Tanı Ey nefsim… Bu dört sınıfı başkalarına…
Dört şey ancak dört şeyle tamamlanır
Fahreddin er-Râzî der ki: قَالَ الرَّازِيُّ: أَرْبَعَةُ أَشْيَاءَ لَا تَتِمُّ إِلَّا بِأَرْبَعَةِ أَشْيَاءَ: Dört şey ancak dört şeyle tamamlanır: الدِّينُ بِالتَّقْوَى، وَالْقَوْلُ بِالْفِعْلِ، وَالشَّخْصِيَّةُ بِالتَّوَاضُعِ، وَالْعِلْمُ بِالْعَمَلِ Din takva ile; söz fiil ile; şahsiyet tevazu ile ve ilim amel ile… Din Takva ile Tamamlanır Din, takvasız olursa ayakta duramaz. İbadetler şekil olarak kalır, kalbe inmez. Takva, dini koruyan bir zırh gibidir. Onsuz din, tehlike altındadır. Söz Fiil ile Değer Kazanır Söz, fiil ile desteklenmezse havada kalır. İnsanları etkileyen konuşma değil, yaşanmış hakikattir. Amelsiz söz, yankısı olmayan bir ses gibidir. Şahsiyet Tevazu ile Güzelleşir Tevazu olmadan şahsiyet kuru bir kabuktan ibaret…
İlmin neticesi izzet ve yükseliştir
İlim, sıradan bir bilgi değildir. O, insanı karanlıktan nura çıkaran, cehaletten izzete yükselten bir merdivendir. Nice insanlar vardır ki ilimle meleklerin hürmetine mazhar olmuş, nice kullar vardır ki ilimle peygamberlere varis kılınmıştır. Allah’ın Peygamberlere Öğrettiği İlimler Cenâb-ı Hak her peygambere hususî bir ilim vermiştir: وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا “Âdem’e bütün isimleri öğretti.”(Bakara, 2/31) Âdem (a.s.) isimlerle yüceldi, melekler ona secde etti. وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا “Ona katımızdan bir ilim öğrettik.”(Kehf, 18/65) Hızır (a.s.) ilmiyle Musa’ya (a.s.) rehber oldu. رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ “Rabbim! Bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin.”(Yusuf, 12/101) Yusuf (a.s.) ilmiyle…
Kimle oturursan ona dönersin
Ey nefsim… Şimdi kendine dön ve bir hakikati fark et: Sen kiminle oturup kalkıyorsan, ona benzemeye başlıyorsun. Çünkü kalp, bulunduğu ortamın rengini alır. Sohbet, sadece vakit geçirmek değildir; karakter inşa eder, istikamet belirler. Bu yüzden kiminle beraber olduğun, aslında kim olacağını tayin eder. Fakih Ebu’l-Leys şöyle demiştir: Şu sekiz gurup kimseyle oturana, Allah sekiz şeyi arttırır. 1) Kim zenginlerle oturur kalkarsa, Allah ona dünyayı sevmeyi ve dünyaya rağbet arzusunu arttırır. 2) Kim fakirlerle oturur kalkarsa, Allah ona şükretmeyi ve Allah’ın taksimatına razı olma meziyyetini verir. 3) Kim hükümdarlarla oturur kalkarsa, Allah ona kalb katılığı ve kibir duygusu verir. 4) Kim…
Köpük gider, hakikat kalır
Şimdi Kur’ân’ın temsil dolu üslubuna yönelip, “sel ve köpük” misali üzerinden ilmin mahiyetini ve değerini anlamaya çalışalım اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ Allah gökten su indirir, dereler onunla dolar taşar. Sel, üste çıkan köpüğü alır götürür. وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ Süslenmek veya faydalanmak için ateşte erittiklerinizin üzerinde de buna benzer bir köpük vardır. كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ Allah, hak ve batıl için şöyle misal verir: فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. كَذٰلِكَ…
Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
Kur’ân zıtları ayırır çünkü insana ölçü kazandırmak ister. İnsan kendi başına çoğu zaman karıştırır, gri alanlarda kaybolur. Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı net çizgilerle ayırarak der ki: “Bak, yol budur; diğeri değildir.” Bu ayrım olmasa, insan neyi seçeceğini bilemez; hayat pusulasız kalır. Kur’ân’ın bütün bu ayrımları aslında tek bir cümleye çıkar: “Tarafsız kalamazsın.” Ya nurdasın ya karanlıkta. Ya ilimdesin ya cehalette. Ve en önemlisi: Seçtiğin şey, seni tanımlar. Cenâb-ı Hak, hakikatleri birbirinden ayırarak bize ölçü verir. Bu ölçüyle bakıldığında, eşitleme hastalığının ne büyük bir yanılgı olduğu ortaya çıkar. İlk olarak şöyle buyurur: قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا…
Âlimin hakiki makamı ve değeri
Nefsin Hilesi: “Onlar da Bizim Gibi” Nefis, sorumluluktan kaçmak için kıymetleri düşürür: “Âlim de bizim gibi” der. Evet, insandır; fakat bu söz çoğu zaman hakikati kabul için değil, yükümlülükten kaçmak içindir. Âlimi sıradanlaştıran, artık dinlemek zorunda kalmadığını zanneder ve rehbersizliğin sahte rahatlığına sığınır. Âlimi küçümsemek, onun taşıdığı vahiy kaynaklı ilmi küçümsemektir. “O da benim gibi” diyen, farkında olmadan ilimle cehaleti eşitler. Hâlbuki yol bilmeyenle yolu gösteren bir olmaz. Bu söz, hakikate değil; nefse verilen bir ayrıcalıktır. Bugün herkes kendi ölçüsü olmak istiyor. Tabi olmak nefse ağır geliyor. Bu yüzden âlimler itibarsızlaştırılıyor; insan da hakikate değil, keyfine göre yaşamaya başlıyor. Şimdi…
Her yüz bir tevhidin bir imzasıdır
