Close Menu
Nur Divanı
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Soru- Cevap
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Son Eklenenler

Kur’ân, münafıkları neden isim isim ifşa etmez?

Nisan 19, 2026

Kalp nedir?

Nisan 19, 2026

Hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir.

Nisan 19, 2026
Facebook Instagram YouTube X (Twitter) TikTok
Nur Divanı
Facebook X (Twitter) Instagram
Pazartesi, Nisan 20
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Soru- Cevap
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Nur Divanı
Ana Sayfa»Kur'an'dan İnciler
Kur'an'dan İnciler

Hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir.

0
By Nur Divanı on Nisan 19, 2026 Kur'an'dan İnciler

اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ

İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler. Bakara: 5

Fahrur Razi hazretleri şöyle der; Bu ifadede geçen عَلٰىharf-i ceri, “üzerinde olmak” manasıyla sadece bir konumu değil; istilâ hâkimiyet, sebat ve yerleşmişliği anlatır.

“Hidayet üzeredirler” demek, onların hidayeti sadece bilip kabul ettikleri değil; ona tam manasıyla tutundukları, onun üzerinde durdukları ve onda karar kıldıkları anlamına gelir. Nitekim Arapların “sapıklığı binek edindi” ifadesinde olduğu gibi, bir şeye binen kimse nasıl ona hâkim olur ve onu yönlendirirse; müminler de hidayete öylece hâkim olmuş, onunla istikamet bulmuşlardır.

Bu, kuru bir bilgi değil; delile sımsıkı sarılma, onu her türlü şüpheden koruma ve bu hâl üzere sebat etme demektir. İşte bu sebeple Kur’ân, onları sadece iman etmekle değil; o imanı muhafaza edip devam ettirmekle medheder. Çünkü hakikatte makbul olan, bir anlık yöneliş değil; istikrarlı bir bağlılık ve şuurlu bir sebat hâlidir.

Üstadımızda bu manaya binaen şöyle buyurmuştur.

Buna binaen buradaki عَلٰى kelimesi, temsilî bir üsluba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir. Mü’minler tarîk-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.

Demek insan ya binektir ya binendir. Ya nefis ona biner, onu sürükler ya da o nefse biner, onu yönetir. Nefis hâkim olursa, insan taşıyan bir varlığa döner; heva çeker, gaflet sürer, yol aşağıdır ve sonu hüsrandır. Kendini hür sanır ama aslında sürüklenir.

Sonra bir an gelir. Allah hidayet verir. İnsan durur, yönünü çevirir. O nefis burağa döner sen ona binersin. Aynı nefis bu kez terbiye olur; azgın bir sürücü iken, itaat eden bir bineğe dönüşür. Artık sen binersin o taşır.

Yol değişir ve istikamet yükselir. Önce nefis seni götürürken şimdi sen nefsi götürmeye başlarsın.

Nekirede Gizli Azamet

Bu yüzden “hidayet” kelimesinin nekire gelmesi de, onların sahip olduğu bu hidayetin mahiyetinin tam kavranamayacak derecede kıymetli ve derin olduğunu ifade eder.

Tenvin-i tenkir; bir kelimeyi müphem ve belirsiz hale getiren harf demektir. Bu yüzden tenkir, yani belirsizlik durumu bazen tahkiri bazen de tazimi, yani yüceltmeyi ifade eder. Bu, tamamen  siyak ve sibaka bağlıdır.

Hidayetin Allah’tan olduğunu ifade eden مِنْ kelimesinden burada bir cebir hissedilmekte ise de hakikatte cebir değildir. Çünkü onların cüz-i ihtiyarlarıyla hasıl-ı bi’l-masdar olan hidayete yürümeleri üzerine Cenab-ı Hak, o sıfat-ı sabite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir.

Bu parça, hidayet meselesinde insan iradesi ile Allah’ın yaratması arasındaki dengeyi çok ince bir şekilde izah eder. “مِنْ” edatı, hidayetin Allah’tan geldiğini gösterdiği için ilk bakışta bir cebir (zorunluluk) hissi verebilir; fakat hakikatte durum böyle değildir. Çünkü insan, kendi cüz’î iradesiyle hidayete yönelir, yani doğruyu aramayı, ona yürümeyi tercih eder.

İşte bu yöneliş, kulun kesbidir. Ancak bu yönelişin neticesinde kalpte yerleşen, sabit hâle gelen gerçek hidayeti yaratan ve ihsan eden Allah’tır. Demek ki kul yürür, ister ve yönelir; Allah ise o yönelişi bir nur, bir sıfat hâline getirip kalpte yaratır.

