Yazar: Nur Divanı
Nisa suresi 93. ayette şöyle buyrulmuş: وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93) Ayet-i kerimede kasten bir mümini öldüren kimsenin cehennemde ebedî kalacağı bildirilmektedir. Hâlbuki cehennemde ebedî kalmak kâfirlere mahsustur. Öyleyse kasten adam öldüren kimse kâfir mi olur? Eğer katil kâfir değilse nasıl ebedî cehennemde kalacaktır? Eğer adam öldürmek kişiyi dinden çıkarıyorsa, o halde diğer büyük günahlar da insanı kâfir yapmaz mı? Bu soruların tamamının cevabı…
“Kâne” Fiilinden Doğabilecek Yanlış Anlamın Giderilmesi Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: وَكَانَ اللّٰهُ عَفُوًّا غَفُورًا “Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır.”(Nisâ, 4:99) Arapçada “kâne” fiili zahiren geçmiş zaman ifade eder. Bu sebeple ayeti ilk okuyan kimsenin zihnine şöyle bir yanlış mana gelebilir:“Sanki Allah önceden affedici ve bağışlayıcı değildi de sonradan böyle oldu.” Hâlbuki Allah hakkında böyle bir mana düşünmek mümkün değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonradan kazanılmış değildir; hepsi ezelîdir. Allah ezelden beri Afûv ve Gafûr olduğu gibi ebediyen de öyledir. Bu sebeple âlimler burada geçen “kâne” fiilinin geçmiş zaman manası için değil, sıfatın sürekliliğini ve sabitliğini ifade etmek için kullanıldığını…
Kur’ân’da Can ve Malın Zikrediliş Sırasındaki Hikmet Bazıları şöyle bir sual sorabilir: Kur’ân-ı Kerîm’de bazen can mallardan önce, bazen de mallar canlardan önce zikredilmektedir. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe 9:111) Bu ayette canlar mallardan önce zikredilmiştir. Fakat başka bir ayette şöyle buyrulur: يُجَاهِدُونَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ “Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele ederler.” (Nisâ 4:95) Burada ise mallar canlardan önce zikredilmiştir. Peki bunun hikmeti nedir? Cevap şudur: Can, maldan daha kıymetlidir. Bu sebeple Allah Teâlâ, satın alan…
Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin. Dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.”(Bakara 2/35) Bu ayet hakkında bazı kimseler yanlış bir neticeye vararak Hz. Âdem’in -hâşâ- günah işlediğini iddia etmişlerdir. Onların mantığı kısaca şöyledir: Allah Teâlâ bir ağacı yasaklamış, Hz. Âdem ise o ağaca yaklaşmış ve neticede cennetten çıkarılmıştır. O halde bu fiil bir günah sayılmalı ve bu durum peygamberlerin de günah işleyebileceğini göstermelidir. Bu çıkarım, Kur’ân’ın üslubunu ve…
Kur’an’da bazı ayetlerde yeryüzünün önce yaratıldığı, bazı ayetlerde ise gökyüzünün önce yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu durumda şöyle bir soru akla gelmektedir: Yeryüzü mü önce yaratıldı, yoksa gökyüzü mü? Bakara Suresi 29. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır: هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “O (Allah) ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi ve onları yedi gök olarak düzenledi.” (Bakara 29) Bu ayet-i kerimeye bakıldığında, yeryüzünün önce yaratıldığı, daha sonra gökyüzünün yaratıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Nâziat Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ بَنَاهَا.رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا.وَالْأَرْضَ…
Bakara Suresi’nin 30. ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hak şöyle buyurur: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً “Bir zaman Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.” قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ Bunun üzerine melekler şöyle dediler: “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” Bu ayet-i kerimenin işaretiyle melekler, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini ifade etmişlerdir. Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Melekler, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Müfessirler bu soruya üç farklı şekilde cevap vermişlerdir. 1- Levh-i Mahfuzdan Öğrenmiş Olmaları Cenab-ı Hak geçmişi, geleceği ve olacak bütün…
إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ O vakit, kendilerine uyulan kimseler, kendilerine uyanlardan hızla kaçıp uzaklaşmış ve azabı görmüşlerdir. Nihayet aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur. وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا Onlara uyanlar şöyle demektedirler: “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş daha olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ İşte böylece, Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (Bakara 166-167) Fahrurrazi ve Hazin tefsirlerinde…
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin. (Bakara 152) Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatarak yapılan her amel bir nevî zikirdir. İnsan bir işi Allah için yaptığında, o iş artık sıradan bir hareket olmaktan çıkar; bir zikir hükmüne geçer. Hatta bazen insanın susması bile, eğer Allah rızası için ise, bir zikir sayılır. Çünkü zikir yalnız dilin söylediği kelimelerden ibaret değildir. Bir uzvu Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak, o uzvun zikridir. Gözün kâinattaki ilâhî sanatı seyretmesi, aklın o sanatın arkasındaki hikmeti düşünmesi, kalbin Rabbini sevmesi ve ayağın hak yolunda yürümesi… Bunların her…
Büyük müfessir Fahreddin Râzî Hazretleri, bu ayet-i kerimede Allah’ın rahmet ve mağfiretinin büyüklüğünü gösteren birçok ince işaret bulunduğunu söylemiş ve şunları zikretmiştir. قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer, 53) 1) Allah Teâlâ günahkârı “kulum” diye adlandırmıştır. Kulluk ise, kişinin ihtiyaç içinde olduğunu, zillete düştüğünü anlatır. Rahim ve Kerîm’e uygun düşen ise, miskin ve muhtaç kuluna, hayır…
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” (Enam 6/164, İsra 17/15, Fatır 35/18, Zümer 39/7, Necm 53/38) “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayeti hakkında müfessirler şöyle izahlarda bulunmuş ve ayet-i kerimede zikredilen yüklenme işine şu manaları vermişlerdir 1- Başkasının Günahını Üstlenme İddiasının Reddedilmesi Mekkeli kâfirler, Müslüman olan akrabalarını bu dinden vazgeçirebilmek için, “eğer dinlerinizden dönerseniz sizin günahlarınızı, veballerinizi biz yükleniriz,” diyorlardı. Rabbimiz onları bu ayetiyle uyarmış ve “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurmuştur. 2- Ahirette Kurtaracak Şefaat Vehminin Çürütülmesi Kuran’ın inmeye başladığı sıralarda Mekke toplumunda, suçlu, dost ve yakınları yardımıyla cezalandırılmaktan kurtulabiliyordu; bu duruma bakarak bazı müşrikler…
Nisa Suresi’nin 100. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ “Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret etmek üzere çıkar da sonra ölüm onu yakalarsa, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a ait olur.” (Nisâ, 100) Bu ayet, Cündeb İbni Damre hakkında nazil olmuştur. Hicret emredildiğinde ve hicret etmeyenler ayetlerle uyarıldığında, çok yaşlı olan bu sahabi oğullarına şöyle demiştir: “Beni bir sedyeye koyun ve Medine’ye götürün. Çünkü ben hicrete gücü yetmeyenlerden değilim. Allah’a yemin olsun ki bu gece Mekke’de kalmayacağım.” Bunun üzerine oğulları onu sedyeye koyup Medine’ye doğru yola çıkardılar. Ancak…
