- Ana Sayfa
- Risale-i Nur
- Hadis-i Şerif
- Kur’an’ı Kerim
- Ehl-i Sünnet İtikadı
- Sorular Cevaplar
- İz Bırakanlar
- Tefekkür Damlaları
- Dualar
Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.
Yazar: Nur Divanı
Sıddık’ın aynasında kendi “ama”larımızı görmek
İnsan aklı, gördüğüne ve bildiğine hapsolmuştur. Müşrikler, Mirac mucizesini duyduklarında “İşte şimdi onu (a.s.m.) köşeye sıkıştırdık” diye sevinmişlerdi. Çünkü onlara göre mesafe, zaman ve mekan aşılmaz birer duvardı. Hz. Ebû Bekir’in yanına koştuklarında, aslında bir imanı sarsmaya değil, bir dağın sarsılmazlığına çarpmaya gitmişlerdi. Ebû Bekir’in o meşhur sorusu, şüphenin değil, emniyetin zirvesidir: “Bunu o mu söylüyor?” Bu soru; “Eğer kaynak O ise, geri kalan her şey teferruattır” demektir. “O söylüyorsa, benim aklımın sınırları O’nun hakikatine yetişemez, ama ruhum O’nu tasdik eder” demektir. İşte o an, yer ve gök şahitlik etti ki; Ebû Bekir, kendi varlığını Resûlullah’ın (a.s.m.) varlığında yok etmiş,…
Sevr’in karanlığında bir can siperi
Sadakat Yolculuğu: İki Kişinin Üçüncüsü Allah’tır Mekke artık bir vuslat değil, bir gurbet olmuştu. Müslümanlar birer birer kuş gibi uçup giderken, Hz. Ebû Bekir (r.a.) bekliyordu. Gözü kapıda, kulağı sestedeydi. Nihayet o müjde geldiğinde, koca bir ömrün özlemi tek bir cümlede dindi: “Belki Allah sana bir hicret arkadaşı verir.” O an Ebû Bekir’in döktüğü gözyaşları, sevinçten ziyade bir şeref yükünün ağırlığıydı. Allah Resûlü ile ölüme yürümek, O’nunla aynı izi takip etmek… Bir insan için bundan daha büyük bir paye olabilir miydi? Sevr’in Karanlığında Bir “Can” Siperi Gece, sırrını Sevr’in eteklerine fısıldarken; Hz. Ebû Bekir, Peygamberimiz’in etrafında adeta bir pervane gibi…
Hz. Ebû Bekir ve hakikat uğruna çiğnenen yüz
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) o gün Mekke sokaklarında kanıyla yazdığı sadakat dersini dinleyelim. O gün Mekke’nin ağır havasında, otuz sekiz yürek bir evde çarpıyordu. Henüz fısıltıyla yayılan hakikat, Hz. Ebû Bekir’in göğsüne sığmıyordu. O, “Sıddık” olmanın ilk kıvılcımıyla yanıyor, aşkını gizlemek değil, haykırmak istiyordu. Efendimiz’in (a.s.m.) şefkatli uyarısına rağmen, içindeki o mukaddes ateş galip geldi. Kâbe’ye vardığında sesi, küfrün karanlığını yırtan bir çığlık gibiydi. Ama o çığlığa verilen cevap, merhamet değil, nefret dolu darbeler oldu. Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabısı, Hz. Ebû Bekir’in yüzüne her indiğinde sadece bir insana değil; hakikatin en sadık temsilcisine, bir davanın kalbine vuruluyordu. Yere düşen,…
Kabri kılıçla kazılan yiğit: Seyfullah’ın son vasiyeti
İslam tarihinin en yürek burkan sahnelerinden biridir bu… Yüzlerce çarpışmadan sağ çıkmış, koca imparatorlukları dize getirmiş o dev cüsseli yiğidin, yastığa baş koyup bir mum gibi eriyerek vefat etmesi… Hz. Hâlid’in dünyada lezzet aldığı tek şey, Allah ve Resûl’ü yolunda cihat etmekti. Cihadın, çok sevdiği bir kadınla evlendiği geceden veya bir erkek çocukla müjdelendigi günden daha lezzetli olduğunu söyleyen Hz. Hâlid, başka sefer de bunu şu sözleriyle ifade ediyordu: “Resûlullah tarafından gönderilen bir askerî birlik içerisindeydim… Ayaz ve buzlu bir geceydi. Düşmanla karşılaşmak için sabırsızlıkla sabahı bekledim. Yeryüzünde benim için o geceden daha tatlı bir an yoktur. Kazançlı olmak istiyorsanız…
Bu muazzam hatıra, Hz. Halid bin Velid’in sadece bir “savaş makinesi” değil, aslında Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan bir “pervane” olduğunu gösterir. Onun sarsılmaz askeri dehasının ardındaki asıl kuvvetin, o yırtık sarığın içindeki incecik saç tellerinde gizlenen muhabbet olduğunu keşfedelim: Yermük, tarihin akışının değiştiği, kılıçların gökyüzünü yardığı bir mahşer meydanıydı. Ancak o dehşetli anlarda İslam’ın Başkomutanı, yırtılmış, eski bir sarığın peşine düşmüştü. Askerler şaşkındı; binlerce kılıcın ve kalkanın olduğu bir meydanda eski bir bez parçasının ne kıymeti olabilirdi? Halid (r.a.) için o bez parçası, kainatın sultanından kalan bir emanetin mahfazasıydı. O, zaferlerini sadece stratejisine değil, o sarığın kıvrımları arasına sakladığı “bereket…
Uzza’nın kül oluşu, Halid’in gözyaşı
Peygamberimiz (s.a.v), Mekke’nin Fethi’nden sonra Hz. Hâlid’i, Uzza putunu yıkması için de görevlendirmişti. Bu muazzam hadise, sadece bir putun devrilmesi değil; kalplerdeki sahte bağlılıkların, asırlık karanlıkların ve babadan oğula geçen o körü körüne inadın, İslam’ın nuruyla nasıl parça parça edildiğinin destanıdır. Gelin, Hz. Halid’in bu sarsıcı imtihanını ve ruhundaki o büyük dönüşümü, nefsimize hisseler çıkararak yeniden soluyalım: Hz. Halid bin Velid (r.a), Mekke’nin en mağrur putu olan Uzza’yı yıkmaya gittiğinde, karşısında sadece bir taş veya ağaç parçası bulmadı. Bakıcısının dağlardan yükselen çığlığı eşliğinde, karanlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan o simsiyah, saçları dağılmış, dişlerini hırsla gıcırdatan, çırılçıplak, saçı başı darmadağınık,…
İslam tarihinin en dehşetli, en heybetli sahnelerinden biridir bu… Bir tarafta “Seyfullah” (Allah’ın Kılıcı) unvanını bizzat Efendimiz’den (s.a.v.) almış, girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiş, adı zaferle özdeşleşmiş dâhi komutan Halid bin Velid (r.a.)… Diğer tarafta ise adaletiyle arzı titreten, tevhid akidesinin saflığını gözünden bile sakınan Hz. Ömer (r.a.). Şam önlerinde zafer müjdeleri birbiri ardına gelirken, Hz. Ömer’den sarsıcı bir karar çıkar: “Halid azledilmiştir! Ordu komutanlığı artık Ebû Ubeyde’nindir!” Neden? Hz. Ömer’in Halid ile bir davası mı vardı? Hâşa! Ömer (r.a.), ümmetin kalbinde filizlenmeye başlayan o gizli tehlikeyi ferasetiyle görmüştü: “Zaferi Halid kazandırıyor” inancı… İnsanların tevekkülünü zedeleyen, zaferi Allah’tan değil de bir…
Acıyı dişiyle ısıran sadakat Ebû Ubeyde bin Cerrâh
Uhud’un o en dehşetli anı… Yer gök sarsılıyor, oklar yağmur gibi yağıyor. İslam ordusunun sarsıldığı o kritik saniyelerde, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) etrafında etten ve kemikten bir kale örülmüş. O kalenin en sağlam taşlarından biri, Ümmetin Emin’i Ebû Ubeyde… Savaşın tozu dumanı yatıştığında manzara yürek dağlayıcıydı. Kâinatın Güneşi’nin mübarek dişi kırılmış, alnı yarılmış ve miğferinin iki demir halkası yanağına saplanmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) feryat ederek koştu yanına, o halkaları çıkarmak istedi. Ama Ebû Ubeyde, bir gölge gibi atıldı öne: “Allah aşkına Ebû Bekir, bu şerefi bana bırak!” dedi. Acıyı Dişiyle Isıran Sadakat Ebû Ubeyde bir an durdu. Eğer o halkaları…
Bedir’in toz dumanı dinmiş, semadan mücahidlerin şanını yücelten ayetler bir bir inmeye başlamıştı. Ayetler, cihat meydanlarında ter dökenleri, evlerinde oturanlardan kat kat üstün kılıyordu. O an, mescidin bir köşesinde, dünya aydınlığına kapalı gözleriyle bu kutlu müjdeyi dinleyen bir gönül vardı: Abdullah İbn-i Ümmi Mektûm (r.a). Mücahidlerin derecesini duydukça sinesi daraldı, yüreği bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gözleri görmüyordu ama gönlü Allah yolunda koşmak için yanıp tutuşuyordu. Boynu bükük, gözyaşları içinde Allah Resûlü’ne (s.a.v) yöneldi: “— Ya Rasûlallah! Cihâda gücüm yetseydi, vallahi ben de çıkardım…” O nida, bir acziyetin değil, devasa bir iştiyakın haykırışıydı. Sonra ellerini semaya açtı; o kapalı gözlerden…
Bırakın dilini keseyim!
