- Ana Sayfa
- Risale-i Nur
- Hadis-i Şerif
- Kur’an’ı Kerim
- Ehl-i Sünnet İtikadı
- Sorular Cevaplar
- İz Bırakanlar
- Tefekkür Damlaları
- Dualar
Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.
Yazar: Nur Divanı
İsa’nın misali Âdem’in misali gibidir
اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ Şüphesiz Allah katında Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) misali, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) misali gibidir. Allah Teâlâ Hz. Âdem’i (aleyhisselâm) topraktan yaratmış, sonra ona “Ol!” demiş, o da hemen oluvermiştir. Âl-i İmrân Sûresi (3), 59. Ayet Bu âyet-i kerime, Necran’dan gelen Hristiyan bir heyetin Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. İsa (aleyhisselâm) hakkında yönelttiği itirazlara cevap olarak nazil olmuştur. İbn Abbas’tan (radıyallahu anhüma) nakledildiğine göre, Necran ehli Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip: “Sen bizim sahibimize neden dil uzatıyorsun?” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizin sahibiniz kim?”…
Kur’ân neden “Yâ Benî İsrâil” der?
Kur’ân’ın sık sık: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrâiloğulları!” diye hitap etmesi, sadece bir kavmi isimlendirmek değildir. Bunun içinde ciddi bir mana saklıdır. Çünkü İsrâil, Hz. Yâkub’un lakabıdır. Yani bu hitap aslında şöyle bir mana taşır: “Ey Yâkub’un evlatları! Ey bir peygamber soyundan gelenler! Ey atanız bir nebi olduğu halde, size bu hâl yakışıyor mu?” Nasıl ki birine: “Sen falan zatın evladı değil misin? Sana bu yakışır mı?” denildiğinde, bu söz hem hatırlatma hem tariz taşırsa; Kur’ân’ın bu hitabı da böyledir. Özellikle nimetlerin sayıldığı, ahitlerin hatırlatıldığı ayetlerde bu mana çok açıktır: Yani mana: “Ey Yâkub’un torunları! Atanız Allah’a teslim olmuş bir…
Kur’ân’ın hitabındaki hayret veren incelik
Kur’ân-ı Hakîm’de Hz. Mûsâ’nın hitaplarında sıkça: يَا قَوْمِ “Ey kavmim!” ifadesi geçerken, Hz. Îsâ’nın hitaplarında ise: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ “Ey İsrâiloğulları!” ifadesi geçer. Bu fark, zahirde küçük gibi görünse de, içinde son derece latif bir işaret taşır. İlgili ayetler Hz. Mûsâ’dan: وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْ “Bir zaman Mûsâ kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Şüphesiz siz kendinize zulmettiniz…’”(Bakara, 2/54) Bir başka yerde: وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي “Mûsâ kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Beni niçin incitiyorsunuz?’”(Saf, 61/5) Hz. Îsâ’dan: وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ “Meryem oğlu…
Şeâire saygı, takvanın alametidir
Bu ayet dışta görünen hürmet ile içteki takva arasındaki bağın arasında çok derin bir ölçü veriyor. ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ “İşte böyle! Kim Allah’ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 22/32) Burada Kur’ân, Allah’a ait nişanelere, alâmetlere, mukaddes değerlere gösterilen hürmetin sıradan bir gelenek, şekilcilik veya kültürel refleks olmadığını bildiriyor. Diyor ki: Bir insan Allah’ın şiarlarını büyütüyor, onlara saygı gösteriyor, onları hafife almıyor, onları basit görmüyorsa; bu, kalbinde takva bulunduğunun işaretidir. Çünkü takva sadece “haramdan kaçmak” değildir. Takva, Allah’a ait olana karşı içte bir saygı, bir titreme, bir edep, bir hassasiyet taşımaktır. İşte…
Bakara Suresi 285. ayette “ayrım yapmayız”, Bakara Suresi 253. ayette ise “üstün kıldık” denmesi ne demektir? Âl-i İmrân Suresi 84. ayette “peygamberler arasında ayrım yapmayız” denirken, İsrâ Suresi 55. ayette “bazı peygamberleri bazısına üstün kıldık” buyurulması nasıl izah edilir? Peygamberler Arasında Ayrım Yoksa, Neden Bazıları Daha Üstün Kılındı? Bu iddia, meseleye son derece yüzeysel bakıldığını gösteriyor. Ayetleri bağlamından koparıp, iki farklı manayı aynı şey zannetmek ciddi bir anlama problemidir. Biraz dikkat, biraz dürüstlük ve biraz da kavram bilgisi olsa burada çelişki değil, gayet açık bir mana farkı görülecek “Peygamberler arasında ayrım yapmayız” demek, onların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr…
Hatırlanmak mı, unutulmak mı?
İnsan fıtraten hatırlanmak ister. Değer verilmesini ister. Anılmak ister. Unutulmak ise ona ağır gelir. Bir dostunun seni hatırlaması hoşuna giderken, herkesin seni unutması kalbini incitir. Peki ey nefsim! Madem hatırlanmak istiyorsun, söyle: İnsanların seni hatırlaması mı daha büyük bir nimet, yoksa seni Allah’ın anması mı? Madem unutulmak istemiyorsun, düşün: İnsanların seni unutması mı daha acıdır, yoksa Allah’ın rahmetinden, inayetinden ve yardımından mahrum bırakılmak mı? İşte insanın önünde iki yol vardır: Ya Allah’ı anar, O’nun zikriyle şereflenirsin; ya da Allah’ı unutur, kendi nefsinin karanlığına terk edilirsin. Birinci yol şudur: فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “Öyleyse siz Beni anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara,…
Mânâdaki yakınlığın lafızlardaki tecellisi
Kur’ân’da sıkça gördüğümüz bir ifade vardır:قُلْ “De ki…” Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bir soru sorulduğunda, çoğu zaman cevap bu kalıpla gelir. Çünkü bu, vahyin tebliğ üslubudur. Allah emreder, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirir. يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ ۖ قُلْ“ Sana hilalleri sorarlar. De ki…”(Bakara, 2:189) وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ ۖ قُلْ“ Sana ruhtan sorarlar. De ki…”(İsrâ, 17:85) يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا ۖ قُلْ“ Sana kıyameti sorarlar. De ki…”(A‘râf, 7:187) يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ ۖ قُلْ“ Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki…”(Bakara, 2:215) يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ ۖ قُلْ“ Sana haram ayı ve onda savaşmayı sorarlar. De…
Cennet bir ücret değil, ilâhî bir müjdedir
Bakara Suresi 25. Ayette şöyle buyrulur وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَآ اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۙ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine o cennetlerdeki bir meyveden rızık olarak her sunulduğunda, “Bu, daha önce bize verilen rızıktır” derler. Halbuki o, kendilerine benzer şekilde verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu ayetin ilk kelimesinden Üstad Bediüzzaman Hazretleri gerçekten çok latif ve derin bir nükte…
Karun gibi yükselenler, Karun gibi batar
Malın, makamın ve zenginliğin kendisini şımarttığı insanlara ibret olan Karun kıssasını birlikte tefekkür edeceğiz. Esteîzü billâh: إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ“Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi; fakat onlara karşı azgınlık etmişti.” وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ“Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.” Kasas Suresi 76. Ayet Demek ki Karun son derece zengindi. Öyle ki hazinelerinin kendisi değil, sadece anahtarları bile güçlü bir topluluğun ancak taşıyabileceği kadar ağırdı. Bir gün kavmi ona şöyle nasihat etti: لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ“Şımarma, böbürlenme, övünme! Çünkü…
Cumartesi ashabı ve bugünün insanları
A‘râf Suresi’nde geçen şu ayetler, Allah’ın yasağını hile ile delmeye çalışan bir kavmin ibretli sonunu anlatmaktadır. Fakat bu kıssa sadece geçmişi değil, harama kılıf uyduran ve hakkı söylemekten kaçan bugünün insanını da uyarmaktadır. وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ“Onlara deniz kıyısındaki o kasabayı sor.” إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ“Hani onlar cumartesi günü haddi aşmışlardı.” إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا“Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor,” وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَ لَا تَأْتِيهِمْ“Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyordu.” Araf suresi, 163. ayet Tefsirlerde zikredildiğine göre bu yer, Kızıldeniz kıyısında bulunan Eyle isimli bir sahil kasabasıydı. Hz. Davud…
Namaz ağırsa, kalbi yokla
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ“Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Şüphesiz bu, huşû sahibi olanlardan başkasına gerçekten ağır gelir.”(Bakara 2/45) Bu âyetin verdiği ders şudur: İnsan dara düştüğünde, sıkıştığında, imtihanda bunaldığında ilk işi sebeplere koşmak değil; sabırla dayanmak ve namazla Rabbine yönelmek olmalıdır. Çünkü mü’minin asıl dayanağı, dışarıdaki imkânlar değil; Allah’la kurduğu bağdır. Kur’ân burada adeta şöyle buyuruyor: Ey insan! Yüklerin altında ezildiğinde, nefsin taşkınlaştığında, musibetler çoğaldığında, kalbin daraldığında yardım kapısını yanlış yerde arama. Sabırla nefsini tut, namazla Rabbine yönel. Çünkü gerçek kuvvet, Allah’tan yardım istemektedir. Fakat hemen ardından çok sarsıcı bir hakikati haber veriyor: “Bu ağırdır…”Yani…
İlmiyle konuşup hâliyle yalanlayanlar
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ “Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik kitabı da okuyorsunuz. Hâlâ akletmeyecek misiniz?”(Bakara, 2/44) Bu âyet, bildiği hakikati başkasına söyleyip kendisi yaşamayan kimselere yönelmiş çok derin bir tokattır. Yani mesele sadece “iyiliği emretmek” değil; söylediği hakikatin önce kendisinde görünmesi meselesidir. Âyetin verdiği mana şudur: Başkasına hakkı söylemek güzel bir şeydir. Fakat o hakkı kendin yaşamıyorsan büyük bir çelişki vardır. Bilgi ile amel ayrılmışsa, orada samimiyet yaralanır. Dil hakikati söylerken hayat onu yalanlıyorsa, insan kendi nefsine karşı suçlu hâle gelir. Yani bu âyet, “başkasına nasihat etmeyin” demiyor; “Nasihat ettiğiniz…
İmanınız size ne kötü şey emrediyor!