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. ” (Bakara, 256) Bazı kimseler bu ayeti yanlış anlayarak şöyle derler: “Din hiçbir konuda zorlama kabul etmez. İnsan nefsiyle baş başa bırakılır; ister ibadet eder ister etmez, ister itaat eder ister isyan eder. Ona karışılmaz.” Fakat bu anlayış doğru değildir. Çünkü bir ayeti doğru anlamanın en önemli yolu ayetinin iniş sebebini (sebeb-i nüzulünü) bilmektir. İniş sebebi bilinmeden verilen manalar çoğu zaman insanı hataya götürür. Ayetin İniş Sebebi Abdullah İbni Ubeyde Hazretlerinin rivayetine göre ayetin iniş sebebi şu hadisedir: Ensardan bir sahabenin iki oğlu…
Kur’ân’da sık sık şu ifade geçer: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elim bir azap vardır.” Burada geçen عَذَابٌ أَلِيمٌ (elîm azap) ifadesi bir sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamada أَلِيمٌ kelimesi “müteellim”, yani acı duyan, elem çeken manasına gelir.Oysa acı duyan ateş değildir; acıyı hisseden insandır. Ateş ne ağlar, ne inler, ne de elem çeker. Öyleyse Kur’ân neden “elem çeken insan” dememiş de “elemli azap” demiştir? Üstad Bediüzzaman hazretleri bu soruya şöyle cevap verir: Bundaki hikmet, azabın büyüklüğünü göstermek içindir. عَذَابٌ أَلِيمٌ ifadesi, şöyle bir sahneyi hayale tasavvur ettirir: Ateş onların vücutlarını öyle kaplar; cesetlerini öyle ihata eder; içlerine öyle nüfuz eder…
Neden Kur’an, Peygamberleri Öldüren Ataların Suçunu Sonraki Nesillere Nispet Eder? لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gerçekten ‘Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve ‘Tadın o yakıcı azabı!’ diyeceğiz. Bu, ellerinizin öne sürdüğü şeylerin karşılığıdır. Şüphesiz Allah kullarına zulmedici değildir.” (Âl-i İmran, 181-182) Soru; Hz. Peygamber zamanındaki Yahudiler peygamberleri öldürmemişti. Çünkü peygamberleri öldürenler yüzyıllar önce yaşamıştı. Öyleyse Kur’ân neden bu öldürme…
Bu ayet, namazın hakikatini gösteren çok derin bir ölçü verir. Namaz, sadece bedensel bir hareket değil; kalbi Allah’a bağlayan bir ibadettir. Bu yüzden gerçek manada kılınan namaz, insanı fuhuş ve münkerden, yani edepsizlikten ve kötülükten alıkoyar. اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz edepsizlikten ve kötülükten alıkoyar. Allah’ın zikri elbette en büyüktür.”(Ankebût, 29/45) Bir insan namaz kıldığı halde nasıl günah işler? Evvela bir insan namaz kıldığı halde nasıl günah işler sorusunu cevaplayalım? Hani namaz günahtan alıkoyuyordu…
Günahların Yerine Sevap Yazılması اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا “…Tevbe ve iman edip de salih amelde bulunan kimseler müstesna. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan, 25/70) Âlimler, ayetteki “İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir” cümlesi ile ne kastedildiği hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1. Günahın Yerine Salih Amel Nasip Edilmesi (Dünyada) İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Mücahid ve Katâde’ye göre bu değişim dünya hayatında gerçekleşir. Allah Teâlâ, tövbe eden kimselerin önceki kötü hallerini güzel hallere çevirir. Yani şirk tevhide, inkâr imana, zina iffete, kötülükler iyiliğe, haksızlık adalete, cimrilik cömertliğe, kibir…
İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Hak’tan gelip…
Ve o bilet, senet ise başta namaz olarak eda-i feraiz ve terk-i kebairdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd u zahîre, ışık ve burak ancak Kur’an’ın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, sanat ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır. İnsan bu dünyada boşuna gönderilmiş bir yolcu değildir. Önünde uzun bir yol vardır. Öyle bir yol ki sonu ebedü’l-âbâda, yani sonsuz bir hayata çıkar. Fakat o yol karanlıktır, uzundur ve insan kendi gücüyle…
Diğer ilaç ise şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimattır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerîm’in misafirine fakr u ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr u ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır. İştiha gibi fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir. İnsanın fakirliği, onun muhtaç yaratılmış olması demektir. Yani insan…
Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının kudretine istinad, hikmetine itimattır. Öyle mi? Evet, “Emr-i kün feyekûn”e mâlik bir Sultan-ı Cihan’a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itminan-ı kalp ile Rabb-i Rahîm’ine itimat eder. Evet ârif-i billah, aczden, mehafetullahtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokadından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.” Halbuki bütün validelerin şefkatleri…
Allah’ın İki Şeriatı Şeriat ikidir: Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki bazen yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. Hakikat Çekirdekleri Allah’ın iki türlü şeriatı vardır. Bunlardan biri kelâm sıfatından gelen şeriattır. Bu şeriat, vahiy ve peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilen dinî hükümlerden oluşur. İnsanların ibadetlerini, ahlâkını ve toplumsal hayatını düzenleyen ilâhî emir ve yasaklar bu şeriatın…
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, her şeyin dış yüzüne mülk, iç yüzüne ise melekût denilir. Buna göre bir varlığın görünen, maddî ve zahirî yönü mülk, onun arkasında bulunan mana, hikmet ve İlâhî tasarruf yönü ise melekût olur. Mülk ve melekût yalnız mana–hikmet açısından değil, bazen maddî yapı açısından da düşünülebilir. Yani bir şeyin dış kabuğu ve görünen tarafı mülk, onun iç yapısı, sistemi ve işleyen düzeni melekût olarak görülebilir. Meselâ: İnsanın görünen bedeni mülk, ruhu, kalbi ve manevî hayatı melekûttur. Kâinattaki yıldızlar ve galaksiler mülk, onları ölçüyle döndüren İlâhî kanunlar ve hikmet melekûttur. Bir kitabın harfleri ve sayfaları mülk,…
Bediüzzaman Hazretleri Latîfe-i Rabbâniye tabirini bazen bir manevî duygu mânâsında genel bir ifadeyle, bazen de adeta müstakil bir şahsiyet gibi zikrederek onu insanın manevî mahiyetindeki ayrı ve hususî bir latife, bir manevî aza olarak kullanmaktadır. 1. Latîfe-i Rabbâniye’nin bir manevî duygu manasında kullanılması Üstad Hazretleri Latîfe-i Rabbâniye tabirini kalp için kullanmaktadır: “Kalpten maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan; ma’kes-i efkârı dimağdır.” (İşaratü’l-İ’caz) Yani burada kalp denildiğinde kastedilen şey göğsümüzde bulunan maddî et parçası değildir. Asıl kalp; insanın hislerinin vicdanda, fikirlerinin ise dimağda yansıdığı manevî bir merkez, ve Latîfe-i Rabbâniye’dir.…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf unvanıyla bakacak olursan meçhul ve menkûr olur. Çünkü bu malûmiyet, örfî bir…
Bu iki terim çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Ancak aralarında ince ama önemli bir fark vardır. İbadet Nedir? İbadet kulluk şuurunun fiilî olarak yerine getirilmesidir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, dua etmek gibi belirli zaman ve şekillerde yapılan kulluk vazifeleridir. Mesela: Sabah namazı belirli bir vakitte kılınır. Ramazan ayında oruç tutulur. Hac ömürde bir defa yapılır. İbadet vakitlidir ve belirli fiillerle icra edilir. İbadet belirli vakitlerde yapılır. Ubudiyet hayatın tamamına yayılır. Ubudiyet Nedir? Ubudiyet, kulluk şuurudur. İnsanın aczini, fakrını ve muhtaçlığını bilerek her hâlinde Allah’a bağlı olduğunu idrak etmesidir. Süreklidir; çünkü insanın kul olmadığı bir an yoktur.…