İslam tarihinin o en celalli, en adil ama en hassas yüreği Hz. Ömer (r.a)… Bir gün, kendi öz evladı Ubeydullah’ın, Bedir aslanlarından Mikdad bin Esved’e (r.a) karşı dilini uzattığını, edebi aşan bir söz sarf ettiğini duyar. O an Ömer’in (r.a) sinesinde bir volkan patlar. Ama bu babalık hırsı değil, imanın namusudur. Niyetindeki ciddiyet öylesine derindir ki, sahabenin hukukuna sürülen o lekeyi ancak o dilin kesilmesi temizleyecektir. Sahabeler araya girer, “Ya Ömer, evladındır, bağışla!” diye yalvarırlar. Ömer (r.a), gözlerinde davanın o sarsılmaz heybetiyle haykırır: “Bırakın beni! Onun dilini keseyim ki; bundan sonra hiç kimse Peygamberin ashabına sövme cüretini kendinde bulamasın!” Şifa-i…
Kesik uzuvların şehadeti Abdullah bin Cahş (r.a)
Kesik uzuvların şehadeti Abdullah bin Cahş (r.a): Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın (r.a), Allah Resûlü’nün (s.a.v) “Allah’ım! Sa’d’ın duasını kabul eyle” duasıyla müjdelenmiş, her duası semada icabet bulan bir zat. Sahabeler onun duasını almaya koşar, bedduasından ise titreyerek sakınırlardı. Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın (r.a) o titrek sesiyle anlattığı Uhud’un o kan kokulu meydanını bir hayal edin, kardeşlerim… Gözlerimizi kapatalım ve o anın dehşetini hissetmeye çalışalım. “İşte o gün, o toz dumanın arasında Abdullah bin Cahş (r.a) ile karşılaştım.” “Hemen yanıma gelip beni bir kayanın arkasına çekti. Ve dedi ki bugün ben dua edeceğim sen âmin diyeceksin sen dua edeceksin ben âmin…
Bir Devenin Yularında Gizlenen Şeref: Ömerî Bir Duruş
Ümmetin emini Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a) Kudüs’ü kuşatmıştı. Kudüs Patriği ve şehrin valisi bizzat Halife Ömer (r.a) gelirse onunla anlaşma yaparız demişlerdi. Ebu Ubeyde, durumu bir mektupla acilen Medine’deki Halifeye haber vermiş ve Hz. Ömer (r.a) istişare neticesinde Kudüs’e gitmeye karar vermişti. İslam devletinin koca Halifesi Hz. Ömer (r.a), büyük bir orduyla büyük şaşaayla mı sefere çıkacaktı. Hayır, sadece kölesiyle birlikte tek bir deveyle yola çıkar Hz. Ömer (r.a). Yolculukta kölesiyle deveye sırayla biner. Kudüs’e yaklaşınca deveye binme sırası kölesine gelir. Köle; “Efendim, sıra bende ama Kudüs’e yaklaştık. Benim deve üzerinde, sizin yaya olmanız doğru olmaz. Kudüs kapısındayız.…
Ölümün Kara Sevdalısı Enes bin Nadr
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, kanın mürekkep, canın ise mühür olduğu bir destandır bu… Uhud’un rüzgarıyla savrulan değil, o rüzgara karşı dağ gibi duran bir imanın hikayesi. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِۚ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُۘ وَمَا بَدَّلُوا تَبْد۪يلًاۙ Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Öyle ki onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehîd oldu), kimi de (şehîd olmayı) bekliyor! Fakat (onlar) hiçbir şekilde (verdikleri sözü) değiştirmediler. Ahzâb Sûresi(33) 23. Ayet Enes b. Mâlik Hz.leri bu ayette kastedilen şahıs amcam Enes bin Nadr ve emsalidir diyordu. Bedir Savaşı’na Medine dışında bulunması nedeniyle katılamamıştı. Gözlerinizi…
Bahanelerin Bittiği Yer: Ümmü Mektûm
Allah-u Teâlâ, insanları ellerindeki imkânlar ile imtihan eder ve onlara güçleri nispetinde vazifeler yükler. O halde, bizim de imkânlarınız ölçüsünde Allah için muhakkak yapabileceğiniz bir hizmetimiz vardır. Onu razı edecek bir amelimiz vardır. Ve bizler bu hizmeti yapmak ile mükellefiz. Sahabeden Abdullah bin Ümmü Mektûm (r.a) hazretleri; âmâdır, gözleri görmez. Bir gün cihad meydanında sahabeler O’nu; zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış, atının üzerinde naralar atarken görürler ve hayretle ona şöyle derler: “Sen âmâsın, sana cihad farz değil. Burada ne işin var?” İşte o gün, o sahabe, görmediği düşmana karşı değil, içindeki o “yapamazsın” diyen nefse karşı kılıç kuşanmıştı. Atının üzerinde bir…
Ümmetin emini Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)
Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a), Hz. Ömer devrinde Şam valisiydi. Heraklius büyük bir orduyla şehre yürüdüğünde, yanında savunmaya yetecek güç yoktu. Şehri koruyamayacağını anlayınca halkı topladı. Herkes merak ve endişe içindeydi… Çünkü böyle anlarda insanlar ya zulüm görür ya da terk edilir. Fakat o, bambaşka bir şey yaptı. Halka döndü ve dedi ki: “Biz sizden cizye aldık. Bunun karşılığında sizi korumamız gerekiyordu. Fakat şimdi sizi koruyacak gücümüz yok. Bu sebeple sizden aldığımız malları size iade ediyoruz. Çünkü sizi koruyamadığımız hâlde bunu elimizde tutmak zulümdür.” Bu sözler söylenirken sadece bir karar açıklanmıyordu… İslam’ın ahlâkı konuşuyordu. Toplanan mallar tek tek iade edildi.…
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا Allah ki, gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere çeşit çeşit meyveler, ürünler çıkaran O’dur. Koyduğu kanunlara uyarak denizde yüzüp giden gemileri size boyun eğdiren ve ırmakları hizmetinize veren de O’dur. Bir düzen içinde kendi yörüngelerinde dönüp durmakta olan güneşi ve ayı hizmetinize veren ve gece ile gündüzü de faydanıza sunan yine O’dur. Hâsılı O size, kendisinden istediğiniz her…
Ya Hristiyan veya ateistler haklıysa?
“Ya Hristiyanlar veya ateistler haklıysa?” diye bir soru zihne gelebilir. Bu sorudan kaçmamalıyız; tam tersine, ciddi bir şekilde cevap aramalıyız. Ancak bu konuyu korkuyla, önyargıyla ya da alışkanlıkla değil; akıl, mantık, tarih bilgisi, vicdan ve adalet duygusuyla değerlendirmeliyiz. İnsan ön yargılarını bir kenara bırakıp dürüstçe baktığında; hangi yolun daha tutarlı, hangi inancın çelişkisiz, hangi görüşün tarih ve gerçekler karşısında daha sağlam olduğunu görebilir. Gerçek, gürültüde değil; kanıtta ve doğrulukta ortaya çıkar. Bu nedenle mesele, bir ihtimal oyunu değil; samimi bir araştırma ve adil bir değerlendirme işidir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki hidayet ve tevfik ancak Allah’tandır. 1- Hakikat çoğul olmaz Hakikat,…
Kur’ân’ın sarsıcı ifadesi: Nüzül
Kur’an-ı Kerim’de cennet ehli için kullanılan “Nüzül” (نُزُل) kelimesi, lügat manası itibariyle “bir misafire indiği ilk anda sunulan ikram, iştah açıcı başlangıç, aperatif” demektir. نُزُل (nüzül) kelimesi Kur’ân’da hem cennet ehli hem de cehennem ehli için kullanılır. Fakat iki kullanım arasında çok çarpıcı bir tezat vardır: Cennet için ikramın başlangıcı, cehennem için ise alaylı bir ilk karşılamadır. وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ Cennette canınızın çektiği her şey vardır; orada istediğiniz her şey sizindir.” نُزُلًا مِنْ غَفُورٍ رَح۪يمٍ۟ Gafûr, Rahîm olan Allah’dan bir nüzül olarak. Fussilet 31- 32 لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ…
Namazdaki salât şirk mi, yoksa cehaletin ürünü mü?
