Yazar: Nur Divanı

Kitaplar Meselesi İslâm, İncil’in aslının Allah’tan geldiğine iman eder. Bu sebeple konuşulan şey, vahyin kıymeti değil; metnin tarih içinde nasıl aktarıldığıdır. Yani mesele, kaynağın ulviyeti değil; insan eliyle geçen süreçte ne kadar muhafaza edildiğidir. Metinlerin Çoğulluğu: Tek Nüsha mı, Birçok Rivayet mi? Soru: “Bugün elde bulunan İncil metinleri tek bir orijinal nüshadan mı geliyor, yoksa farklı el yazmalarına mı dayanıyor?” Cevap: “Tarih bize şunu gösterir: Çok sayıda el yazması vardır ve aralarında farklılıklar bulunur. Bazı ayetler bazı nüshalarda var, bazılarında yoktur; bazı ifadeler farklı aktarılmıştır.” Bu durum, metnin tek ve sabit bir formdan ziyade, farklı aktarımlar üzerinden şekillendiğini düşündürür. Böyle…

Devamını Oku

Günah ve Kurtuluş Birçok Hristiyan mezhebine göre insan, Hz. Âdem’in işlediği ilk günahın etkisini taşır. Buna “asli günah” denir.  Hristiyan inancına göre Hz. İsa (a.s), insanlığın günahlarını bağışlatmak için dünyaya gelmiş ve kendini feda etmiştir. Bu anlayışta: İnsan günahkârdır Günahın bedeli ödenmelidir Bu bedeli Hz. İsa (a.s) üstlenmiştir Yani kurtuluş, kişinin kendi amellerinden çok, Hz. İsa (a.s)’ın fedakârlığına iman etmekle gerçekleşir. İslâm’da ise: İnsan doğuştan günahkâr değildir Herkes kendi amelinden sorumludur Günah başkasına yüklenmez Kurtuluş, iman + amel + tövbe iledir Bu yüzden İslâm’da “birinin günahını başkasının ödemesi” fikri kabul edilmez. “Eğer Allah affedebiliyorsa, neden affetmek için birinin acı çekmesi…

Devamını Oku

Teslis Meselesi Hristiyanlık “Baba Tanrı’dır, Oğul Tanrı’dır, Kutsal Ruh Tanrı’dır; fakat üç Tanrı değil, bir Tanrı vardır” der. İşte burada akıl ister istemez durur ve sorar: Eğer üçü de ayrı şahıs ise, nasıl tek ilah oluyor? Eğer gerçekten tek ise, neden üç ayrı şahıs deniliyor? İlah dediğimiz Zât nasıl olmalıdır? Kudreti nasıl olmalı? İradesi nasıl olmalı? İşte buradan bakıldığında, kâinatın iki veya daha fazla ilah tarafından idare edilmesi meselesi sadece zor değil, imkânsız hâle gelir. İntizamın Şahitliği: Kâinat Tek Elden Çıkmış Şu kâinata bak: Atomdan galaksilere kadar kusursuz bir düzen, şaşmaz bir ölçü, kesintisiz bir birlik… Güneş doğarken dünya gecikmez,…

Devamını Oku

Hz. İsa (a.s) Hz. İsa (a.s)’nın (a.s) konumu, sadece bir “kimlik tartışması” değildir; tevhidin kalbine dokunan bir meseledir. İslâm, Hz. İsa (a.s)’yı küçültmez; aksine onu ifrat ve tefritten kurtarıp hakiki makamına yerleştirir: Ne sıradan bir insan, ne de ilah… O, mucizelerle desteklenmiş, tertemiz bir peygamberdir. Doğumu: Kudretin Açık Bir Tecellisi Hz. İsa (a.s)’nın (a.s) babasız doğumu, onun ilahlığına değil; Allah’ın kudretinin sınırsızlığına delildir. Zira Allah, Âdem’i (a.s) ne anneden ne babadan yarattı. Eğer babasız doğum ilahlık gerektirseydi, Hz. Âdem’in (a.s) daha evla olması gerekmez miydi? Mucize, peygamberi ilah yapmaz; onu gönderenin kudretini gösterir. Kul Oluşu: İlah Değil, Allah’a Muhtaç Bir…

Devamını Oku

Bu satırlar, bir tartışmayı kazanmak için değil; bir kalbe hakikati fısıldamak için yazıldı. Ne bir zorlama var burada, ne de bir dayatma… Sadece bir davet: Gel ve bak. Çünkü hakikat, gürültüyü sevmez. Sessizliğe gelir… Düşünen kalbe dokunur… Bu kitapta okuyacağın her konu sadece düşündürür. Bir kapı açar, içeri girip girmemek sana kalır. Belki bazı cümleler sana tanıdık gelecek… Belki bazıları zihninde yeni pencereler açacak… Belki de ilk defa duyduğun bir hakikat, kalbinde yankı bulacak… Acele etme. Hüküm vermek için değil, anlamak için oku. Çünkü bu mesele, bir bilgi meselesi değildir sadece… Bu, kalbin yönünü belirleyen bir meseledir. Ve unutma: Hakikat,…

Devamını Oku

Şeytanın en tehlikeli oyunu, günahı çirkin göstermek değil; onu “makul” göstermektir. İnsan açıkça kötülüğe değil, kendini haklı hissettiren yola sapar. Bu yüzden en büyük aldanış, Allah’ın adıyla kandırılmaktır. يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) sizi Allah ile aldatmasın.” Fatır:5 Garur olan şeytandır ve insanı Allah ile aldatır. Şeytanın en büyük aldatması, insanı yanlış yola sokmasından ziyade; o yolda kendini haklı hissettirmesidir. Allah’ı kullanarak aldatmak, en ince ve en tehlikeli tuzaktır ve uçuruma “cennet yolu” diyerek yürümektir. Bu…

Devamını Oku

Ya tenzih edersin ya tecsim ve teşbih çukuruna düşersin. Kendilerine Selefi diyen, selefe isnad eden ama hakikakatte seleften fersah fersah uzak olanların en sık başvurduğu savunmalardan biri, “Kur’an’da ‘münezzeh’ veya ‘mukaddes’ kelimeleri doğrudan bu lafızla geçmiyor” iddiasıdır. Bu, tam bir kelime oyunundan ve lafızperestlikten ibarettir. Lafız Yoksa Mana da mı Yok? Kur’an’da her ayette geçen “Sübhân” lafzı ne demektir? “Sübhânellah” demek; “Allah’ı her türlü noksanlıktan, mahlukata benzemekten, kusurdan tenzih ederim” demektir. Tenzih kökünden gelen bu mana, Kur’an’ın yüzlerce ayetinde mevcuttur. Şûrâ Suresi 11. Ayet:   لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” ayeti, baştan aşağı bir tenzih beyanıdır. “Münezzeh”…

Devamını Oku

İsimle, Hakikat Örtülmez “Selefîyiz” diyerek ortaya çıkan bir çizgi, selefin yolunu temsil ettiğini iddia ediyorsa; önce selefin usûlüne, edebine ve denge anlayışına bakılır. Bugün ise karşımızda, selefin vakarından uzak; dili sert, hükmü aceleci, tekfir ve tasnifte pervasız bir yaklaşım var. Bu yaklaşımın kendini “Ehl-i Sünnet” diye sunması, hakikati değiştirmez. İsimle değil, mizanla hükmedilir. Bu çizgi, asırlardır ümmetin ana omurgası olan Ehl-i Sünnet değildir. Akaidde ümmetin omurgası; Ebu’l Hasan el-Eş’arî ve Ebu Mansur el-Maturidi çizgisidir. Bu yol; sahabenin anlayışını korumuş, aklı naklin hizmetinde kullanmış, teşbih ve tecsimi reddetmiştir. Bugün “selef” adına konuşanların büyük kısmı ise, yorumlarını İbn Teymiyye üzerinden kurar; daha…

Devamını Oku

أَشْرَفُ المَجَالِسِ وَأَعْلَاهَا: Meclislerin en şereflisi ve en yücesi; الجُلُوسُ مَعَ الفِكْرَةِ فِي مَيْدَانِ التَّوْحِيدِ: Tevhid meydanında derin bir tefekkür ile oturmak, وَالتَّنَسُّمُ بِنَسِيمِ المَعْرِفَةِ: Marifet (Allah’ı bilme ve tanıma) esintisini koklamak, وَالشُّرْبُ بِكَأْسِ المَحَبَّةِ مِنْ بَحْرِ الوِدَادِ: Sevgi denizinden, muhabbet kadehiyle içmek, وَالنَّظَرُ بِحُسْنِ الظَّنِّ بِاللهِ: Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zan nazarıyla (bakıp) düşünmektir. Cüneyd-i Bağdadî bu sözün devamında şöyle hayranlığını dile getirmiştir: يَا لَهَا مِنْ مَجَالِسَ مَا أَجَلَّهَا : Ah, ne yüce meclislerdir onlar! (Ne kadar da büyüktürler!) وَمِنْ شَرَابٍ مَا أَلَذَّهُ : Ve ne lezzetli bir içecektir o! طُوبَى لِمَنْ رُزِقَهُ : Bunu rızık olarak kazanabilene ne…

Devamını Oku

İmam-ı Gazali der ki; Kalp hastalarının beden hastalarından daha fazla olmaları üç illetten ileri gelir. Bedenin çığlıklarına kulak kesilen insanoğlu, ruhunun ve kalbinin sessiz feryatlarına karşı sağırdır. Gazalî, kalplerin neden bu kadar büyük bir çöküşe sürüklendiğini üç amansız illetle özetler: 1- Hasta kimse, hasta olduğunu bilmez. Kalp hastalığı, beden hastalığı gibi bağırarak gelmez; sessizce yerleşir, fark edilmeden kök salar. İnsan, ateşlendiğinde, ağrı çektiğinde hemen doktora koşar. Fakat kalbi kirlenirken, ruhu karanlığa gömülürken çoğu zaman bunu hastalık bile saymaz. Çünkü bu hastalığın ilk illeti cehalettir: İnsan hasta olduğunu bilmez. Bilmediği bir hastalığı da tedavi etmeye yönelmez. Böylece kalp, fark edilmeden yavaş…

Devamını Oku

Kalbin İki Kanadı: Ümit ve Korku Ümit (recâ) ve korku (havf), insan ruhunu ayakta tutan iki kuvvet gibidir. İnsan sadece korkuyla yaşarsa ezilir, daralır, nefes alamaz. Sadece ümitle yaşarsa gevşer, ciddiyetini kaybeder. Bu yüzden kalp, bu iki hâl arasında dengede durmak zorundadır. Nasıl ki kuş iki kanatla uçar, kalp de ancak bu iki hisle istikamet bulur. Herkese Aynı Reçete Verilmez Fakat bu denge, herkese aynı ölçüyle verilmez. Çünkü her kalbin hastalığı farklıdır. Aynı ilacı herkese vermek nasıl yanlışsa, aynı nasihati herkese vermek de yanlıştır. Birine şifa olan söz, diğerine zarar verebilir. Bu yüzden recâ ve havf, sabit bir formül değil;…