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ De ki, “Eğer inanmışsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor?” Bakara Suresi 93. Ayet “Biz mü’miniz, biz Allah’a inanıyoruz, biz hak üzerindeyiz” iddiasında bulunan; fakat amelde ve tavırda bunun tam tersini yapan kimselere yöneltilmiş çok sarsıcı bir cevaptır. Ayet her ne kadar yahudiler hakkında inse de hükmü tüm müminlere râcidir. Âyet sanki şöyle diyor: “Ortada bir emir var; ama bu emir hayır, hidayet, teslimiyet, takva emri değil. Tam tersine kötü, çirkin, rezil bir yöneliş. Eğer buna ‘iman’ diyorsanız, sizin iman dediğiniz şey ne kadar bozukmuş!” اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ / eğer mü’min iseniz”…
Allah demedikçe!
Zindan… Taş duvarların arasında geçen uzun geceler… Sessizliğin içinde yalnız bir kalp ve yalnız bir dua… Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) o dar hücrede yalnız değildi. Onunla beraber sabır vardı, teslimiyet vardı ve Rabbine yönelen bir kalbin derin niyazı vardı. Bir gün zindandan çıkacak gibi görünen bir kapı aralandı. Zindandaki iki mahkûmdan biri serbest kalacaktı. Hazret-i Yûsuf (a.s) ona döndü ve şöyle dedi: اُذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ “Efendinin yanında beni an.” وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ۟ Ve (Yûsuf) doğrusu içlerinden kurtulacak olanın o olduğunu zannettiği kimseye: “Efendinin yanında beni an!…
Kapılar kapanınca başlayan imtihan
وَرَاوَدَتْهُ الَّتٖي هُوَ فٖي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهٖ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَؕ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّٖٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَؕ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ Ve o evinde kaldığı (hanım), onun nefsinden murâd almak istedi de kapıları iyice kilitledi ve: “Haydi gel!” dedi. (Yûsuf) dedi ki: “Allah’a sığınırım! Şübhesiz ki o (kocan), benim efendimdir; benim mevkiimi (hep) güzel tuttu. Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.” Yûsuf Suresi 23. Ayet Kapıların Kilitlendiği An Sarayın koridorları sessizdi. Duvarlar zenginlikten, ihtişamdan ve güçten söz ediyordu. Fakat o anda o sarayın içinde görünmeyen başka bir şey daha vardı: nefsin en ağır imtihanı. Züleyhâ sıradan biri değildi.…
Kur’ân’ı anlamak için sünnet gerekli mi?
Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ “Biz sana her şeyi açıklayan kitabı indirdik.” (Nahl 16/89) Sünneti ve hadisleri inkâr edenler bu ayeti delil göstererek “Kur’ân her şeyi açıklamıştır; başka açıklamaya ihtiyaç yoktur.” derler. Fakat Kur’ân’a dikkatle bakıldığında bunun böyle olmadığı açıkça görülür. Kur’ân birçok yerde: Namaz kılın der; fakat namazın nasıl kılınacağını ve rekâtlarını açıklamaz. Zekât verin der; fakat hangi maldan ne kadar verileceğini söylemez. Haccı ve umreyi tamamlayın der; fakat menâsikini ve rükünlerini tek tek anlatmaz. Hırsızın elini kesin der; fakat bunun hangi şartlarda uygulanacağını açıklamaz. İçki içmeyin, faiz yemeyin der; fakat bunların hukukî hükümlerini…
Kıble meselesi vahy-i gayr-i metlûvu ispat eder
Sünneti ve hadisleri reddedenler, vahyin sadece Kur’ân’dan ibaret olduğunu iddia ederler. Oysa kıblenin önce Mescid-i Aksâ’ya yöneltilmesi bu iddiayı açıkça çürütür. Peygamberimiz (a.s.m.) Medine’ye hicretten sonra 17–18 ay boyunca Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılmıştır. Fakat dikkat edin: Kur’ân’da “Mescid-i Aksâ’ya dönün” diye tek bir ayet yoktur! Aşağıdaki ayetin naziliyle Kıble Mescid-i Harâma çevrilmiştir. قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Senin yüzünü semaya çevirdiğini görüyoruz. Seni razı olacağın kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir.” (Bakara 144) Evet, vahy-i gayr-i metlûvu yani Kur’ân dışında da vahiy geldiğini inkâr edenlerin önünde sadece iki…
Kur’ân’ın nazmındaki mucize
Üç Kelimede Beş Hüküm: Kur’ân’ın Belagat Mucizesi Kur’ân’ın beyanı öylesine harika, öylesine letafetli ve akıcıdır ki ayetleri oluşturan kelimeler eşsiz bir nazım ile dizilmiştir. Bu nazmın inceliklerini muhafaza etmek ise ancak Arapça aslında mümkündür. Kur’ân’ın açık manaları, emir ve hükümleri bulunduğu gibi; lafzının içinde gizlenmiş birçok işaret, remiz ve ince mana da vardır. Tercümelerde ise bu latifelerin büyük kısmı kaybolur. Meselâ Bakara Suresi 3. ayete bakalım: ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ Mealde bu ayet şöyle çevrilir: “Kendilerine rızık olarak verdiğimiz mallardan Allah yolunda infak ederler.” Mealde görünen mana bu kadardır. Fakat ayetin nazmına ve kelimelerine dikkatle bakıldığında, üç kelimelik bu kısa cümlede…
Kur’an’ın icazı onun lafızlarında parlar
Bir cümle kuracaksınız, bu cümle bir manayı ifade edecek ve cümleyi oluşturan her bir kelime dahi o manaya müstakil olarak hizmet edecek. Kardeşlerim beşerin böyle bir cümle kurması manayı taşıyan lafızları dahi o manaya hizmetkar kılarak konuşması mümkün değildir. Şimdi ben Kur’an’ı mealinden anlarım diyen kimseye diyoruz ki; Enbiya suresi 46. Ayete bir bak. Rabbimiz buyuruyor ki; وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ “And olsun, Rabbinin azâbından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa…” (Enbiyâ, 21/46)] İşte mealde görünen mana bu kadardır. Fakat iş tefsir boyutuna girince öyle incelikler ortaya çıkar ki insan hayret eder ve “Kur’ân’ın bir benzeri…
Delil yakîni artırır
Kur’ân’da anlatılan Hz. Üzeyir (a.s.) kıssası, delilin imandaki yakîni nasıl artırdığını gösteren çarpıcı bir misaldir. Üzeyir (a.s.), harap olmuş bir şehri gördüğünde: اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” (Bakara 2/259) diye sormuştur. Bunun üzerine Allah Teâlâ onu ve eşeğini öldürmüş, yüz yıl sonra tekrar diriltmiş ve kudretini açık bir şekilde göstermiştir. Bu tecelliyi gördükten sonra Üzeyir (a.s.) şöyle demiştir: اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ “Artık biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.” Elbette Üzeyir (a.s.) başta Allah’ın kudretini bilmiyor değildi. Bir peygamber olarak buna zaten iman ediyordu. Fakat bu hadise ile imanındaki yakîn…
Kur’ân’a göre imanda delilin önemi
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ي “Bir zaman İbrahim (a.s.) ‘Ey Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.’ dedi. Allah, ‘İnanmadın mı?’ buyurdu. O da ‘Evet inandım, fakat kalbimin mutmain olması ve yatışması için bunu istiyorum.’ dedi.” (Bakara suresi 260. ayet). Bu ayet, delil talep etmenin önemine ve meşruiyetine açık bir işaret taşır. Çünkü Hz. İbrahim (aleyhisselâm) Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna zaten iman etmişti. Onun isteği, haşa imanın zayıflığından doğan bir şüphe değil; imanın daha yüksek bir mertebesine ulaşma arzusuydu. Hz. İbrahim (a.s.) burada, “inanmıyorum” demiyor; aksine “inandım, fakat kalbimin…
Hz. İsa (as) yakında insanlarla konuşacak
Bu ayet Hz. İsa’nın (Aleyhisselâm) ahir zamanda yeryüzüne tekrar ineceğine dair kuvvetli bir delil içermektedir وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا“Beşikte iken de, yetişkin (yaşlı) iken de insanlarla konuşacaktır.” (Âl-i İmrân 3/46) Ayet, Hz. İsa’nın hayatındaki iki farklı zamana dikkat çekmektedir. Birincisi, beşikte konuşmasıdır. Bu, Kur’ân’da açıkça bildirilen büyük bir mucizedir; zira yeni doğmuş bir çocuğun konuşması tabiat kanunları içinde mümkün değildir. İkincisi ise “kehlen”, yani olgunluk çağında insanlarla konuşmasıdır. Arapçada كهل (kehl) kelimesi, gençliğin sona erdiği ve ihtiyarlığın henüz başlamadığı, insanın aklî ve bedenî kemale ulaştığı olgunluk dönemini ifade eder. Bu kelime Kur’ân’da bu şekilde yalnız Hz. İsa hakkında zikredilmiş…
İyiliğin reklamı, fakirin mahcubiyeti