Namazdaki salât şirk mi, yoksa cehaletin ürünü mü? Bazı kimseler, ilimden nasipleri olmadığı için, namazdaki salât ve şehadeti dahi şirk olarak değerlendirecek kadar hataya düşmüşlerdir. Fahreddin er-Razi Hazretleri bu konu hakkında şöyle buyurmuştur. Burada şöyle ince bir hakikat vardır: Namazın başında da sonunda da “Allah” ismi yer alır. Böylece namaz kılan kimse, ibadetinin başından sonuna kadar Allah ile olduğunu idrak eder; O’nun huzurunda bulunduğunu hisseder. Şayet biri çıkıp, “Namazda geriye sadece ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah’ demek ve Peygamber’e salât u selâm getirmek kalıyor” derse, biz deriz ki: Bu kısımlar, namazın özünden bağımsız değil; bilakis çok hikmetli bir sebebe binaen namazın…
Neden “Rabbi’l-Âlemîn” Denildi?
Fahreddin Râzî Hazretleri, tefsirinde Cenâb-ı Hakk’ın رَبِّ الْعَالَمِينَ buyurmasının hikmetini izah ederken şöyle der: Cenâb-ı Hakk’ın, اَلْحَمْدُ للهِ خَالِقُ الْعَالَمِينَ buyurmayıp da اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ buyurmasının derin bir hikmeti vardır. Bunun sebebi şudur: İnsanlar, sonradan meydana gelen bütün varlıkların, varlık sahnesine çıkarken bir yaratıcıya muhtaç olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yani hiçbir şey kendiliğinden var olmaz; mutlaka bir مُحْدِث(var eden) gerekir. Fakat bu varlıkların, var olduktan sonra varlıklarını devam ettirebilmek için de bir sebebe muhtaç olup olmadıkları konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları demiştir ki: “Bir şey var olduktan sonra artık devamı için başka bir şeye muhtaç değildir.” Hâlbuki hakikat böyle değildir.…
Ya kapı bağışa, ya bağış kapıya uygun olmalı
Bir hükümdar, tebaasına yayınladığı bir fermanın başında kendisini hangi sıfatla tanıtıyorsa, o hükümdarın önceliği odur. Cenâb-ı Hakk, Kur’an’ın her kapısını (sureleri) Rahmân ve Rahîm anahtarıyla açarak şunu ilan eder: “Ey kulum, seninle olan münasebetim her şeyden önce merhamet üzerinedir. Gazabımdan önce rahmetim gelir.” Besmele’deki bu sıfatlar bir nevi “eman” (güvenlik) yazısıdır. Bir kul “Bismillahirrahmanirrahim” dediğinde, aslında Allah’ın o sonsuz merhamet denizine atlamış olur. Fahruddin Razi Hazretleri bu konu hakkında şöyle der. Cenâb-ı Hakk kendisini Rahmân ve Rahîm diye adlandırdı. O halde, nasıl merhamet etmesin? Anlatıldığına göre, bir dilenci zengin bir kimsenin kapısında durarak, bir şeyler istemişti. Bunun üzerine kendisine çok…
Neml suresinin 30. ayetine ilk bakışta garip bir durum dikkat çeker: Hz. Süleyman (a.s.), neden mektubunda kendi ismini Allah’ın isminden önce zikretmiştir? Bu, zahiren bir takdim gibi görünse de, acaba arkasında hangi ince hikmetler saklıdır? اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır. Neml Sûresi(27) 30. Ayet Fahru-r Razi hazretleri tefsirinde buna birkaç vecihle cevap verilir buyurmuştur: Birincisi:Belkıs, hiç kimsenin girmesi mümkün olmayan odasında mektubu yastığının üzerinde buldu. Duvarın üzerinde Hüdhüd’ü görünce, bunun Hz. Süleyman’dan geldiğini anladı. Mektubu eline alıp, “Bu Süleyman’dandır” dedi. Mektubu açınca “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesini gördü ve bunu…
Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münâcat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır. Kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münâcat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu ifadeleri, kâinatın en yüksek meyvesi olan “Kâmil İnsanların” (peygamberler, büyük veliler, asfiyalar) iç dünyalarındaki manevi tecrübelerin, Allah’ın varlığına…
Her bir taifesi icma ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakiki muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddi talep ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî’nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi… Her bir taifesi icma ve tevatür kuvvetini taşıyan Tevatür: Yalan üzerine birleşmesi imkânsız ordu gibidir. Tevatür, bir haberi öyle çok ve öyle…
Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak’ı gösteriyor. Evet, âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zatların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anâsır gibi bütün cemadatın kemal-i itaatle ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-u Bi’l-hakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi… “Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak’ı gösteriyor.” Bu cümlede, kâinatın devasa bir “mescid” olduğunu ve içindeki her varlığın kendine has bir dille Allah’ı tesbih ettiğini anlatır. Üstadımız, burada ibadeti sadece seccade başında yapılan bir eylem olarak değil, her varlığın yaratılış…
Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar aleyhimüsselâm, bâhir ve zahir mu’cizatlarına istinad ederek ve bütün kulûb-ü münevvere aktabı olan evliyalar, keşif ve kerametlerine itimat ederek ve bütün ukûl-ü nuraniye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek bir tek Vâhid-i Ehad, Vâcibü’l-vücud, Hâlık-ı külli şey’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir. Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun? “Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar aleyhimüsselâm, bâhir ve zahir mu’cizatlarına istinad ederek…” İnsanlık…
Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulatını ondan almak ve o camide, âcize, cahile olan zerrata gayet şuurkârane ve gayet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelal’in ve o Sâni’-i Zülkemal’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni’-i Hakîm’i akla gösterir. Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde onu görmek ve tanımak istemezsen aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. “Zerreler âlemini hadsiz ve…
Terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile mesela, topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sümbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi… “Terkibat-ı mevcudat tabir edilen terkip ve tahlil hengâmındaki…
Öyle de camid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi… 1. Camid ve Basit Unsurlar Camid; hayatı, şuuru ve iradesi olmayan, ne yaptığını bilmeyen varlık demektir. Mesela bir taş düşün: Yüzyıllarca aynı yerde durur ama ne kendini korur, ne yer değiştirir, ne de bir amaç güder. Toprak da böyledir; içine atılan bir gül tohumu ile bir diken tohumu arasında tercih yapmaz. Önüne ne gelirse onu kabul eder. Su, en hayati…
Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemal-i intizamları ve kemal-i mevzuniyetleri ve kemal-i ziynetleri ve icadlarının suhuleti ve birbirine benzemeleri ve bir tek fıtrat izhar etmeleri, nasıl ki bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Metni Tahlil Etme Usûlü Bu cümle, gelişi güzel okunacak bir ifade değil; bakmayı, düşünmeyi ve hükme varmayı öğreten bir usûldür. 1- Evvela: Nereye Bakacağız? Metin bize 6 ana pencere açar. Önce bunları ayrı ayrı tespit ederiz: kemal-i intizamları kemal-i mevzuniyetleri kemal-i ziynetleri icadlarının suhuleti birbirine benzemeleri bir tek fıtrat izhar etmeleri, 2- Sonra: Neyi Göreceğiz? Sadece bakmak yetmez;…
Öyle de gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâat-ı ayniye gibi zahirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sâni’-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerîm’in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir. İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i a’zam açılıyor ki on iki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile…
Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîm’in vücudunu ihsas eder ve rububiyetine işaret eder. Hem nasıl bütün kalplere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren İnsanlar İçin: Ulûm ve Hakikatlerin Bildirilmesi İnsanın “her nevi ulûm ve hakikatleri” bilmeye kabiliyetli olarak yaratılması, Risale-i Nur’un en temel insan tanımıdır. Bu ifade, insanın sadece biyolojik bir canlı değil, kâinatın sırlarını çözen bir “müfettiş” ve ilahi isimlerin tecellilerini okuyan bir “muhatap” olduğunu vurgular. İnsanın ilhamı küllîdir. Bilimdeki büyük keşiflerden, kalpte doğan manevi hakikatlere kadar her…
Altıncı Pencere-9- Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını…
Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Öyle de bütün hayvanî cesetlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, Ceset ile ruh arasındaki ilişki sıradan bir birleşme değildir. Her bir hayvanın vücut yapısı, onun ruhunun ihtiyaçlarına göre yaratılmıştır. Ruh, “Âlem-i Emir”den gelen, hayat sahibi, şuur sahibi ve harici bir vücut giydirilmiş bir kanundur. Dolayısıyla,…
Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, her biri ferden ferdâ yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini ve şümul-ü hikmetini ve cemal-i sanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. “Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, “Ecsam-ı nâmiye”, büyüyüp yetişen cisimler demektir. Bir canlı büyürken hücreleri rastgele değil, milimetrik bir düzenle hareket eder. Ayrıca her canlı, hayatta kalması için gereken cihazlarla donatılır. Büyümek zamanında muntazaman hareketleri Tohumun toprağı yarıp gün yüzüne çıkması sıradan gibi görünse de,…
Altıncı Pencere-7- Öyle de bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü…
Öyle de bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Metni Tahlil Etme Usûlü Bu cümle, gelişi güzel okunacak bir ifade değil; bakmayı, düşünmeyi ve hükme varmayı öğreten bir usûldür. 1- Evvela: Nereye Bakacağız? Metin bize üç ana pencere açar. Önce bunları ayrı ayrı tespit ederiz: Eşkâl-i muntazamalar (şekiller) → Yaprakların biçimleri Ayrı ayrı vaziyetler (yerleşimler) → Duruşları, konumları Cezbekârane mevzun hareketler (hareketler) → Rüzgârla ahenkli titreşimleri Yani bakışımız dağınık olmayacak. Önce şekle, sonra yerleşime, sonra…
Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir. Sahralarda ve dağların küçük küçük tepelerinde, birbirinden farklı ama hepsi son derece muntazam çiçeklerin açması; basit bir süs değil, derin bir hakikatin ilanıdır. Dağları Bu Kadar Hikmetle Süslemek Nasıl Bir Fiildir? Dağa birçok hikmetler verip onu türlü türlü çiçeklerle süslemek; ilim, irade, kudret ve rahmetin birlikte tecelli ettiği küllî bir fiildir. Çünkü bir dağın süslenmesi demek; sadece çiçeği yaratmak değil, o çiçeğin yaşayacağı toprağı hazırlamak, suyunu göndermek,…
Öyle de zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Üstadımız bu bahsi Ayetü-l Kübra’da şöyle anlatıyor Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler, akılları hayret içinde bırakır. Mesela, dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek zemin, o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor. Demek,…
Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, İşte o katrelerin taşıdığı bu hikmetler ve faydalar, onların başıboş olmadığını; bilakis büyük bir nizam ve hikmet altında gönderildiğini gösterir. Şimdi bu katrelerin yeryüzünde meydana getirdiği faydalara dikkat edelim: 1-Hayatı Diriltir: Kurumuş toprakları canlandırır, bitkileri yeşertir, ölü gibi görünen yeryüzünü yeniden hayatla doldurur. وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ…
Müminler Cehenneme girecek mi?