Devamını Oku

Fahreddin er-Râzî der ki: {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “…Süleyman ve ordusu, farkına varmadan (bilmeyerek) sizi ezip geçmesin.” (Neml, 27/18) Karıncanın diğerlerine reis olması, tek bir meseleyi bilmiş olmasından ötürüdür ki, o da, وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ lafzının ifade ettiği manadır. Buna göre karınca sanki şöyle demiştir: Hz. Süleyman masumdur. Masum olanların, suçsuzlara eziyyet vermesi caiz değildir. Ne var ki, o şayet sizi ezerse, bu iş ondan bilmeyerek sadır olmuş demektir. Çünkü o, sizin durumunuzu bilmiyor. Karınca, peygamberin masum (günahsız) olduğunu ve ondan ancak hatâen canlıları öldürme işinin sâdır olacağını bildiği için, “bilmeyerek sizi kırmasınlar” demiştir ki bu, peygamberlerin…

Devamını Oku

Günahın Kaynağı Ey nefsim… Her günah aynı değildir. Kimi vardır şehvetten doğar, kimi vardır cehaletten ve kibirden. Şehvetin ateşi söner; ama cehaletin karanlığı, insanı yıllarca içinde tutar. Hz. Âdem’in Dersi: İlim Kurtarır Hz. Âdem (a.s.) bir zelle işledi… ama ilmi vardı. Rabbini tanıyordu, hatasını gördü ve şöyle dedi: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf, 7/23) İşte o ilimle, tövbeye muvaffak oldu ve secdeye vardı. Şeytanın Hâli: Cehalet ve Kibir Şeytan da biliyordu ama ilmi kalbine inmedi. Kibre kapıldı, kendini üstün gördü ve direndi. Hatasını kabul etmedi af dilemedi ve bu yüzden ebedî bir sapkınlıkta…

Devamını Oku

Arapça dil yapısında ve Kur’anî ıstılahta bir şeye “Azîm” (Büyük) veya “Hayran Kesîra” (Çokça hayır) denmesi, o şeyin mertebesinin beşerî ölçülerin çok ötesinde olduğunu gösterir. وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ ۚ وَكَانَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا “…Ve sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve ihsanı çok büyüktür (Azîm’dir).” Nisa Suresi 113. Ayet: Cenâb-ı Hak bu ayette Peygamber Efendimiz’e (s.a.v. ) verdiği pek çok nimeti zikredebilecekken, özellikle “bilmediğini öğretme” (ilim) nimetini zikretmiş ve hemen ardından bu nimeti “Azîm” (En büyük lütuf) olarak vasıflandırmıştır. وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا “…Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır (Hayrun Kesîr) verilmiştir.” Bakara Suresi 269. Ayet: Buradan hareketle İslâm âlimleri şöyle bir istidlalde bulunmuşlar. Hikmet; ilimle amel…

Devamını Oku

Belâgat ilminde ve tefsir usûlünde “Takdim-Tehir” (neyin önce, neyin sonra zikredildiği) çok büyük bir mana taşır. Eğer bir nimet, diğer nimetlerden önce zikrediliyorsa, o nimetin diğerlerine göre bir asıl, öncelik ve üstünlük taşıdığı anlaşılır. الرَّحْمَٰنُ , عَلَّمَ الْقُرْآنَ , خَلَقَ الْإِنْسَانَ , عَلَّمَهُ الْبَيَانَ “Rahmân (olan Allah), Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (kendini ifade etmeyi) öğretti.” Rahman Suresi 1-4. Ayetler: Normalde mantıkî ve yaratılışsal sıralamaya göre önce insanın yaratılması (خَلَقَ الْإِنْسَانَ ), ardından ona Kur’an’ın öğretilmesi (عَلَّمَ الْقُرْآنَ ) zikredilmeliydi. Çünkü var olmayan bir varlığa bir şey öğretilemez. Ancak Rahman Suresi’nde bu sıra tersine çevrilmiştir. Bunun hikmeti şudur: İlmin Varoluştan Üstünlüğü:…

Devamını Oku

İlim Konuşturur Ey nefsim… Bazen zayıf olan güçlüye konuşur, küçük olan büyüğe söz söyler. Bu cesaretin kaynağı nedir? İlim. Çünkü ilim, sahibine sadece bilgi vermez; kıymet ve söz hakkı da kazandırır. Hüdhüd’ün Sözü  فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.   (Neml, 27/22) Değer Veren Nedir? Ey nefsim düşün: Bir kuş hem de küçücük bir hüdhüd… Bir peygamber ve hükümdar olan Hz. Süleyman’a böyle hitap ediyor. Bu, sıradan bir söz değil; ilmin verdiği bir…

Devamını Oku

Ey nefsim… İlim öyle bir hazinedir ki, ona ulaşan durmaz, ulaştıkça daha çok ister. Çünkü ilim arttıkça insan, ne kadar bilmediğini daha iyi anlar. İşte bu yüzden Kur’ân, en yüce insan olan Peygamber’e bile “arttır” demesini emreder. Artmasını İstediğin Şey Ne? وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا “De ki: Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 20/114) Dikkat et ey nefsim… Allah, Peygamberine malını artır demedi, makamını artır demedi… İlmini artır dedi. Bu ayet açıkça gösterir ki: Allah katında en kıymetli şeylerden biri ilimdir. Çünkü kuldan sürekli istenmesi emredilen şey, en değerli olandır. Hz. Musa’dan (a.s) Ders: İlimde Tevazu Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: هَلْ أَتَّبِعُكَ…

Devamını Oku

Fahreddin er-Râzî der ki: Hakiki ilim, kalpte haşyet doğuran ve insanı Allah’a yaklaştıran ilimdir. İlmin Meyvesi Korkudur Ey nefsim… İlmin değeri sadece bilmekte değil, kalpte ne doğurduğundadır. Eğer ilim seni Allah’a yaklaştırmıyor, kalbinde bir haşyet uyandırmıyorsa, o ilim sadece yük olur. Çünkü hakiki ilmin meyvesi Allah korkusudur. Haşyetin Sahibi Kim? إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan ancak kulları içinden âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) Bu ayet açıkça gösterir ki: Hakiki korku, hakiki ilmin neticesidir. Haşyet ve Cennet Arasındaki Bağ Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ… ذَٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Onların mükâfatı Rableri katında Adn cennetleridir… İşte…

Devamını Oku

Ey nefsim… Kur’ân’ın kainatı sarsan o ilk “Oku!” emrinden hemen sonra gelen gizli şefkate, o derin sırra bir bak. Rabbinin sonsuz keremi, sana ilim vermesiyle tecelli ediyor. Bu, ezelî ve ebedî olanın kuluna en zarif en büyük ikramıdır. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ ۝ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ ۝ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Oku! Senin Rabbin en kerem sahibidir. O, kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak, 96/3–5) Usûl-ü fıkıhta bir kaide vardır: Bir hüküm bir vasfa bağlanmışsa, o vasıf o hükmün illetidir. Burada da “öğretmek” fiili, Allah’ın “Ekrem” oluşuna bağlanmıştır. Yani sanki şöyle denilmektedir: “Ben Ekrem’im… ve bunun en büyük delili, size…

Devamını Oku

Başlangıçtan Zirveye Ey nefsim… Kur’ân’ın ilk emrine bak: “Oku!” Bu bir kelime değil, bir yolculuktur. İnsan, en aşağıdan alınıp en yüceye çıkarılır. İşte bu ayetler, insanın nereden gelip nereye çıktığını gösteren ilâhî bir ders gibidir. اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ ۝ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ ۝ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ ۝ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ ۝ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin en kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak, 96/1-5) Alaka’dan Âlime: En Düşükten En Yüceye Cenâb-ı Hak önce insanın başlangıcını zikreder: “alaka” yani değersiz, basit, küçücük…

Devamını Oku

قَالَ الْخَلِيلُ بْنُ أَحْمَدَ النَّاسُ أَرْبَعَةٌ:  Halil bin Ahmed el-Ferâhîdî demiştirki insanlar dört kısımdır.  فَرَجُلٌ يَدْرِي وَيَدْرِي أَنَّهُ يَدْرِي، فَذَاكَ عَالِمٌ فَخُذُوا عَنْهُ (أَوْ فَاتَّبِعُوهُ) Bilen ve bildiğini bilen: İşte o gerçekten âlimdir (bilgindir), ona uyun. وَرَجُلٌ يَدْرِي وَلَا يَدْرِي أَنَّهُ يَدْرِي، فَذَاكَ نَائِمٌ فَأَيْقِظُوهُ Bilen ama bildiğini bilmeyen: İşte o uykudadır, onu uyandırın. وَرَجُلٌ لَا يَدْرِي وَيَدْرِي أَنَّهُ لَا يَدْرِي، فَذَاكَ مُسْتَرْشِدٌ فَأَرْشِدُوهُ Bilmeyen ve bilmediğini bilen: İşte o irşad (rehberlik) isteyendir, ona yol gösterin.  وَرَجُلٌ لَا يَدْرِي وَلَا يَدْرِي أَنَّهُ لَا يَدْرِي، فَذَاكَ جَاهِلٌ (أَوْ شَقِيٌّ) فَارْفُضُوهُ (أَوْ فَاحْذَرُوهُ).»  Bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyen: İşte o cahildir, ondan sakının.” Şakiyy” (Bedbaht/Zavallı) Fahzerûhu” (Ondan sakının) veya “Farfudûhu” (Onu reddedin/terk edin) denir. Nefsin Hissesi: Kendini Tanı Ey nefsim… Bu dört sınıfı başkalarına…

Devamını Oku

Fahreddin er-Râzî der ki: قَالَ الرَّازِيُّ: أَرْبَعَةُ أَشْيَاءَ لَا تَتِمُّ إِلَّا بِأَرْبَعَةِ أَشْيَاءَ: Dört şey ancak dört şeyle tamamlanır: الدِّينُ بِالتَّقْوَى، وَالْقَوْلُ بِالْفِعْلِ، وَالشَّخْصِيَّةُ بِالتَّوَاضُعِ، وَالْعِلْمُ بِالْعَمَلِ Din takva ile; söz fiil ile; şahsiyet tevazu ile ve ilim amel ile… Din Takva ile Tamamlanır Din, takvasız olursa ayakta duramaz. İbadetler şekil olarak kalır, kalbe inmez. Takva, dini koruyan bir zırh gibidir. Onsuz din, tehlike altındadır. Söz Fiil ile Değer Kazanır Söz, fiil ile desteklenmezse havada kalır. İnsanları etkileyen konuşma değil, yaşanmış hakikattir. Amelsiz söz, yankısı olmayan bir ses gibidir. Şahsiyet Tevazu ile Güzelleşir Tevazu olmadan şahsiyet kuru bir kabuktan ibaret…