Size yirmi bin kelimelik bir sözlük verildiğini düşünün. Ve deniliyor ki: “Bu sözlükte olmayan yeni bir kelime ekle.” Bunu yapabilmek için önce ne gerekir? Elbette sözlükteki bütün kelimeleri bilmek lazım ki yeni bir kelime eklensin. Peki sözlük sekiz milyar kelimeden oluşsa ve her gün yüz binlerce yeni kelime eklenseydi? Acaba bu işi, sözlüğün tamamını bilmeyen birinin yapması mümkün müdür? İnsanlık tam olarak böyledir. Yeni bir insanın yaratılması, öncekilerin tamamının bilinmesini gerektirir. Yeryüzünde şu an sekiz milyar insan yaşıyor. Bu insanların hiçbirinin yüzü diğerine tam olarak benzemiyor. Her gün ortalama üçyüz elli bin insan her biri benzersiz bir yüzle dünyaya geliyor.…
11- Şu güzel ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa…
Şu hakikati tenvir için şu temsile bak. Mesela: Şu güzel ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumî, dördü misalî ve hususi… Her birimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususi odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir ve hâkeza… Âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. Bu hakikati…
10- Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılab ettiği gibi acaba ekser nâsda bulunan…
Dördüncü Sual Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılab ettiği gibi acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılab edebilir mi? Aşk-ı mecazî, insanın yaratılmış varlıklarda gördüğü güzelliklere duyduğu sevgidir. İnsan birini sevdiğinde, aslında o kişideki cemali, şefkati ve cazibeyi sever. Fakat bu güzellikler o varlığın kendisine ait değildir; Allah’ın isimlerinin bir yansımasıdır. İnsan bu yansımayı hakikat zannedip doğrudan ona bağlanırsa, bu sevgi sonunda acıya dönüşür. Çünkü bağlandığı şey fanidir, değişir ve elinden çıkar. Aşk-ı hakikî ise, bu güzelliklerin gerçek sahibine yönelen sevgidir. İnsan sevdiği şeylerdeki güzelliğin Allah’a ait olduğunu fark ettiğinde, sevgisini o…
9- Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir.
Elhasıl: Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın müntehasındadır. Kâinat bir ağaç gibidir; başlangıcı dünyada, dalları ebede uzanır. Bu ağacın iki meyvesi vardır: cennet ve cehennem. Meyve, dalın sonunda olur. Öyleyse bu büyük ağacın neticeleri de ebed tarafında bulunur. Yani cennet ve cehennem, yaratılış ağacının kaçınılmaz sonudur. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aşağı tarafında; nuranisi, ulvisi yukarı tarafındadır. Bütün varlıklar bir zincir gibi birbirine bağlıdır. Bu zincirin de iki sonucu vardır: Süflî ve sakîl olanlar aşağıya, Nuranî ve ulvî olanlar yukarıya…
8- Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için…
Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Gayb âleminin perdesi Âhiret âlemi “perde-i gayb” içindedir. Yani vardır ama şu anki idrakimize kapalıdır. Nasıl ki radyo dalgaları, hava içinde olduğu hâlde gözle görünmez; nasıl ki ruh vardır ama elle tutulmaz… Aynen öyle de âhiret âlemleri vardır fakat bu gözle görülmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Yani bu âlemlerin hakikî bilgisi Allah katındadır. “Kâinatı küçültmek” veya “gözü…
7- Cehennem nerededir?
Üçüncü Sual Cehennem nerededir? Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ۞ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Cehennemin yeri, bazı rivayatla “tahte’l-arz” denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi küre-i arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise arzın o medar-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz. “Cehennem nerededir?” suali, gayba ait bir meseledir. Bu yüzden kesin ve kuşatıcı bilgi,…
Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz: Ölüm, zahirde ayrılık gibi görünse de hakikatte birçok yönüyle bir ihsan ve bir rahmettir. İnsan, meseleyi yalnız dünya penceresinden okuyunca karanlık görür; fakat hakikat penceresi açıldığında ölümün nice hikmetli yüzleri parlamaya başlar. İşte bu hakikatin dört vechi: Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir. İnsan hayatı, sadece yaşamak değil; aynı zamanda taşımaktır. Bedenin yükü, dünyanın meşakkati, kalbin imtihanları… Bu yük zamanla ağırlaşır. İşte bu noktada ölüm, bu yükün mahiyetini…
İkinci Sual Furkan-ı Hakîm’de اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur hem bir nimettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Nasıl mahluk ve nimet olabilir? Kur’an’da (Mülk Sûresi, 2. ayet) “O ki, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattı.” buyrulur. Bu ayetten hareketle bazı âlimler, ölümün de tıpkı hayat gibi yaratılmış (mahluk) olduğunu ve aynı zamanda bir nimet sayılabileceğini anlatırlar. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Dış görünüşe bakıldığında ölüm şunlardır: İnhilal: Çözülme, dağılma Adem: Yokluk Tefessüh: Çürüme, bozulma…
4- Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir.
Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delail-i kat’iye ile ispat etmiştir. “Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir.” Hayatın beşinci ve son mertebesi, kabir ehlinin yani normal ölülerin ruhani hayatlarıdır. Bu tabaka, artık maddî bir bedenle değil, ruhla yaşanan bir hayat…
“Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır.” Bu cümle, hayatın beş mertebesinden dördüncüsünün şehitlere ait olduğunu bildirir. Şüheda, Allah yolunda canlarını feda eden, savaşırken veya hak yolunda iken öldürülen müminlerdir. Onların hayatı, diğer ölülerden farklı bir mertebede cereyan eder. “Nass-ı Kur’an’la şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır.” Kur’an-ı Kerim’in açık nassıyla sabittir ki şehitler, kabir ehli yani normal ölülerden daha üstün bir hayat mertebesine sahiptirler. وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılırlar” Âl-i İmrân Suresi: 169 İşte bu ayet, dördüncü tabaka hayatın…
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (asm) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı…
1- Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır?
Dört sualin muhtasar cevabıdır. Birinci Sual Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar? Elcevap: Hayattadır fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulema hayatında şüphe etmişler. Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki çok kayıtlarla mukayyeddir. İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir…
Emr-i bil Ma’rufun sınırları
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-‘dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in şöyle söylediğini işittim: عن أبي سعيد الخُدْريِّ رضي الله عنه قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول:«مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ». Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin, bu imanın en zayıf derecesidir.[Sahih Hadis] – [Müslim rivayet etmiştir] – [Sahih-i Müslim – 49] Emr-i Bi’l-Ma’rufun Hükmü Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, esas itibariyle farz-ı kifâyedir. Yani…
Yaprak düşerken neler olur?
Sonbaharda yaprakların birer birer döküldüğünü görürüz ve çoğu zaman “basit bir olay” deyip geçeriz. Hâlbuki bir yaprağın dalından kopup yere düşmesi, onun ilkbaharda yaratılması kadar ince, hesaplı ve kanunlara bağlı sayısız biyokimyasal sürecin neticesidir. Bitki fizyolojisinde “absisyon” denilen bu hadise, başlı başına bir ilim konusudur. Mevsim değişip günler kısaldığında, sıcaklık düştüğünde yapraktaki hormon dengesi değişir. Büyümeyi teşvik eden oksin ve sitokinin azalırken; absisik asit ve etilen gibi engelleyici hormonlar artmaya başlar. İşte bu değişim, yaprağın kaderini yazan sürecin başlangıcıdır. Bir yaprak öyle “kendi kendine” düşmez. Önce ağaç, günlerin kısaldığını fark eder. Yaprakta bazı maddeler azalır, bazıları artar. Yeşil rengini veren…
Kökün neyse meyven odur
İmam-ı Gazali der ki; Bil ki “Lâ ilâhe illallah” bir saadet ağacıdır. Onu tasdik toprağına diker, ihlâs suyu ile sular ve salih amellerle korursan; kökleri derinlere iner, gövdesi sağlamlaşır, dalları göğe yükselir ve güzel meyveler vermeye başlar. Kur’ân bu hakikati, kökü yerde sabit, dalları gökte olan ve her zaman meyve veren güzel bir ağaç misaliyle anlatır. اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِۙ “Görmedin mi Allah nasıl bir misal verdi: Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir. تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ Rabbinin izniyle her zaman…
Her koyun kendi bacağından asılır mı?
Bir gün halka doğruyu söylediği için rahatsız olanlar, Harun Reşid’e gidip şikâyet ettiler; “Bizi kendi hâlimize bıraksın, herkes kendi hesabını verir, her koyun kendi bacağından asılır” dediler. Bunun üzerine Behlül Dana çağrıldı, sözler iletildi; Behlül hiçbir şey söylemeden sarayı terk etti, birkaç koyun alıp kesti ve bacaklarından mahallenin köşelerine astı. İnsanlar güldü, “Deliden başka ne beklenir” dediler; fakat günler geçtikçe etler kokmaya başladı, koku yayıldı, bütün mahalleyi sardı ve kimse dayanamaz hâle geldi. Aynı kişiler tekrar sultanın kapısına gidip şikâyet edince Behlül çağrıldı; sultan “Bu ne hâl?” diye sorduğunda o sakince “Ben bir şey yapmadım, sadece onların dediğini yaptım, her…
Taşı atanda o, çorbayı veren de
Behlül Dana… velî, meczupluğuyla hikmet söyleyen bir gönül adamı… Bir sabah sokakta yürürken çocuklar onu görür, gülüşür, alay eder ve taş atmaya başlarlar; taşlardan biri başına isabet eder, kan akar ama o susar, karşılık vermez, ağır ağır yürümeye devam eder. Kanlı başıyla bir çorbacıya girer, bir çorba ister; çorbacı merhamet eder, bir tas çorba uzatır ama gözleri o kanlı başa takılır ve sorar: “Ey Behlül, kafanı kim kanattı?” Behlül başını kaldırır ve hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Çorbayı veren.” Çorbacı şaşırır, “Çorbayı kim verdi” der. Behlül yine aynı sükûnetle: “Kafamı kıran” diye karşılık verir. Ey nefis sen sadece taşı mı…
Amel mi yapıyorsun, kendini mi sunuyorsun?