İtibarî Nedir? İtibarî, gerçekte müstakil bir varlığı olmadığı hâlde öyle kabul edilen demektir.Yani dış dünyada bağımsız bir nesne olarak bulunmaz; fakat zihnî bir kabul ile anlam kazanır. Mesela “sağ” diye ayrı bir varlık yoktur. Sağ kol vardır, ama “sağ ve sol” diye bağımsız bir mahlûk yoktur. İnsan bedeninin bir tarafına sağ, diğerine sol demiştir. İsimlendirme ve kabul söz konusudur. Aksi de olabilirdi. Nisbî Nedir? Nisbî, bir şeyin kendi başına değil, başka bir şeye nispet edilerek anlaşılması demektir.Yani kıyas olmadan bilinmez. Mesela bir kaya çakıldan büyüktür. Ama “büyüklük” diye bağımsız bir varlık yoktur. Kaya dağa nispet edildiğinde küçük olur. Demek ki…
İstidat ve kabiliyet çoğu zaman aynı anlamda kullanılır; fakat aralarında ince bir mertebe farkı vardır. Bu fark doğru anlaşılırsa insanın terakki süreci de daha net kavranır. İstidat, bir şeyin ortaya çıkmasına uygun iç potansiyeldir. Henüz fiilen ortaya çıkmamış, fakat ortaya çıkmaya müsait olan gizli yatkınlıktır. Yani çekirdek hâlindeki potansiyeldir. Mesela bir çocuğun ilme istidadı olabilir. Bir tohumun ağaç olmaya istidadı vardır. Bir insanın sanata istidadı bulunabilir. Bu aşamada henüz fiil yoktur; sadece uygunluk ve gizli bir potansiyel vardır. Kabiliyet ise o istidadın işlenmiş, inkişaf etmiş ve kullanılabilir hâle gelmiş şeklidir. Yani potansiyelin belirginleşmiş ve ortaya çıkmış hâlidir. Mesela bir çocukta…
Cüz’î irade ve cüz’î ihtiyarî kavramlarını doğru anlayabilmek için önce “irade” ve “ihtiyar” kelimelerinin ne manaya geldiğini kısaca tespit etmek gerekir. Çünkü bu iki kelime çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da aralarında ince bir fark vardır. Bu fark anlaşılmadan cüz’î irade meselesi tam kavranamaz. İrade, insan ruhuna verilmiş bir tercih kabiliyetidir. İnsan gözüyle görür, kulağıyla işitir; aynı şekilde irade sıfatıyla da iki şey arasında yönelme gücüne sahip olur. İhtiyar ise bu yönelmenin belirli bir tarafa tahsis edilmesi, yani fiilî tercihin gerçekleşmesidir. İrade bir kuvve ve potansiyel iken, ihtiyar o kuvvenin belirli bir seçime dönüşmüş hâlidir. İrade İrade, insanın tercih edebilme…
Küll ve Cüz Nedir? Küll, parçalardan oluşan bütündür. Cüz ise o bütünü meydana getiren her bir parçadır. Yani bir şey parçalardan meydana gelmişse, o şey küll; onu oluşturan her bir parça ise cüzdür. Mesela bir araba külldür. Motoru, tekerleği, kapısı ve direksiyonu onun cüzleridir. Bir ev külldür; odaları, kapıları, pencereleri ve çatısı onun cüzleridir. Bir kitap külldür; sayfaları, bölümleri ve cümleleri onun cüzleridir. İnsan bedeni de bir külldür; kalp, göz, el ve ayak onun cüzleridir. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Cüzler bir araya gelince küll meydana gelir. Küllî Nedir? Küllî, dış dünyada tek başına duran bir varlık değildir. Bir türü,…
“Kâinat mef’ul ve münfaildir. Mef’ul failsiz olamadığı gibi, mef’ulün camid bir cüzü de fail olamaz.” Bu cümle, basit bir nahiv kuralı üzerinden sarsıcı bir hakikate kapı açar. Mef’ul, yapılan işten etkilenen şeydir. Bir cümlede mef’ul varsa, o fiili yapan bir fail de olmak zorundadır. Bu, dilin değil, aklın zarurî hükmüdür. “Cam kırıldı.” dediğimizde cam fail gibi görünür. Ama cam kendini kıramaz. O, fiilin tesirine maruz kalmıştır. Öyleyse ortada bir kıran vardır. İster açık olsun ister gizli, fail olmadan mef’ul düşünülemez. Münfailde, fiilden etkilenen demektir. Yani bir işin tesirine maruz kalan şeydir. Mef’ul ile benzerlik gösterir; ikisi de yapılan işten etkilenir.…
Kesret, çokluk; vahdet ise birlik demektir. Kesret, sebepler dairesidir. Bu dünya bir perde ile örtülmüştür; her şey çokluk içinde görünür. Yağmur buluttan gelir zannedilir, şifa ilaçtan bilinir, rızık işten beklenir, başarı akla verilir. Her fiil bir sebebe bağlanır, her netice bir vasıtaya isnad edilir. Göz önünde sebepler vardır; el uzatılınca onlara temas edilir. Fakat bu temas, çoğu zaman hakikatin kendisine değil, yalnızca perdesine olur. Vahdet ise tek olan Müessir-i Hakikî’yi görmektir. Perdenin arkasında tek bir Kudret bulunduğunu idrak etmektir. Sebeplerin ne ilmi vardır, ne iradesi, ne de müstakil bir gücü… Bulut yağmuru bilmez, ilaç hücreyi tanımaz, toprak tohumu programlamaz. Bütün…
“Altıncı desise şudur ki: İnsandaki tembellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder.” “Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalpli, sadakati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âli gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:” “İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tembelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifade ederler. Onlar, öyle desiselerle, onları hizmet-i Kur’aniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, ta ki hizmet-i Kur’aniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin. Ve hakeza, bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa…
Ve o iki tılsım ise Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana, huzur-u Rahman’a götüren bir musahhar at ve burak suretini alır. Onun içindir ki ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman, o iman tılsımı ile Sâni’-i Zülcelal’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyat-ı rahmetini, kemal-i lezzetle seyir ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha…
Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz? 1- Malik Olan Tasarruf Eder Bu soruya verilecek en temel cevap şudur: Allah böyle dilemiştir. Çünkü O Malik’tir. Hayatı veren de O’dur, alan da O’dur. Varlık bizim mülkümüz değil, O’nun ihsanıdır. Biz sahip değiliz; emanetçiyiz. Sahip olan mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hayat bize ait bir hak değil, verilmiş bir nimettir. Ölüm ise o nimetin geri alınmasıdır. İtiraz ancak mülk iddiasıyla olur. Oysa mülk bizim değildir. 2- İmtihan Bitmeden Netice Olmaz “Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?” sorusu, aslında imtihanın mahiyetini tam kavrayamamaktan doğar. Çünkü diriliş varsa ölüm gereksiz zannedilir. Hâlbuki tam tersine, dirilişin anlamlı olabilmesi…
Bilim, yöntemi gereği yalnızca ölçülebilir olanla ilgilenir. Ruh fiziksel değilse; deney tüpüne konamaz, tartılamaz, mikroskopta görülemez. Bu yüzden bilimin “kanıt yok” demesi, ruh yoktur anlamına gelmez. Bu sadece yöntemin sınırıdır. Mikroskop ruhu göstermez; çünkü mikroskop yalnızca maddeyi gösterir. Bilim bugün bilinci büyük ölçüde beyin süreçleriyle açıklamaya çalışıyor. Fakat çalışmak, çözmek demek değildir. Nörobilim şunu gösterir: Belirli beyin faaliyetleriyle belirli deneyimler birlikte ortaya çıkar. Yani korelasyon vardır. Ama korelasyon, özdeşlik değildir. Ateşle birlikte duman çıkar; fakat duman ateş değildir. Radyo bozulursa ses kesilir. Bu, müziğin devre kartından üretildiği anlamına gelmez. Devre, yayının aracı olabilir; kaynağı olmak zorunda değildir. Aynı şekilde beyin…
Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır. Ve o nefy ve yolculuk… Bir şehirden bir şehre sürgün değil; bir hâlden bir hâle, bir âlemden bir âleme sevk ediliştir. Bu yolculuk ilk âlem-i ervahtan başlar… Sonra daracık bir menzile, rahm-ı mâdere konur. Oradan ağlayarak sabavete açılır; zayıf, korunmaya muhtaç bir çocuk olarak. Derken gençlik gelir; güç ve hevesle dolu bir bahar… Ardından sessizce ihtiyarlık çöker; yapraklar sararır, adımlar ağırlaşır. Fakat bu yalnız dünya içindeki seyahatidir. Asıl yol, dünyanın kapısında bitmez. Dünya bir handır; vakti dolan yolcu…