Devamını Oku

İlim, sıradan bir bilgi değildir. O, insanı karanlıktan nura çıkaran, cehaletten izzete yükselten bir merdivendir. Nice insanlar vardır ki ilimle meleklerin hürmetine mazhar olmuş, nice kullar vardır ki ilimle peygamberlere varis kılınmıştır. Allah’ın Peygamberlere Öğrettiği İlimler Cenâb-ı Hak her peygambere hususî bir ilim vermiştir: وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا “Âdem’e bütün isimleri öğretti.”(Bakara, 2/31) Âdem (a.s.) isimlerle yüceldi, melekler ona secde etti. وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا “Ona katımızdan bir ilim öğrettik.”(Kehf, 18/65) Hızır (a.s.) ilmiyle Musa’ya (a.s.) rehber oldu. رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ “Rabbim! Bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin.”(Yusuf, 12/101) Yusuf (a.s.) ilmiyle…

Devamını Oku

Ey nefsim… Şimdi kendine dön ve bir hakikati fark et: Sen kiminle oturup kalkıyorsan, ona benzemeye başlıyorsun. Çünkü kalp, bulunduğu ortamın rengini alır. Sohbet, sadece vakit geçirmek değildir; karakter inşa eder, istikamet belirler. Bu yüzden kiminle beraber olduğun, aslında kim olacağını tayin eder. Fakih Ebu’l-Leys şöyle demiştir: Şu sekiz gurup kimseyle oturana, Allah sekiz şeyi arttırır. 1) Kim zenginlerle oturur kalkarsa, Allah ona dünyayı sevmeyi ve dünyaya rağbet arzusunu arttırır. 2) Kim fakirlerle oturur kalkarsa, Allah ona şükretmeyi ve Allah’ın taksimatına razı olma meziyyetini verir. 3)  Kim hükümdarlarla oturur kalkarsa, Allah ona kalb katılığı ve kibir duygusu verir. 4)  Kim…

Devamını Oku

Şimdi Kur’ân’ın temsil dolu üslubuna yönelip, “sel ve köpük” misali üzerinden ilmin mahiyetini ve değerini anlamaya çalışalım اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًاۜ Allah gökten su indirir, dereler onunla dolar taşar. Sel, üste çıkan köpüğü alır götürür. وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ Süslenmek veya faydalanmak için ateşte erittiklerinizin üzerinde de buna benzer bir köpük vardır. كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ Allah, hak ve batıl için şöyle misal verir: فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. كَذٰلِكَ…

Devamını Oku

Kur’ân zıtları ayırır çünkü insana ölçü kazandırmak ister. İnsan kendi başına çoğu zaman karıştırır, gri alanlarda kaybolur. Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı net çizgilerle ayırarak der ki: “Bak, yol budur; diğeri değildir.” Bu ayrım olmasa, insan neyi seçeceğini bilemez; hayat pusulasız kalır. Kur’ân’ın bütün bu ayrımları aslında tek bir cümleye çıkar: “Tarafsız kalamazsın.” Ya nurdasın ya karanlıkta. Ya ilimdesin ya cehalette. Ve en önemlisi: Seçtiğin şey, seni tanımlar. Cenâb-ı Hak, hakikatleri birbirinden ayırarak bize ölçü verir. Bu ölçüyle bakıldığında, eşitleme hastalığının ne büyük bir yanılgı olduğu ortaya çıkar. İlk olarak şöyle buyurur: قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا…

Devamını Oku

Nefsin Hilesi: “Onlar da Bizim Gibi” Nefis, sorumluluktan kaçmak için kıymetleri düşürür: “Âlim de bizim gibi” der. Evet, insandır; fakat bu söz çoğu zaman hakikati kabul için değil, yükümlülükten kaçmak içindir. Âlimi sıradanlaştıran, artık dinlemek zorunda kalmadığını zanneder ve rehbersizliğin sahte rahatlığına sığınır. Âlimi küçümsemek, onun taşıdığı vahiy kaynaklı ilmi küçümsemektir. “O da benim gibi” diyen, farkında olmadan ilimle cehaleti eşitler. Hâlbuki yol bilmeyenle yolu gösteren bir olmaz. Bu söz, hakikate değil; nefse verilen bir ayrıcalıktır. Bugün herkes kendi ölçüsü olmak istiyor. Tabi olmak nefse ağır geliyor. Bu yüzden âlimler itibarsızlaştırılıyor; insan da hakikate değil, keyfine göre yaşamaya başlıyor. Şimdi…

Devamını Oku

Size yirmi bin kelimelik bir sözlük verildiğini düşünün. Ve deniliyor ki: “Bu sözlükte olmayan yeni bir kelime ekle.” Bunu yapabilmek için önce ne gerekir? Elbette sözlükteki bütün kelimeleri bilmek lazım ki yeni bir kelime eklensin. Peki sözlük sekiz milyar kelimeden oluşsa ve her gün yüz binlerce yeni kelime eklenseydi? Acaba bu işi, sözlüğün tamamını bilmeyen birinin yapması mümkün müdür? İnsanlık tam olarak böyledir. Yeni bir insanın yaratılması, öncekilerin tamamının bilinmesini gerektirir. Yeryüzünde şu an sekiz milyar insan yaşıyor. Bu insanların hiçbirinin yüzü diğerine tam olarak benzemiyor. Her gün ortalama üçyüz elli bin insan her biri benzersiz bir yüzle dünyaya geliyor.…

Devamını Oku

Şu hakikati tenvir için şu temsile bak. Mesela: Şu güzel ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumî, dördü misalî ve hususi… Her birimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususi odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir ve hâkeza… Âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. Bu hakikati…

Devamını Oku

Dördüncü Sual Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılab ettiği gibi acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılab edebilir mi? Aşk-ı mecazî, insanın yaratılmış varlıklarda gördüğü güzelliklere duyduğu sevgidir. İnsan birini sevdiğinde, aslında o kişideki cemali, şefkati ve cazibeyi sever. Fakat bu güzellikler o varlığın kendisine ait değildir; Allah’ın isimlerinin bir yansımasıdır. İnsan bu yansımayı hakikat zannedip doğrudan ona bağlanırsa, bu sevgi sonunda acıya dönüşür. Çünkü bağlandığı şey fanidir, değişir ve elinden çıkar. Aşk-ı hakikî ise, bu güzelliklerin gerçek sahibine yönelen sevgidir. İnsan sevdiği şeylerdeki güzelliğin Allah’a ait olduğunu fark ettiğinde, sevgisini o…

Devamını Oku

Elhasıl: Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın müntehasındadır. Kâinat bir ağaç gibidir; başlangıcı dünyada, dalları ebede uzanır. Bu ağacın iki meyvesi vardır: cennet ve cehennem. Meyve, dalın sonunda olur. Öyleyse bu büyük ağacın neticeleri de ebed tarafında bulunur. Yani cennet ve cehennem, yaratılış ağacının kaçınılmaz sonudur. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aşağı tarafında; nuranisi, ulvisi yukarı tarafındadır. Bütün varlıklar bir zincir gibi birbirine bağlıdır. Bu zincirin de iki sonucu vardır: Süflî ve sakîl olanlar aşağıya, Nuranî ve ulvî olanlar yukarıya…

Devamını Oku

Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Gayb âleminin perdesi Âhiret âlemi “perde-i gayb” içindedir. Yani vardır ama şu anki idrakimize kapalıdır. Nasıl ki radyo dalgaları, hava içinde olduğu hâlde gözle görünmez; nasıl ki ruh vardır ama elle tutulmaz… Aynen öyle de âhiret âlemleri vardır fakat bu gözle görülmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Yani bu âlemlerin hakikî bilgisi Allah katındadır. “Kâinatı küçültmek” veya “gözü…

Devamını Oku

Üçüncü Sual Cehennem nerededir? Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ۞ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Cehennemin yeri, bazı rivayatla “tahte’l-arz” denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi küre-i arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise arzın o medar-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz. “Cehennem nerededir?” suali, gayba ait bir meseledir. Bu yüzden kesin ve kuşatıcı bilgi,…

Devamını Oku

Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz: Ölüm, zahirde ayrılık gibi görünse de hakikatte birçok yönüyle bir ihsan ve bir rahmettir. İnsan, meseleyi yalnız dünya penceresinden okuyunca karanlık görür; fakat hakikat penceresi açıldığında ölümün nice hikmetli yüzleri parlamaya başlar. İşte bu hakikatin dört vechi: Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir. İnsan hayatı, sadece yaşamak değil; aynı zamanda taşımaktır. Bedenin yükü, dünyanın meşakkati, kalbin imtihanları… Bu yük zamanla ağırlaşır. İşte bu noktada ölüm, bu yükün mahiyetini…

Devamını Oku

İkinci Sual Furkan-ı Hakîm’de اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur hem bir nimettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Nasıl mahluk ve nimet olabilir? Kur’an’da (Mülk Sûresi, 2. ayet) “O ki, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattı.” buyrulur. Bu ayetten hareketle bazı âlimler, ölümün de tıpkı hayat gibi yaratılmış (mahluk) olduğunu ve aynı zamanda bir nimet sayılabileceğini anlatırlar. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Dış görünüşe bakıldığında ölüm şunlardır: İnhilal: Çözülme, dağılma Adem: Yokluk Tefessüh: Çürüme, bozulma…

Devamını Oku

Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delail-i kat’iye ile ispat etmiştir. “Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir.” Hayatın beşinci ve son mertebesi, kabir ehlinin yani normal ölülerin ruhani hayatlarıdır. Bu tabaka, artık maddî bir bedenle değil, ruhla yaşanan bir hayat…

Devamını Oku

“Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır.” Bu cümle, hayatın beş mertebesinden dördüncüsünün şehitlere ait olduğunu bildirir. Şüheda, Allah yolunda canlarını feda eden, savaşırken veya hak yolunda iken öldürülen müminlerdir. Onların hayatı, diğer ölülerden farklı bir mertebede cereyan eder. “Nass-ı Kur’an’la şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır.” Kur’an-ı Kerim’in açık nassıyla sabittir ki şehitler, kabir ehli yani normal ölülerden daha üstün bir hayat mertebesine sahiptirler. وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ  “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılırlar” Âl-i İmrân Suresi: 169 İşte bu ayet, dördüncü tabaka hayatın…

Devamını Oku

Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (asm) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı…

Devamını Oku

Dört sualin muhtasar cevabıdır. Birinci Sual Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar? Elcevap: Hayattadır fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulema hayatında şüphe etmişler. Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki çok kayıtlarla mukayyeddir. İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir…

Devamını Oku

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-‘dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in şöyle söylediğini işittim: عن أبي سعيد الخُدْريِّ رضي الله عنه قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول:«‌مَنْ ‌رَأَى ‌مِنْكُمْ ‌مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ». Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin, bu imanın en zayıf derecesidir.[Sahih Hadis] – [Müslim rivayet etmiştir] – [Sahih-i Müslim – 49] Emr-i Bi’l-Ma’rufun Hükmü Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, esas itibariyle farz-ı kifâyedir. Yani…