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَا أَنْفَقُوا مَنًّا وَلَا أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Mallarını Allah yolunda harcayıp da ardından başa kakma (men) ve eziyet (eza) getirmeyenlerin mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara, 2/262) Bu ayet-i kerime sadakanın yalnızca mal vermekten ibaret olmadığını, aynı zamanda yüksek bir ahlâk ve incelik gerektirdiğini öğretir. Kur’ân, infak eden kimsenin verdiği iyiliğin ardından minnet ederek başa kakmasını veya söz, tavır ya da ima ile karşı tarafı incitmesini yasaklamaktadır. Çünkü yapılan iyiliğin ardından gelen…
Soru: Her ikisi de peygamber olduğu hâlde, neden Hz. İbrahim’e (aleyhisselâm) ölülerin diriltilmesi hemen gösterilmiş; fakat Hz. Uzeyr’e (aleyhisselâm) aynı hakikat yüz yıl sonra gösterilmiştir? Cevap: Beyzavî ve Ebussuud Efendi’nin beyanına göre Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) duasında dikkat çeken en mühim nokta, duaya edep ile başlamasıdır. O, isteğini dile getirirken önce Rabbine yönelmiş ve şöyle demiştir: ﴿رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى﴾ “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.” (Bakara 2/260) Duaya “Rabbim” diye başlamak, kulun aczini kabul edip kapıya sığınması demektir. İşte bu edep, duanın kabulüne vesile olan büyük bir anahtar gibidir. Hz. Uzeyr (aleyhisselâm) ise harap olmuş bir beldeyi görünce şöyle…
Kalbi diriltmek için nefsin dört kuşunu öldür
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara Sûresi(2) 260. Ayet…
Allah gizliyi getirir
Allah gizliyi getirir! Gerçek Gizlenemez يَا بُنَيَّ اِنَّهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ “Evladım, gerçek şu ki, (yaptığın iyilik ya da kötülük) bir hardal tanesi kadar da olsa, bir kaya içinde, ya göklerde yahut yerin içinde gizlenmiş de olsa, Allah onu ortaya çıkarır. Çünkü Allah, latiftir, hakkıyla haberdardır” (Lokman, 16). İnsan bir suçu işlerken çoğu zaman kendini gizlemeye çalışır. Bunun için de genellikle dört yoldan birine başvurur: Ya yaptığı şeyin fark edilmemesi için küçük ve önemsiz bir iş olduğunu düşünür; Ya uzak bir…
Şeytanla barış olmaz
Düşmana Düşmanlık اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۜ “Şeytan, sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. (Fâtır. 6). İmam Fahreddin er-Râzî, bu ayeti tefsir ederken dikkat çekici bir inceliğe temas eder ve şöyle der: “Şeytan, sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu düşman edinin. Ve onun sözünü dinlemeyin” buyurmuştur. Ayetteki, “Onu düşman edinin “cümlesi, “onu üzecek şeyleri yapın” demek olup, onu üzecek şey de amel-i salihtir. Düşmanı olan kimsenin, bu konuda yapacağı iki şey vardır: a) Onun düşmanlığına karşılık olmak üzere, ona düşmanca davranmak. b) Onu memnun etmek suretiyle, onun düşmanlığını bertaraf etmek. Cenâb-ı Hak, “Şeytan,…
Yalandan şeytan bile utanır
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ“İblis dedi ki: Senin izzetine yemin ederim ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna.”(Sâd, 38/82–83) İmam Fahreddin er-Râzî bu ayetlerin tefsirinde çok ince bir nükteyi yakalar ve der ki; İblis’in bu istisnadan muradının, sözünde (yemininde) bir yalan meydana gelmemesi olduğu; çünkü eğer böyle bir istisna yapmayıp, herkesi azdıracağını iddia etmiş olsaydı, o zaman Allah’ın sâlih kullarını yoldan çıkarmaktan âciz kaldığında yalanının ortaya çıkacağı söylenmiştir. Buna göre İblis adetâ, “Bu yeminimde yalan olmasın diye, işte bu istisnayı yaptım” demek istemiştir, işte bu noktada şöyle denilebilir: Yalan, İblis’in bile ar…
Tek atadan farklı ırklar nasıl ortaya çıktı?
Tek atadan farklı ırklar nasıl ortaya çıktı? Kur’ân’ın Bildirdiği Hakikat: İnsanlık Tek Bir Köktendir Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: ﴿يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَىٰ﴾“Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık.” (Hucurât 49/13) Bu ayet bütün insanlığın tek bir anne ve babadan geldiğini açıkça bildirir. Buna rağmen bazı kimseler, bugün dünyada görülen farklı ten renkleri ve ırk özelliklerini ileri sürerek bunun nasıl mümkün olabileceğini sorarlar. Hâlbuki mesele hem akıl hem de bilim açısından düşünüldüğünde son derece açıktır. 1. Allah’ın Kudreti İçin Bunun Bir Zorluğu Yoktur Öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Allah’ın kudreti için tek bir atadan…
Ruhun bedenle ölmediğinin delili
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân 3/185) Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu ayetin lafzındaki inceliğe dikkat çekerek önemli bir tahlil yapar. Ayetin bedenlerin ölmesine karşılık nefsin (ruhun) yok olmadığını gösteren ince bir manaya işaret ettiğini ifade eder. Çünkü ayette nefis “ölümü tadan” olarak vasfedilmiştir. Tatmak ise, tadma esnasında tadana ait bir varlığın bulunmasını gerektirir. Bir şeyi tadan varlık, o tadma anında mevcut olmalıdır. Eğer nefis ölümle birlikte yok olsaydı, ölümün tadılmasından söz etmek mümkün olmazdı. Bu sebeple ayetin manası, “her nefis kendi bedeninin ölümünü tadacaktır” şeklinde anlaşılır. Buna göre ölüm, nefsin yok olması değil; ruhun bedenden ayrılmasıdır.…
Allah mekân ve cihetten münezzehtir
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: ۚإِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Ankebût, 29/6) Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu ayet için şöyle buyurur. Bu ayet, Allah’ın bir mekânda olmadığına, özellikle Arş üzerinde bir mekan tutmadığına delalet eder. Çünkü Arşı da “âlemler”dendir. Allah ise, âlemlerden müstağnidir. Mekândan müstağni olanın bir mekana girmesi mümkün değildir. Çünkü bir mekana girene başlıbaşına, “Burada, orada…” diye işaret edilebilir. Kendisi için, “Burada” veya “Orada” denilebilenin, burada veya orada olmaması imkânsız olur. Aksi halde akıl bir mekânda olmayan cismin, idrâk edilebileceğini mümkün görür. Halbuki bu imkânsızdır. Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb İmam Fahreddin er-Râzî Hazretleri, kelâm ve tefsir…
Kasten mümini öldürenin hükmü ve tevbesi
Nisa suresi 93. ayette şöyle buyrulmuş: وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93) Ayet-i kerimede kasten bir mümini öldüren kimsenin cehennemde ebedî kalacağı bildirilmektedir. Hâlbuki cehennemde ebedî kalmak kâfirlere mahsustur. Öyleyse kasten adam öldüren kimse kâfir mi olur? Eğer katil kâfir değilse nasıl ebedî cehennemde kalacaktır? Eğer adam öldürmek kişiyi dinden çıkarıyorsa, o halde diğer büyük günahlar da insanı kâfir yapmaz mı? Bu soruların tamamının cevabı…
Allah hakkında kullanılan “kâne” fiilinin manası
“Kâne” Fiilinden Doğabilecek Yanlış Anlamın Giderilmesi Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: وَكَانَ اللّٰهُ عَفُوًّا غَفُورًا “Allah çok affedici ve çok bağışlayıcıdır.”(Nisâ, 4:99) Arapçada “kâne” fiili zahiren geçmiş zaman ifade eder. Bu sebeple ayeti ilk okuyan kimsenin zihnine şöyle bir yanlış mana gelebilir:“Sanki Allah önceden affedici ve bağışlayıcı değildi de sonradan böyle oldu.” Hâlbuki Allah hakkında böyle bir mana düşünmek mümkün değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonradan kazanılmış değildir; hepsi ezelîdir. Allah ezelden beri Afûv ve Gafûr olduğu gibi ebediyen de öyledir. Bu sebeple âlimler burada geçen “kâne” fiilinin geçmiş zaman manası için değil, sıfatın sürekliliğini ve sabitliğini ifade etmek için kullanıldığını…
Can mı önce, mal mı? Kur’ân’daki tertibin hikmeti
Kur’ân’da Can ve Malın Zikrediliş Sırasındaki Hikmet Bazıları şöyle bir sual sorabilir: Kur’ân-ı Kerîm’de bazen can mallardan önce, bazen de mallar canlardan önce zikredilmektedir. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe 9:111) Bu ayette canlar mallardan önce zikredilmiştir. Fakat başka bir ayette şöyle buyrulur: يُجَاهِدُونَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ “Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele ederler.” (Nisâ 4:95) Burada ise mallar canlardan önce zikredilmiştir. Peki bunun hikmeti nedir? Cevap şudur: Can, maldan daha kıymetlidir. Bu sebeple Allah Teâlâ, satın alan…
Hz. Âdem’in ağaca yaklaşması günah mı, hikmet mi?
Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَـذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin. Dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.”(Bakara 2/35) Bu ayet hakkında bazı kimseler yanlış bir neticeye vararak Hz. Âdem’in -hâşâ- günah işlediğini iddia etmişlerdir. Onların mantığı kısaca şöyledir: Allah Teâlâ bir ağacı yasaklamış, Hz. Âdem ise o ağaca yaklaşmış ve neticede cennetten çıkarılmıştır. O halde bu fiil bir günah sayılmalı ve bu durum peygamberlerin de günah işleyebileceğini göstermelidir. Bu çıkarım, Kur’ân’ın üslubunu ve…
Kur’an’da yeryüzü mü önce yaratıldı, gök mü?
Kur’an’da bazı ayetlerde yeryüzünün önce yaratıldığı, bazı ayetlerde ise gökyüzünün önce yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu durumda şöyle bir soru akla gelmektedir: Yeryüzü mü önce yaratıldı, yoksa gökyüzü mü? Bakara Suresi 29. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır: هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “O (Allah) ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi ve onları yedi gök olarak düzenledi.” (Bakara 29) Bu ayet-i kerimeye bakıldığında, yeryüzünün önce yaratıldığı, daha sonra gökyüzünün yaratıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Nâziat Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ بَنَاهَا.رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا.وَالْأَرْضَ…
Melekler insanın fesat çıkaracağını nasıl bildi?
Bakara Suresi’nin 30. ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hak şöyle buyurur: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً “Bir zaman Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.” قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ Bunun üzerine melekler şöyle dediler: “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” Bu ayet-i kerimenin işaretiyle melekler, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini ifade etmişlerdir. Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Melekler, insanın yeryüzünde fesat çıkaracağını ve kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Müfessirler bu soruya üç farklı şekilde cevap vermişlerdir. 1- Levh-i Mahfuzdan Öğrenmiş Olmaları Cenab-ı Hak geçmişi, geleceği ve olacak bütün…
Yanlış insanları takip etmenin sonu nedir?
إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ O vakit, kendilerine uyulan kimseler, kendilerine uyanlardan hızla kaçıp uzaklaşmış ve azabı görmüşlerdir. Nihayet aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur. وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا Onlara uyanlar şöyle demektedirler: “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş daha olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ İşte böylece, Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (Bakara 166-167) Fahrurrazi ve Hazin tefsirlerinde…
Zikir sadece dil ile mi yapılır?
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin. (Bakara 152) Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatarak yapılan her amel bir nevî zikirdir. İnsan bir işi Allah için yaptığında, o iş artık sıradan bir hareket olmaktan çıkar; bir zikir hükmüne geçer. Hatta bazen insanın susması bile, eğer Allah rızası için ise, bir zikir sayılır. Çünkü zikir yalnız dilin söylediği kelimelerden ibaret değildir. Bir uzvu Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak, o uzvun zikridir. Gözün kâinattaki ilâhî sanatı seyretmesi, aklın o sanatın arkasındaki hikmeti düşünmesi, kalbin Rabbini sevmesi ve ayağın hak yolunda yürümesi… Bunların her…
Günah dağ gibi olsa da Allah’ın rahmeti ondan büyüktür
Büyük müfessir Fahreddin Râzî Hazretleri, bu ayet-i kerimede Allah’ın rahmet ve mağfiretinin büyüklüğünü gösteren birçok ince işaret bulunduğunu söylemiş ve şunları zikretmiştir. قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer, 53) 1) Allah Teâlâ günahkârı “kulum” diye adlandırmıştır. Kulluk ise, kişinin ihtiyaç içinde olduğunu, zillete düştüğünü anlatır. Rahim ve Kerîm’e uygun düşen ise, miskin ve muhtaç kuluna, hayır…
Kur’ân’a göre günahın sorumluluğu kime aittir?
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” (Enam 6/164, İsra 17/15, Fatır 35/18, Zümer 39/7, Necm 53/38) “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayeti hakkında müfessirler şöyle izahlarda bulunmuş ve ayet-i kerimede zikredilen yüklenme işine şu manaları vermişlerdir 1- Başkasının Günahını Üstlenme İddiasının Reddedilmesi Mekkeli kâfirler, Müslüman olan akrabalarını bu dinden vazgeçirebilmek için, “eğer dinlerinizden dönerseniz sizin günahlarınızı, veballerinizi biz yükleniriz,” diyorlardı. Rabbimiz onları bu ayetiyle uyarmış ve “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurmuştur. 2- Ahirette Kurtaracak Şefaat Vehminin Çürütülmesi Kuran’ın inmeye başladığı sıralarda Mekke toplumunda, suçlu, dost ve yakınları yardımıyla cezalandırılmaktan kurtulabiliyordu; bu duruma bakarak bazı müşrikler…
Amelin sonuna ulaşamayan sevabını kaybeder mi?
Nisa Suresi’nin 100. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ “Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret etmek üzere çıkar da sonra ölüm onu yakalarsa, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a ait olur.” (Nisâ, 100) Bu ayet, Cündeb İbni Damre hakkında nazil olmuştur. Hicret emredildiğinde ve hicret etmeyenler ayetlerle uyarıldığında, çok yaşlı olan bu sahabi oğullarına şöyle demiştir: “Beni bir sedyeye koyun ve Medine’ye götürün. Çünkü ben hicrete gücü yetmeyenlerden değilim. Allah’a yemin olsun ki bu gece Mekke’de kalmayacağım.” Bunun üzerine oğulları onu sedyeye koyup Medine’ye doğru yola çıkardılar. Ancak…
“Dinde zorlama yoktur” ayeti nasıl anlaşılmalı?
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. ” (Bakara, 256) Bazı kimseler bu ayeti yanlış anlayarak şöyle derler: “Din hiçbir konuda zorlama kabul etmez. İnsan nefsiyle baş başa bırakılır; ister ibadet eder ister etmez, ister itaat eder ister isyan eder. Ona karışılmaz.” Fakat bu anlayış doğru değildir. Çünkü bir ayeti doğru anlamanın en önemli yolu ayetinin iniş sebebini (sebeb-i nüzulünü) bilmektir. İniş sebebi bilinmeden verilen manalar çoğu zaman insanı hataya götürür. Ayetin İniş Sebebi Abdullah İbni Ubeyde Hazretlerinin rivayetine göre ayetin iniş sebebi şu hadisedir: Ensardan bir sahabenin iki oğlu…
İnsan kaybolur, ateş ağlar!
Kur’ân’da sık sık şu ifade geçer: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlar için elim bir azap vardır.” Burada geçen عَذَابٌ أَلِيمٌ (elîm azap) ifadesi bir sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamada أَلِيمٌ kelimesi “müteellim”, yani acı duyan, elem çeken manasına gelir.Oysa acı duyan ateş değildir; acıyı hisseden insandır. Ateş ne ağlar, ne inler, ne de elem çeker. Öyleyse Kur’ân neden “elem çeken insan” dememiş de “elemli azap” demiştir? Üstad Bediüzzaman hazretleri bu soruya şöyle cevap verir: Bundaki hikmet, azabın büyüklüğünü göstermek içindir. عَذَابٌ أَلِيمٌ ifadesi, şöyle bir sahneyi hayale tasavvur ettirir: Ateş onların vücutlarını öyle kaplar; cesetlerini öyle ihata eder; içlerine öyle nüfuz eder…
Ataların günahına razı olanlar da sorumlu olur mu?
Neden Kur’an, Peygamberleri Öldüren Ataların Suçunu Sonraki Nesillere Nispet Eder? لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gerçekten ‘Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve ‘Tadın o yakıcı azabı!’ diyeceğiz. Bu, ellerinizin öne sürdüğü şeylerin karşılığıdır. Şüphesiz Allah kullarına zulmedici değildir.” (Âl-i İmran, 181-182) Soru; Hz. Peygamber zamanındaki Yahudiler peygamberleri öldürmemişti. Çünkü peygamberleri öldürenler yüzyıllar önce yaşamıştı. Öyleyse Kur’ân neden bu öldürme…
Namaz insanı günahlardan nasıl alıkoyar?
Bu ayet, namazın hakikatini gösteren çok derin bir ölçü verir. Namaz, sadece bedensel bir hareket değil; kalbi Allah’a bağlayan bir ibadettir. Bu yüzden gerçek manada kılınan namaz, insanı fuhuş ve münkerden, yani edepsizlikten ve kötülükten alıkoyar. اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz edepsizlikten ve kötülükten alıkoyar. Allah’ın zikri elbette en büyüktür.”(Ankebût, 29/45) Bir insan namaz kıldığı halde nasıl günah işler? Evvela bir insan namaz kıldığı halde nasıl günah işler sorusunu cevaplayalım? Hani namaz günahtan alıkoyuyordu…
Günahların sevaba çevrilmesi ne demektir?