Ve o iki yara ise; biri müz’iç ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm ve nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Acz-i beşerî… İnsan öyle bir zayıflıkla yaratılmıştır ki, gözle görünmeyen bir mikrop onu yatağa düşürür; bir haber kalbini sarsar; küçük bir korku uykusunu kaçırır. Kendi kalbini çalıştırmaya gücü yetmezken, kâinatın yükünü taşımaya kalkışır. İradesi dar, gücü sınırlıdır. İşte bu sınırlılık, o askerin kanayan ilk yarasıdır. Kur’ân bu hakikati açıkça bildirir: وَخُلِقَ الْإِنسَانُ ضَعِيفًا “İnsan zayıf yaratılmıştır.” (Nisâ, 4:28) İşte bu zayıflık, o askerin kanayan ilk yarasıdır. İnsan bazen bir hastalığa, bazen bir korkuya, bazen de bir vesveseye yenilir. Gücünün sınırı vardır;…
Ve o darağacı ise ölüm ve zeval ve firaktır ki gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o darağacı ise ölüm, zeval ve firaktır. Her gün kurulur o darağacı… Fakat meydanın ortasında değil; zamanın içinde. Gece gelir, gündüzü asar. Gündüz gelir, dünü götürür. Her devir bir vedadır. Her dönüş bir eksilmedir. Sevdiklerin birer birer o darağacından geçer. Bir yüz solar, bir ses kesilir, bir el bırakır. Dün yanındaydı; bugün hatıradır. Zeval budur. Sürekli çözülüş, sürekli ayrılış… Kur’ân bu fânîliği şöyle haber verir: كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Celâl…
O bîçare asker sensin. Savaş meydanında tek başına kalmış, sağında ve solunda yaraları kanayan, arkasında kükreyen bir arslan bekleyen o asker… İşte insan budur. Dünya dediğimiz şu meydanda, her gün görünmez darbeler alan, acz-i beşerî ve fakr-ı insanî yaralarıyla yürüyen bir yolcu… Gücünün sınırı var; ama karşısına çıkan hadiselerin sınırı yok. Elinde imkân var; ama ihtiyacı ondan kat kat fazla. Yarın ne getirecek bilmiyor; fakat yürümek zorunda. İnsan da aynen o asker gibi, hayatın ortasında durur. Bir yandan acziyle yaralıdır; en küçük bir hastalık onu sarsar. Bir yandan fakrıyla yaralıdır; bir nefese, bir lokmaya muhtaçtır. Üstelik bütün bunların ortasında, sonunu…
Bir zaman bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nurani bir zat peyda olur. Ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen o arslan, sana musahhar bir at…
Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkül-küşa olduğunu ve sabır ile Hâlık’ına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzak’ından sual ve dua ne kadar nâfi’ ve tiryak gibi iki ilaç olduğunu ve Kur’an’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebairi terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki…
Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev-i beşerin mesela, efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünkü bir fert, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise bir ferdin Hâlık’ı, bir nev’in Hâlık’ı olacaktır. Ve keza bir nev’e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihayet iş اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ da nihayet bulur. Şimdi cümle cümle izah edip anlamaya çalışalım. Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün…
Ve keza terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh o zerreleri, aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir kudret sahibine hastır. İşte zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahu ekber diyerek اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yu okur. Bir şey mürekkep ise, yani parçalardan oluşuyorsa ve onda kusursuz bir intizam görülüyorsa; bu düzen, o mürekkebi meydana getiren her bir zerrenin tam yerli yerinde durmasıyla ortaya çıkmıştır. Fakat mesele sadece bir zerrenin herhangi bir yere konması değildir. Her zerre, diğer zerrelerle uyumlu olacak, aralarındaki münasebet bozulmayacak ve…
Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile izhar ediyorlar. 1. “Zerrat arasındaki cazibe” ne demek? Atomların, moleküllerin, en küçük parçaların birbirini çekmesi… Elektron ile proton arasındaki ilişki, atomları ayakta tutan bağlar ve molekülleri meydana getiren kuvvetler bu cazibenin tezahürleridir. Mikro ölçekte işleyen bu çekim sayesinde atom dağılmaz, madde çözülmez ve varlık devam eder. En küçük âlemde dahi başıboşluk değil; ölçülü, dengeli ve sürekli işleyen bir cazibe kanunu hâkimdir. 2. “Güneş ve yıldızlar arasındaki cazibe” ne demek? “Güneş ve yıldızlar…
Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i’lam ediyorlar. “Manzume-i şemsiye” Güneş sistemidir ki nizamı, ölçüyü ve ahengi ifade eder: Gezegenlerin mesafeleri, dönüşleri, hızları, ısı ve ışık dengesi… Hepsi hassas bir ölçüyle işliyor. “Bal arısının gözlerinde hayret verici bir sanat vardır. İşçi arılarda her bir gözde yaklaşık 5.000–6.000 petek. Erkek arılar da her bir gözde yaklaşık 7.000–8.000 petek vardır. Her petek ayrı bir bakış noktasıdır. Hız, yön, renk ve ışık için özel programlanmıştır.Uçarken güneşi referans alır. Güneş bulut arkasına girse…
Yirmi İkinci Deva Ey nüzul gibi ağır hastalıklara müptela olan kardeş! Evvela sana müjde ediyorum ki mü’min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum; fakat sırrını bilmiyordum. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki: Bu cümle ilk bakışta insanı irkiltir. Çünkü nüzul (felç); bedenen ağır, hayatı sınırlayan ve insanı başkasına muhtaç eden bir hastalıktır. Ama üstadımız bedene değil, neticeye bakar. “Mübarek” oluşu acıdan, zorluktan değil; kazandırdığı manevî neticeden gelir. İbadet iki kısımdır: müspet ve menfî. Müspet ibadet; namaz, oruç, zekât gibi fiilî ibadetlerdir. Kul bunlarla manevî bir makama yükselir. Allah kulunun derecesini daha da artırmak istediğinde ise onu belâlarla…
1-Doğduğun Yer Değil, Durduğun Yer Önemlidir Zaman ve mekânın insan üzerinde iman ve İslam açısından olumlu ya da olumsuz etkileri olduğu inkâr edilemez. Ancak bu etki, sonucu tek başına belirleyen bir kader zorlaması değildir. Zaman ve mekân sadece imtihana avantajlı ya da dezavantajlı başlama şartları sunar; neticeyi belirleyen ise insanın iradesi ve tercihleridir. İslam beldesinde doğan biri imtihana avantajlı başlar, küfür ortamında doğan biri ise daha zor şartlarda başlar. Fakat bu başlangıç, sonucu garanti etmez. Tarih bunun en açık şahididir. Hz. Nuh’un oğlu, babası bir peygamber olmasına rağmen imansız ölmüştür. Hz. Lut’un eşi, kocası peygamber olduğu hâlde hidayeti reddetmiştir. Bu…
Allah Teâlâ, Bakara suresinin beşinci ayetinde, Efendimiz (s.a.v)’e hitaben şöyle buyurmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Sen inkâr edenleri korkutsan da, korkutmasan da birdir. Onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ve gözlerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 2/6-7) Bazıları ayeti yüzeysel okuyup şöyle soruyor: “Allah kalplerini mühürlemişse nasıl iman etsinler?” Fakat ayetin akışına dikkat edin: Önce “iman etmezler” deniyor, sonra “Allah kalplerini mühürlemiştir.” Yani önce tercih, sonra mühür. Önce…
Kader değişir mi?” sorusu, ilk bakışta insanı tereddüde düşüren bir sorudur. Çünkü kader, Allah’ın ilminin bir unvanıdır. Allah’ın ilminde ise artma, eksilme ve değişme düşünülemez. Eğer kader değişseydi, Allah’ın bildiği bir şey gerçekleşmemiş veya bilmediği bir şey gerçekleşmiş olurdu. Bu ise Allah’ın ilim sıfatı hakkında düşünülemez. Dolayısıyla Allah’ın ilminde değişme yoktur; bu hakikat kesindir. Ancak burada önemli bir mesele ortaya çıkar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sadakanın belayı defettiğini, ömrü uzattığını ve sıla-i rahmin rızkı artırdığını haber vermiştir. Bu hadisler ilk bakışta kaderin değiştiğini düşündürebilir. O hâlde kader değişmiyorsa, bu rivayetler nasıl anlaşılmalıdır? Bu mesele, kaderin iki ayrı mertebesi olduğunu bilmekle açıklığa…