Müminler Cehenneme girecek mi? وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّاۚ Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Meryem Sûresi(19) 71. Ayet ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِيًّا Sonra Biz Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız. Meryem Sûresi(19) 72. Ayet Âyet-i kerimede zikredilen “cehenneme uğramak” meselesi, İslâm âlimleri arasında derinlemesine ele alınmış ve farklı şekillerde izah edilmiştir. Bu ihtilafın temelinde “vürûd” kelimesinin anlamı yatmaktadır. Ekserî âlimlere göre ayetteki hitap umumîdir; yani mümin-kâfir ayrımı yapılmaksızın herkes cehenneme uğrayacaktır. Çünkü ayette hiçbir istisna yoktur ve…
Hz. Âişe (r.anha) validemiz kaç yaşında evlendi?
Hz. Âişe (r.anha) validemiz kaç yaşında evlendi? Müslümanlar olarak ne gizleyecek bir zaafımız ne de utanılacak bir geçmişimiz vardır. İnancımız ve kaynaklarımız açıktır, berraktır. Bu sebeple, modern dünyanın beklentilerine göre hakikati eğip bükmeyi asla doğru bulmayız. Bizim ölçümüz tepkiler değil, hakikatin kendisidir. Bu sebeple meseleler, başkalarını memnun etme kaygısıyla değil; hakikate sadakatle ele alınır. Bu mesele değerlendirilirken üç temel kaynağa başvurmak durumundayız: Kur’an, Sünnet ve tarih/siyer kaynakları. Kur’an’da evlilik yaşına dair doğrudan bir belirleme yoktur; çünkü bu husus, sabit bir yaşla değil, buluğ ve rüşd ile ilgilidir ve şartlara göre değişir. Sünnet kaynaklarında ise Hazreti Âişe’nin evlilik yaşıyla ilgili sahih…
Öyle de bağlardaki muntazam nebatat ve nebatatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, külliyetleriyle gayet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. 1. Bağlardaki Muntazam Nebatat Bağlardaki “muntazam nebatat” (intizamlı bitkiler), kâinatın kör bir tesadüfün oyuncağı olmadığını, aksine her bir zerresinin bir hesap ve program dâhilinde hareket ettiğini ispat eder. Bitkilerdeki bu “nizam” ve “intizam”, bir Münazzım’ın (Düzenleyici) ve Sâni-i Hakîm’in varlığına (vücuduna) şu pencerelerle şehadet eder: Vücuduna Şehadet: 1. “Kör Kuvvet”ten Çıkan “Hassas Geometri” Toprağın altı karanlık,…
Hem nasıl berrde ve bahirde kemal-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemal-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyasta azamet-i uluhiyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Bu cümle aslında hayvanlar âlemini üç büyük pencereden gösteriyor: rızık (rahmet), suret (hikmet), duygular (rububiyet). Her biri hem Allah’ın varlığına (vücuduna) hem de birliğine (vahdetine) ayrı ayrı delil oluyor. Şimdi bunu üç başlıkta anlamaya çalışalım: 1- Kemal-i Rahmet ile Rızıkları Verilen Hayvanat Bir düşün Kemal-i Rahmet ile Rızıklandırılma…
İnkılâb-ı hakaik muhaldir ne demek?
“İnkılâb-ı hakaik muhaldir” demek: “Hakikatlerin (gerçeklerin) özünün değişmesi imkânsızdır” demektir. Kelime kelime incelediğimizde: İnkılâb: Bir halden başka bir hale dönüşme, kökten değişme. Hakaik: Hakikatler, gerçekler, bir şeyin ne ise o olması. Muhaldir: İmkânsızdır, aklen kabul edilemez. Yani bu cümle; “Hakikatlerin birbirine dönüşmesi imkânsızdır” anlamına gelir. Bu kaide, varlıkların temel mahiyetlerinin (özlerinin) değişmeyeceğini ifade eder. Yani bir şey ne ise odur; mahiyeti başka bir şeye dönüşemez. Görünüş değişebilir ama hakikat değişmez. Yani bir varlığın özü değişmez; sadece şekli, rengi, özellikleri değişebilir. Bu kurala göre, bir şeyin zıddına veya tamamen başka bir hakikate dönüşmesi aklen mümkün değildir. Evrimde iki farklı iddia vardır:…
Peygamberimiz (s.a.v) neden çok evlilik yaptı?
Yanlış Yaklaşımlar ve Batılı Eleştiriler Peygamberimiz (s.a.v) neden çok evlilik yaptı? İslam’ın yüceliğini kavrayamayan ve ona karşı önyargıyla yaklaşan bazı Batılı yazarlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) çok evliliğini eleştirerek haksız ithamlarda bulunmuşlardır. Bu yaklaşım, hem tarihî gerçekleri göz ardı eden, hem de ön yargılara dayanan bir bakış açısıdır. Bu, hakikati araştıran bir aklın değil; peşin hükümle konuşan bir zihnin ürünüdür. Her şeyden önce bilinmelidir ki, Efendimiz (s.a.v), 25 yaşına kadar tertemiz bir hayat yaşamış, hiç evlenmemiştir. Şehvetin kolayca tahrik olduğu sıcak bir coğrafyada, böylesine uzun bir süre iffetiyle yaşamak; sıradan bir irade değil, nefis üzerinde kurulan muazzam bir hâkimiyetin açık göstergesidir.…
Peygamber Efendimiz (s.a.v) günahlardan korunmuş (ismet sahibi) olduğu halde, neden sürekli “istiğfar” ederdi? Bazıları bu meseleyi ya bilmeden ya da kasıtlı olarak çarpıtarak şöyle sunar: “Demek ki Peygamber de günah işliyordu ki istiğfar ediyordu.” Peygamber Efendimiz (s.a.v), İslam akaidine göre ismet sahibidir; yani Allah tarafından günah ve hatadan korunmuştur. Bu, onun ilâhî bir güvence altında olduğunu gösterir. Dolayısıyla onun istiğfarını, bizim günah sonrası yaptığımız istiğfarla aynı görmek, meseleyi kökten yanlış anlamaktır. Biz ilk önce Efendimiz (s.a.v)’in ismet sıfatının delillerini zikredelim. Resûl Günah İşlemez: İsmet Hakikati مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” Nisâ…
İbadet Neden Affa Muhtaçtır?
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Nasr Suresi: 3 Kur’ân’da Nasr Suresi’nde geçen “tesbih, hamd ve istiğfar” sıralamasını tefsir ederken Fahreddin Razi şöyle der: Bunda, kuldan sudur eden teşbih ve hamdin, Allah’ın celal ve izzeti ile karşılaştırıldığında günah haline dönüştüğüne, binaenaleyh, bundan istiğfarda bulunmanın da vacib olduğuna bir tenbih ve dikkat çekme vardır. Râzî’nin bu cevabı, kulluk edebinin en ince ve en sarsıcı boyutunu ortaya koyar. Ona göre kuldan sadır olan tesbih ve hamd, her ne kadar ibadet olsa da, Allah’ın celâl ve izzetiyle kıyaslandığında tam anlamıyla yeterli değildir. İnsan…
Neden önce tesbih, sonra hamd, sonra istiğfar?