Riya ve ucüb öyle ince, öyle sinsi bir âfettir ki bir an içinde kalbe girer, insan fark etmeden yerleşir; o anda yıllarca yapılan ibadetleri yakıp kül edebilir. Düşün yetmiş yıl ibadet etmişsin ama bir anlık gösteriş, bir cümlelik övünme ve hepsi bir anda boşa gitmiş. Rivayet edilir ki bir adam, Süfyan-ı Sevrî’yi yemeğe davet eder. Sofrada bir tabak lazım olur, ev sahibi ailesine seslenir: “Birinci hacdan getirdiğim tabağı değil, ikinci hacdan getirdiğim tabağı getirin!” Bu söz sıradan gibi görünür ama içinde gizli bir şey vardır: gösteriş. Bunu fark eden Süfyan-ı Sevrî hemen şöyle der: “Ey miskin adam! Her iki haccını…
Riyanın sessiz felaketi
İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir âlim anlatır: Seher vakti (Tâhâ Suresi’ni) okuyordum… Sonra uyudum. Rüyamda gökten bir zat indi. Elinde bir sahife vardı. Açtı… Okuduğum sure yazılıydı. Her kelimenin altında sevaplar vardı. Ama bir kelime silinmişti, altında hiçbir sevap yoktu. Sordum: “Ben o kelimeyi de okumuştum. Neden silindi?” Cevap geldi: “Evet okudun. Biz de yazdık. Fakat Arş’tan emir geldi: O kelimeyi silin! Ona sevap yazmayın.” Neden? “Çünkü o kelimeyi okurken birisi geçiyordu. O işitsin diye sesini yükselttin riya yaptın onun için sildik.” İnce Hesap Bak mesele büyük günahlar değil sadece mesele, ince kusurlar. – Bir bakış– Bir niyet– Bir…
Kusursuz sandığın amel ya kusurluysa?
İmam Gazali Hazretleri der ki: Nişabur’da Atâ bin Selimî, büyük bir dikkatle bir kumaş dokur. Öyle ince çalışır ki, kusursuz olduğuna kanaat getirir. Güvenle çarşıya götürür. Fakat işin ehli bir tüccar, o kumaşta bir kusur bulur. Atâ ağlamaya başlar… Tüccar mahcup olur, özür diler, gönlünü almak ister. Ama Atâ’nın cevabı bambaşkadır: “Ben kumaşın kusuru için ağlamıyorum… Asıl korkum şu: Ben bu kumaşı kusursuz zannettim. Halbuki sen bir bakışta kusurunu gördün. Ya âhirette sunduğum ameller de böyleyse? Ben kusursuz sanıyorum ama onlar kusur doluysa? Ben göremiyorum… ama Allah görüyor…” İşte asıl korkulması gereken şey budur. İnsan amel yapar… Güzel yaptığını zanneder……
Huzura kabul, en büyük şereftir
İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir padişah tasavvur et… Şanı, kudreti bütün memlekete yayılmış. Vezirler, beyler, âlimler, filozoflar onun hizmetinde bulunmayı bir şeref sayıyor. Her biri, kendisine verilecek en küçük vazifeyi bile büyük bir nimet kabul ediyor; gece gündüz kapısında bekliyor. Böyle bir günde saray dolup taşmış. Kalabalıktan çoğu kimse ayakta kalmış. İşte tam o anda padişah, kalabalığın içinden sıradan bir sofuya işaret ediyor. Sofu, o kalabalığı yara yara huzura çıkıyor. Padişah ona iltifat ediyor, yanına oturtuyor ve basit bir vazife veriyor. Sofunun bilgisizliğine, hatalarına, eksikliğine bakmadan hizmetini beğeniyor, kabul ediyor ve karşılığında ona hesapsız ihsanlarda bulunuyor. Bunu görenler hayretle…
Çok amel mi, kabul edilen amel mi?
İnsan, çoğu zaman ameline bakar, onu büyütür, onunla övünür, onunla kurtulacağını zanneder. Hâlbuki amel, kendi başına bir kıymet ifade etmez. Onun değeri, kabul edilip edilmemesine bağlıdır. Nice küçük amel vardır ki kabul ile büyür. Nice büyük amel vardır ki reddedilince söner gider. İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir Demet Çiçek mi, Sonsuz Bir Hazine mi? Çarşıda değeri bir lira olan bir demet çiçeği alıp bir padişaha götürdüğünü düşün… O çiçek, kendi kıymetiyle bakıldığında sadece bir liradır. Fakat padişah onu kabul eder, tebessümle karşılar ve ihsanda bulunursa… Artık o çiçek, bir liralık değil; binlerce liralık bir değere dönüşür. Ama ya kabul…
Ölüm var, sen yoksun gibi yaşıyorsun
Lokman Hekim, oğluna nasihat ederken hakikatin en sarsıcı kapısını açar: “Ey oğlum! Ölüm, ne zaman geleceği bilinmeyen bir misafirdir. Öyleyse o seni ansızın yakalamadan önce, sen ona hazırlan.” Bu söz, sadece bir öğüt değil bir uyan çağrısıdır. Çünkü ölüm, uzak bir ihtimal değil; her an kapıyı çalabilecek bir hakikattir. İmam-ı Gazâlî bu gafleti hayretle anlatır: İnsan, bir eğlence meclisinde keyif içindeyken biri gelip ona birkaç darbe vursa, bütün neşesi kaçar, hayatı zehir olur. Küçücük bir acı, bütün zevkini yok eder. Ama aynı insan…Her nefeste ölüm meleğinin kapısında olduğunu düşünmez. Her an canının alınma ihtimaliyle yaşadığı hâlde, sanki hiç ölmeyecek gibi…
Son düzlükte uyuma!
Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.), ömrünün sonlarına doğru ibadet ve taatte öyle bir gayret içindeydi ki, görenler hayret ediyordu. Gecesi gündüzüne karışmış, adeta nefes alır gibi ibadet ediyordu. Bu hâlini gören yakınları dayanamadı ve şöyle dediler: “Biraz kendine acısan… Biraz yavaşlasan… Nefsine biraz şefkat göstersen olmaz mı?” Bu söz, zahirde merhamet gibi görünüyordu… Ama hakikatte bir gaflet kokusu taşıyordu. Ebû Musa (r.a.) onların bu sözlerine öyle bir cevap verdi ki, sadece onları değil, kıyamete kadar gelecek herkesi uyandıracak cinstendi: “Yarış için salıverilen atlar, varış yerine yaklaştıklarında bütün güçlerini ortaya koyarlar.” Sonra sözü kalbe saplanan bir ok gibi tamamladı: “Yemin ederim ki……
Sevmediğinden değil, zayıflığından
İsyan muhabbetin esasına değil, kemâline zıt düşer. İmam-ı Gazali Hazretleri bu konuda şöyle der; Yani bir insan günah işledi diye Allah’ı hiç sevmiyor denilmez. Ancak bu sevgi, olması gereken olgunlukta değildir. Çünkü hakiki ve kâmil sevgi, sevilenin rızasına aykırı davranmayı terk etmeyi gerektirir. Nitekim insan kendi nefsini sever; sağlıklı olmayı ister. Fakat buna rağmen zararlı şeyler yer, kendine zarar verdiğini bile bile yanlış yapar. Bu durum onun kendini sevmediğini değil, sevgisinin zayıf ve iradesinin aciz olduğunu gösterir. Aynı şekilde kul da Allah’ı sevebilir; fakat marifeti zayıf, nefsi kuvvetliyse bu sevginin gereğini yerine getirmekte zorlanır. Bu hakikati sahabeden Nuayman (r.a.) hadisesi…
İbadetin en yüksek makamı
İhvanından biri Mâruf-u Kerhî Hazretleri’ne sordu: “Seni insanlardan koparıp ibadete sevk eden nedir?” Soru basitti ama cevap bir ömürlük hakikatti. “Ölümü mü hatırlıyorsun?” dedi. “Ölüm de ne imiş…” buyurdu. “Kabir, berzah mı?” “Kabir de ne imiş…” “Cehennem korkusu? Cennet ümidi?” “Bunlar da ne imiş…” Sonra kapıyı açtı: “Bir Sultan vardır… Bütün bunlar O’nun elindedir.” Çoğu insan ibadeti bir hesapla yapar: Cehennemden kaçmak için, Cenneti kazanmak için… Bir insan düşün: Bir padişahın sarayına girmek istiyor. Ama onun derdi padişahın kendisi değil. Saraydaki yemekler, nimetler, bahçeler… Böyle birine derler ki: “Sen padişahı değil, sofrayı seviyorsun.” İşte Mâruf-u Kerhî’nin işaret ettiği makam bambaşkadır:…
Gözden giren kalbe yerleşir
Zünnûn-ı Mısrî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) der ki: Gözü harama kapamak ne güzel bir kapıcıdır. Şehvetin kalp evine girmesini önler. Demek ki gözünü haramdan sakınırsan kalbin ter temiz kalır. Bu sayede nice fitne ve belâlardan kurtulmuş olur ve iyiliklerini de arttırmış olursun. Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’nin bu sözü, kalbin penceresinin aslında göz olduğunu haber verir. Çünkü kalbe giren çoğu şey önce gözden geçer. Göz, kalbin penceresi gibidir eğer harama açılırsa içerisi karışır, kapatırsa kalp selâmette kalır. Bu yüzden harama bakmamak sadece bir bakış meselesi değil, kalbi koruma meselesidir. Mesela bir insan düşün: Sokakta yürürken harama nazar ediyor. O bakış geçip gitmiyor;…
Baştaki “1”i kaybetme!