Günahların Yerine Sevap Yazılması اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا “…Tevbe ve iman edip de salih amelde bulunan kimseler müstesna. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan, 25/70) Âlimler, ayetteki “İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir” cümlesi ile ne kastedildiği hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1. Günahın Yerine Salih Amel Nasip Edilmesi (Dünyada) İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Mücahid ve Katâde’ye göre bu değişim dünya hayatında gerçekleşir. Allah Teâlâ, tövbe eden kimselerin önceki kötü hallerini güzel hallere çevirir. Yani şirk tevhide, inkâr imana, zina iffete, kötülükler iyiliğe, haksızlık adalete, cimrilik cömertliğe, kibir…
İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Hak’tan gelip…
Ve o bilet, senet ise başta namaz olarak eda-i feraiz ve terk-i kebairdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd u zahîre, ışık ve burak ancak Kur’an’ın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, sanat ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır. İnsan bu dünyada boşuna gönderilmiş bir yolcu değildir. Önünde uzun bir yol vardır. Öyle bir yol ki sonu ebedü’l-âbâda, yani sonsuz bir hayata çıkar. Fakat o yol karanlıktır, uzundur ve insan kendi gücüyle…
9- Diğer ilaç ise şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimattır.
Diğer ilaç ise şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimattır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerîm’in misafirine fakr u ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr u ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır. İştiha gibi fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir. İnsanın fakirliği, onun muhtaç yaratılmış olması demektir. Yani insan…
8- Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür.
Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının kudretine istinad, hikmetine itimattır. Öyle mi? Evet, “Emr-i kün feyekûn”e mâlik bir Sultan-ı Cihan’a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itminan-ı kalp ile Rabb-i Rahîm’ine itimat eder. Evet ârif-i billah, aczden, mehafetullahtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokadından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.” Halbuki bütün validelerin şefkatleri…
Şeriat-ı fıtrîye ne demektir?
Allah’ın İki Şeriatı Şeriat ikidir: Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki bazen yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. Hakikat Çekirdekleri Allah’ın iki türlü şeriatı vardır. Bunlardan biri kelâm sıfatından gelen şeriattır. Bu şeriat, vahiy ve peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilen dinî hükümlerden oluşur. İnsanların ibadetlerini, ahlâkını ve toplumsal hayatını düzenleyen ilâhî emir ve yasaklar bu şeriatın…
Mülk ve Melekût Nedir?
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, her şeyin dış yüzüne mülk, iç yüzüne ise melekût denilir. Buna göre bir varlığın görünen, maddî ve zahirî yönü mülk, onun arkasında bulunan mana, hikmet ve İlâhî tasarruf yönü ise melekût olur. Mülk ve melekût yalnız mana–hikmet açısından değil, bazen maddî yapı açısından da düşünülebilir. Yani bir şeyin dış kabuğu ve görünen tarafı mülk, onun iç yapısı, sistemi ve işleyen düzeni melekût olarak görülebilir. Meselâ: İnsanın görünen bedeni mülk, ruhu, kalbi ve manevî hayatı melekûttur. Kâinattaki yıldızlar ve galaksiler mülk, onları ölçüyle döndüren İlâhî kanunlar ve hikmet melekûttur. Bir kitabın harfleri ve sayfaları mülk,…
Latife-i Rabbaniye nedir?
Bediüzzaman Hazretleri Latîfe-i Rabbâniye tabirini bazen bir manevî duygu mânâsında genel bir ifadeyle, bazen de adeta müstakil bir şahsiyet gibi zikrederek onu insanın manevî mahiyetindeki ayrı ve hususî bir latife, bir manevî aza olarak kullanmaktadır. 1. Latîfe-i Rabbâniye’nin bir manevî duygu manasında kullanılması Üstad Hazretleri Latîfe-i Rabbâniye tabirini kalp için kullanmaktadır: “Kalpten maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan; ma’kes-i efkârı dimağdır.” (İşaratü’l-İ’caz) Yani burada kalp denildiğinde kastedilen şey göğsümüzde bulunan maddî et parçası değildir. Asıl kalp; insanın hislerinin vicdanda, fikirlerinin ise dimağda yansıdığı manevî bir merkez, ve Latîfe-i Rabbâniye’dir.…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf unvanıyla bakacak olursan meçhul ve menkûr olur. Çünkü bu malûmiyet, örfî bir…
İbadet ve Ubudiyet Arasındaki Fark
Bu iki terim çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Ancak aralarında ince ama önemli bir fark vardır. İbadet Nedir? İbadet kulluk şuurunun fiilî olarak yerine getirilmesidir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, dua etmek gibi belirli zaman ve şekillerde yapılan kulluk vazifeleridir. Mesela: Sabah namazı belirli bir vakitte kılınır. Ramazan ayında oruç tutulur. Hac ömürde bir defa yapılır. İbadet vakitlidir ve belirli fiillerle icra edilir. İbadet belirli vakitlerde yapılır. Ubudiyet hayatın tamamına yayılır. Ubudiyet Nedir? Ubudiyet, kulluk şuurudur. İnsanın aczini, fakrını ve muhtaçlığını bilerek her hâlinde Allah’a bağlı olduğunu idrak etmesidir. Süreklidir; çünkü insanın kul olmadığı bir an yoktur.…
Emr-i İtibarî ile Emr-i Nisbî ne demektir?
İtibarî Nedir? İtibarî, gerçekte müstakil bir varlığı olmadığı hâlde öyle kabul edilen demektir.Yani dış dünyada bağımsız bir nesne olarak bulunmaz; fakat zihnî bir kabul ile anlam kazanır. Mesela “sağ” diye ayrı bir varlık yoktur. Sağ kol vardır, ama “sağ ve sol” diye bağımsız bir mahlûk yoktur. İnsan bedeninin bir tarafına sağ, diğerine sol demiştir. İsimlendirme ve kabul söz konusudur. Aksi de olabilirdi. Nisbî Nedir? Nisbî, bir şeyin kendi başına değil, başka bir şeye nispet edilerek anlaşılması demektir.Yani kıyas olmadan bilinmez. Mesela bir kaya çakıldan büyüktür. Ama “büyüklük” diye bağımsız bir varlık yoktur. Kaya dağa nispet edildiğinde küçük olur. Demek ki…
“İstidat” ve “Kabiliyet” ne demektir?
İstidat ve kabiliyet çoğu zaman aynı anlamda kullanılır; fakat aralarında ince bir mertebe farkı vardır. Bu fark doğru anlaşılırsa insanın terakki süreci de daha net kavranır. İstidat, bir şeyin ortaya çıkmasına uygun iç potansiyeldir. Henüz fiilen ortaya çıkmamış, fakat ortaya çıkmaya müsait olan gizli yatkınlıktır. Yani çekirdek hâlindeki potansiyeldir. Mesela bir çocuğun ilme istidadı olabilir. Bir tohumun ağaç olmaya istidadı vardır. Bir insanın sanata istidadı bulunabilir. Bu aşamada henüz fiil yoktur; sadece uygunluk ve gizli bir potansiyel vardır. Kabiliyet ise o istidadın işlenmiş, inkişaf etmiş ve kullanılabilir hâle gelmiş şeklidir. Yani potansiyelin belirginleşmiş ve ortaya çıkmış hâlidir. Mesela bir çocukta…
Cüz-i İrade ve Cüz-i İhtiyarî ne demektir?
Cüz’î irade ve cüz’î ihtiyarî kavramlarını doğru anlayabilmek için önce “irade” ve “ihtiyar” kelimelerinin ne manaya geldiğini kısaca tespit etmek gerekir. Çünkü bu iki kelime çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da aralarında ince bir fark vardır. Bu fark anlaşılmadan cüz’î irade meselesi tam kavranamaz. İrade, insan ruhuna verilmiş bir tercih kabiliyetidir. İnsan gözüyle görür, kulağıyla işitir; aynı şekilde irade sıfatıyla da iki şey arasında yönelme gücüne sahip olur. İhtiyar ise bu yönelmenin belirli bir tarafa tahsis edilmesi, yani fiilî tercihin gerçekleşmesidir. İrade bir kuvve ve potansiyel iken, ihtiyar o kuvvenin belirli bir seçime dönüşmüş hâlidir. İrade İrade, insanın tercih edebilme…
Cüz-Küll, Cüzi-Külli kavramları
Küll ve Cüz Nedir? Küll, parçalardan oluşan bütündür. Cüz ise o bütünü meydana getiren her bir parçadır. Yani bir şey parçalardan meydana gelmişse, o şey küll; onu oluşturan her bir parça ise cüzdür. Mesela bir araba külldür. Motoru, tekerleği, kapısı ve direksiyonu onun cüzleridir. Bir ev külldür; odaları, kapıları, pencereleri ve çatısı onun cüzleridir. Bir kitap külldür; sayfaları, bölümleri ve cümleleri onun cüzleridir. İnsan bedeni de bir külldür; kalp, göz, el ve ayak onun cüzleridir. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Cüzler bir araya gelince küll meydana gelir. Küllî Nedir? Küllî, dış dünyada tek başına duran bir varlık değildir. Bir türü,…
Kâinat Mef’uldür; Öyleyse Faili Vardır
“Kâinat mef’ul ve münfaildir. Mef’ul failsiz olamadığı gibi, mef’ulün camid bir cüzü de fail olamaz.” Bu cümle, basit bir nahiv kuralı üzerinden sarsıcı bir hakikate kapı açar. Mef’ul, yapılan işten etkilenen şeydir. Bir cümlede mef’ul varsa, o fiili yapan bir fail de olmak zorundadır. Bu, dilin değil, aklın zarurî hükmüdür. “Cam kırıldı.” dediğimizde cam fail gibi görünür. Ama cam kendini kıramaz. O, fiilin tesirine maruz kalmıştır. Öyleyse ortada bir kıran vardır. İster açık olsun ister gizli, fail olmadan mef’ul düşünülemez. Münfailde, fiilden etkilenen demektir. Yani bir işin tesirine maruz kalan şeydir. Mef’ul ile benzerlik gösterir; ikisi de yapılan işten etkilenir.…
Kesret ve vahdet nedir?