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Nasr Suresi: 3 Kur’ân’da Nasr Suresi’nde geçen “tesbih, hamd ve istiğfar” sıralamasını tefsir ederken Fahreddin Razi şöyle der: Ayette bir müşkil bulunmaktadır. O da şudur: Tevbe bütün taatlardan önce gelir; sonra, hamd, tesbihten önce gelir. Çünkü, hamd, in’âm sebebiyle yapılır. İn’âm ve ihsan ise, münezzeh zat (Allah) tam sudur ettiği gibi, bazan da başkasından sudur eder. O halde, önce istiğfarın meydana gelmiş olması, bundan sonra hamdin zikredilmesi, daha sonra da tesbihin ifade edilmesi gerekirdi. O halde ifadenin, tamamen bu tertibin aksine gelmiş olmasının sebebi…
Risale-i Nur’da Geçen Arapça İbareler
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَال Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah’a hamd olsun. اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir. مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ Kim taleb eder ve ciddi isterse, isteğine ulaşır. اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ Yokluk ispat edilemez. لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِىءِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani: “Bir emareden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki, şübhe verip, ehemmiyeti olsun.” “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur. إِنَّ الْإِمْكَانَ الذَّاتِيَّ…
Altıncı Pencere اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi bir ism-i a’zamı gösteren gayet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hülâsatü’l-hülâsası şudur ki kâinatın ulvi ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla bir tek neticeyi, yani bir tek Sâni’-i Hakîm’in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Kâinatta neye bakılsa—gökler, yer, gece–gündüz, yağmur, rüzgâr, canlılar—hepsi farklı bir dille aynı…
Beşinci Pencere: Görüyoruz ki eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni bir zamanda
Beşinci Pencere Görüyoruz ki eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def’î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, sanatsız olması lâzım gelirken; çok maharete muhtaç bir hüsn-ü sanatta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib sanatlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar. İşte bu def’î ve âni bir surette bu hârika sanat ve güzel heyet, her biri bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcibü’l-vücud’u gösterir. Şimdi ey sersem…
Dördüncü Pencere İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir. İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, her biri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerîm ve Mücîb’e delâlet eder ve baktırır. İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir. Dördüncü Pencere, kâinatta yükselen üç büyük dua lisanına nazar veriyor: İstidat lisanı, ihtiyac-ı fıtrî lisanı ve lisan-ı ıztırarî… 1-…
Üçüncü Pencere Zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif taifeden (Hâşiye: Hattâ o taifelerden bir kısım var ki bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem’den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir.) ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat envaının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silahları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki hiçbir şüphe kabul etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki o hadsiz derecede hârika olan şu…
Müşebbihe’nin çıkmazı: Arş ve mekân meselesi
Kuran’da, Hakka Suresi 17. ayet şöyle buyurulur: وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ “O gün Rabbinin Arş’ını, onların üstünde sekiz melek taşır.” Bu ayet çok açık: Mahşer günü Arş’ı sekiz melek taşıyacaktır. Müşebbihe şöyle der: “Eğer Allah Teâlâ Arş’ta olmasaydı, Arş’ın taşınmasının bir anlamı kalmazdı. Bu, boş ve faydasız bir iş olurdu. Hele ki ‘O gün huzura arz olunacaksınız’ (Hakka Suresi 18. ayet) ayeti bunu destekler. Çünkü ‘arz olunmak’, ancak ilahın Arş’ta bulunmasıyla anlam kazanır.” Şimdi soruyoruz: Eğer Allah Arş’ta oturuyorsa, melekler Arş’ı taşırken Allah nerede olacak? Üç ihtimal var: 1- “Allah Arş’ın üzerinde olacak” dersen: Eğer Allah’ın Arş’ta bulunduğu…
İkinci Pencere Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki mesela, her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden her birisine karşı birer alâmet-i farika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlık’ına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir. Ey münkir! Hiçbir…
Birinci Pencere: Bilmüşahede görüyoruz ki bütün eşya…
Birinci Pencere Bilmüşahede görüyoruz ki bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcatı ve pek çok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak! Zahirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib’e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla güneşin ziyası, güneşi gösterdiği gibi o hal ve bu keyfiyet, perde-i…
Otuz Üçüncü Söz Otuz Üç Penceredir Bir cihette Otuz Üçüncü Mektup ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ Sual: “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler, pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar. Üstadımız der ki: Mü’minler, Kur’ân’ın bu iki câmi’ âyetinin…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’in ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir. Yahu her şeyi sahib-i hakikisine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilahları kabule muztar kalacaksın. Bu İ’lem, insanın fânilik (geçicilik) korkusuna şifalı bir merhem sürerken, aklı ve kalbi tevhidin o muazzam ferahlığına davet ediyor. Üstad’ın bu içten, “Yahu” diyerek samimiyetle seslendiği ifadeleri kalp penceresinden beraberce okuyalım: “Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman…” İnsan yaşlanır, aynadaki sureti değişir, sevdiklerinden ayrılır ve nihayetinde ölüme…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad’e isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma’kes olan şeylerin adedince hakiki şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun. Üstadımızın bu dersi, “Tevhid”hakikatinin aklen tek mantıklı yol olduğunu, aksi takdirde insanın imkânsız ve hurafelerle dolu bir yola gireceğini harika bir temsil ile anlatır. Buradaki temel mantık şudur: Eğer her şeyi bir tek merkeze bağlamazsan, her bir şeye o merkezin özelliklerini vermek zorunda kalırsın. Gelin, bu derin hakikati verdiği “Güneş” örneği ve diğer misallerle açalım:…
Tesadüf bir açıklama mı, yoksa kaçış mı?
Tesadüf Gerçekten Bir Açıklama mı, Yoksa Kaçış mı? “Tesadüf” diyorsun… Ama bir durup düşünelim: Bu kelime gerçekten bir açıklama mı, yoksa açıklayamamanın yerine konmuş bir etiket mi? Bir kitap düşün. Harfler yerli yerinde, cümleler anlamlı, paragraf bir bütün… Buna “tesadüf” diyebilir misin? Diyemezsin. Çünkü anlam, rastgelelikten doğmaz.Bir telefon düşün. İçinde binlerce parça, kusursuz bir uyumla çalışıyor. Buna “kendi kendine oldu” der misin? Demek aklı inkâr etmektir.Bir insan düşün. Göz, kalp, beyin, sinir sistemi… Hepsi bir planla, bir dengeyle işliyor. Buna tesadüf demek, gördüğünü inkâr etmektir. Tesadüf, düzensizliğin adıdır. Ama kâinat baştan sona nizamdır. O hâlde “tesadüf” burada bir açıklama değil,…
Âlemde tesadüf yoktur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde tesadüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezruatın sümbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tenaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar. Âlemde tesadüf yoktur. Şu kâinatta “rastgelelik”, “başıboşluk” diye bir şey yoktur. Bir kitap düşün… Harfler düzgün dizilmiş, cümleler anlamlı. → Buna “tesadüf” diyebilir misin? Bir telefon düşün… İçinde binlerce parça kusursuz uyumla çalışıyor. → “Kendi kendine oldu” denir mi? Bir insan düşün… Göz, kalp, beyin, sinir sistemi… → Hepsi bir planla çalışıyor. Bu kadar düzen varsa → tesadüf yoktur.…
Bu’diyet ve Kurbiyet ne demektir?