İman asıldır. Tıpkı matematikteki “1” gibidir. Birin yanına bir sıfır koyarsın, 10 olur; bir sıfır daha koyarsın, 100 olur; bir sıfır daha, 1000… Değer hep artar. Ama baştaki o “1”i kaldırırsan, geriye ne kalırsa kalsın hepsi sıfırdır; hiçbir kıymeti yoktur. İşte iman da böyledir: Doğruluğu eklersin, değer kazanır; sabrı eklersin, katlanır; emniyet ve güveni eklersin, büyür. Fakat iman olmazsa, bütün bu güzel hasletler Allah katında hakiki bir değer ifade etmez. Çünkü asıl olan odur; diğerleri onunla anlam bulur, onunla kıymetlenir. Bize düşen, baştaki o “1” olan imanı muhafaza etmektir. Çünkü bütün kıymet onunla başlar. Sonra onun yanına doğruluğu koyarız, değerimiz…
Kıymet kaybedince bilinir
Suda yaşayan balık, suyun kıymetini bilmez; fakat sudan çıkarıldığı an, nefes için çırpındıkça aslında hayatının o suya bağlı olduğunu idrak eder. İnsan da böyledir: İçinde bulunduğu nimetlere alışır, onları sıradanlaştırır ve çoğu zaman şükrünü eda edemez. Ta ki o nimet elinden alınana kadar… Rivayet edilir ki bir padişah, daha önce deniz görmemiş kölesiyle gemiye biner. Köle korkudan titrer, ağlar, feryat eder; ne teselli fayda verir ne söz. Bunun üzerine hikmet sahibi bir ihtiyar, izin alarak köleyi denize attırır. Köle birkaç kez suya batıp çıkar, boğulma tehlikesi geçirir; sonra saçından tutularak gemiye çekilir. Bu defa köle gemiye öyle bir sarılır ki,…
Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir
Bediüzzaman Said Nursî şöyle der: “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.” Bu söz, musibetlere bakışımızı kökten değiştirir. Çünkü çoğu insan, başına gelen her sıkıntıyı en büyük felaket zanneder. Hâlbuki hakikatte felaket, dışarıdan gelen değil; içeriye girendir. Yani kalbe, imana ve dine dokunandır. Bu yüzden akıllı insan, başına gelen her musibette önce şuna bakar: “Bu, benim dünyama mı zarar verdi yoksa dinime mi?” Eğer zarar dünyadaysa sabreder. Ama eğer zarar dineyse işte o zaman feryad eder. Namazı terk etmek, zekâtı vermemek, harama bakmak, yalan ve gıybete düşmek… Bunlar…
Beş duyuya mahkûm kalırsan kaybedersin
İmam-ı Gazâlî der ki: Sakın sadece gözle görülen, duygularla idrâk edilen şeyleri tasdik etmekle kalma! Kalma ki iyi ayaklı merkep mesabesinde olmuş olmayasın! Çünkü merkep de beş duyuya sahip olmakta seninle ortaktır. Beş duyu; Göz, kulak, burun, dil, deri. Ama önemli olan şu: Bu beş duyu sadece maddeyi tanır. Hakikati ise kalp ve akıl kavrar. Yani insanı hayvandan ayıran şey, sadece bu beş duyu değil; onların ötesini anlayabilmesidir. Sen ancak ilâhî bir sır ile ki o sır göklere, yere ve dağlara arzolundu, onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular merkepten ayrılırsın. Bu bakımdan duyular âleminin dışında olanları seni merkep ve…
Tevbe neden Farz-ı Ayn’dır?
İnsan çoğu zaman gözünü açtığında kendini Müslüman bulur. Annesinden, babasından duyduğu ile inanır; fakat çoğu kez İslâm’ın hakikatine nüfuz etmeden, sadece alışkanlıkla yaşar. Ta ki bir gün büyür aklı başına gelir işte o an, artık taklitle değil, idrakle iman etmesi gereken eşiktir. O andan sonra gaflet mazeret değildir. Çünkü insan, kendisi gerçekten Müslüman olmadıkça, anne ve babasının Müslüman oluşu onu kurtaramaz. Eğer bu hakikati idrak ederse, sadece geçmiş günahlarından değil; aynı zamanda alışkanlık hâline getirdiği şehvetlerin peşinden gitmekten, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemekten de tevbe etmesi gerekir. İşte bu, en zor tevbedir. Çünkü burada sadece bir günah değil; bir hayat tarzı…
Neden sadece günahı bırakmak yetmez?
Günah sessizce birikir. İlk başta fark edilmez küçük bir leke gibi görünür. Sonra o leke pas olur. Pas kalbi sarar ve bir gün gelir mühür olur. Artık o kalp hakikati işitir ama duymaz… Görür ama anlamaz… Çünkü kararan şey göz değil kalptir. Tıpkı aynanın buğulanması gibi başlar her şey. Bir nefeslik buğu, bir anlık ihmal… Ama silinmezse o buğu pasa döner. Pas da demirin içine işler ve sonunda o ayna artık neyi gösterse gerçeği gösteremez. İşte kalp de böyledir… Bu yüzden sadece “günahı bıraktım” demek yetmez. Çünkü günah gider ama izini bırakır. O iz temizlenmezse büyür. O karanlık silinmezse kalbi…
Tevbe neden geciktirilmemeli?
Asi bir kimse, işlediği günahların kendisini ebedî azaba götürebileceğinden korkmuyorsa, bu hâl; sıhhati yerinde olduğu için zararlı şeyleri pervasızca tüketen bir kimsenin, henüz hastalanmadığı için ölümden korkmamasına benzer. Oysa insan sıhhatliyken hastalıktan, hasta olunca da ölümden korkar. Aynı şekilde günahkâr da henüz akıbetini görmeden gaflet içinde yaşar; fakat ecel gelip kapandığında, Allah korusun, geri dönüş yolu kalmayabilir. Bu bakımdan günahlar, iman için bedeni içten içe kemiren zehirli yiyecekler gibidir. İnsan onları biriktirir, fakat tesirini hemen fark etmez. Ta ki mizacı bozulup hastalık baş gösterinceye kadar… İşte günah tam da böyledir. Bir anda öldürmez; yavaş yavaş karartır. İnsan fark etmez, alışır,…
Tevbenin samimiyeti nasıl anlaşılır?