1-“İmtihan Varsa İrade Vardır” İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. İmtihan varsa irade, irade varsa sorumluluk vardır. Allah hayır ve şer yollarını göstermiş, fakat tercihi insana bırakmıştır. Kur’an açıkça bildirir: Doğru yolu seçen kendi lehine, sapmayı seçen kendi aleyhine seçmiş olur. قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ De ki: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Yunus Sûresi(10) 108. Ayet Allah, insanın hangi yolu seçeceğini ezelî ilmiyle bilir; fakat bu bilgi…
Ezeliyet Nedir, Kaderle İlişkisi Nasıldır? Kader meselesinde en büyük yanlış, ezel ile zamanın başlangıcını birbirine karıştırmaktır. İnsan zamanın içinde yaşadığı için her şeyi “önce–sonra” ölçüsüyle değerlendirir. Bu sebeple de ezeli, geçmişte bir nokta zanneder. Hâlbuki kaderi anlaşılmaz kılan hata tam da budur. Zaman, kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve hadiselerin içinde cereyan ettiği bir mahlûktur. Geçmiş, hâl ve gelecek ayrımı yalnızca yaratılmışlar içindir. Dün, bugün, yarın; önce, sonra gibi kavramlar ancak zamanla kayıtlı varlıklar için geçerlidir. Ezel ise zamanın başı değildir. Ezel, zamanın dışıdır. Geçmiş, hâl ve geleceğin aynı anda bilindiği ve kuşatıldığı bir makamdır. Bu sebeple Allah için “önce” ve “sonra”…
Vasıf, bir özelliğin görünmesi ve fark edilmesidir. İttisaf ise o özelliğin bizzat zatın kendisine ait olması, onunla kaim olmasıdır. Yani vasıf görünür; ittisaf sahipliktir. Bir su damlasında güneşin parlaklığı görülür. Bu parlaklık bir vasıftır. Fakat damla, o parlaklıkla muttasıf değildir. Parlaklığı gösterir; ama o parlaklığın sahibi olmaz. Damladaki yansıma, güneşin vasıflarını haber verir; fakat damla, güneşin zatıyla asla ittisaf etmez. Aynı şekilde kulda görünen ilim, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. Kul bilir; fakat Alîm değildir. Bildiği şeyler sınırlıdır, öğrenmeye muhtaçtır ve unutabilir. İlmi kendinden değildir; verilmiştir. Kulda görünen kudret, Allah’ın kudretinin bir yansımasıdır. Kul yapar; fakat Kadîr değildir. Gücü tükenir, yorulur,…
Bir hakikati doğru okumak için önce nereden çıktığını ve nerede göründüğünü ayırmak gerekir. İşte Masdar–Mazhar ve Menba–Ma’kes ayrımı, tevhidin bu en kritik mizanını öğretir. Masdar, fiilin çıktığı asıl kaynaktır. Yapan, veren, icat eden odur. Kudret masdardır; fiil ondan çıkar. İlim masdardır; bilgi ondan doğar. Hayat masdardır; dirilik ondan gelir. Bu mânâda masdar, sadece Esma-i İlahiyeye aittir. Mahlûkat masdar olamaz; ancak mazhar olabilir. Mazhar ise masdardan gelen şeyin üzerinde göründüğü yerdir. Üretmez, icat etmez; sadece gösterir. İnsan ilme mazhar olur ama ilmi kendinden üretmez. Çiçek güzelliğe mazhar olur ama güzelliği icat etmez. Ayna ışığa mazhar olur ama ışığı doğurmaz. Mazhar, aynadır,…
“İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:” “İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.” “Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsafla muttasıf olamaz.” Cümle cümle anlamaya çalışalım. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir…
Ve keza, her bir zihayat çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Mesela bir zihayat vücuda geldiğinde Bâri isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda Şâfî isminin tecellisine ve hakeza tesirde mütesanid, âsârda mütehalif çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan elbette müsemmaları da bir olur. İşte her bir zihayat şu mazhariyetle Hâlık’ın bir olduğuna dair olan şehadetini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilan eder. Bir zihayatın vücuda gelmesi ve hayatını devam ettirebilmesi, tek bir fiilin değil, pek çok İlâhî isim ve sıfatın aynı anda ve ahenk içinde…
“Allah beni yaratırken, bana mı sordu?” 1- Sorunun Kendisi Hatalıdır. Bu soru baştan sona mantık dışı bir varsayıma dayanır. Çünkü “Allah beni yaratırken bana mı sordu?” diyen kişi, farkında olmadan şunu kabul etmiş olur: “Ben yaratılmadan önce vardım ki, bana soru sorulabilirdi.” Hâlbuki bu, kendi içinde çelişen bir iddiadır. Zira sorulabilmek için önce var olmak gerekir. Yokluk, muhatap olamaz; irade kullanamaz; tercih bildiremez. Var olmayan bir şeye soru sormak, cevap beklemek veya rıza aramak, aklen de mantıken de imkânsızdır. Dolayısıyla burada bir zulüm, bir eksiklik veya bir haksızlık yoktur. Çünkü sorulamayan bir varlığa sorulmadığı için itiraz edilemez. Sorunun kendisi, imkânsız…
Kadîm ve Ezeli demek; başlangıcı olmayan, varlığı boyunca değişmeyen, zatında, sıfatında ve hâllerinde hiçbir dönüşüm kabul etmeyen şey demektir. Oysa madde dediğimiz şey, baştan sona değişim içindedir. Atomundan galaksisine kadar her şey değişir, başkalaşır, doğar, çözülür ve yok olur. Böyle bir şeye “kadîm” demek, açık bir çelişkidir. Değişen hiçbir şey ezelî olamaz. Bu, tartışmalı bir görüş değil; aklın en temel kuralıdır. Ezelî demek; başlangıcı olmayan, değişmeyen, eskimeyen ve bozulmayan demektir. Şimdi etrafımıza bakalım. Atomlar parçalanıyor, yıldızlar doğuyor ve sönüyor, canlılar geliyor ve gidiyor, her şey dönüşüyor. Değişen bir şeye “ezelî” demek, kelimenin içini boşaltmaktır. 1965’te keşfedilen Kozmik Mikrodalga Arka Plan,…
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü içtimaü’z-zıddeyn olur; o da muhâldir. İşte bu sırra binaen, madem kudret-i İlâhiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdesin lâzım-ı zarurîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz, o Zât-ı Kadîre ârız olması mümkün olmaz. “Bu öyle bir kaidedir ki, insan onu gerçekten idrak ettiğinde sanki bir hazineye ulaşmış gibi sevinir; çünkü bu kaide, kâinattaki fiillerin kolaylığını, öldükten sonra dirilmenin aklî hikmetini ve bir işin diğer bir işe neden asla mâni olmadığını apaçık izah eden son derece derin ve muazzam bir hakikati önümüze koyar.” Zâtî Olan Şeye Zıddı Yaklaşamaz Bir şey zatî ise,…
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü içtimaü’z-zıddeyn olur; o da muhâldir. İşte bu sırra binaen, madem kudret-i İlâhiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdesin lâzım-ı zarurîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz, o Zât-ı Kadîre ârız olması mümkün olmaz. “Bu öyle bir kaidedir ki, insan onu gerçekten idrak ettiğinde sanki bir hazineye ulaşmış gibi sevinir; çünkü bu kaide, kâinattaki fiillerin kolaylığını, öldükten sonra dirilmenin aklî hikmetini ve bir işin diğer bir işe neden asla mâni olmadığını apaçık izah eden son derece derin ve muazzam bir hakikati önümüze koyar.” Zâtî Olan Şeye Zıddı Yaklaşamaz Bir şey zatî ise,…
“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadir-i Zülcelâl” (Şualar, 3. Şua, Münacat Risalesi) Bir hakikat bazen gizli olduğu için değil, fazlasıyla açık olduğu için fark edilmez. Buna “şiddet-i zuhûr” denir. Yani bir şey, her an ve her yerde hazır olduğu için, insanın dikkatinden düşer ve görünmez hâle gelir. Meselâ balık için deniz gizlenmiştir. Balık, denizin içinde yaşar, onunla hareket eder, onunla hayat bulur; fakat denizi “deniz” olarak fark etmez. Çünkü deniz, balığın bütün varlığını ihâta etmiştir. Balık, denizi ancak denizden çıktığında idrak edebilir. Aynı şekilde insan için hava gizlenmiştir. İnsan her an havayla yaşar, nefes…