Bu’diyet ve Kurbiyet ne demektir? “Cenâb-ı Hak, her şeye her şeyden daha yakındır. Fakat, her şey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” (Sözler) “Cenâb-ı Hak, her şeye her şeyden daha yakındır. Fakat, her şey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” ifadesi, ilk bakışta zıt gibi görünse de aslında tevhidin en derin hakikatini anlatır. Buradaki “yakınlık” ve “uzaklık” mesafe ile ilgili değildir; biri Allah’ın mahlûkata olan ihatasını, diğeri mahlûkun O’na nisbetle sınırlılığını ifade eder. Bunu anlamak için iki kavramı netleştirelim:, Kurbiyet Kurbiyet, yani yakınlık; Allah’ın ilmi, kudreti ve sonsuz isim ve sıfatlarının ihatasıyla her şeye yakın olmasıdır. Bu yakınlık fiziksel bir yaklaşma değildir. Allah bir yere gelmez,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise Hâlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü nefsinden o daha karibdir. Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlık’ın nazarı ve ilmi altındadır. “Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise…” Yakınlık Neden Sevgiyi Doğurur? İnsan fıtraten şöyle yaratılmıştır: Gördüğünü sever, temas ettiğini sahiplenir, sürekli birlikte olduğunu kendine ait zanneder. İşte bu yüzden der: “Önce can… sonra canan.” Mesela düşün: Sürekli yanında olan birine daha çabuk ısınırsın, her gün gördüğün bir eşyayı bile sahiplenirsin. Uzaktaki değil, yakındaki kalbine daha çabuk girer. Bu adeta değişmeyen bir kanun…
Şule’nin Zeyli بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ İ’lem eyyühe’l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım gelir. Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mani olamaz. Ve keza maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhit bir nazara, en büyük bir şey gibi en küçük bir şeyi veya nev bir ferdini gizletemez. Ve keza küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu sanat…
Fâtır-ı Hakîm’in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi sonsuz bir kurbiyeti de vardır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklım yürüyüş yaparken bazen kalbimle arkadaş olur. Kalp zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Mesela, Fâtır-ı Hakîm’in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de hariç değildir. Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mamulat-ı kudrete bak ki bir parça bu sırra vâkıf olasın. Mesela, biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâni’in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı semavata daha yakın bir yoldur. Zira kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hay, Kayyum isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet, kesif bir şeyin âyinesi ne…
Dualar Hazinesi -6
اللَّهُمَّ هَوِّنْ عَلَيْنَا سَكَرَاتِ الْمَوْتِ Allah’ım! Ölümün şiddetini bize kolaylaştır. وَتَوَفَّنَا وَأَنْتَ رَاضٍ عَنَّا Ve bizi senden razı olduğun hâlde vefat ettir. اللَّهُمَّ أَحْيِنَا مُسْلِمِينَ، وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ Allah’ım! Bizi Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak canımızı al; غَيْرَ خَزَايَا وَلَا مَفْتُونِينَ rezil olmadan ve fitneye düşmeden اللَّهُمَّ انْصُرْ دِينَكَ وَكِتَابَكَ وَسُنَّةَ نَبِيِّكَ، وَعِبَادَكَ الْمُوَحِّدِينَ Allah’ım! Dinine, kitabına, Peygamberinin sünnetine ve tevhid ehli kullarına yardım et. اللَّهُمَّ أَبْرِمْ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ أَمْرَ رُشْدٍ Allah’ım! Bu ümmet için doğru bir idare nasip et. يُعَزُّ فِيهِ أَهْلُ طَاعَتِكَ, وَيُذَلُّ فِيهِ أَهْلُ مَعْصِيَتِكَ Orada itaat ehli aziz olsun, isyan ehli zelil olsun. وَيُؤْمَرُ فِيهِ بِالْمَعْرُوفِ وَيُنْهَى…
Dualar Hazinesi -5
اللَّهُمَّ أَصْلِحْ شَبَابَ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslüman gençleri ıslah et. وَاجْعَلْهُمْ هُدَاةً مُهْتَدِينَ Onları hidayete ermiş, başkalarına da hidayet eden kimseler eyle. لَا ضَالِّينَ وَلَا مُضِلِّينَ Ne sapmış ne de saptıranlardan eyleme. اللَّهُمَّ وَفِّقْهُمْ لِطَاعَتِكَ Allah’ım! Onları sana itaate muvaffak kıl. وَجَنِّبْهُمْ أَسْبَابَ سَخَطِكَ Onları gazabını gerektiren sebeplerden uzak tut. وَاجْعَلْهُمْ ذُخْرًا لِلْإِسْلَامِ وَالْمُسْلِمِينَ Onları İslam ve Müslümanlar için bir hazine kıl. اللَّهُمَّ أَصْلِحْ عُلَمَاءَ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslüman âlimleri ıslah et. وَوَفِّقْهُمْ لِلْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيِ عَنِ الْمُنْكَرِ Onları iyiliği emretmeye ve kötülükten sakındırmaya muvaffak kıl. اللَّهُمَّ أَصْلِحْ وُلَاةَ أُمُورِ الْمُسْلِمِينَ Allah’ım! Müslümanların yöneticilerini ıslah et. وَارْزُقْهُمُ الْبِطَانَةَ الصَّالِحَةَ النَّاصِحَةَ Onlara salih…
Dualar Hazinesi -4
اللَّهُمَّ اجْعَلْ خَيْرَ أَعْمَارِنَا أَوَاخِرَهَا Allah’ım! Ömrümüzün en hayırlısını sonu eyle. وَخَيْرَ أَعْمَالِنَا خَوَاتِمَهَا Amellerimizin en hayırlısını sonu eyle. وَخَيْرَ أَيَّامِنَا يَوْمَ لِقَائِكَ Günlerimizin en hayırlısını sana kavuştuğumuz gün eyle. اللَّهُمَّ اجْعَلِ الْقُبُورَ بَعْدَ فِرَاقِ الدُّنْيَا خَيْرَ مَنَازِلِنَا Allah’ım! Dünya ayrılığından sonra kabirlerimizi en hayırlı menzil eyle. وَافْسَحْ لَنَا فِيهَا وَلَا تُضَيِّقْ عَلَيْنَا فِيهَا Orayı bizim için genişlet. Orada bizi sıkma. وَارْحَمْنَا فِي مَوْقِفِ الْعَرْضِ عَلَيْكَ Huzuruna çıkış gününde bize merhamet et. وَثَبِّتْ عَلَى الصِّرَاطِ أَقْدَامَنَا Sırat üzerinde ayaklarımızı sabit kıl. وَنَجِّنَا مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ Kıyamet gününün sıkıntılarından bizi kurtar. وَبَيِّضْ وُجُوهَنَا إِذَا اسْوَدَّتْ وُجُوهُ الْعُصَاةِ وَالْمُجْرِمِينَ Günahkârların yüzleri…
Dualar Hazinesi -3
اللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ بِعِزِّكَ رَحْمَتَنَا Allah’ım! İzzetinle Senden isteriz. Bize merhamet et. هَذِهِ نَوَاصِينَا الْكَاذِبَةُ الْخَاطِئَةُ بَيْنَ يَدَيْكَ işte bu yalancı ve günahkâr alınlarımız Senin huzurundadır. عَبِيدُكَ سِوَانَا كَثِيرٌ Senin bizden başka kulların çoktur. وَلَيْسَ لَنَا سَيِّدٌ سِوَاكَ Bizim Sen’den başka sahibimiz yoktur. نَسْأَلُكَ مَسْأَلَةَ الْمِسْكِينِ Senden, bir muhtaç gibi istiyoruz. وَنَبْتَهِلُ إِلَيْكَ ابْتِهَالَ الْخَاضِعِ الذَّلِيلِ Sana, zelil ve boyun eğmiş bir kul gibi yalvarıyoruz. وَنَدْعُوكَ دُعَاءَ الْخَائِفِ الضَّرِيرِ Korkan ve çaresiz birinin duası gibi Sana dua ediyoruz. دُعَاءَ مَنْ خَضَعَتْ لَكَ رَقَبَتُهُ Boynu Sana eğilmiş olanın duası gibi, وَذَلَّ لَكَ نَفْسُهُ Nefsi Sana boyun eğmiş olanın duası gibi, وَفَاضَتْ…
Dualar Hazinesi -2
اللَّهُمَّ أَصْلِحْ لَنَا دِينَنَا الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِنَا Allah’ım! İşlerimizin temeli olan dinimizi ıslah et. وَأَصْلِحْ لَنَا دُنْيَانَا الَّتِي فِيهَا مَعَاشُنَا Yaşadığımız dünyamızı da ıslah et. وَأَصْلِحْ لَنَا آخِرَتَنَا الَّتِي فِيهَا مَعَادُنَا Dönüşümüz olan ahiretimizi de ıslah et. وَاجْعَلِ الْحَيَاةَ زِيَادَةً لَنَا فِي كُلِّ خَيْرٍ Hayatı bizim için her hayrı artıran bir vesile kıl. وَالْمَوْتَ رَاحَةً لَنَا مِنْ كُلِّ شَرٍّ Ölümü ise her şerden kurtuluş vesilesi kıl. اللَّهُمَّ آتِ نَفْسَنَا تَقْوَاهَا Allah’ım! Nefsimize takvasını ver. وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا Onu arındır, çünkü onu en iyi arındıran Sensin. أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا Sen onun dostu ve sahibisin. اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ…
Dualar Hazinesi -1
اللَّهُمَّ اهْدِنَا فِيمَنْ هَدَيْتَ Allah’ım! Bizi hidayet verdiklerinin arasında hidayete erdir. وَعَافِنَا فِيمَنْ عَافَيْتَ Bizi afiyet verdiklerinin arasında afiyete kavuştur. وَتَوَلَّنَا فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ Bizi dost edindiklerinin arasında dost edin. وَبَارِكْ لَنَا فِيمَا أَعْطَيْتَ Bize verdiklerini bizim için bereketli kıl. وَقِنَا وَاصْرِفْ عَنَّا شَرَّ مَا قَضَيْتَ Hakkımızda hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru ve uzaklaştır. فَإِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ Şüphesiz Sen hükmedersin, Sana karşı hüküm verilemez. إِنَّهُ لَا يَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ Senin dost edindiğin kimse zillete düşmez. وَلَا يَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ Senin düşman olduğun kimse izzet bulamaz. تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ Ey Rabbimiz! Sen mübareksin ve çok yücesin. لَكَ الْحَمْدُ عَلَىٰ مَا…
İ’lem eyyühe’l-aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap: Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farz et, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlat ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve itkan ile Sâni’in masnuu olduğu gibi ikinci kısım da aynen o Sâni’in masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâni’in ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evladının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı…
Velilerin himmetleri, imdatları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri halî veya fiilî bir duadır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Velilerin himmetleri, imdatları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri halî veya fiilî bir duadır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir halet vardır ki o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse –velev ki fâsık da olsun– Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim. Bu konuya girmeden evvel, tevessül meselesinin doğru anlaşılabilmesi için, onun Ehl-i sünnet itikadında caiz ve meşru bir yol olduğunu bilmek gerekir. Zira hükmü bilinmeyen bir meselede yapılacak izahlar eksik kalır, yanlış anlaşılmalara kapı açar. Tevessül, kişinin Allah’tan bir şey isterken salih…
Allah görüş mü değiştirdi? Yoksa biz mi yanlış anlıyoruz?: Kur’ân’ın Tevrat’ı, İncil’i ve önceki peygamberleri kabul etmesi, dinlerin farklı değil, aynı kaynağın farklı zamanlardaki tecellileri olduğunu gösterir. Buna rağmen bazıları, “Allah önce Tevrat’ı, sonra İncil’i, ardından Kur’ân’ı gönderdi; demek ki görüş değiştirdi” diyerek meseleyi yanlış bir zeminde değerlendirir. Oysa bu iddia, vahyin aslını değil, tarih içinde insanların elinde değişime uğramış hâllerini esas alır. Kur’ân’a göre bütün bu kitaplar aynı ilâhî hakikatin parçalarıdır ve birbirlerini inkâr etmez, bilakis tasdik eder. 1- Din Değişmedi, Şeriatlar Değişti Hakikat şudur ki: Din değişmemiştir; değişen şeriatlardır. Yani Allah’ın varlığı ve birliği, ahiret inancı, peygamberlik hakikati…
Eşit olmayan şartlarda ilâhî adalet nasıl işler?