İmam Gazâlî der ki: Bir kimse düşünün… Gençliğinde her türlü günahı işlemiş; harama dalmış, nefsinin peşinden gitmiş. Yıllar geçmiş, şimdi ihtiyarlamış. Artık o günahları işlemeye ne gücü var ne de imkânı… Sonra dönüp “Tevbe ediyorum” diyor. Acaba bu tevbe makbul olur mu? Cevap şudur: Evet, olur. Çünkü tevbe kapısı henüz kapanmamıştır. Birileri şöyle diyebilir: “Zaten yapamıyor, mecbur kaldığı için tevbe ediyor.” Fakat bu söz, tevbenin hakikatini anlamamaktan doğar. Çünkü tevbe, sadece günahı terk etmek değildir. Asıl tevbe; işlenen günahın çirkinliğini idrak etmek, ondan kalben nefret etmek ve bir daha ne kendisini ne de ona benzeyenini işlememeye kesin karar vermektir. Onun…
Her “pişmanım” diyen kurtulur mu?
Tevbe, sırf Allah’ın ululuğunu düşünerek, O’nun azabından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılmadıkça makbul değildir. Eğer bir kimse günahı; dünya menfaatini elde etmek, makam ve mevki kazanmak, insanların korkusundan çekinmek, fakirlikten kurtulmak yahut o günahı işlemeye gücü yetmediği için terk ederse, bu gerçek tevbe sayılmaz. Çünkü hakiki tevbe, nefsin değil, kalbin Allah’a yönelişidir. Günahkârı tevbe etmeye sevk eden en büyük sebepler ise şunlardır: İşlediği günahın doğuracağı korkunç neticeleri düşünmesi, Cenab-ı Hakk’ın azabının şiddetini idrak etmesi ve bu azaba dayanamayacağını anlayarak kalben korkmasıdır. Zira dünyada güneşin sıcağına, küçük bir darbenin acısına hatta bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, cehennemin dehşetli ateşine,…
Musibet mi? Yoksa gizli bir ikram mı?
İnsan, çoğu zaman gördüğüyle hükmeder. Hoşuna gitmeyeni şer, acı vereni zarar zanneder. Hâlbuki hakikat, nefsin hissettiğinden çok daha derindir. İşte Kur’ân, bu hakikati şöyle haber verir: عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bakara: 216 İşte ey nefsim, senden men edilen şeylere bu gözle bak. Bir şey senden alındığında, bir kapı kapandığında yahut bir musibet başına geldiğinde hemen “şer” damgasını…
Tek musibeti ikiye çevirmek
Ey nefsim. Artık sana düşen, başa gelene sabretmektir. Öyle ki hem hastalığın acısını çekip, hem de onun sevabından mahrum kalmak gibi çifte zarara düşmeyesin. Unutma: “Asıl belâya uğrayan, çektiği derdin sevabını kaybedendir.” İnsan bazen felâkete uğrar. Ama asıl felâket, o felâket karşısındaki tavrındadır. Bir kısmı vardır ki musibete dayanamaz, sızlanır, şikâyet eder, bağırır, çağırır. Ne olur peki? Ne musibet geri döner ne de istediği olur. Fakat bir şey kesin olur: Sabır sevabını da kaybeder. Böylece o kişi artık tek musibetli değil, iki musibetli bir hale gelir: Biri başına gelen felâket, Diğeri sabırdan mahrum kalmanın kaybı… Hâlbuki ağlamak, sızlanmak, isyan etmek…Geçmişi…
Tesadüf bu dizilişi kuramaz
Normal bir insanın 32 dişi vardır. Bu dişler hem birbirine benzer hem de belirli bir hikmetle farklılaşır. Mesela üst çenenin sol tarafında; üç benzer diş, ardından iki benzer diş, sonra farklı bir diş ve tekrar iki benzer diş bulunur. Yani diziliş 3212 şeklindedir. Aynı düzen üst sağda da vardır. Alt çene de aynı sistemle yaratılmıştır. Neticede bütün ağızda mükemmel bir simetri ve düzen hâkimdir: 3212 – 2123 3212 – 2123. Şimdi düşünelim: Bu düzen sadece bir insanda değil, milyarlarca insanda aynı şekilde bulunmaktadır. Eğer bu diziliş tesadüfün eseri olsaydı veya farklı sebeplerin karışmasıyla meydana gelseydi, bu kadar kusursuz bir birlik…
Ayasofya’dan Hücreye Bir Yolculuk
Şimdi bir an için Ayasofya Camii’nin kendi kendine, ustasız ve plansız meydana geldiğini düşünelim… Kuzeyden esen rüzgâr tonlarca su getirip döküyor, güneyden esen rüzgâr demir taşıyor, başka bir rüzgâr kireci, tuğlayı getiriyor… Bir başka rüzgâr tuğlaları diziyor, diğeri harcı yerleştiriyor… Oduncuların baltaları rüzgârla ağaçları kesiyor, çiviler tesadüfen çakılıyor, halılar dikenlerden kopan yünlerle kendiliğinden dokunup içeri seriliyor… Neticede bütün bu rastgele hareketlerle Ayasofya Camii ortaya çıkıyor! Böyle bir şeyi duyduğumuzda güleriz. “Bu kadar da olmaz!” deriz. Çünkü aklımız, böyle bir düzenin ustasız, plansız ve tesadüfen meydana gelmesini kabul etmez. Şimdi bu cami ile bir hücreyi kıyaslayalım… Ayasofya’nın alanı binlerce metrekare; hücre…
Maymundan katip olur mu?