Kesret, çokluk; vahdet ise birlik demektir. Kesret, sebepler dairesidir. Bu dünya bir perde ile örtülmüştür; her şey çokluk içinde görünür. Yağmur buluttan gelir zannedilir, şifa ilaçtan bilinir, rızık işten beklenir, başarı akla verilir. Her fiil bir sebebe bağlanır, her netice bir vasıtaya isnad edilir. Göz önünde sebepler vardır; el uzatılınca onlara temas edilir. Fakat bu temas, çoğu zaman hakikatin kendisine değil, yalnızca perdesine olur. Vahdet ise tek olan Müessir-i Hakikî’yi görmektir. Perdenin arkasında tek bir Kudret bulunduğunu idrak etmektir. Sebeplerin ne ilmi vardır, ne iradesi, ne de müstakil bir gücü… Bulut yağmuru bilmez, ilaç hücreyi tanımaz, toprak tohumu programlamaz. Bütün…
Altıncı desise şudur ki: İnsandaki tembellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder.
“Altıncı desise şudur ki: İnsandaki tembellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder.” “Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalpli, sadakati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âli gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:” “İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tembelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifade ederler. Onlar, öyle desiselerle, onları hizmet-i Kur’aniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, ta ki hizmet-i Kur’aniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin. Ve hakeza, bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa…
Ve o iki tılsım ise Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana, huzur-u Rahman’a götüren bir musahhar at ve burak suretini alır. Onun içindir ki ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman, o iman tılsımı ile Sâni’-i Zülcelal’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyat-ı rahmetini, kemal-i lezzetle seyir ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha…
Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?
Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz? 1- Malik Olan Tasarruf Eder Bu soruya verilecek en temel cevap şudur: Allah böyle dilemiştir. Çünkü O Malik’tir. Hayatı veren de O’dur, alan da O’dur. Varlık bizim mülkümüz değil, O’nun ihsanıdır. Biz sahip değiliz; emanetçiyiz. Sahip olan mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hayat bize ait bir hak değil, verilmiş bir nimettir. Ölüm ise o nimetin geri alınmasıdır. İtiraz ancak mülk iddiasıyla olur. Oysa mülk bizim değildir. 2- İmtihan Bitmeden Netice Olmaz “Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?” sorusu, aslında imtihanın mahiyetini tam kavrayamamaktan doğar. Çünkü diriliş varsa ölüm gereksiz zannedilir. Hâlbuki tam tersine, dirilişin anlamlı olabilmesi…
Ruhun varlığı inkar edilemez
Bilim, yöntemi gereği yalnızca ölçülebilir olanla ilgilenir. Ruh fiziksel değilse; deney tüpüne konamaz, tartılamaz, mikroskopta görülemez. Bu yüzden bilimin “kanıt yok” demesi, ruh yoktur anlamına gelmez. Bu sadece yöntemin sınırıdır. Mikroskop ruhu göstermez; çünkü mikroskop yalnızca maddeyi gösterir. Bilim bugün bilinci büyük ölçüde beyin süreçleriyle açıklamaya çalışıyor. Fakat çalışmak, çözmek demek değildir. Nörobilim şunu gösterir: Belirli beyin faaliyetleriyle belirli deneyimler birlikte ortaya çıkar. Yani korelasyon vardır. Ama korelasyon, özdeşlik değildir. Ateşle birlikte duman çıkar; fakat duman ateş değildir. Radyo bozulursa ses kesilir. Bu, müziğin devre kartından üretildiği anlamına gelmez. Devre, yayının aracı olabilir; kaynağı olmak zorunda değildir. Aynı şekilde beyin…
Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır. Ve o nefy ve yolculuk… Bir şehirden bir şehre sürgün değil; bir hâlden bir hâle, bir âlemden bir âleme sevk ediliştir. Bu yolculuk ilk âlem-i ervahtan başlar… Sonra daracık bir menzile, rahm-ı mâdere konur. Oradan ağlayarak sabavete açılır; zayıf, korunmaya muhtaç bir çocuk olarak. Derken gençlik gelir; güç ve hevesle dolu bir bahar… Ardından sessizce ihtiyarlık çöker; yapraklar sararır, adımlar ağırlaşır. Fakat bu yalnız dünya içindeki seyahatidir. Asıl yol, dünyanın kapısında bitmez. Dünya bir handır; vakti dolan yolcu…
5- Ve o iki yara ise; biri müz’iç ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm ve nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir.
Ve o iki yara ise; biri müz’iç ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm ve nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Acz-i beşerî… İnsan öyle bir zayıflıkla yaratılmıştır ki, gözle görünmeyen bir mikrop onu yatağa düşürür; bir haber kalbini sarsar; küçük bir korku uykusunu kaçırır. Kendi kalbini çalıştırmaya gücü yetmezken, kâinatın yükünü taşımaya kalkışır. İradesi dar, gücü sınırlıdır. İşte bu sınırlılık, o askerin kanayan ilk yarasıdır. Kur’ân bu hakikati açıkça bildirir: وَخُلِقَ الْإِنسَانُ ضَعِيفًا “İnsan zayıf yaratılmıştır.” (Nisâ, 4:28) İşte bu zayıflık, o askerin kanayan ilk yarasıdır. İnsan bazen bir hastalığa, bazen bir korkuya, bazen de bir vesveseye yenilir. Gücünün sınırı vardır;…
4- Ve o darağacı ise ölüm ve zeval ve firaktır ki gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur.
Ve o darağacı ise ölüm ve zeval ve firaktır ki gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o darağacı ise ölüm, zeval ve firaktır. Her gün kurulur o darağacı… Fakat meydanın ortasında değil; zamanın içinde. Gece gelir, gündüzü asar. Gündüz gelir, dünü götürür. Her devir bir vedadır. Her dönüş bir eksilmedir. Sevdiklerin birer birer o darağacından geçer. Bir yüz solar, bir ses kesilir, bir el bırakır. Dün yanındaydı; bugün hatıradır. Zeval budur. Sürekli çözülüş, sürekli ayrılış… Kur’ân bu fânîliği şöyle haber verir: كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Celâl…
O bîçare asker sensin. Savaş meydanında tek başına kalmış, sağında ve solunda yaraları kanayan, arkasında kükreyen bir arslan bekleyen o asker… İşte insan budur. Dünya dediğimiz şu meydanda, her gün görünmez darbeler alan, acz-i beşerî ve fakr-ı insanî yaralarıyla yürüyen bir yolcu… Gücünün sınırı var; ama karşısına çıkan hadiselerin sınırı yok. Elinde imkân var; ama ihtiyacı ondan kat kat fazla. Yarın ne getirecek bilmiyor; fakat yürümek zorunda. İnsan da aynen o asker gibi, hayatın ortasında durur. Bir yandan acziyle yaralıdır; en küçük bir hastalık onu sarsar. Bir yandan fakrıyla yaralıdır; bir nefese, bir lokmaya muhtaçtır. Üstelik bütün bunların ortasında, sonunu…
2- Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan
Bir zaman bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nurani bir zat peyda olur. Ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen o arslan, sana musahhar bir at…
1- Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden…
Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkül-küşa olduğunu ve sabır ile Hâlık’ına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzak’ından sual ve dua ne kadar nâfi’ ve tiryak gibi iki ilaç olduğunu ve Kur’an’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebairi terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki…
Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev-i beşerin mesela, efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünkü bir fert, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise bir ferdin Hâlık’ı, bir nev’in Hâlık’ı olacaktır. Ve keza bir nev’e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihayet iş اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ da nihayet bulur. Şimdi cümle cümle izah edip anlamaya çalışalım. Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün…
Ve keza terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin lâyık mevziine konulmasıyla…
Ve keza terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh o zerreleri, aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir kudret sahibine hastır. İşte zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahu ekber diyerek اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yu okur. Bir şey mürekkep ise, yani parçalardan oluşuyorsa ve onda kusursuz bir intizam görülüyorsa; bu düzen, o mürekkebi meydana getiren her bir zerrenin tam yerli yerinde durmasıyla ortaya çıkmıştır. Fakat mesele sadece bir zerrenin herhangi bir yere konması değildir. Her zerre, diğer zerrelerle uyumlu olacak, aralarındaki münasebet bozulmayacak ve…
Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye kardeş olması…
Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile izhar ediyorlar. 1. “Zerrat arasındaki cazibe” ne demek? Atomların, moleküllerin, en küçük parçaların birbirini çekmesi… Elektron ile proton arasındaki ilişki, atomları ayakta tutan bağlar ve molekülleri meydana getiren kuvvetler bu cazibenin tezahürleridir. Mikro ölçekte işleyen bu çekim sayesinde atom dağılmaz, madde çözülmez ve varlık devam eder. En küçük âlemde dahi başıboşluk değil; ölçülü, dengeli ve sürekli işleyen bir cazibe kanunu hâkimdir. 2. “Güneş ve yıldızlar arasındaki cazibe” ne demek? “Güneş ve yıldızlar…
Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri…
Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i’lam ediyorlar. “Manzume-i şemsiye” Güneş sistemidir ki nizamı, ölçüyü ve ahengi ifade eder: Gezegenlerin mesafeleri, dönüşleri, hızları, ısı ve ışık dengesi… Hepsi hassas bir ölçüyle işliyor. “Bal arısının gözlerinde hayret verici bir sanat vardır. İşçi arılarda her bir gözde yaklaşık 5.000–6.000 petek. Erkek arılar da her bir gözde yaklaşık 7.000–8.000 petek vardır. Her petek ayrı bir bakış noktasıdır. Hız, yön, renk ve ışık için özel programlanmıştır.Uçarken güneşi referans alır. Güneş bulut arkasına girse…
Yirmi İkinci Deva
Yirmi İkinci Deva Ey nüzul gibi ağır hastalıklara müptela olan kardeş! Evvela sana müjde ediyorum ki mü’min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velâyetten işitiyordum; fakat sırrını bilmiyordum. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki: Bu cümle ilk bakışta insanı irkiltir. Çünkü nüzul (felç); bedenen ağır, hayatı sınırlayan ve insanı başkasına muhtaç eden bir hastalıktır. Ama üstadımız bedene değil, neticeye bakar. “Mübarek” oluşu acıdan, zorluktan değil; kazandırdığı manevî neticeden gelir. İbadet iki kısımdır: müspet ve menfî. Müspet ibadet; namaz, oruç, zekât gibi fiilî ibadetlerdir. Kul bunlarla manevî bir makama yükselir. Allah kulunun derecesini daha da artırmak istediğinde ise onu belâlarla…
İslam’ı hiç duymayan kişinin durumu nedir?