Devamını Oku

Sonbaharda yaprakların birer birer döküldüğünü görürüz ve çoğu zaman “basit bir olay” deyip geçeriz. Hâlbuki bir yaprağın dalından kopup yere düşmesi, onun ilkbaharda yaratılması kadar ince, hesaplı ve kanunlara bağlı sayısız biyokimyasal sürecin neticesidir. Bitki fizyolojisinde “absisyon” denilen bu hadise, başlı başına bir ilim konusudur. Mevsim değişip günler kısaldığında, sıcaklık düştüğünde yapraktaki hormon dengesi değişir. Büyümeyi teşvik eden oksin ve sitokinin azalırken; absisik asit ve etilen gibi engelleyici hormonlar artmaya başlar. İşte bu değişim, yaprağın kaderini yazan sürecin başlangıcıdır. Bir yaprak öyle “kendi kendine” düşmez. Önce ağaç, günlerin kısaldığını fark eder. Yaprakta bazı maddeler azalır, bazıları artar. Yeşil rengini veren…

Devamını Oku

İmam-ı Gazali der ki; Bil ki “Lâ ilâhe illallah” bir saadet ağacıdır. Onu tasdik toprağına diker, ihlâs suyu ile sular ve salih amellerle korursan; kökleri derinlere iner, gövdesi sağlamlaşır, dalları göğe yükselir ve güzel meyveler vermeye başlar. Kur’ân bu hakikati, kökü yerde sabit, dalları gökte olan ve her zaman meyve veren güzel bir ağaç misaliyle anlatır. اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِۙ “Görmedin mi Allah nasıl bir misal verdi: Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir. تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ Rabbinin izniyle her zaman…

Devamını Oku

Bir gün halka doğruyu söylediği için rahatsız olanlar, Harun Reşid’e gidip şikâyet ettiler; “Bizi kendi hâlimize bıraksın, herkes kendi hesabını verir, her koyun kendi bacağından asılır” dediler. Bunun üzerine Behlül Dana çağrıldı, sözler iletildi; Behlül hiçbir şey söylemeden sarayı terk etti, birkaç koyun alıp kesti ve bacaklarından mahallenin köşelerine astı. İnsanlar güldü, “Deliden başka ne beklenir” dediler; fakat günler geçtikçe etler kokmaya başladı, koku yayıldı, bütün mahalleyi sardı ve kimse dayanamaz hâle geldi. Aynı kişiler tekrar sultanın kapısına gidip şikâyet edince Behlül çağrıldı; sultan “Bu ne hâl?” diye sorduğunda o sakince “Ben bir şey yapmadım, sadece onların dediğini yaptım, her…

Devamını Oku

Behlül Dana… velî, meczupluğuyla hikmet söyleyen bir gönül adamı… Bir sabah sokakta yürürken çocuklar onu görür, gülüşür, alay eder ve taş atmaya başlarlar; taşlardan biri başına isabet eder, kan akar ama o susar, karşılık vermez, ağır ağır yürümeye devam eder. Kanlı başıyla bir çorbacıya girer, bir çorba ister; çorbacı merhamet eder, bir tas çorba uzatır ama gözleri o kanlı başa takılır ve sorar: “Ey Behlül, kafanı kim kanattı?” Behlül başını kaldırır ve hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Çorbayı veren.” Çorbacı şaşırır, “Çorbayı kim verdi” der. Behlül yine aynı sükûnetle: “Kafamı kıran” diye karşılık verir. Ey nefis sen sadece taşı mı…

Devamını Oku

Riya ve ucüb öyle ince, öyle sinsi bir âfettir ki bir an içinde kalbe girer, insan fark etmeden yerleşir; o anda yıllarca yapılan ibadetleri yakıp kül edebilir. Düşün yetmiş yıl ibadet etmişsin ama bir anlık gösteriş, bir cümlelik övünme ve hepsi bir anda boşa gitmiş. Rivayet edilir ki bir adam, Süfyan-ı Sevrî’yi yemeğe davet eder. Sofrada bir tabak lazım olur, ev sahibi ailesine seslenir: “Birinci hacdan getirdiğim tabağı değil, ikinci hacdan getirdiğim tabağı getirin!” Bu söz sıradan gibi görünür ama içinde gizli bir şey vardır: gösteriş. Bunu fark eden Süfyan-ı Sevrî hemen şöyle der: “Ey miskin adam! Her iki haccını…

Devamını Oku

İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir âlim anlatır: Seher vakti (Tâhâ Suresi’ni) okuyordum… Sonra uyudum. Rüyamda gökten bir zat indi. Elinde bir sahife vardı. Açtı… Okuduğum sure yazılıydı. Her kelimenin altında sevaplar vardı. Ama bir kelime silinmişti, altında hiçbir sevap yoktu. Sordum: “Ben o kelimeyi de okumuştum. Neden silindi?” Cevap geldi: “Evet okudun. Biz de yazdık. Fakat Arş’tan emir geldi: O kelimeyi silin! Ona sevap yazmayın.” Neden? “Çünkü o kelimeyi okurken birisi geçiyordu. O işitsin diye sesini yükselttin riya yaptın onun için sildik.” İnce Hesap Bak mesele büyük günahlar değil sadece mesele, ince kusurlar. – Bir bakış– Bir niyet– Bir…

Devamını Oku

İmam Gazali Hazretleri der ki: Nişabur’da Atâ bin Selimî, büyük bir dikkatle bir kumaş dokur. Öyle ince çalışır ki, kusursuz olduğuna kanaat getirir. Güvenle çarşıya götürür. Fakat işin ehli bir tüccar, o kumaşta bir kusur bulur. Atâ ağlamaya başlar… Tüccar mahcup olur, özür diler, gönlünü almak ister. Ama Atâ’nın cevabı bambaşkadır: “Ben kumaşın kusuru için ağlamıyorum… Asıl korkum şu: Ben bu kumaşı kusursuz zannettim. Halbuki sen bir bakışta kusurunu gördün. Ya âhirette sunduğum ameller de böyleyse? Ben kusursuz sanıyorum ama onlar kusur doluysa? Ben göremiyorum… ama Allah görüyor…” İşte asıl korkulması gereken şey budur. İnsan amel yapar… Güzel yaptığını zanneder……

Devamını Oku

İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir padişah tasavvur et… Şanı, kudreti bütün memlekete yayılmış. Vezirler, beyler, âlimler, filozoflar onun hizmetinde bulunmayı bir şeref sayıyor. Her biri, kendisine verilecek en küçük vazifeyi bile büyük bir nimet kabul ediyor; gece gündüz kapısında bekliyor. Böyle bir günde saray dolup taşmış. Kalabalıktan çoğu kimse ayakta kalmış. İşte tam o anda padişah, kalabalığın içinden sıradan bir sofuya işaret ediyor. Sofu, o kalabalığı yara yara huzura çıkıyor. Padişah ona iltifat ediyor, yanına oturtuyor ve basit bir vazife veriyor. Sofunun bilgisizliğine, hatalarına, eksikliğine bakmadan hizmetini beğeniyor, kabul ediyor ve karşılığında ona hesapsız ihsanlarda bulunuyor. Bunu görenler hayretle…

Devamını Oku

İnsan, çoğu zaman ameline bakar, onu büyütür, onunla övünür, onunla kurtulacağını zanneder. Hâlbuki amel, kendi başına bir kıymet ifade etmez. Onun değeri, kabul edilip edilmemesine bağlıdır. Nice küçük amel vardır ki kabul ile büyür. Nice büyük amel vardır ki reddedilince söner gider. İmam Gazali Hazretleri der ki: Bir Demet Çiçek mi, Sonsuz Bir Hazine mi? Çarşıda değeri bir lira olan bir demet çiçeği alıp bir padişaha götürdüğünü düşün… O çiçek, kendi kıymetiyle bakıldığında sadece bir liradır. Fakat padişah onu kabul eder, tebessümle karşılar ve ihsanda bulunursa… Artık o çiçek, bir liralık değil; binlerce liralık bir değere dönüşür. Ama ya kabul…

Devamını Oku

Lokman Hekim, oğluna nasihat ederken hakikatin en sarsıcı kapısını açar: “Ey oğlum! Ölüm, ne zaman geleceği bilinmeyen bir misafirdir. Öyleyse o seni ansızın yakalamadan önce, sen ona hazırlan.” Bu söz, sadece bir öğüt değil bir uyan çağrısıdır. Çünkü ölüm, uzak bir ihtimal değil; her an kapıyı çalabilecek bir hakikattir. İmam-ı Gazâlî bu gafleti hayretle anlatır: İnsan, bir eğlence meclisinde keyif içindeyken biri gelip ona birkaç darbe vursa, bütün neşesi kaçar, hayatı zehir olur. Küçücük bir acı, bütün zevkini yok eder. Ama aynı insan…Her nefeste ölüm meleğinin kapısında olduğunu düşünmez. Her an canının alınma ihtimaliyle yaşadığı hâlde, sanki hiç ölmeyecek gibi…

Devamını Oku

Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.), ömrünün sonlarına doğru ibadet ve taatte öyle bir gayret içindeydi ki, görenler hayret ediyordu. Gecesi gündüzüne karışmış, adeta nefes alır gibi ibadet ediyordu. Bu hâlini gören yakınları dayanamadı ve şöyle dediler: “Biraz kendine acısan… Biraz yavaşlasan… Nefsine biraz şefkat göstersen olmaz mı?” Bu söz, zahirde merhamet gibi görünüyordu… Ama hakikatte bir gaflet kokusu taşıyordu. Ebû Musa (r.a.) onların bu sözlerine öyle bir cevap verdi ki, sadece onları değil, kıyamete kadar gelecek herkesi uyandıracak cinstendi: “Yarış için salıverilen atlar, varış yerine yaklaştıklarında bütün güçlerini ortaya koyarlar.” Sonra sözü kalbe saplanan bir ok gibi tamamladı: “Yemin ederim ki……

Devamını Oku

İsyan muhabbetin esasına değil, kemâline zıt düşer. İmam-ı Gazali Hazretleri bu konuda şöyle der; Yani bir insan günah işledi diye Allah’ı hiç sevmiyor denilmez. Ancak bu sevgi, olması gereken olgunlukta değildir. Çünkü hakiki ve kâmil sevgi, sevilenin rızasına aykırı davranmayı terk etmeyi gerektirir. Nitekim insan kendi nefsini sever; sağlıklı olmayı ister. Fakat buna rağmen zararlı şeyler yer, kendine zarar verdiğini bile bile yanlış yapar. Bu durum onun kendini sevmediğini değil, sevgisinin zayıf ve iradesinin aciz olduğunu gösterir. Aynı şekilde kul da Allah’ı sevebilir; fakat marifeti zayıf, nefsi kuvvetliyse bu sevginin gereğini yerine getirmekte zorlanır. Bu hakikati sahabeden Nuayman (r.a.) hadisesi…