“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadir-i Zülcelâl” (Şualar, 3. Şua, Münacat Risalesi) Bir hakikat bazen gizli olduğu için değil, fazlasıyla açık olduğu için fark edilmez. Buna “şiddet-i zuhûr” denir. Yani bir şey, her an ve her yerde hazır olduğu için, insanın dikkatinden düşer ve görünmez hâle gelir. Meselâ balık için deniz gizlenmiştir. Balık, denizin içinde yaşar, onunla hareket eder, onunla hayat bulur; fakat denizi “deniz” olarak fark etmez. Çünkü deniz, balığın bütün varlığını ihâta etmiştir. Balık, denizi ancak denizden çıktığında idrak edebilir. Aynı şekilde insan için hava gizlenmiştir. İnsan her an havayla yaşar, nefes…
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Maddiyattan olmayan, bilhâssa mahiyetleri mütebayin(mahiyetleri birbirine zıt) olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferata havale edilirse, her bir neferin bizzât mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.” Mesnevi-i Nuriye, Zeylü’l-Hubab. Üstadımız burada şunu söylüyor: Maddî olmayan, özellikle mahiyetleri birbirinden tamamen farklı olan…
“Emr-i tekvinîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya evâmirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân ile ferman ediyor.” On Altıncı Söz. Hayatın yaratılması konusunda da Üstadımız şöyle der; “…Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’ etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor.” (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat Mübâşeret, yani doğrudan temas ederek iş yapmak, yalnızca iki maddî varlık arasında söz konusudur. Muâlece, bir işi uğraşarak, aşama aşama, emek ve zaman harcayarak yapma demektir. Muâlece: Zorluk, yavaşlık ve emek ister. İnsan bir evi tuğla tuğla örer;…
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez. Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli, öyle derin bir şereftir ki insan onu tattığında artık başka hiçbir izzet aramaz. Çünkü sen öyle bir Sultan’a kulsun ki; mülkü ezelden ebede uzanır, kudreti zerreden galaksilere kadar hükmeder, rahmeti bütün varlığı kuşatır. Böyle bir Sultan’ın kulu olmak; başıboşluğun karanlığından çıkıp, sonsuz bir himayenin altına girmektir. İnsan dünyada kimi zaman küçülür, ezilir, yorulur; fakat Allah’ın kulu…
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır. Cenâb-ı Hak nihayetsiz rahmetiyle kullarına zorluk değil, kolaylık murat etmiştir. Bunun en açık göstergesi, helâl dairesini son derece geniş, haram dairesini ise dar tutmasıdır. Aynı şekilde dinin farzları da insanın fıtratını zorlayan ağır yükler değil; az, dengeli ve taşınabilir vazifelerdir. İslâm, insanı sıkmak için değil; onu muhafaza etmek ve yüceltmek için gönderilmiştir. İnsan gözünde büyüyen yük, hakikatte yük değil; nefsin büyüttüğü…
Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir. “Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen…” Bu ifade, insana verilen aza ve latifelerin asıl maksadını bildirir. Akıl: Rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan bir anahtar Kalp: Allah’ı sevmek, O’na bağlanmak için Göz: İbretle bakmak, sanat-ı İlâhîyi okumak için Dil: Şükür, dua ve hakikati ifade etmek için Yani bu cihazların tamamı, dünya için değil; ahiret için sermaye olarak verilmiştir. “Güzel hediye-i Rahmaniye” Burada çok ince bir…
Ve keza semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlık’ın bir olduğuna delâletle şehadetini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilan eder. Yıldızlardaki Benzerlik 1. Yapıdaki Benzerlik Gökyüzüne bakıyoruz… Milyarlarca yıldız var. Biri büyük, biri küçük… Biri beyaz, biri kızıl… Biri sönük, biri göz kamaştırıcı… Peki şekilleri? Hepsi yuvarlak. Hepsi küre. Neden? Niçin biri köşeli değil? Niçin biri üçgen, diğeri yamuk değil? Çünkü küre; maddenin en dengeli dağıldığı, basıncın her tarafa eşit yayıldığı ve hareketin en istikrarlı olduğu şekildir. Şimdi soralım: Kendi kendine oluşan şeyler, en mükemmel şekli hep birlikte mi seçer? Tesadüf, milyonlarca…
“Yetmiş bin perde” tabir olunan berzah-ı esma ve tecelli-i sıfât ve ef’al ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı meratib edecektir. İşte mi’rac budur.” Otuzbirinci Söz Her eser, ustasını kendi kabiliyeti nispetinde tanıtır. Yani her eser bir perdedir; o perdenin arkasından ustasının ilmini, kudretini ve sanatını gösterir. Eser ne kadar geniş ve mükemmel ise, arkasındaki ustayı tanıma imkânı da o derece artar. Meselâ bir kimse, bir ustanın yaptığı basit bir masayı görse, o ustanın el becerisi ve sanat anlayışı hakkında bir fikir edinir. Aynı ustanın yaptığı ince işçilikli bir dolabı gördüğünde, ilk gördüğünden daha ileri bir seviyede sanatını anlar. Daha sonra…
Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin. Zayıf Bele Dağ Yüklemek Bir çocuk düşünün… Henüz beli ince, adımları titrek. Buna rağmen omuzlarına koskoca bir dağ yüklenmiş ve kendisine: “Bunu sen taşıyacaksın” denilmiş. Çocuk yürüyemez, her adımda düşer, ağlar ve feryat eder. Yük hafiflemez, çocuk da güçlenmez. Çünkü bu yük, onun taşıyabileceği bir yük değildir. İşte insan da böyledir. İnsan acz içindedir; hastalanır, yaşlanır, ölür. Bir mikrop karşısında bile çaresiz kalır. İnsan fakr içindedir; her şeye muhtaçtır. Havaya, suya, ekmeğe, sevgiye, güvene muhtaçtır. Buna rağmen…
Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin. Bu cihazları, sadece şehvet, mide ve menfaat hesabına çalıştırmak; insanı hayvandan aşağı bir seviyeye indirir. Çünkü hayvan: Sorumlu değildir, haram–helâl bilmez, isyan etmez, fıtratına aykırı davranmaz. İnsan ise bilerek, isteyerek ve tercih ederek bu yola girer. Kalp sarayını nefsin ahırına çevirmek Bir padişah, sarayını ve içindeki en kıymetli eşyaları bir misafirine emanet etse… O misafir ise sarayın ihtişamlı salonlarını ahıra çevirse; bu davranışla hem sarayın kıymetini ayaklar altına almış hem de kendine büyük bir zulüm etmiş olmaz mı? Çünkü böyle bir hareket,…
İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. “Emanette hıyanet cezası” denilmesinin sebebi şudur:İnsana verilen hiçbir şey onun mülkü değildir. Göz, kulak, dil, akıl gibi maddî cihazlar; muhabbet, hırs, şefkat, merak gibi manevî duygular insana ait birer hak değil, Cenâb-ı Hakk’ın mülkü olan emanetlerdir. İnsan bu emanetlerin sahibi değil, ancak emanetçisidir. Emanetin hakikati şudur: Sahibi başkası olan bir şeyi, onun istediği yerde ve şekilde kullanmak. İşte insan, bu cihazları ve duyguları emanet sahibinin rızasına uygun değil de nefsinin keyfine göre kullandığında, emanetin ruhuna aykırı davranmış olur. Bu da doğrudan hıyanettir. Meselâ:…
Deizm, Yaratıcının âlemi yarattığını kabul eden, fakat âlemle sürekli ilişki halinde bulunmadığını ileri süren bir inançtır. En önemli temsilcileri arasında Aristo, Newton gibi isimler vardır. Newton’a göre Tanrı, kudretiyle yaratır yarattıklarına bir daha müdahale etmesine gerek kalmaz. Deizme göre konuşmayan ve karışmayan yaratıcı bu kimselerle konuşmuş mudur? Evet, Yaratıcı âlemi yaratacak ve daha sonra karışmayacak müdahale etmeyecek sözü yine aklın hezeyanından başka bir şey değildir. Söz iddia ve ispat ister. Onlara göre konuşmayan ve karışmayan yaratıcı bu kimselerle konuşmuş mudur? Bir kere yarattım bir daha karışmayacağım mı demiştir? Hayır. O halde bu söz onların sözüdür ve mesnetsiz dayanaksız bir iddiadır.…