Eşit Olmayan Şartlarda İlâhî Adalet Nasıl İşler? İnsan çoğu zaman adaleti “herkese aynı şeyin verilmesi” zanneder. Çünkü dışarıdan bakınca eşitlik, adalet gibi görünür. Herkese aynı imkân verilirse sanki haksızlık ortadan kalkacakmış gibi düşünülür. Hâlbuki hakiki adalet, herkese aynı şeyi vermek değil; herkese layık olduğu şeyi vermektir. Çünkü insanlar aynı değildir: Kabiliyetleri farklıdır, güçleri farklıdır, imkânları ve şartları farklıdır. Aynı yükü herkese vermek, aslında adalet değil; zulüm olur. Meselâ küçük bir çocuğa, yetişkin bir insanın kaldırabileceği yükü vermek “eşitlik” olabilir; ama bu adalet değil, açık bir haksızlıktır. Aynı şekilde bir hastayla sağlıklı bir insana aynı sorumluluğu yüklemek de adil değildir. Demek…
Haşa “Allah egoist mi?” sorusuna cevaptır.
Haşa “Allah egoist mi?”sorusu, Allah’ı insan gibi tasavvur eden bir zihnin ürünüdür. Çünkü “ego”, ihtiyaçtan doğar; eksikliğin sesidir, başkalarının takdirine muhtaç olmanın bir yansımasıdır. Soru sahibinin aslında Allah’ı “egoist” zannetmesi, aslında kendi egosunu fark edemeyişindendir. O övülmek istediği için, övülmeyi Allah’a yakıştıramıyordur. Kur’ân’da Allah’ın kendini övmesi ne anlama gelir; bu övgü kime yöneliktir? 1- Allah’ı İnsan Gibi Düşünmenin Yanılgısı “Allah kendini neden övüyor?” sorusu, aslında Allah’ı insan gibi düşünmenin bir sonucudur. İnsan övülmek ister çünkü eksiktir. Değerini başkalarının bakışında arar. Fakat Allah böyle değildir. O, mutlak kemaldir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. O zaten mutlak kemal sahibidir, zaten sonsuz cemalin ve…
Kur’an’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faydaları, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar tâ ki sâmi’in zihni, âyetlerde zikredilen cüz’iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin. Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Kesretten Vahdete Geçiş (Âyetü’l-Kürsî) Kur’ân, bazen geniş bir kesreti (çokluğu) anlatır; sonra hepsini tek bir kudret altında toplar. Âyetü’l-Kürsî’de Allah’ın ilmi, kudreti, hâkimiyeti ve kâinat üzerindeki tasarrufu…
Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette tekid lâzımdır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur’an hakikat ve şeriat, hikmet ve marifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette tekid lâzımdır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder Kur’an’da bazı ayetler tekrar edilir. Ama bu tekrar gereksiz değildir, aksine bir hikmetin gereğidir. Kur’an’daki tekrarın sebebi neyse, aynı sebep zikir ve duanın tekrarını da gerekli kılar. O halde bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetlere bakalım. Üstadımız 19. Sözde şöyle bahseder. Hem herkes…
Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran
İ’lem eyyühe’l-aziz! Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran hususi, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken bazı insanlar, şahıslarına ait hususi nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki en büyük nimet, âmm ve daimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal ve ehemmiyete delil olduğu gibi devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder. Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’an’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü’l-emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalp ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalplerinde can kalmamıştır. Gaflet…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki her bir fert, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor. Ve her bir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber aleyhissalâtü vesselâma… Ve keza her bir fert arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kâinat’a ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzet olur. İşte mü’minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvi, manevî teavün ve birbirine yardımlaşmak ile hilafete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde mükerrem unvanını almıştır. Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair…
İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir. Bu itibarla ehl-i dalal ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfatın, menfaatin tevziinde bir zerreyi bile terk etmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemal; sa’y, tefekkür, sülûk zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürüyor fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor. İnsan nisyandan alındığı için nisyana müpteladır. İnsan,…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tazip etmesi adildir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa adildir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur. Masiyet ile azap arasında kavî bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İtizal, masiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile masiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi masiyet üzerine tazibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlahiyeye münafî değildir. Çünkü şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. Cenab-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazıldır, tazip etmesi adildir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta…
Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz.
Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitaplarında kâinata ait hükümler, nefsü’l-emirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor. Konuya girmeden önce mana-yı harfî ve mana-yı ismî ne demektir onu anlayalım Arapçada kelimeler üçe ayrılır: isim, fiil ve harf. Harf (edat), tek başına anlam taşımaz; ancak başka kelimelerle birlikte anlam kazanır ve onlara hizmet eder. Türkçede de benzer şekilde bazı ekler bu vazifeyi görür. Mesela “Ankara’ya gittim” cümlesinde:…
Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zat ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’e ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar. İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira bir harf, kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder, kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder. Kezalik kudret-i ezelî kitabından olan bir masnû, kendi nefsine kendi cirmi kadar…
Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel
İ’lem eyyühe’l-aziz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken o eğri büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim, müntec bir şekle, bir vaziyete sevk edilmelerinden anlaşılır ki o tohumlar, evvelce de Allâmü’l-guyub’un terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır. Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret…
Dualar üç kısımdır
İ’lem eyyühe’l-aziz! Dualar üç kısımdır. Birisi: İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, mesela acıktıkları zaman kendi hususi lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır. İkinci Kısım: Nebatat, eşcarın bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî dualardır. Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin lisan-ı istidat ile hissedilen istidadî dualarıdır. Evet, her şey Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a dua eder. Üstad bu harika hakikatte, “dua” kavramını sadece ettiğimiz dualardan çıkarıp, tüm kâinatın her an işleyen muazzam bir “isteme merkezi” olduğunu anlatıyor. Kâinattaki her şey, aslında birer dil ile Allah’tan bir şeyler istiyor. 1. Kavlî Dualar (Sözlü ve Sesli Dualar)…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mademki her şeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz’anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır. Ve illâ gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz’edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbibü’l-esbab’dan gaflet etmese itirazlarını tamamen Allah’a tevcih eder. İnsan, hevesinin cennetini arar; hayat, ona hikmetin kışını gönderir. O, hep arzusuna göre bir dünya bekler; oysa dünya, kaderin çizdiği bir imtihan sahnesidir. Çünkü dünya, heveslerin değil, hakikatlerin sahnesidir. Burada…
La ilahe illallah demek yeterli mi?
“Ortak Kelime Aldatmacası: Tevhid Var, Peygamber Yok mu?” قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz müslümanlarız”. (Âl-i İmran 64) Bazı çevrelerin “diyalog” adı altında İslam’ın izzetini küresel güçlerin masasına meze yapma girişimi, Âl-i İmrân 64. ayeti…
Allah ve meleklerin peygambere salâtı ne demektir?