Bir maymunu daktilonun başına oturtsak ve tuşlara tamamen rastgele bassın desek, acaba ortaya anlamlı bir kelime çıkar mı? Diyelim ki çıktı; peki anlamlı bir cümle? Hadi onu da farz edelim; ya anlamlı bir sayfa? Daha da ileri gidelim: Böyle rastgele vuruşlarla hikmetli, düzenli, baştan sona manalı bir kitap meydana gelebilir mi? Elbette hayır. Çünkü böyle bir daktiloda sadece “A” harfinin gelme ihtimali bile 29’da 1’dir. “AT” kelimesinin oluşma ihtimali 841’de 1’dir. Yedi harfli “TESADÜF” kelimesinin rastgele yazılma ihtimali ise 29⁷, yani 17.249.876.309’da 1’dir. Sadece yedi harfli bir kelime için ihtimal bu kadar düşüyorsa, anlamlı bir cümlenin, bir sayfanın, hele hele…
İhtimalin bittiği yer
Art arda altı kez atılan bir zarın; önce 1, sonra 2, sonra 3, sonra 4, sonra 5 ve en sonunda 6 gelmesi ihtimali (1/6)⁶, yani 46.656’da birdir. Basit bir zar oyununda bile böyle bir sıralamanın gelmesi son derece düşük bir ihtimaldir. Şimdi insanın kulağına bakalım… Kulakta altı küçük kemik bulunur. Farz edelim ki bu kemikler tesadüfen meydana geldi. Peki bu kemiklerin, bugün gördüğümüz o hassas düzen içinde, görevlerine uygun şekilde dizilmesi ihtimali kaçta kaçtır? İşte bu da 46.656’da bir ihtimaldir. Ama bu sadece bir insan içindir. Şimdi bunu bütün insanlara uygulayalım… Yeryüzünde milyarlarca insan var ve her birinin kulak kemikleri…
Zar ve kemikler ve tesadüfün iflası
Elimize bir zar alıp attığımızda, o zarın 4 gelme ihtimali altıda birdir. İki zarı aynı anda atsak, ikisinin de 4 gelme ihtimali 36’da birdir. Aynı iki zarı iki defa üst üste atıp her defasında ikisinin de 4 gelmesini beklesek, ihtimal 1.296’da bire düşer. Dört defa peş peşe attığımızda ise iki zarın her defasında 4 gelme ihtimali 1.679.616’da birdir. Şimdi düşünelim: İki zarın dört defa peş peşe aynı neticeyi vermesi bu kadar düşük bir ihtimal ise, insan vücudunda bulunan 206 kemiğin birbirine tam uygun şekilde dizilmesi acaba kaçta kaç ihtimaldir? Faraza bütün kemiklerin tesadüfen meydana geldiğini kabul edelim. Sonra bu kemikleri…
Ülfet bir gaflet perdesidir
Mucize uzakta değil; soluduğumuz havada, attığımız adımda, atan kalbimizde, göremediğimiz ama her an işleyen o büyük nizamda gizli. Önemli olan, o alışkanlık perdesini yırtıp “Neden?” ve “Nasıl?” sorularını sorabilmek. Elma Kolay da Armut Mu Zor? Eğer bir elma ağacından armut çıksaydı, hayretten ne yapacağımızı şaşırırdık. Hâlbuki aynı ağaçta binlerce elma yetişir de dönüp bakmayız bile. Acaba elma, sanat itibariyle daha mı basittir? Yahut onu yaratmak kolay da armudu yaratmak zor mu? Elbette hayır. Bunun tek sebebi, kalbimizi körelten ülfet hastalığıdır. Alıştığımız için görmez, gördüğümüzü de düşünmez hâle geliriz. Horoz Yapsa İnanmazsın, Tavuk Yapınca Görmezsin Bir horozun yumurtladığını duysak güler, inkâr…
Hayat mürekkebiyle yazdığın kitap
Her insan bir kalemdir ve ona verilen hayat, o kalemin mürekkebidir. Bu mürekkep damla damla akar; her nefes bir satır, her gün bir sayfa olur. İnsan farkında olmadan bir kitap yazar: sözleriyle, bakışlarıyla, niyetleriyle, tercihleriyle… Fakat mesele sadece yazmak değildir; çünkü herkes yazar. Asıl mesele, ne yazdığıdır. Kimi ömrünü boş ve manasız satırlarla doldurur, kimi karanlık cümlelerle… Kimi de az yazar ama her kelimesi nurlu, her satırı ebediyete yakışır olur. Bu mürekkep sınırlıdır; her geçen gün biraz daha eksilir. Ne geri doldurulabilir ne de geri alınabilir. Bir gün gelir, mürekkep tamamen biter. Kalem susar, kitap kapanır. Artık ne bir kelime…