Bir yaratıcıyı kabul ediyorum ama onun Allah olduğunu nereden bileyim? Bir yaratıcıyı kabul ediyorum ama onun Allah olduğunu nereden bileyim? Bu soru, inkârın değil; kabullenilmiş bir hakikatten kaçışın sorusudur. Çünkü soru sahibi artık âlemdeki muhteşem düzeni, varlıklardaki sanat ve ölçüyü görmüş; eserden müessire, fiilden faile, sanattan sanatkâra intikal eden aklî yolu çoktan yürümüştür. “Yaratıcı var mı?” eşiği aşılmıştır. Artık geriye tek bir soru kalmıştır: Madem bir yaratıcı var, bu yaratıcı nasıl biridir? Âlem yokken var edilmiştir. Bu başlı başına şunu zorunlu kılar: O yaratıcı, varlığı başka hiçbir şeye bağlı olmayan, vücudu vâcib bir varlıktır. Hiçbir şey yokken var olabilen bir…
Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. Ey nefs! Ömrün, avucundaki buz parçası gibidir. Tutuyorsun, sıkıyorsun, “Benim” diyorsun… Ama ne kadar sıkarsan sık, erimeyi durduramazsın. Zamanın sıcağında buz erir; ömür de tükenir. Buz bitince avucunda ne kalır? Islaklık… İşte ömür bitince de elinde ayrılık ve pişmanlık kalır. Şunu iyi bil: Tutunca senin olmayacak. Verince senin olacak. Ömür tükenince, zaten her şey kendiliğinden elinden çıkacak. Mal gidecek, gençlik çekip gidecek, sevdiklerin arkanda kalacak. Seninle gelmeyecekler.…
Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler. İnsanın Allah’a sattığı o göz, o akıl, o dil, o el ve bütün âzâlar… Zannedildiği gibi kaybolup gitmez. Bilakis her biri, kendi lisanınca ibadet eder, tesbih eder ve bu ibadetlerin karşılığı zayi olmaz. Ehl-i zevk ve keşif, ehl-i ihtisas ve müşahede ehli olanlar ittifakla söylemişlerdir ki: Bu âzâların sessiz ibadetleri ve görünmeyen tesbihatları, insanın en muhtaç olduğu bir zamanda, cennet yemişleri sûretinde ona iade edilecektir.…
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder. İnsan zayıftır, belaları çok İnsan, mahiyeti itibarıyla zayıftır; belâları ise çoktur. Bir mikrop karşısında yatağa düşer, bir haberle morali çöker, küçücük bir ağrı bütün keyfini alır. Ne sağlığını ne başına gelecekleri tam kontrol edebilir. Fırtınaya yakalanmış ince bir dal gibidir; rüzgâr sert esti mi sarsılır. Zayıflığını inkâr ettikçe kırılır; kabul ettiğinde sığınacak bir kudret arar. İşte belâların çokluğu,…
İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır. Üçüncü kârda Üstadımız her bir…
Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. Meselâ: Dil ve onda bulunan kuvve-i zâika… Dil, sadece konuşan bir et parçası değildir; tattığı her şeyle kalbe yol açan ince bir terazidir. Eğer dildeki bu tat alma kuvvesini Fâtır-ı Hakîm’ine satmaz, nefsin hesabına ve yalnızca midenin namına çalıştırırsan; o zaman dil, yüksek bir vazifeden düşer. Hayatın hedefi tabağa iner, lezzet…
Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. Göz, ruhun bu âleme açılan bir penceresidir; insan bu dünyayı o pencere ile seyreder. Eğer bu gözü Cenâb-ı Hakk’a satmayıp…
Üçüncü kâr: Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i…
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Ey nefs! Üstad burada durup uzatmıyor; çünkü daha ne desin? Fânî bir ömür… Kırık dökük ibadetler… Dikkati dağınık bir namaz… Yarım bir sadaka… Araya giren riya, gaflet, eksik niyet… Bunların hangisi cennet fiyatı eder? Dünyada bir tüccara git: “Şu kırık saati veriyorum, bana saray ver” de. Seni kapıdan kovar. Ama Allah, fani malına, kusurlu ibadetine, yarım yamalak kulluğuna karşılık Cennet teklif ediyor. Hem de pazarlık yapmadan. Sırf rahmetiyle… Ey nefs! Sen olsan, şu sermayeye ne verirdin? Ama Allah, sonsuz saadeti veriyor. Allah sana Cennet diyor. Öyle bir Cennet ki; yorgunluk yok, ayrılık yok,…
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var. Birinci kâr: Fâni mal, beka bulur. Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar. Birinci kâr: Fânî mal, bekā bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât’a verilen ve O’nun yolunda sarf edilen şu zâil ömür, yokluğa dökülmez; ebediyete yazılır. İnsan zanneder ki verdiği her şey azalır, harcadığı her dakika tükenir. Hâlbuki…
İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise Resul-i Kerîm’dir. Ve o ferman-ı ahkem ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi, şu âyetle ilan ediyor: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor,…
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciği dinle: Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara…
İbda’ ve İnşa İbda’, hiçten icattır. Yani bir varlığa, hiçbir madde, sebep, kanun ve örnek ve misal yokken doğrudan vücut verilmesidir. Bu yaratılışta sadece varlığın kendisi değil; ona lâzım olan bütün esaslar, ölçüler, özellikler ve mahiyetler de yoktan yaratılır. İbda’da ne hazır bir unsur vardır ne de önceden var olan bir altyapı. Varlık, sırf ilâhî ilim ve kudretle “hiç”ten “var” edilir. İnşa ise, eşyanın daha önce yaratılmış olan unsurlardan, yani mevcut element ve atomlardan toplanmak suretiyle icad edilmesidir. Bu yaratılışta madde vardır; fakat o maddelerin hangi ölçüyle, hangi tertip ve hikmetle bir araya getirileceğini belirleyen yine ilâhî irade ve kudrettir.…
Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan ve ona daim çalışsan en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. İşte sana iki yol, istediğini intihab edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamü’r-Râhimîn’den iste. Ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yaparsan; yani yaşamanın hedefini sadece yemek, kazanmak, rahat etmek ve haz almak zannedersen; bütün ömrünü buna hasredersen,…
Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı maneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibadet cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir. İnsan ibadet için yaratıldığını bizzat kendi yaratılışıyla ilan eder. Çünkü insanın fıtratı ve ona verilen manevî cihazlar buna şahittir. İnsan, dünyaya ait işlerde zayıf bırakılmış; manevî ve uhrevî işlerde ise son derece donanımlı yaratılmıştır. Dünyevî hayatına lazım olan amel ve iktidar cihetinde insana bak: En basit bir serçe kuşuna bile yetişemez. Serçe doğar doğmaz…
Demek derd-i maişet için namazını terk eden, o nefere benzer ki talimi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Cenab-ı Rezzak-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için kendisi bizzat gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibadettir. 1. Namazı terk edenin hâli neden “çarşıda dilenen asker”e benzetiliyor? Derd-i maişet için namazını terk eden kimse, talimini ve siperini bırakıp çarşıya çıkan askere benzer. Çünkü o asker şunu yapmıştır: Kendi vazifesini terk etmiş, komutanın vazifesine karışmıştır. Askerin vazifesi talim ve nöbettir. Erzak meselesi onun değil, devletindir. O asker talimi bırakıp “Ben gidip yiyeceğimi kendim bulayım” dediği anda,…
Evet, en parlak bir mu’cize-i sanat-ı Samedaniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbaniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur. Ondan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nazik mahluk en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvazene etmek kâfidir. 1. Hayatı veren kimse, rızkı da veren odur Hayat, kendi kendine…
