Bir imtihan salonuna giren adam, soruları tesadüf sanmaz. Bilir ki her bir soru, bilinçli olarak önüne konmuştur. Ne rastgeledir ne anlamsız. Her biri bir maksat taşır, her biri bir cevap bekler.
İman gözüyle bakınca, dünya da işte böyledir.
Burada rastgele akan bir hayat yoktur. Her an bir sorudur. Her nefes bir imtihan. Her tebessüm, her gözyaşı, her düşüş, her kalkış… Hepsi birer sual, hepsi birer mükâleme.

Sevinç bir sorudur: Şükür ister.
Yüzüne gülen bir gün doğduğunda, kalbine ferahlık çöktüğünde, bir muradın gerçekleştiğinde… Durma. Soru önünde. “Şükrettin mi?” diye sorulur. Cevap vermezsen, o sevinç bir gün boynuna dert olur.
Acı bir sorudur: Sabır ister.
Canın yandığında, umutların tükendiğinde, ardına bakıp ağladığında… Bil ki bir soru önünde duruyorsun. “Sabrettin mi?” diye sorar. İsyan etme. Düşün. Acının kalbine bıraktığı kül, ya sabır olur ya isyan. Hangisi senin imtihan kağıdında yazılı?
Güç bir sorudur: Emanet ister.
Kuvvetli kolların, işleyen aklın, dinmeyen enerjin olduğunda… Kendini sonsuz sanma. O güç sana emanet. “Onu nerede kullandın?” diye sorulacak. Aldanma. Güçlü olmak, imtihanın en ağır kısmıdır.
Zayıflık bir sorudur: Dua ister.
Dizlerin tutmadığında, sözlerin yetmediğinde, kimsesiz kaldığında… O an dua vaktidir. Çünkü zayıflık, sana “Rabbini hatırla” diye gönderilmiş bir sorudur. Ağla, yalvar, sığın. Sorunun cevabı sendedir.
Nimet bir sorudur: Hamd ister.
Önüne konan her lokma, giydiğin her elbise, teneffüs ettiğin her nefes… Hepsi bir soru. “Buna karşı ne yaptın?” diye sorulur. Hamd edersen, nimet artar. Nankörlük edersen, nimet azab olur.
Musibet bir sorudur: Teslimiyet ister.
Başına gelen her felaket, kaybettiğin her şey, aklının almadığı her iş… Orada durma. “Neden ben?” deme. “Razı mısın?” diye sorar. Teslimiyet, imtihanın en zor ama en şerefli cevabıdır.
Gençlik bir sorudur: İffet ister.
Coşkun damarlar, dinmeyen hevesler, uçsuz bucaksız hayaller… Gençlik, başlı başına bir imtihan sorusudur. “Kendini nasıl korudun?” diye sorulacak. İffet, cevabı yazılanların en güzeli.
İhtiyarlık bir sorudur: Rıza ister.
Saçlara düşen beyazlık, azalan kuvvet, yalnızlaşan günler… İhtiyarlık gelince soru gelir: “Kaderine razı mısın?” Rıza gösteren, soruyu kazanır. İsyan eden, kaybeder.
İlim bir sorudur: Amel ister.
Ne okuduğun, ne bildiğin değil; ne yaptığın sorulur. İlim, ağır bir emanettir. “Onunla ne yaptın?” diye sorulacak. Amelsiz ilim, imtihanı kaybetmektir.
Mal bir sorudur: İnfak ister.
Biriktirdiğin altınlar, baktığın hesaplar, büyüttüğün mülk… Hepsi bir soru. “Verdin mi?” diye sorulur. Vermeyen, sorunun altında ezilir.
Makam bir sorudur: Adalet ister.
Bir yere geçtiğinde, söz sahibi olduğunda, insanlara hükmettiğinde… Soru önünde: “Adaletli miydin?” Adaletle hükmeden kurtulur. Zulmeden, kaybettiğini sonra anlar.
Yalnızlık bir sorudur: Tevekkül ister.
Kimsesiz kaldığında, el tutan bulamadığında, sırtını dayayacak bir duvar olmadığında… Soru gelir: “Allah’a güvendin mi?” Tevekkül, o anın en büyük cevabıdır.
Hayat bir sorudur: İmtihan ister.
Doğumla başlayan, ölümle biten bu yolculuk… Baştan sona bir sorudur. “Nasıl yaşadın?” diye sorulacak. Her gün, her saat, her an bu sorunun içinde.
Ölüm bir sorudur: İman ister.
Gözler kapandığında, nefes durduğunda, her şey bittiğinde… Son soru gelir: “İmanın neydi?” O an iman eden, ebedî hayatı kazanır. Kaybeden, sonsuz hüsrana uğrar.
Ve unutma:
İnsan da cin de bu meydandadır. Kimse seyirci değildir. Herkes cevap vermektedir. Kimi ağlayarak, kimi gülerek; kimi şükrederek, kimi isyan ederek; kimi sabrederek, kimi yıkılarak… Ama herkes cevap vermektedir.
Dünya, rastgele yaşanan bir sahne değildir. Dünya, insan ve cin için kurulmuş bir imtihan meydanıdır. Ve her şey bir sorudur, ey insan. Senin cevabın ne olacak?