Kur’ân’da sık sık şu ifade geçer:
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Onlar için elim bir azap vardır.”
Burada geçen عَذَابٌ أَلِيمٌ (elîm azap) ifadesi bir sıfat tamlamasıdır.
Bu tamlamada أَلِيمٌ kelimesi “müteellim”, yani acı duyan, elem çeken manasına gelir.Oysa acı duyan ateş değildir; acıyı hisseden insandır. Ateş ne ağlar, ne inler, ne de elem çeker.
Öyleyse Kur’ân neden “elem çeken insan” dememiş de “elemli azap” demiştir?
Üstad Bediüzzaman hazretleri bu soruya şöyle cevap verir: Bundaki hikmet, azabın büyüklüğünü göstermek içindir. عَذَابٌ أَلِيمٌ ifadesi, şöyle bir sahneyi hayale tasavvur ettirir: Ateş onların vücutlarını öyle kaplar; cesetlerini öyle ihata eder; içlerine öyle nüfuz eder ki, onların vücutları adeta bir ateş külçesi olur. Onların cesetlerinde, azaptan başka hiç bir şey gözükmez. O cesetlerden fışkıran ahlar ve bağırmalar, azabın kendisinden geldiği zannedilir.
Yani bağıran, inleyen ve müteellim olan sanki azabın kendisiymiş gibi görünür.
Bu ifade, cehennem azabının büyüklüğünü insanın kalbine korku salacak bir şekilde anlatır. Çünkü o azap, insanı sadece yakmaz; insanı sarar, kuşatır ve onu adeta bir azap külçesine çevirir.
Bir çığlık yükselir… Bir feryat duyulur… Bir inleme gökleri doldurur…
Fakat baktığınızda ateşten başka bir şey göremezsiniz. Ateş bedenin her tarafını öyle kaplamıştır ki, sanki bağıran insan değil ateşin kendisidir. Sanki inleyen insan değil azabın kendisidir.
İşte Kur’ân, bu dehşeti anlatmak için azabı şöyle vasfeder:
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Onlar için elim bir azap vardır.”