1-Doğduğun Yer Değil, Durduğun Yer Önemlidir Zaman ve mekânın insan üzerinde iman ve İslam açısından olumlu ya da olumsuz etkileri olduğu inkâr edilemez. Ancak bu etki, sonucu tek başına belirleyen bir kader zorlaması değildir. Zaman ve mekân sadece imtihana avantajlı ya da dezavantajlı başlama şartları sunar; neticeyi belirleyen ise insanın iradesi ve tercihleridir. İslam beldesinde doğan biri imtihana avantajlı başlar, küfür ortamında doğan biri ise daha zor şartlarda başlar. Fakat bu başlangıç, sonucu garanti etmez. Tarih bunun en açık şahididir. Hz. Nuh’un oğlu, babası bir peygamber olmasına rağmen imansız ölmüştür. Hz. Lut’un eşi, kocası peygamber olduğu hâlde hidayeti reddetmiştir. Bu…
Allah Teâlâ, Bakara suresinin beşinci ayetinde, Efendimiz (s.a.v)’e hitaben şöyle buyurmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Sen inkâr edenleri korkutsan da, korkutmasan da birdir. Onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ve gözlerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 2/6-7) Bazıları ayeti yüzeysel okuyup şöyle soruyor: “Allah kalplerini mühürlemişse nasıl iman etsinler?” Fakat ayetin akışına dikkat edin: Önce “iman etmezler” deniyor, sonra “Allah kalplerini mühürlemiştir.” Yani önce tercih, sonra mühür. Önce…
Kader Değişir mi?
Kader değişir mi?” sorusu, ilk bakışta insanı tereddüde düşüren bir sorudur. Çünkü kader, Allah’ın ilminin bir unvanıdır. Allah’ın ilminde ise artma, eksilme ve değişme düşünülemez. Eğer kader değişseydi, Allah’ın bildiği bir şey gerçekleşmemiş veya bilmediği bir şey gerçekleşmiş olurdu. Bu ise Allah’ın ilim sıfatı hakkında düşünülemez. Dolayısıyla Allah’ın ilminde değişme yoktur; bu hakikat kesindir. Ancak burada önemli bir mesele ortaya çıkar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sadakanın belayı defettiğini, ömrü uzattığını ve sıla-i rahmin rızkı artırdığını haber vermiştir. Bu hadisler ilk bakışta kaderin değiştiğini düşündürebilir. O hâlde kader değişmiyorsa, bu rivayetler nasıl anlaşılmalıdır? Bu mesele, kaderin iki ayrı mertebesi olduğunu bilmekle açıklığa…
İnsan kaderin mahkûmu olmadığının diğer izahları:
1-“İmtihan Varsa İrade Vardır” İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. İmtihan varsa irade, irade varsa sorumluluk vardır. Allah hayır ve şer yollarını göstermiş, fakat tercihi insana bırakmıştır. Kur’an açıkça bildirir: Doğru yolu seçen kendi lehine, sapmayı seçen kendi aleyhine seçmiş olur. قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ De ki: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Yunus Sûresi(10) 108. Ayet Allah, insanın hangi yolu seçeceğini ezelî ilmiyle bilir; fakat bu bilgi…
“Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?”
Ezeliyet Nedir, Kaderle İlişkisi Nasıldır? Kader meselesinde en büyük yanlış, ezel ile zamanın başlangıcını birbirine karıştırmaktır. İnsan zamanın içinde yaşadığı için her şeyi “önce–sonra” ölçüsüyle değerlendirir. Bu sebeple de ezeli, geçmişte bir nokta zanneder. Hâlbuki kaderi anlaşılmaz kılan hata tam da budur. Zaman, kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve hadiselerin içinde cereyan ettiği bir mahlûktur. Geçmiş, hâl ve gelecek ayrımı yalnızca yaratılmışlar içindir. Dün, bugün, yarın; önce, sonra gibi kavramlar ancak zamanla kayıtlı varlıklar için geçerlidir. Ezel ise zamanın başı değildir. Ezel, zamanın dışıdır. Geçmiş, hâl ve geleceğin aynı anda bilindiği ve kuşatıldığı bir makamdır. Bu sebeple Allah için “önce” ve “sonra”…
Vasıfla ittisaf arasında fark vardır
Vasıf, bir özelliğin görünmesi ve fark edilmesidir. İttisaf ise o özelliğin bizzat zatın kendisine ait olması, onunla kaim olmasıdır. Yani vasıf görünür; ittisaf sahipliktir. Bir su damlasında güneşin parlaklığı görülür. Bu parlaklık bir vasıftır. Fakat damla, o parlaklıkla muttasıf değildir. Parlaklığı gösterir; ama o parlaklığın sahibi olmaz. Damladaki yansıma, güneşin vasıflarını haber verir; fakat damla, güneşin zatıyla asla ittisaf etmez. Aynı şekilde kulda görünen ilim, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. Kul bilir; fakat Alîm değildir. Bildiği şeyler sınırlıdır, öğrenmeye muhtaçtır ve unutabilir. İlmi kendinden değildir; verilmiştir. Kulda görünen kudret, Allah’ın kudretinin bir yansımasıdır. Kul yapar; fakat Kadîr değildir. Gücü tükenir, yorulur,…
Mazhar – Ma’kes / Masdar – Menba nedir?
Bir hakikati doğru okumak için önce nereden çıktığını ve nerede göründüğünü ayırmak gerekir. İşte Masdar–Mazhar ve Menba–Ma’kes ayrımı, tevhidin bu en kritik mizanını öğretir. Masdar, fiilin çıktığı asıl kaynaktır. Yapan, veren, icat eden odur. Kudret masdardır; fiil ondan çıkar. İlim masdardır; bilgi ondan doğar. Hayat masdardır; dirilik ondan gelir. Bu mânâda masdar, sadece Esma-i İlahiyeye aittir. Mahlûkat masdar olamaz; ancak mazhar olabilir. Mazhar ise masdardan gelen şeyin üzerinde göründüğü yerdir. Üretmez, icat etmez; sadece gösterir. İnsan ilme mazhar olur ama ilmi kendinden üretmez. Çiçek güzelliğe mazhar olur ama güzelliği icat etmez. Ayna ışığa mazhar olur ama ışığı doğurmaz. Mazhar, aynadır,…
“İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:” “İstihkak nazara alınmayarak, Hakkın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.” “Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsafla muttasıf olamaz.” Cümle cümle anlamaya çalışalım. İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir…
Ve keza, her bir zihayat çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Mesela bir zihayat vücuda geldiğinde Bâri isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda Şâfî isminin tecellisine ve hakeza tesirde mütesanid, âsârda mütehalif çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan elbette müsemmaları da bir olur. İşte her bir zihayat şu mazhariyetle Hâlık’ın bir olduğuna dair olan şehadetini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilan eder. Bir zihayatın vücuda gelmesi ve hayatını devam ettirebilmesi, tek bir fiilin değil, pek çok İlâhî isim ve sıfatın aynı anda ve ahenk içinde…
“Allah beni yaratırken, bana mı sordu?”
“Allah beni yaratırken, bana mı sordu?” 1- Sorunun Kendisi Hatalıdır. Bu soru baştan sona mantık dışı bir varsayıma dayanır. Çünkü “Allah beni yaratırken bana mı sordu?” diyen kişi, farkında olmadan şunu kabul etmiş olur: “Ben yaratılmadan önce vardım ki, bana soru sorulabilirdi.” Hâlbuki bu, kendi içinde çelişen bir iddiadır. Zira sorulabilmek için önce var olmak gerekir. Yokluk, muhatap olamaz; irade kullanamaz; tercih bildiremez. Var olmayan bir şeye soru sormak, cevap beklemek veya rıza aramak, aklen de mantıken de imkânsızdır. Dolayısıyla burada bir zulüm, bir eksiklik veya bir haksızlık yoktur. Çünkü sorulamayan bir varlığa sorulmadığı için itiraz edilemez. Sorunun kendisi, imkânsız…
Madde ezeli midir?