Devamını Oku

İhvanından biri Mâruf-u Kerhî Hazretleri’ne sordu: “Seni insanlardan koparıp ibadete sevk eden nedir?” Soru basitti ama cevap bir ömürlük hakikatti. “Ölümü mü hatırlıyorsun?” dedi. “Ölüm de ne imiş…” buyurdu. “Kabir, berzah mı?” “Kabir de ne imiş…” “Cehennem korkusu? Cennet ümidi?” “Bunlar da ne imiş…” Sonra kapıyı açtı: “Bir Sultan vardır… Bütün bunlar O’nun elindedir.” Çoğu insan ibadeti bir hesapla yapar: Cehennemden kaçmak için, Cenneti kazanmak için… Bir insan düşün: Bir padişahın sarayına girmek istiyor. Ama onun derdi padişahın kendisi değil. Saraydaki yemekler, nimetler, bahçeler… Böyle birine derler ki: “Sen padişahı değil, sofrayı seviyorsun.” İşte Mâruf-u Kerhî’nin işaret ettiği makam bambaşkadır:…

Devamını Oku

Zünnûn-ı Mısrî (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) der ki: Gözü harama kapamak ne güzel bir kapıcıdır. Şehvetin kalp evine girmesini önler. Demek ki gözünü haramdan sakınırsan kalbin ter temiz kalır.  Bu sayede nice fitne ve belâlardan kurtulmuş olur ve iyiliklerini de arttırmış olursun. Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’nin bu sözü, kalbin penceresinin aslında göz olduğunu haber verir. Çünkü kalbe giren çoğu şey önce gözden geçer. Göz, kalbin penceresi gibidir eğer harama açılırsa içerisi karışır, kapatırsa kalp selâmette kalır. Bu yüzden harama bakmamak sadece bir bakış meselesi değil, kalbi koruma meselesidir. Mesela bir insan düşün: Sokakta yürürken harama nazar ediyor. O bakış geçip gitmiyor;…

Devamını Oku

İman asıldır. Tıpkı matematikteki “1” gibidir. Birin yanına bir sıfır koyarsın, 10 olur; bir sıfır daha koyarsın, 100 olur; bir sıfır daha, 1000… Değer hep artar. Ama baştaki o “1”i kaldırırsan, geriye ne kalırsa kalsın hepsi sıfırdır; hiçbir kıymeti yoktur. İşte iman da böyledir: Doğruluğu eklersin, değer kazanır; sabrı eklersin, katlanır; emniyet ve güveni eklersin, büyür. Fakat iman olmazsa, bütün bu güzel hasletler Allah katında hakiki bir değer ifade etmez. Çünkü asıl olan odur; diğerleri onunla anlam bulur, onunla kıymetlenir. Bize düşen, baştaki o “1” olan imanı muhafaza etmektir. Çünkü bütün kıymet onunla başlar. Sonra onun yanına doğruluğu koyarız, değerimiz…

Devamını Oku

Suda yaşayan balık, suyun kıymetini bilmez; fakat sudan çıkarıldığı an, nefes için çırpındıkça aslında hayatının o suya bağlı olduğunu idrak eder. İnsan da böyledir: İçinde bulunduğu nimetlere alışır, onları sıradanlaştırır ve çoğu zaman şükrünü eda edemez. Ta ki o nimet elinden alınana kadar… Rivayet edilir ki bir padişah, daha önce deniz görmemiş kölesiyle gemiye biner. Köle korkudan titrer, ağlar, feryat eder; ne teselli fayda verir ne söz. Bunun üzerine hikmet sahibi bir ihtiyar, izin alarak köleyi denize attırır. Köle birkaç kez suya batıp çıkar, boğulma tehlikesi geçirir; sonra saçından tutularak gemiye çekilir. Bu defa köle gemiye öyle bir sarılır ki,…

Devamını Oku

Bediüzzaman Said Nursî şöyle der: “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.” Bu söz, musibetlere bakışımızı kökten değiştirir. Çünkü çoğu insan, başına gelen her sıkıntıyı en büyük felaket zanneder. Hâlbuki hakikatte felaket, dışarıdan gelen değil; içeriye girendir. Yani kalbe, imana ve dine dokunandır. Bu yüzden akıllı insan, başına gelen her musibette önce şuna bakar: “Bu, benim dünyama mı zarar verdi yoksa dinime mi?” Eğer zarar dünyadaysa sabreder. Ama eğer zarar dineyse işte o zaman feryad eder. Namazı terk etmek, zekâtı vermemek, harama bakmak, yalan ve gıybete düşmek… Bunlar…

Devamını Oku

İmam-ı Gazâlî der ki: Sakın sadece gözle görülen, duygularla idrâk edilen şeyleri tasdik etmekle kalma! Kalma ki iyi ayaklı merkep mesabesinde olmuş olmayasın! Çünkü merkep de beş duyuya sahip olmakta seninle ortaktır. Beş duyu; Göz, kulak, burun, dil, deri. Ama önemli olan şu: Bu beş duyu sadece maddeyi tanır. Hakikati ise kalp ve akıl kavrar. Yani insanı hayvandan ayıran şey, sadece bu beş duyu değil; onların ötesini anlayabilmesidir. Sen ancak ilâhî bir sır ile ki o sır göklere, yere ve dağlara arzolundu, onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular merkepten ayrılırsın. Bu bakımdan duyular âleminin dışında olanları seni merkep ve…

Devamını Oku

İnsan çoğu zaman gözünü açtığında kendini Müslüman bulur. Annesinden, babasından duyduğu ile inanır; fakat çoğu kez İslâm’ın hakikatine nüfuz etmeden, sadece alışkanlıkla yaşar. Ta ki bir gün büyür aklı başına gelir işte o an, artık taklitle değil, idrakle iman etmesi gereken eşiktir. O andan sonra gaflet mazeret değildir. Çünkü insan, kendisi gerçekten Müslüman olmadıkça, anne ve babasının Müslüman oluşu onu kurtaramaz. Eğer bu hakikati idrak ederse, sadece geçmiş günahlarından değil; aynı zamanda alışkanlık hâline getirdiği şehvetlerin peşinden gitmekten, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemekten de tevbe etmesi gerekir. İşte bu, en zor tevbedir. Çünkü burada sadece bir günah değil; bir hayat tarzı…

Devamını Oku

Günah sessizce birikir. İlk başta fark edilmez küçük bir leke gibi görünür. Sonra o leke pas olur. Pas kalbi sarar ve bir gün gelir mühür olur. Artık o kalp hakikati işitir ama duymaz… Görür ama anlamaz… Çünkü kararan şey göz değil kalptir. Tıpkı aynanın buğulanması gibi başlar her şey. Bir nefeslik buğu, bir anlık ihmal… Ama silinmezse o buğu pasa döner. Pas da demirin içine işler ve sonunda o ayna artık neyi gösterse gerçeği gösteremez. İşte kalp de böyledir… Bu yüzden sadece “günahı bıraktım” demek yetmez. Çünkü günah gider ama izini bırakır. O iz temizlenmezse büyür. O karanlık silinmezse kalbi…

Devamını Oku

Asi bir kimse, işlediği günahların kendisini ebedî azaba götürebileceğinden korkmuyorsa, bu hâl; sıhhati yerinde olduğu için zararlı şeyleri pervasızca tüketen bir kimsenin, henüz hastalanmadığı için ölümden korkmamasına benzer. Oysa insan sıhhatliyken hastalıktan, hasta olunca da ölümden korkar. Aynı şekilde günahkâr da henüz akıbetini görmeden gaflet içinde yaşar; fakat ecel gelip kapandığında, Allah korusun, geri dönüş yolu kalmayabilir. Bu bakımdan günahlar, iman için bedeni içten içe kemiren zehirli yiyecekler gibidir. İnsan onları biriktirir, fakat tesirini hemen fark etmez. Ta ki mizacı bozulup hastalık baş gösterinceye kadar… İşte günah tam da böyledir. Bir anda öldürmez; yavaş yavaş karartır. İnsan fark etmez, alışır,…

Devamını Oku

İmam Gazâlî der ki: Bir kimse düşünün… Gençliğinde her türlü günahı işlemiş; harama dalmış, nefsinin peşinden gitmiş. Yıllar geçmiş, şimdi ihtiyarlamış. Artık o günahları işlemeye ne gücü var ne de imkânı… Sonra dönüp “Tevbe ediyorum” diyor. Acaba bu tevbe makbul olur mu? Cevap şudur: Evet, olur. Çünkü tevbe kapısı henüz kapanmamıştır. Birileri şöyle diyebilir: “Zaten yapamıyor, mecbur kaldığı için tevbe ediyor.” Fakat bu söz, tevbenin hakikatini anlamamaktan doğar. Çünkü tevbe, sadece günahı terk etmek değildir. Asıl tevbe; işlenen günahın çirkinliğini idrak etmek, ondan kalben nefret etmek ve bir daha ne kendisini ne de ona benzeyenini işlememeye kesin karar vermektir. Onun…

Devamını Oku

Tevbe, sırf Allah’ın ululuğunu düşünerek, O’nun azabından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılmadıkça makbul değildir. Eğer bir kimse günahı; dünya menfaatini elde etmek, makam ve mevki kazanmak, insanların korkusundan çekinmek, fakirlikten kurtulmak yahut o günahı işlemeye gücü yetmediği için terk ederse, bu gerçek tevbe sayılmaz. Çünkü hakiki tevbe, nefsin değil, kalbin Allah’a yönelişidir. Günahkârı tevbe etmeye sevk eden en büyük sebepler ise şunlardır: İşlediği günahın doğuracağı korkunç neticeleri düşünmesi, Cenab-ı Hakk’ın azabının şiddetini idrak etmesi ve bu azaba dayanamayacağını anlayarak kalben korkmasıdır. Zira dünyada güneşin sıcağına, küçük bir darbenin acısına hatta bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, cehennemin dehşetli ateşine,…

Devamını Oku

İnsan, çoğu zaman gördüğüyle hükmeder. Hoşuna gitmeyeni şer, acı vereni zarar zanneder. Hâlbuki hakikat, nefsin hissettiğinden çok daha derindir. İşte Kur’ân, bu hakikati şöyle haber verir: عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bakara: 216 İşte ey nefsim, senden men edilen şeylere bu gözle bak. Bir şey senden alındığında, bir kapı kapandığında yahut bir musibet başına geldiğinde hemen “şer” damgasını…

Devamını Oku

Ey nefsim. Artık sana düşen, başa gelene sabretmektir. Öyle ki hem hastalığın acısını çekip, hem de onun sevabından mahrum kalmak gibi çifte zarara düşmeyesin. Unutma: “Asıl belâya uğrayan, çektiği derdin sevabını kaybedendir.” İnsan bazen felâkete uğrar. Ama asıl felâket, o felâket karşısındaki tavrındadır. Bir kısmı vardır ki musibete dayanamaz, sızlanır, şikâyet eder, bağırır, çağırır. Ne olur peki? Ne musibet geri döner ne de istediği olur. Fakat bir şey kesin olur: Sabır sevabını da kaybeder. Böylece o kişi artık tek musibetli değil, iki musibetli bir hale gelir: Biri başına gelen felâket, Diğeri sabırdan mahrum kalmanın kaybı… Hâlbuki ağlamak, sızlanmak, isyan etmek…Geçmişi…