İşte ey tembel nefsim! O dalgalı meydan-ı harp, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise cemiyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise şu asrın cemaat-i İslâmiyesidir. O iki nefer ise biri feraiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebairi terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki Müslüman’dır. Diğeri, Rezzak-ı Hakiki’yi ittiham etmek derecesinde derd-i maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgele günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o talim ve talimat ise –başta namaz– ibadettir. Ve o harp ise nefis ve heva, cin ve ins şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezileden kalp ve…
Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazife-perver; diğeri acemi, nefis-perver iki asker beraber bulunuyordu. Vazife-perver nefer, talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayinatını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hattâ inde’l-hace lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: “Ne yapıyorsun?” “Devletin angaryasını çekiyorum.” der. Demiyor: “Nafakam için çalışıyorum.” Diğer şikem-perver ve acemi nefer ise talime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne?” derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu…
Beşinci Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا وَالَّذٖينَ هُمْ مُحْسِنُونَ Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakiki bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Bu cümle, namaz kılmak ve büyük günahları terk etmenin sıradan bir yükümlülükten ibaret olmadığını; aksine insanın hakikî, fıtrî vazifesi ve yaratılışının zarurî bir neticesi olduğunu gösterir. “Hakikî bir vazife-i insaniye” ne demek? “Hakikî bir vazife-i insaniye” demek, sonradan verilen bir vazifeden öte; insanın mahiyetinden çıkan zorunlu bir iştir. Vazife, varlığa dışarıdan eklenen bir yük değil, bizzat yaratılıştan…
Bazıları Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ile diğer peygamberlerin makamını bir tutup diyorlar ki “hepsinin makamı aynıdır çok büyütüyorsunuz diyorlar” Bu iddia ne ilme ne akla nede vicdana sığmayan cehaletten değilse tamamen ihanetin mahsülü olan bir sözdür. Asla ilmî naslara dayalı değildir. Meseleyi net ve ölçülü şekilde ayıralım: 1- Peygamberlikte nübüvvetin aslî sıfatları bakımından eşitlik vardır Evet, bütün peygamberler nübüvvetin aslî sıfatları bakımından eşittir. Hepsi: Allah tarafından seçilmiştir, vahiy almıştır, ismet sıfatıyla korunmuştur, emanette emin, sıdk ile kaim ve tebiğde bi hakkın vazifelerini ifa etmişlerdir. Hepsine iman farzdır ve peygamberliklerini inkâr küfürdür. Bu noktada hiçbir Müslüman: “Bir peygamberi kabul edip diğerini…
Soru: “Siz putperestleri eleştiriyorsunuz ama siz de Kâbe’nin etrafında dönüyorsunuz!” 1- Biz Kâbe’ye değil, Kâbe’nin sahibine ibadet ediyoruz.” Biz putperestler gibi Kâbe’ye ne dua ediyoruz ne ondan bir şey bekliyoruz ne de onun kutsallığına tapıyoruz. Kâbe’ye değil, Kâbe’nin sahibine ibadet ediyoruz. Mekân içinde yaşayan insan bir secde yapacak ve illaki bir yöne dönecek mi? Evet. Hah işte o yönü belirleyen Allah’tır. Ne yapalım seccadeleri rastgele mi serelim!” Allah, yön tayin etti işte… فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ Bundan böyle namazda yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ Ey mü’minler! Siz de nerede olursanız olun, namaz kılarken…
Kâfir neden cehennemde ebedi olarak kalacak? Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor? Aslında cevap çok basit. Kâfir küfrüyle sonsuz cinayetler ve suçlar işlemekte ve bunun neticesi olarak sonsuz bir hapse çarptırılmaktadır. Bizler Ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu suçları teker teker işleyeceğiz ta ki kısa bir ömürde yapmış olduğu zulüm ve cinayetler anlaşılsın, Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor sorusunun cevabı tüm açıklığıyla ortaya çıksın. 1 . Cinayet: Mahlûkatın Allah’ın varlığına dair yaptıkları şehadeti inkâr ederek tüm mahlûkatı yalancılıkla itham etmesidir. Şu âlemde gördüğümüz her bir varlık Allah’ın varlığına ve birliğine…
İnsanlığın ilmî ve teknolojik gelişmelerine katkıda bulunan fakat iman etmeyen kişilerin ahiretteki durumları nedir? Edison gibi insanlara cennet yok mu?” Sorunun altında yatan asıl sebep, yaratılışın gayesini unutmak ya da bilinçli olarak göz ardı etmektir. Edison gibi icatlar yapan ama Allah’a iman etmeyen kişilerin cenneti hak ettiğini savunanlar, önce şu gerçeği görmek zorundadır: 1- Yaratılışın Gayesi Nedir? Kur’ân bunu apaçık ifade eder: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” — Zâriyât, 56 Bu ayet, yaratılışın gayesini net bir şekilde belirler: Kulluk (ibadet) ve iman. Yani insanın bu dünyada olmasının tek meşru ve hakiki sebebi:Allah’ı tanımak, O’na iman…
“Kur’an Arapça, Peygamber de Arap… Bu İslam Arap milliyetçiliği değil mi?” Hayır kardeşim! Bu iddia, yüzeysel ve cahilce bir yaklaşımın ürünüdür. “Kur’an neden Arapça?” Peki soralım: Hangi dille inseydi sormayacaktın? İbranice mi inseydi “Bu sefer Yahudilik kitabı mı diyecektin?”, Süryanice inseydi “Bize mi indi, Hristiyanlara mı diyecektin?” Türkçe inseydi “Bu Türklerin dini mi? diyecektin” İngilizce inseydi “Bu emperyalizmin oyunu mu diyecektin?” Bak Rabbimiz diyor ki; وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’ân yapsaydık لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ onlar mutlaka: “Bu kitabın âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi diyeceklerdi ? Fussilet Suresi 44. Ayet Bir kitap bir dille…
“Cenâb-ı Hak Şu Kâinatı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu?” Bu sorunun temelinde, “zaman” ve “ezel” kavramlarının yanlış anlaşılması vardır. İnsan, zaman içinde yaşadığı için her şeyi zaman ölçüsüyle değerlendirmeye alışıktır. Bu da onu, zamanın ötesinde ve üstünde olan Cenâb-ı Hakk’ı, sanki zaman içindeymiş gibi sorgulamaya iter. Sorunun temelinde bu yanlış kıyas vardır. “Allah ezelde ne yapıyordu?” sorusu, zamansal bir çizelgeyi -hâşâ- Allah’a uygulamaktır. Bu ise, kibritle güneşi ölçmeye kalkışmaktan farksızdır. Zaman Nedir; “Geçmiş, şu an ve gelecek” olmak üzere üçe ayrılan zaman, nisbî yani göreceli bir ifadedir. Yaşadığımız an, bir an öncesine göre gelecek idi, bir an sonrasında ise geçmiş olarak isimlendirilecektir. Bu ve…
Allah’ın İbadetlerimize Ne İhtiyacı Var? Bu soruyu insana sorduran şey aslında şudur? İnsan, içinde yaşadığı dünyada sebep-sonuç ilişkileriyle çevrilidir. İnsan her şeyi şöyle öğrenir: Karnı acıktığı için yemek yer. Para kazanmak için çalışır. Bir fayda için adım atar. İnsan bir şey ister çünkü: Ya bir şeyi yoktur, ya bir ihtiyacı vardır, ya bir menfaati vardır. İnsan Allah’ı anlamaya çalışırken, farkında olmadan O’nu kendine kıyas eder. Ama bu çok tehlikeli bir kıyastır. Allah; Sonsuz, sınırsız ve eksiksizdir. İnsan ise sonlu, sınırlı ve eksiktir. Demek sorun Allah’ı tanımamaktır. Ve onu tanırken zihnin kıyaslarıya değil, vahyin rehberliğine dayanmak gerekir. O kendisini nasıl tanıttıysa…
Kur’an’da Allah niçin biz diyor ben demiyor? Kuran baştan sona Tevhidi anlatır. Ondan başka bir ilah olmadığını net bir şekilde ifade eder. Ama meseleyi bilmeyince şeytana bir kapı açılır. Haşa sanki birden fazla ilah var da onun için biz diyormuş gibi asılsız bir vehmi insanın önüne sürer. Şimdi niçin biz dediğini maddeler halinde öğrenelim: “Biz” ifadesi, azamet ve haşmet makamının bir gereğidir. Biz demekle “muazzam bir yücelik ve ihtişam” anlatılır. Bu üslup Arapça’da “ta‘zîm sigası” (yücelik kalıbı) olarak bilinir. Krallar ve sultanlar da böyle konuşur: “Biz karar verdik…” “Biz emrediyoruz…” Biz hükmediyoruz…” Ama herkes bilir ki, kararı verende emri verende…