Madde ezeli midir? Kadîm ve Ezeli demek; başlangıcı olmayan, varlığı boyunca değişmeyen, zatında, sıfatında ve hâllerinde hiçbir dönüşüm kabul etmeyen şey demektir. Oysa madde dediğimiz şey, baştan sona değişim içindedir. Atomundan galaksisine kadar her şey değişir, başkalaşır, doğar, çözülür ve yok olur. Böyle bir şeye “kadîm” demek, açık bir çelişkidir. Değişen hiçbir şey ezelî olamaz. Bu, tartışmalı bir görüş değil; aklın en temel kuralıdır. Ezelî demek; başlangıcı olmayan, değişmeyen, eskimeyen ve bozulmayan demektir. Şimdi etrafımıza bakalım. Atomlar parçalanıyor, yıldızlar doğuyor ve sönüyor, canlılar geliyor ve gidiyor, her şey dönüşüyor. Değişen bir şeye “ezelî” demek, kelimenin içini boşaltmaktır. 1965’te keşfedilen Kozmik…
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz.
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü içtimaü’z-zıddeyn olur; o da muhâldir. İşte bu sırra binaen, madem kudret-i İlâhiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdesin lâzım-ı zarurîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz, o Zât-ı Kadîre ârız olması mümkün olmaz. “Bu öyle bir kaidedir ki, insan onu gerçekten idrak ettiğinde sanki bir hazineye ulaşmış gibi sevinir; çünkü bu kaide, kâinattaki fiillerin kolaylığını, öldükten sonra dirilmenin aklî hikmetini ve bir işin diğer bir işe neden asla mâni olmadığını apaçık izah eden son derece derin ve muazzam bir hakikati önümüze koyar.” Zâtî Olan Şeye Zıddı Yaklaşamaz Bir şey zatî ise,…
Kudret-i İlâhiye zâtiyedir
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü içtimaü’z-zıddeyn olur; o da muhâldir. İşte bu sırra binaen, madem kudret-i İlâhiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdesin lâzım-ı zarurîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz, o Zât-ı Kadîre ârız olması mümkün olmaz. “Bu öyle bir kaidedir ki, insan onu gerçekten idrak ettiğinde sanki bir hazineye ulaşmış gibi sevinir; çünkü bu kaide, kâinattaki fiillerin kolaylığını, öldükten sonra dirilmenin aklî hikmetini ve bir işin diğer bir işe neden asla mâni olmadığını apaçık izah eden son derece derin ve muazzam bir hakikati önümüze koyar.” Zâtî Olan Şeye Zıddı Yaklaşamaz Bir şey zatî ise,…
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadir-i Zülcelâl
“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadir-i Zülcelâl” (Şualar, 3. Şua, Münacat Risalesi) Bir hakikat bazen gizli olduğu için değil, fazlasıyla açık olduğu için fark edilmez. Buna “şiddet-i zuhûr” denir. Yani bir şey, her an ve her yerde hazır olduğu için, insanın dikkatinden düşer ve görünmez hâle gelir. Meselâ balık için deniz gizlenmiştir. Balık, denizin içinde yaşar, onunla hareket eder, onunla hayat bulur; fakat denizi “deniz” olarak fark etmez. Çünkü deniz, balığın bütün varlığını ihâta etmiştir. Balık, denizi ancak denizden çıktığında idrak edebilir. Aynı şekilde insan için hava gizlenmiştir. İnsan her an havayla yaşar, nefes…
“Şiddet-i Zuhur” ne demektir?
Şiddet-i Zuhur ne demektir? “Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadir-i Zülcelâl” (Şualar, 3. Şua, Münacat Risalesi) Bir hakikat bazen gizli olduğu için değil, fazlasıyla açık olduğu için fark edilmez. Buna “şiddet-i zuhûr” denir. Yani bir şey, her an ve her yerde hazır olduğu için, insanın dikkatinden düşer ve görünmez hâle gelir. Şiddet-i Zuhur Meselâ balık için deniz gizlenmiştir. Balık, denizin içinde yaşar, onunla hareket eder, onunla hayat bulur; fakat denizi “deniz” olarak fark etmez. Çünkü deniz, balığın bütün varlığını ihâta etmiştir. Balık, denizi ancak denizden çıktığında idrak edebilir. Aynı şekilde insan için hava gizlenmiştir.…
Maddiyattan olmayan, bilhâssa mahiyetleri mütebayin(mahiyetleri birbirine zıt) olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın…
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Maddiyattan olmayan, bilhâssa mahiyetleri mütebayin(mahiyetleri birbirine zıt) olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferata havale edilirse, her bir neferin bizzât mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.” Mesnevi-i Nuriye, Zeylü’l-Hubab. Üstadımız burada şunu söylüyor: Maddî olmayan, özellikle mahiyetleri birbirinden tamamen farklı olan…
Mübâşeretsiz ve Muâlecesiz Yaratma ne demektir?
“Emr-i tekvinîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya evâmirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân ile ferman ediyor.” On Altıncı Söz. Hayatın yaratılması konusunda da Üstadımız şöyle der; “…Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’ etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor.” (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat Mübâşeret, yani doğrudan temas ederek iş yapmak, yalnızca iki maddî varlık arasında söz konusudur. Muâlece, bir işi uğraşarak, aşama aşama, emek ve zaman harcayarak yapma demektir. Muâlece: Zorluk, yavaşlık ve emek ister. İnsan bir evi tuğla tuğla örer;…
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez. Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli, öyle derin bir şereftir ki insan onu tattığında artık başka hiçbir izzet aramaz. Çünkü sen öyle bir Sultan’a kulsun ki; mülkü ezelden ebede uzanır, kudreti zerreden galaksilere kadar hükmeder, rahmeti bütün varlığı kuşatır. Böyle bir Sultan’ın kulu olmak; başıboşluğun karanlığından çıkıp, sonsuz bir himayenin altına girmektir. İnsan dünyada kimi zaman küçülür, ezilir, yorulur; fakat Allah’ın kulu…
16- Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır. Cenâb-ı Hak nihayetsiz rahmetiyle kullarına zorluk değil, kolaylık murat etmiştir. Bunun en açık göstergesi, helâl dairesini son derece geniş, haram dairesini ise dar tutmasıdır. Aynı şekilde dinin farzları da insanın fıtratını zorlayan ağır yükler değil; az, dengeli ve taşınabilir vazifelerdir. İslâm, insanı sıkmak için değil; onu muhafaza etmek ve yüceltmek için gönderilmiştir. İnsan gözünde büyüyen yük, hakikatte yük değil; nefsin büyüttüğü…
15- Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen…
Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir. “Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen…” Bu ifade, insana verilen aza ve latifelerin asıl maksadını bildirir. Akıl: Rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan bir anahtar Kalp: Allah’ı sevmek, O’na bağlanmak için Göz: İbretle bakmak, sanat-ı İlâhîyi okumak için Dil: Şükür, dua ve hakikati ifade etmek için Yani bu cihazların tamamı, dünya için değil; ahiret için sermaye olarak verilmiştir. “Güzel hediye-i Rahmaniye” Burada çok ince bir…
Ve keza semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlık’ın bir olduğuna delâletle şehadetini اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilan eder. Yıldızlardaki Benzerlik 1. Yapıdaki Benzerlik Gökyüzüne bakıyoruz… Milyarlarca yıldız var. Biri büyük, biri küçük… Biri beyaz, biri kızıl… Biri sönük, biri göz kamaştırıcı… Peki şekilleri? Hepsi yuvarlak. Hepsi küre. Neden? Niçin biri köşeli değil? Niçin biri üçgen, diğeri yamuk değil? Çünkü küre; maddenin en dengeli dağıldığı, basıncın her tarafa eşit yayıldığı ve hareketin en istikrarlı olduğu şekildir. Şimdi soralım: Kendi kendine oluşan şeyler, en mükemmel şekli hep birlikte mi seçer? Tesadüf, milyonlarca…
Yetmiş bin perde tabiri nedir?
“Yetmiş bin perde” tabir olunan berzah-ı esma ve tecelli-i sıfât ve ef’al ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı meratib edecektir. İşte mi’rac budur.” Otuzbirinci Söz Her eser, ustasını kendi kabiliyeti nispetinde tanıtır. Yani her eser bir perdedir; o perdenin arkasından ustasının ilmini, kudretini ve sanatını gösterir. Eser ne kadar geniş ve mükemmel ise, arkasındaki ustayı tanıma imkânı da o derece artar. Meselâ bir kimse, bir ustanın yaptığı basit bir masayı görse, o ustanın el becerisi ve sanat anlayışı hakkında bir fikir edinir. Aynı ustanın yaptığı ince işçilikli bir dolabı gördüğünde, ilk gördüğünden daha ileri bir seviyede sanatını anlar. Daha sonra…
Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin. Zayıf Bele Dağ Yüklemek Bir çocuk düşünün… Henüz beli ince, adımları titrek. Buna rağmen omuzlarına koskoca bir dağ yüklenmiş ve kendisine: “Bunu sen taşıyacaksın” denilmiş. Çocuk yürüyemez, her adımda düşer, ağlar ve feryat eder. Yük hafiflemez, çocuk da güçlenmez. Çünkü bu yük, onun taşıyabileceği bir yük değildir. İşte insan da böyledir. İnsan acz içindedir; hastalanır, yaşlanır, ölür. Bir mikrop karşısında bile çaresiz kalır. İnsan fakr içindedir; her şeye muhtaçtır. Havaya, suya, ekmeğe, sevgiye, güvene muhtaçtır. Buna rağmen…