Devamını Oku

Normal bir insanın 32 dişi vardır. Bu dişler hem birbirine benzer hem de belirli bir hikmetle farklılaşır. Mesela üst çenenin sol tarafında; üç benzer diş, ardından iki benzer diş, sonra farklı bir diş ve tekrar iki benzer diş bulunur. Yani diziliş 3212 şeklindedir. Aynı düzen üst sağda da vardır. Alt çene de aynı sistemle yaratılmıştır. Neticede bütün ağızda mükemmel bir simetri ve düzen hâkimdir: 3212 – 2123 3212 – 2123. Şimdi düşünelim: Bu düzen sadece bir insanda değil, milyarlarca insanda aynı şekilde bulunmaktadır. Eğer bu diziliş tesadüfün eseri olsaydı veya farklı sebeplerin karışmasıyla meydana gelseydi, bu kadar kusursuz bir birlik…

Devamını Oku

Şimdi bir an için Ayasofya Camii’nin kendi kendine, ustasız ve plansız meydana geldiğini düşünelim… Kuzeyden esen rüzgâr tonlarca su getirip döküyor, güneyden esen rüzgâr demir taşıyor, başka bir rüzgâr kireci, tuğlayı getiriyor… Bir başka rüzgâr tuğlaları diziyor, diğeri harcı yerleştiriyor… Oduncuların baltaları rüzgârla ağaçları kesiyor, çiviler tesadüfen çakılıyor, halılar dikenlerden kopan yünlerle kendiliğinden dokunup içeri seriliyor… Neticede bütün bu rastgele hareketlerle Ayasofya Camii ortaya çıkıyor! Böyle bir şeyi duyduğumuzda güleriz. “Bu kadar da olmaz!” deriz. Çünkü aklımız, böyle bir düzenin ustasız, plansız ve tesadüfen meydana gelmesini kabul etmez. Şimdi bu cami ile bir hücreyi kıyaslayalım… Ayasofya’nın alanı binlerce metrekare; hücre…

Devamını Oku

Bir maymunu daktilonun başına oturtsak ve tuşlara tamamen rastgele bassın desek, acaba ortaya anlamlı bir kelime çıkar mı? Diyelim ki çıktı; peki anlamlı bir cümle? Hadi onu da farz edelim; ya anlamlı bir sayfa? Daha da ileri gidelim: Böyle rastgele vuruşlarla hikmetli, düzenli, baştan sona manalı bir kitap meydana gelebilir mi? Elbette hayır. Çünkü böyle bir daktiloda sadece “A” harfinin gelme ihtimali bile 29’da 1’dir. “AT” kelimesinin oluşma ihtimali 841’de 1’dir. Yedi harfli “TESADÜF” kelimesinin rastgele yazılma ihtimali ise 29⁷, yani 17.249.876.309’da 1’dir. Sadece yedi harfli bir kelime için ihtimal bu kadar düşüyorsa, anlamlı bir cümlenin, bir sayfanın, hele hele…

Devamını Oku

Art arda altı kez atılan bir zarın; önce 1, sonra 2, sonra 3, sonra 4, sonra 5 ve en sonunda 6 gelmesi ihtimali (1/6)⁶, yani 46.656’da birdir. Basit bir zar oyununda bile böyle bir sıralamanın gelmesi son derece düşük bir ihtimaldir. Şimdi insanın kulağına bakalım… Kulakta altı küçük kemik bulunur. Farz edelim ki bu kemikler tesadüfen meydana geldi. Peki bu kemiklerin, bugün gördüğümüz o hassas düzen içinde, görevlerine uygun şekilde dizilmesi ihtimali kaçta kaçtır? İşte bu da 46.656’da bir ihtimaldir. Ama bu sadece bir insan içindir. Şimdi bunu bütün insanlara uygulayalım… Yeryüzünde milyarlarca insan var ve her birinin kulak kemikleri…

Devamını Oku

Elimize bir zar alıp attığımızda, o zarın 4 gelme ihtimali altıda birdir. İki zarı aynı anda atsak, ikisinin de 4 gelme ihtimali 36’da birdir. Aynı iki zarı iki defa üst üste atıp her defasında ikisinin de 4 gelmesini beklesek, ihtimal 1.296’da bire düşer. Dört defa peş peşe attığımızda ise iki zarın her defasında 4 gelme ihtimali 1.679.616’da birdir. Şimdi düşünelim: İki zarın dört defa peş peşe aynı neticeyi vermesi bu kadar düşük bir ihtimal ise, insan vücudunda bulunan 206 kemiğin birbirine tam uygun şekilde dizilmesi acaba kaçta kaç ihtimaldir? Faraza bütün kemiklerin tesadüfen meydana geldiğini kabul edelim. Sonra bu kemikleri…

Devamını Oku

Mucize uzakta değil; soluduğumuz havada, attığımız adımda, atan kalbimizde, göremediğimiz ama her an işleyen o büyük nizamda gizli. Önemli olan, o alışkanlık perdesini yırtıp “Neden?” ve “Nasıl?” sorularını sorabilmek. Elma Kolay da Armut Mu Zor? Eğer bir elma ağacından armut çıksaydı, hayretten ne yapacağımızı şaşırırdık. Hâlbuki aynı ağaçta binlerce elma yetişir de dönüp bakmayız bile. Acaba elma, sanat itibariyle daha mı basittir? Yahut onu yaratmak kolay da armudu yaratmak zor mu? Elbette hayır. Bunun tek sebebi, kalbimizi körelten ülfet hastalığıdır. Alıştığımız için görmez, gördüğümüzü de düşünmez hâle geliriz. Horoz Yapsa İnanmazsın, Tavuk Yapınca Görmezsin Bir horozun yumurtladığını duysak güler, inkâr…

Devamını Oku

Her insan bir kalemdir ve ona verilen hayat, o kalemin mürekkebidir. Bu mürekkep damla damla akar; her nefes bir satır, her gün bir sayfa olur. İnsan farkında olmadan bir kitap yazar: sözleriyle, bakışlarıyla, niyetleriyle, tercihleriyle… Fakat mesele sadece yazmak değildir; çünkü herkes yazar. Asıl mesele, ne yazdığıdır. Kimi ömrünü boş ve manasız satırlarla doldurur, kimi karanlık cümlelerle… Kimi de az yazar ama her kelimesi nurlu, her satırı ebediyete yakışır olur. Bu mürekkep sınırlıdır; her geçen gün biraz daha eksilir. Ne geri doldurulabilir ne de geri alınabilir. Bir gün gelir, mürekkep tamamen biter. Kalem susar, kitap kapanır. Artık ne bir kelime…

Devamını Oku

Kadı Şureyh (Şureyh b. el-Hâris el-Kindî), İslam tarihinin en meşhur kadılarından biridir. Adaleti, zekâsı ve ince anlayışıyla tanınmıştır. Ömer bin Hattab onu Kûfe kadısı olarak tayin etti. Yaklaşık 60 yıl kadılık yaptığı rivayet edilir. Dört halife döneminde de görevine devam etti: (Hz. Ömer, Hz. Osman, Ali bin Ebu Talib, Emevîler dönemi) إِنِّي لَأُصَابُ بِالْمُصِيبَةِ فَأَحْمَدُ اللَّهَ عَلَيْهَا أَرْبَعَ مَرَّاتٍ: Bir musibete uğradığımda Allah’a dört defa hamd ederim: أَحْمَدُهُ إِذْ لَمْ تَكُنْ أَعْظَمَ مِمَّا هِيَ، Onun daha büyük olmamasına hamd ederim, 1. “Daha büyüğü olmadı” demeyi öğren Ey nefsim! Sen başına geleni büyütürsün; ama hiç “daha kötüsü olabilirdi” diye düşünmezsin.Şikâyet ettiğin…

Devamını Oku

Hz. Ali (r.a) der ki; وَقَدْ وُرِدَ أَنَّ الصَّدَقَةَ إِذَا خَرَجَتْ مِنْ يَدِ صَاحِبِهَا تَكَلَّمَتْ بِخَمْسِ كَلِمَاتٍ: Sadakanın, sahibinin elinden çıktığında beş söz söylediği rivayet edilmiştir: Ey nefsim sen sadakayı elinden çıkarırken kaybettiğini zannediyorsun. Hâlbuki o, senden ayrıldığı anda konuşmaya başlıyor: الأُولَى: تَقُولُ: كُنْتُ صَغِيرَةً فَكَبَّرْتَنِي Birincisi der ki: Ben küçük idim, sen beni büyüttün. الثَّانِيَةُ: تَقُولُ: كُنْتَ حَارِسِي فَالْآنَ صِرْتُ حَارِسَكَ İkincisi der ki: Sen beni koruyordun, şimdi ben seni koruyorum. الثَّالِثَةُ: تَقُولُ: كُنْتُ عَدُوًّا فَأَحْبَبْتَنِي Üçüncüsü der ki: Ben sana düşman idim, sen beni dost ettin. الرَّابِعَةُ: تَقُولُ: كُنْتُ فَانِيَةً فَأَبْقَيْتَنِي Dördüncüsü der ki: Ben fani idim, sen…

Devamını Oku

İnsan, önündeki tehlikeyi ne kadar anlarsa, o kadar ciddileşir. Tehlikeyi küçük gören ise, en büyük işi bile erteler ve kaybeder. Bir insanın önünde çok ehemmiyetli bir iş varken o işi bı­rakıp boş ve fuzuli işlerle ilgilenmesi, o insanın önündeki işin ehemmiyetini anlayamadığını gösterir. Mesela bir adam düşünün. Tutuşmuş, yanıyor. O adamın, o anda yapacağı en önemli iş o ateşi söndürmektir. Yoksa ya­nıp kül olacaktır. Veya bir adam düşünün idamlık. Belli bir vakit sonra asılacak. O adamında yapacağı en önemli iş eğerki elinde bir imkan varsa hakkında verilen idam kararını bozdurmaktır. Bütün çalışmasını bu yönde sarfetmelidir. Biz hiç yanmak üzere olan…

Devamını Oku

Günah, çoğu zaman bir anda insanı yıkmaz; önce kaydırır… sonra alıştırır… en sonunda içine çeker. İşte bu yüzden ilk adım, en tehlikeli adımdır. Ariflerden biri, çamurlu ve kaygan bir yoldan geçerken bembeyaz elbisesini toplayarak, dikkatle yürüyordu. Düşmemek için bütün gayretini sarf ediyordu. Fakat ne kadar dikkat etse de çamur bir sıçradı iki sıçradı. Üstü başı çamur oldu artık korunacak bir hâli kalmadı… O da birden gevşedi, aldırış etmeden çamurun içinde ağlayarak yürümeye başladı. Talebeleri sordu efendim niçin ağlıyorsunuz. Dedi ki: İnsan da böyledir günaha düşmemek için uğraşır ama günahın çamuru paçasına yapışmaya dursun. Çamur bir sıçrar, iki sıçrar ve sonra…