Allah ve meleklerin peygambere salâtı ne demektir? اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin. Ahzâb Sûresi(33) 56. Ayet Salât Kelimesinin Manası “Yüsellûne” kelimesi “salât” kökünden gelen bir fiildir. Salât, lügatte dua, istiğfar ve rahmet manalarına gelir. “En-nebiyyi” kelimesi hakkında Cevherî şöyle der: “Nebi; haber veren, Allah’ın emirlerini bildiren kimsedir.” Salât Allah Hakkında Nasıl Anlaşılır? İmam Fahreddin Râzî şöyle der: “Salât dua anlamına gelince, Allah’ın peygamberine dua etmesi düşünülemez. Çünkü dua, bir başkasından menfaat talep etmektir.…
Hıristiyan ve Yahudiler de cennete girecek mi?
Bakara Suresi 62. ayet ile Hristiyan ve Yahudilere “açık çek” verenler, aslında ayetleri tahrif eden modern din tüccarlarıdır. Şirki cennete sokmaya çalışan bu anlayış, ayetle değil heva ile konuşur.Şimdi ayeti tahlil edelim. اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ Şüphesiz iman edenler; yahudilerden, Hristiyanlardan ve sâbiîlerden de Allah’a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir. Bakara Sûresi(2) 62. Ayet Ayetin Nüzul Sebebi: Tefsir kaynaklarının çoğunda (Vahidi, Taberi, İbn Kesir)…
Nebe’ Sûresi (78) 33. ayette Rabbimiz şöyle buyurur: وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا “göğüsleri tomurcuklanmış aynı yaşta kızlar” Bu ayette geçen ifade, özellikle bazı modern zihniyetler tarafından bağlamından koparılarak Kur’an’a yönelik eleştirilerin konusu yapılmaktadır. Ancak bu yaklaşım, ayetin gerçek anlamını araştırmaktan ziyade, tercüme üzerinden bir algı oluşturma çabasıdır. Peki bu ifade gerçekten Kur’an’ın muradını mı yansıtmaktadır? Yoksa kelimenin asıl anlamı göz ardı edilerek, modern çağrışımlarla üretilmiş bir yorum mudur? 1- “كَوَاعِبَ (Kevâib)” Kelimesinin Asıl Manası Arapçada “كاعب (kâib)” kelimesinden gelen “kevâib”, klasik lügatlerde açıkça ergenlik çağına ulaşmış, gençliğin ilk dönemindeki kadın anlamında kullanılır. Bu ifade, çocukluğu değil; bilakis çocukluktan çıkmış, bedenen olgunlaşmaya başlamış…
Adem’in (a.s.) babası var mı?
Adem’in (a.s.) babası var mı? 1- Kur’ân Hz. Âdem’in yaratılışını açıkça bildirir Kur’ân’da Hz. Âdem’in yaratılışı son derece açık bir şekilde anlatılır: إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِندَ اللّٰهِ كَمَثَلِ آدَمَۚ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ“Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oldu.”(Âl-i İmrân 3/59) Hz. Âdem’e (as) bir baba isnat etmeye çalışanlar, sadece biyolojik bir hata yapmıyorlar; bizzat Allah’ın kurduğu kıyas mantığını da imha ediyorlar. Âl-i İmrân Suresi 59. ayet, bu iddiayı yerle bir eden en büyük mucizedir. Bu ayet, Hz. İsa ile Hz. Âdem arasında doğrudan yaratılış şekli…
Kur’ân neden toptan olarak bir seferde indirilmemiştir?
Kur’ân neden toptan olarak bir seferde indirilmemiştir? 1. Çünkü Kur’ân sadece okunacak değil, yaşanacak bir kitaptı. Kur’ân, sadece bilgi veren bir metin değildir; insanın aklını, kalbini, ahlâkını, ibadetini ve bütün hayatını inşa eden ilahî bir hayat nizamıdır. Böyle bir kitabın bütün hükümleri bir anda inseydi, insanlar onu duyar ama taşıyamazdı. Allah Teâlâ dini kullarının omzuna bir defada yüklemedi; merhametiyle, hikmetiyle, terbiyesiyle adım adım indirdi. Böylece hükümler kuru bilgi olarak değil, yaşayışa dönüşen hakikatler olarak yerleşti. 2. Çünkü insan nefsi bir anda değişmez. İnsan, yıllarca alıştığı hayat tarzını, arzularını, tutkularını, korkularını ve yanlış kabullerini bir günde terk edemez. Nefis, alışkanlıklarına bağlıdır;…
Ey Harun’un kız kardeşi
Hz. Meryem’e yöneltilen bu hitap, Meryem Suresi 28. ayette şu şekilde nakledilir: يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi; annen de iffetsiz bir kadın değildi.”(Meryem, 19/28) Fahreddin er-Râzî burada “Yâ uhte Hârûn / Ey Hârûn’un kız kardeşi” ifadesi hakkında zikredilen görüşleri toparlayıp değerlendiriyor. Metinden çıkan özlü netice şu şekilde verilebilir: Râzî’ye göre bu ifadede geçen Hârûn hakkında dört ihtimal ileri sürülmüştür: Birinci görüş: Hârûn, İsrailoğulları içinde zühd, takva ve salahıyla tanınan meşhur bir salih kişidir. Hz. Meryem ona neseben değil, salah ve iffet bakımından benzetilerek…
Kalbim temiz demek kurtarır mı?
“Kalbim temiz” sözü, çoğu zaman günahın sığınağıdır “Önemli olan kalbin temizliği” sözü aslında ibadeti terk etmenin, haramı işlemenin ve nefse alan açmanın bir bahanesidir. Çünkü gerçekten temiz olan bir kalp, Allah’ın emrini hafife alamaz. Günahı hayat tarzı hâline getiremez. İbadeti önemsiz göremez. Bu söz çoğu zaman kalbi savunmak için değil, nefsi savunmak için kullanılmaktadır. Temiz kalp isyan üretmez, itaat doğurur Eğer bir kalp gerçekten temizse, o temizlik sahibini Allah’a yaklaştırır; Allah’tan uzaklaştırmaz. Secdeye götürür; secdeden kaçırmaz. Haramdan sakındırır; haramla barıştırmaz. Çünkü kalbin temizliği, Allah’a karşı saygı ve bağlılık doğurur. “Benim kalbim temiz” deyip namazı terk eden, orucu hafife alan, haramı…
Bugün birçok günahkâr insan, nasihatten kaçmak için “Allah ile kulun arasına kimse giremez” sözüne sığınıyor. Hâlbuki dertleri hakikati korumak değil; ikaz edilmemek, nefislerinin rahatsız olmamasıdır. Bu yüzden kendilerini Allah’a çağıran hocaya da, âlime de, mürşide de itiraz ediyorlar. اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ “Haberiniz olsun! Halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da birtakım dostlar edinenler, ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler…
Allah gökleri ve yeri neden altı günde yarattı?
Allah gökleri ve yeri neden altı günde yarattı? Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri altı günde yarattığı, Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde zikredilir. إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır…” A‘râf Suresi 54 إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır…” Yûnus Suresi 3 Kur’ân’da Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri altı günde yarattığı bildirilir. Buradaki “gün” ifadesi, mutlaka bizim bildiğimiz yirmi dört saatlik gün demek değildir. Çünkü henüz dünya yaratılmadan, bugünkü manasıyla gün de yoktu. Bu sebeple müfessirler, buradaki…
“Zallâm” denmesi, Allah hakkında zulme kapı açar mı?
Kāf Suresi 29. ayette şöyle buyrulur. مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ “Benim katımda söz değiştirilmez. Ben kullara asla zulmedici değilim.” (Kāf Suresi, 50:29) Burada sorulan mesele şudur: Kur’an’da Allah Teâlâ için “Rabbin kullara zallâm değildir” buyuruluyor. Buradaki “zallâm” kelimesi, Arapçada mübalağa kalıbıdır. Yani ilk bakışta “çok zulmeden” manası verir. Buradan bazıları şöyle bir şüphe çıkarıyor: “Eğer Allah sadece ‘zallâm değildir’ dediyse, bu ‘çok zulmetmez ama az zulmedebilir’ manasına gelir mi? Mesela birine ‘kezzâb değildir’ denince, bu ‘çok yalancı değildir ama bazen yalan söyler’ gibi anlaşılabilir. O halde aynı şey burada da geçerli olur mu?” Cevap: Hayır, böyle…
Neden lânetleşmeye cesaret edemediler?
Mübahale Ayeti ve Necran Hristiyanları Hadisesi Cenab-ı Hak, Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) hakikati hakkında açık delilleri bildirdikten sonra, buna rağmen inatla tartışmayı sürdürenlere karşı Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) mübahaleye çağırmasını emretmiştir: فَمَنْ حَاجَّكَ فِيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَاوَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسَنَا وَأَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْلَعْنَتَ اللَّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ “Artık sana ilim geldikten sonra kim onun hakkında seninle tartışırsa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra dua edip Allah’ın lânetini yalancılar üzerine isteyelim.”(Âl-i İmrân, 3/61) Fahreddin Râzî, Kādî Beyzâvî, Hâzin, Rûhu’l-Beyân ve Âlûsî gibi müfessirlerin beyanına göre bu…