Devamını Oku

Kalp boşluk kabul etmez. Ya hakikatle dolar ya da o boşluğu batıl doldurur. Bu yüzden mesele sadece kötülükten kaçmak değil; kalbi doğru şeylerle doldurmaktır. Bir bardağın içindeki havayı çıkarmak için onu suyla doldurmak gerekir. Suyu koydukça hava dışarı çıkar; su azaldıkça hava tekrar içeri girer. İşte kalplerde bardak gibidir. İçini hakikat suyu olan kuran ile zikir ile fikir ile doldurmak gerekir. Eğer boş kalırsa o boşluğu hemen şeytan heva ile doldurur. Nasıl bardak tamamen dolu olduğu vakit artık oraya hava giremez aynen öylede tamamen hakikat ile dolmuş bir kalbe de şeytan giremez. Ama boş bırakırsan, o boşluk asla boş kalmaz.…

Devamını Oku

Şeytan, insanı bir anda helâke sürüklemez. Adım adım yaklaşır… yavaşça alıştırır… fark ettirmeden kaydırır. Bu yüzden Kur’ân, “şeytanın adımlarına uymayın” diye uyarır. Çünkü mesele bir anda düşmek değil; adım adım düşürülmektir. يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın.Nûr Sûresi(24) 21. Ayet İbn Abbas (r.a)’ın beyanına göre: Kur’ân’a uymayan her şey, şeytanın bir adımıdır. Âlimler de şeytanın bu adımlarını şöyle tasnif etmişlerdir: 1- Küfür ve şirke düşürmek En büyük hedef budur. Eğer bunu başarırsa artık her şey bitmiştir. 2- Bid‘ate sürüklemek Küfür mümkün olmazsa, insanı dinden çıkarmaz ama dini bozar. Kişi yanlış yolda olduğunu…

Devamını Oku

Tevbe, geciktirildikçe zorlaşan bir dönüş; ertelendikçe ağırlaşan bir yüktür. İnsan, “yarın” diyerek aslında nefsine mühlet verir; fakat o mühlet, çoğu zaman kurtuluş değil, daha derin bir bağlanış getirir. Bu yüzden büyük âlimler, tevbeyi ertelemenin ne kadar tehlikeli olduğunu çarpıcı misallerle anlatmışlardır. İmam Gazali Hazretleri, “Ben ilerde tevbe ederim” diyen kimsenin hâlini şöyle bir temsille anlatır: Bir adam, eline baltayı alır ve kuvvetli bir ağacı kesmek ister. Vurur, uğraşır… fakat yıkamaz. Sonra der ki: “Bu ağaç böyle dursun, ben seneye gelir keserim.” Hâlbuki bilir ki o ağaç bir yıl sonra daha da kök salacak, daha da kuvvetlenecek; kendisi ise yaşlanıp zayıflayacaktır.…

Devamını Oku

İbadet, kulun Rabbine yönelişidir; fakat tefekkür, o yönelişin idrakle dolmasıdır. Zira düşünmeden yapılan ibadet, bir hareketten ibaret kalabilir; ama tefekkür, o hareketin içine ruh, şuur ve derinlik kazandırır. Bu yüzden âlimler, tefekkürün bazı yönlerden nafile ibadetten daha üstün olduğunu ifade etmişlerdir. 1- Tefekkür Allah’a ulaştırır Tefekkür, insanı doğrudan doğruya Allah’a götürür. Varlıkta tecelli eden isimleri gösterir, kalbi Hakk’a bağlar. İbadet ise çoğu zaman sevap kazandırır. Elbette Allah’a ulaştıran, sadece sevaba ulaştırandan daha kıymetlidir. 2- Tefekkür kalbin amelidir Tefekkür kalbin işidir; ibadet ise çoğu zaman azaların hareketidir. Kalp ise insanın en şerefli merkezidir. Bu yüzden kalbin ameli, bedenin amelinden daha derin…

Devamını Oku

İlim, insanın yolunu aydınlatan bir nur, kulluğunu şekillendiren bir rehberdir. Bu hakikat, Hz. Âdem’in (a.s) meleklere karşı üstünlüğünün ilimle ortaya konulmasıyla en açık şekilde gösterilmiştir. وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ Cevap verdiler: “Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hakim’sin”. Bakara Sûresi(2) 32-33. Ayetler 1- İbadetin İlme Secdesi Allah Teâlâ, insanın şerefini…

Devamını Oku

Sihir, şeriatta zemmedilmiş bir ilim olduğu hâlde; o ilmi bilen sihirbazlar, hak ile bâtılı ayırt edecek bir ölçüye sahip oldukları için, Hz. Musa’nın (a.s) mucizesi karşısında hemen teslim oldular. Yani ilim, kötü bir sahada bile olsa, insana ayırt etme kabiliyeti (furkan) kazandırdı ve onları imana götürdü. وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ Biz de Mûsâ’ya: “Asânı yere at!” diye vahyettik. Bir de ne görsünler; asâ, sihirbazların büyü adına ortaya koydukları ne varsa hepsini yalayıp yutuyor! فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ Böylece gerçek ortaya çıktı ve diğerlerinin yaptığı sihirler boşa gitti. فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ…

Devamını Oku

Köpeğin hükmü fıkıhta açıkça belirlenmiştir: Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre köpek bütünüyle necistir; Hanefî mezhebine göre ise köpeğin özellikle salyası ve ağız suyu necis kabul edilir. Yani asıl itibariyle köpek, temizlik bakımından dikkat edilmesi gereken bir varlıktır. Fakat buna rağmen İslam, bazı ihtiyaçları gözeterek köpeğin kullanımına ruhsat vermiştir. Av köpeği, çoban köpeği ve bekçi (koruma) köpeği beslemek caiz görülmüştür. Özellikle eğitilmiş bir av köpeğinin tuttuğu av, bazı şartlar dahilinde Kur’ân’ın açık beyanıyla helal kılınmıştır. Buna karşılık, sadece keyif, süs veya evcil hayvan olarak—yani bir ihtiyaç olmadan—köpek beslemek çoğu âlime göre mekruh, bazılarına göre ise harama yakın kabul edilmiştir. Burada dikkat…

Devamını Oku

Hz. Ali, talebesi Kumeyle şöyle demiştir: يَا كُمَيْلُ! الْعِلْمُ خَيْرٌ مِنَ الْمَالِ،  ‘Ey Kumeyl! İlim maldan daha hayırlıdır. الْعِلْمُ يَحْرُسُكَ وَأَنْتَ تَحْرُسُ الْمَالَ، ilim seni, sen ise malı korursun. وَالْمَالُ تَنْقُصُهُ النَّفَقَةُ، وَالْعِلْمُ يَزْكُو عَلَى الْإِنْفَاقِ، Harcamak malı azaltır, ilim ise artırır’ وَالْعِلْمُ حَاكِمٌ وَالْمَالُ مَحْكُومٌ عَلَيْهِ İlim hâkim, mal ise mahkûmdur. İhya-i Ulumuddin İmam Gazali İlim maldan daha hayırlıdır. Çünkü ilim seni korur, sen ise malı korumak zorunda kalırsın. Bir düşün: Zengin bir adam geceleri kapısını kilitleyerek uyur, kasasını saklar, hırsızdan korkar. Ama ilim sahibi bir insan, nereye gitse ilmi onunla beraberdir; ne çalınır ne eksilir. Hatta onu tehlikeden…

Devamını Oku

İşte bu hakikati, İmam Gazali veciz bir şekilde şöyle ifade eder: İnsanın şerefi kuvvetinden gelmez; öyle olsaydı develer insandan daha üstün olurdu. Cüssesinin büyüklüğünden de değildir; zira filler insandan daha heybetlidir. Cesaretinden kaynaklanmaz; çünkü yırtıcı hayvanlar insandan daha atılgandır. Çok yemesinden de ileri gelmez; aksi hâlde öküzler şerefte öne geçerdi. Cinsî kudretinden de değildir; zira küçücük bir kuş bile bu hususta insandan daha güçlü olabilir. Öyleyse insana şeref veren nedir? Ne beden, ne kuvvet, ne de nefsânî arzular… İnsana şeref veren tek şey ilimdir. Çünkü ilim, insanı diğer varlıklardan ayırır; ona hakikati tanıtır, Rabbini bildirir, varlığın mânâsını çözdürür.  Kuvvet, hayvanda…

Devamını Oku

Kalbin selâmeti, günahların zulmetiyle üzerine çöken paslar silinmeden elde edilmez. Zira her günah, kalbin yüzüne düşen ince bir leke gibidir; tekrarlandıkça kararır, birikir ve sonunda kalbi hakikati yansıtamaz hâle getirir. Fakat pişmanlık ateşi, o birikmiş tozları yakar, kül eder. Hasenenin nuru ise o karanlığı söker atar; çünkü sevabın aydınlığı karşısında günahın zulmetinin direnmeye gücü yoktur. Nasıl ki gündüz doğunca gece çekilir, nasıl ki sabun değince kir çözülür, aynen öyle de tevbe ve salih amel, kalbin üzerindeki karanlığı dağıtır. O kir, gözyaşının saf suyu ve nedâmetin yakıcılığı ile yıkandığında kalp yeniden arınır. Gözden süzülen her damla, sadece bir yaş değil; kalbin…

Devamını Oku

Hz. Ali’den şöyle rivayet edilmiştir: النَّاسُ نِيَامٌ، فَإِذَا مَاتُوا انْتَبَهُوا ‘İnsanlar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar. فَحِينَئِذٍ يَظْهَرُ إِفْلَاسُ كُلِّ مُفْلِسٍ، وَمُصِيبَةُ كُلِّ مُصَابٍ، O zaman her müflisin iflâsı, her musibetzedenin musibeti kendisine görünür. وَلَا يَبْقَى لِلتَّدَارُكِ سَبِيلٌ Oysa telâfi etmek imkânı da insanlardan kaldırılmıştır’. El-Suyuti Bir gece vakti sessizlik, odanın içine ağır bir perde gibi çökmüş; duvarlar susmuş, eşyalar susmuş fakat kalp konuşmaktadır. Dünya hâlâ dönüyor, fakat onun için zaman durmak üzeredir. Bir an gelir, görünmeyen bir perde aralanır ve insan, hayatı boyunca hiç görmediği bir varlıkla yüz yüze kalır: مَلَكُ الْمَوْتِ… Ölüm meleği Ne bir ses vardır ne bir…

Devamını Oku

Körlerden bir cemaat memlekete fil getirildiğini duymuşlar, ona dokunup incelemek için filin yanına gelmişler. Körlerden biri filin bacağına, biri dişine, biri de kulağına dokunup yoklamış ve bunun üzerine “Biz fili anladık’ demişler. Filin yanından gittikleri zaman, diğer körler filin nasıl olduğunu onlara sormuşlar. Fili değişik değişik tarif etmişler. Filin bacağına dokunan demiş ki: ‘Fil, bir direk gibidir. Fakat direkten biraz yumuşaktır!’ Filin dişine dokunan kişi demiş ki: ‘Onun dediği gibi değildir. Aksine fil serttir. Onda yumuşaklık yoktur ve kaygandır. O direk gibi kalın değildir. İnce bir sopa gibidir’. Filin kulağını elleyen demiş ki: ‘Hayatımla yemin ederim. Fil yumuşaktır. Onda sertlik…

Devamını Oku

İmanı inkişaf ettirmeye, taklitten tahkike yükseltmeye ne kadar muhtaç olduğumuzu, İmam Gazali’nin şu sarsıcı temsili ne güzel anlatır: İman, tek bir sözden ibaret değildir; yetmiş küsur şubesi olan derin bir hakikattir. Zirvesi “Lâ ilâhe illallah”tır, en alt basamağı ise yoldan eziyeti kaldırmaktır. Bu yüzden günahkâr birinin, salih bir kula “Sen nasıl mü’minsen ben de öyleyim” demesi; kabak sarmaşığının selvi ağacına “Ben de ağacım, sen de” diye seslenmesine benzer. Selvi ağacı ise sükûnetle cevap verir: “İsme aldanma…Sonbahar rüzgârları estiğinde hakikat ortaya çıkacak; senin kökün kopacak, yaprakların dökülecek. Evet… Mevsimler değişir, rüzgârlar sertleşir. Bu zamanda şüphe ve dalâlet fırtınaları estiğinde; kökü derinlere…

Devamını Oku

Şeytan Vahye Parazit Yapamaz! Nübüvvet, ilâhî kelâmın eksiksiz ve doğru şekilde insanlara ulaştırılmasıdır. Eğer vahye bir müdahale ihtimali kabul edilirse, dinin tamamı şüphe altına girer. Bu ise aklen de naklen de mümkün değildir. Bu sebeple denilir ki: “Şeytan vahye müdahale edebilir” iddiası bâtıldır ve Ehl-i Sünnet’in kesin esaslarına aykırıdır. 1- Şeytanın gücü vahyi değiştirmeye yetmez. وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ  (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman,…

Devamını Oku

Bilmezdin ayetiyle peygambere iftira eden alçaklar Kur’ân’daki bazı ifadeleri bağlamından koparıp, Hz. Peygamber’e (asm) iftira atmaya kalkışıyorlar. Özellikle Şûrâ Suresi 42:52 ve Duha Suresi 93:7 üzerinden “Hz. Muhammed önceden sapıktı, puta tapıyordu” gibi iddialar ortaya atılıyor. Bu iddia ilmî değil, kasıtlı bir tahriftir. Çünkü ayetlerin lafzını alıp, Arapça’nın inceliklerini, siyak-sibakını ve tefsir geleneğini tamamen görmezden gelmek, ilim değil; düpedüz alçaklık, namussuzluktur. مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْا۪يمَانُ (Sen bundan önce) kitab nedir, îmân nedir bilmezdin. Şûrâ Sûresi(42) 52. Ayet Bu ayette geçen “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun” ifadesi, asla “imanın yoktu” anlamına gelmez. 1- Peygamberler Fıtraten Tevhid Üzeredir…

Devamını Oku

Fahreddin er-Râzî’nin Mefâtîhu’l-Gayb adlı eserinde, Tâhâ Suresi’nin tefsirinde çok etkilendiği bir hikâyeyi şöyle anlatır. Rivayet olunur ki, bir balıkçı deniz kenarında ağını atmış, rızkını arıyordu. Derken bir balık yakaladı. Yanında küçük kızı da vardı. Kız, balığı eline aldı bir an baktı ve sonra hiç tereddüt etmeden tekrar denize bıraktı. Babası hayretle sordu: “Niçin attın?” Kız dedi ki: “Bu balık, gaflet ettiği için bu tuzağa düştü. Ona acıdım…” İşte Rabbimiz de o masum çocuğun bu merhametinden dolayı o balığa yeniden hayat verdi, onu denizin hürriyetine kavuşturdu. Ey Rabbimiz biz de gaflet ettik, şeytanın vesvesesine aldandık. Onun kurduğu tuzaklara düştük ve böylece…

Devamını Oku

Kur’ân’da bazı ayetler affı överken, bazıları zulme karşı mukabeleyi emreder. İlk bakışta bu iki ifade arasında bir zıtlık varmış gibi görünür. Oysa hakikatte bu, bir çelişki değil; farklı hâllere göre değişen ilâhî bir hikmettir. وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ Ve onlar ki kendilerine bağy (haklarına tecavüz) vaki’ olduğu vakıt yardımlaşır onlar öcünü alırlar. Şura suresi, 39. ayet Cenâb-ı Hak bu ayette: “Kendilerine zulmedildiğinde yardımlaşırlar.” buyururken, başka bir yerlerde: “Öfkelendikleri zaman bağışlarlar…” buyurur, وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ“Öfkelendikleri zaman bağışlarlar.”(Şûrâ, 42/37) Ayrıca birçok ayet affetmenin daha üstün olduğunu açıkça bildirir: وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى“Affetmeniz takvaya daha yakındır.”(Bakara, 2/237) خُذِ الْعَفْوَ…

Devamını Oku

Issız bir yol… Akşam çökmüş, kervan ağır ağır ilerliyordu. Kervanın başındaki adam, yol kenarında bitkin hâlde bir ihtiyar gördü. Üstü başı perişandı, yürüyecek hâli kalmamıştı. Merhameti galip geldi, durdu ve onu kervana aldı. “Gel baba, bu yol seni yutar” dedi. İhtiyar kervana katıldı; fakat kader, onları imtihanın tam ortasına götürüyordu. Bir müddet sonra dağların arasında eşkıyalar ortaya çıktı. Kervan sarıldı, mallar indirildi, herkes çaresizliğe gömüldü. Eşkıyalar, “Başka ne var, sakladığınız bir şey kaldı mı?” diye bağırdığında kimse konuşmadı. Fakat ihtiyar parmağını kaldırdı: “Evet var… Bu kervancı karısını sakladı.” Bir anda her şey değişti. Kadın bulundu. Korku, titreyen bir kalp ve…

Devamını Oku

İnsan, sebeplerin kapı kapı kapandığı, ümitlerin birer birer söndüğü bir noktaya gelmeden, hakiki melceyi tam manasıyla bulamaz. Zira kalp, sebeplere tutundukça Müsebbibü’l-esbâb’ı perde arkasında bırakır. Nitekim Cenâb-ı Hak: وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُۜ “Onlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren O’dur.” buyurur. Bu ayetin sırrını anlayan Hz. Ömer (r.a) kıtlığın en şiddetli anında, herkesin “Artık ümit kalmadı” dediği bir hengâmda şöyle demiştir: “İşte şimdi yağmura kavuşurlar.” Çünkü o an, halkın sebeplerden ümidini kesip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbâb’a yöneldiği andır. Nitekim Hazret-i Yunus’un (a.s) münâcatı da böyle bir anda doğdu. Gece bütün karanlığıyla çökmüş, deniz bütün dehşetiyle kabarmış,…

Devamını Oku

Cem’ sîgasıyla zikredilen نَعْبُدُ  deki zamir, üç taifeye işarettir: Bu ifade çok derin bir letaifi gösteriyor. Üstad burada نَعْبُدُ / “yalnız Sana ibadet ederiz” cümlesindeki “biz” zamirinin niçin tekil değil de çoğul geldiğini açıyor. Yani kul, Fâtiha’da neden “Ben ibadet ederim” demez de “Biz ibadet ederiz” der? Çünkü o “biz”in içinde üç büyük daire vardır. Birincisi: İnsanın vücudundaki bütün aza ve zerrata râcidir ki bu itibarla şükr-ü örfîyi eda etmiş olur. 1- İnsan: Kendi Âleminin İmamı Evvela, bu zamir insanın kendi vücudundaki bütün aza ve zerrelere bakar. Yani insan namaza durduğunda, sadece diliyle konuşmuş olmaz; gözü, kulağı, kalbi, aklı, hayali,…

Devamını Oku

Mümin hidâyet üzerinde olduğu hâlde, hidayet is­temesinin bir yararı var mı? Bu olan birşeyi istemek anlamına gelmez mi? Fâtiha Sûresindeki اِهْدِنَا  (Bizi hidayete erdir) ifadesi tek bir kelime gibi görünse de, aslında insanın hâline göre farklı manalar açan bir rahmet kapısıdır. Çünkü isteyenler farklı, ihtiyaçlar farklı… Öyleyse gelen cevap da tek kalıpta olmaz. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ‘câz’da bu inceliği çok latif bir şekilde şöyle ifade eder: اِهْدِنَا ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması اِهْدِنَا manasının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını icab eder. Sanki اِهْدِنَا dört masdardan müştaktır. Bu kelime tek bir mânâya sıkıştırılamaz. Çünkü isteyenler farklıdır.…

Devamını Oku

“Erkekler kadınlardan üstün müdür?” sorusu, Nisâ Suresi 34. ayetindeki “kavvâm” kavramı etrafında şekillenir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ “Erkekler, kadınlar üzerine kavvâmdırlar. Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılması ve erkeklerin mallarından (aileleri için) harcamaları sebebiyledir.” (Nisâ, 34) Ayetin İniş Sebebi (Sebeb-i Nüzûl) Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa‘d b. Rebî‘a’nın karısı Habîbe, kocasına karşı nüşûz (serkeşlik, dik başlılık) göstermişti. Bunun üzerine Sa‘d, karısına bir tokat attı. Habîbe’nin babası kızını alarak doğrudan Rasûlullah’a (s.a.v.) gidip şikâyetçi oldu. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mutlaka ondan kısas alırız.” Yani kadının hakkını…

Devamını Oku

Kur’ân-ı Kerim’in Nisâ Suresi 34. ayetinde geçen “dövme” ifadesi, son iki asırdır İslam karşıtı çevrelerin en çok istismar ettiği konuların başında gelmektedir.  Bu meselenin doğru anlaşılması için şu temel prensipler göz ardı edilmemelidir. Nisâ Suresi 34. Ayeti: Dövme Meselesinin Doğru Anlaşılması وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَب۪يرًا Serkeşliklerinden (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara gelince: Önce onlara nasihat edin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın, (bu da çare olmazsa) dövün. Eğer size itaat ederlerse, onları incitmeye bahane aramayın. Şüphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür.” (Nisâ, 34) Ayetin İniş Sebebi (Sebeb-i…

Devamını Oku

Asrımızda “İslam’da birden fazla kadınla evlilik” meselesi, çoğu zaman bağlamından koparılmış, sloganlaştırılmış ve duygusal reflekslerle tartışılan bir konu hâline gelmiştir. Hâlbuki bu mesele ne keyfî bir ruhsat ne de sınırsız bir serbestliktir. Aksine, ağır şartlara bağlanmış, sosyal hikmetleri olan ve istisnaî bir ruhsattır. 1- Kur’ân’ın Getirdiği Sınır: Sınırsızlık Değil, Kayıt Altına Alma İslam öncesi Arap toplumunda ve birçok kadim kültürde erkeklerin evlenebileceği kadın sayısı konusunda herhangi bir üst sınır bulunmuyordu. Çok eşlilik, İslam’la başlamış bir uygulama değil, insanlık tarihinde yaygın olarak var olan bir gerçekti. Ancak Kur’ân, bu sınırsızlığın önüne geçmiş ve net bir üst sınır getirmiştir:  فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا…

Devamını Oku