Nefsin en tehlikeli oyunu, “iyi bir iş yaptığında” onu sahiplenmesidir. âyet-i kerime, hidayetin kesb (kulun çabası) ile başladığını, ancak halk (Allah’ın yaratması) ile kemale erdiğini belirterek nefsi şu noktada susturur:

  • İrade: Yürümeye karar veren sensin.
  • İhsan: Yürürken ayağına güç, kalbine nur verip o hidayeti bir “sabit sıfat” yapan O’dur.
  • Netice: Başarın varsa tevazu et, çünkü o hidayeti sende halk eden O’dur; hatan varsa dön ve tövbe et, çünkü iradenle o hidayet yolundan sapan yine sensin.

Bu âyet, nefse şunu haykırır: “Sen hidayetin mimarı değil, hidayetin yolcususun.” Nefis, hidayeti “elde edilen bir madalya” sanmasın; hidayet, “üzerinde taşınan ve her an muhafaza edilmesi gereken” ilahi bir binektir. Binek ölürse, kendisi nefsin arzularına binek olur. Bu yüzden hidayet; bir anlık değil, bir ömürlük sebatın adıdır.

Terbiyeyi ifade eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi, onların rızık ile terbiyeleri rububiyetin şe’ninden olduğu gibi hidayetle de tagaddileri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir.

Aynı şekilde “رَبِّ” (Rab) isminin tercih edilmesi de çok manidardır. Rab, sadece rızık veren değil; aynı zamanda terbiye eden, geliştiren ve kemale erdiren demektir. Nasıl ki insanın maddî hayatı rızıkla beslenip gelişiyorsa, manevî hayatı da hidayetle beslenir ve olgunlaşır.

Bu da gösterir ki, insanın hem bedenini rızıkla büyüten, hem de ruhunu hidayetle terbiye eden aynı Rab’dir. Yani rububiyet, sadece bedenleri değil; kalpleri ve ruhları da eğitip kemale ulaştırır.

“Rabbinizden” ifadesi, nefse her sabah şu hakikati hatırlatır: “Senin bedenin rızıkla, ruhun hidayetle terbiye ediliyor. Eğer rızkı veren Rab ise ve senin bedenin buna muhtaçsa; hidayeti veren de aynı Rab’dir ve senin ruhun buna daha fazla muhtaçtır.” Nefis, ‘rızkı arayan el’ ile ‘hidayeti arayan kalp’ arasındaki bu dengeyi kurduğunda, artık dünyada “tüketmek için yaşayan” biri değil; “bedenini rızıkla, ruhunu hidayetle terbiye ederek arş-ı kemâlâta yükselen bir süvari” haline gelir.

📥 PDF İndir
hidayet
Paylaş: Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Önceki KonuMüfessirler neden farklı konuşuyor?
Sonraki Konu Kur’ân, münafıkları neden isim isim ifşa etmez?

İlgili Konular

Kur'an'dan İnciler

Kur’ân, münafıkları neden isim isim ifşa etmez?

Kur'an'dan İnciler

Müfessirler neden farklı konuşuyor?

Kur'an'dan İnciler

اِنَّ ile hükmün tahkiki

Yorum Ekle
Yorum Yap Yanıtı İptal Et

Kur'an'dan İnciler içerikleri
  • Kur’an’da Allah niçin biz diyor ben demiyor?
  • Günahların sevaba çevrilmesi ne demektir?
  • Namaz insanı günahlardan nasıl alıkoyar?
  • Ataların günahına razı olanlar da sorumlu olur mu?
  • İnsan kaybolur, ateş ağlar!
  • “Dinde zorlama yoktur” ayeti nasıl anlaşılmalı?
  • Amelin sonuna ulaşamayan sevabını kaybeder mi?
  • Kur’ân’a göre günahın sorumluluğu kime aittir?
  • Günah dağ gibi olsa da Allah’ın rahmeti ondan büyüktür
  • Zikir sadece dil ile mi yapılır?
  • Yanlış insanları takip etmenin sonu nedir?
  • Melekler insanın fesat çıkaracağını nasıl bildi?
  • Kur’an’da yeryüzü mü önce yaratıldı, gök mü?
  • Hz. Âdem’in ağaca yaklaşması günah mı, hikmet mi?
  • Can mı önce, mal mı? Kur’ân’daki tertibin hikmeti
  • Allah hakkında kullanılan “kâne” fiilinin manası
  • Kasten mümini öldürenin hükmü ve tevbesi
  • Allah mekân ve cihetten münezzehtir
  • Ruhun bedenle ölmediğinin delili
  • Yalandan şeytan bile utanır
  • Şeytanla barış olmaz
  • Allah gizliyi getirir
  • Kalbi diriltmek için nefsin dört kuşunu öldür
  • Neden Hz. İbrahim’e (a.s.) hemen, Hz. Uzeyr’e (a.s.) yüz yıl sonra?
  • İyiliğin reklamı, fakirin mahcubiyeti
  • Hz. İsa (as) yakında insanlarla konuşacak
  • Kur’ân’a göre imanda delilin önemi
  • Delil yakîni artırır
  • Kur’an’ın icazı onun lafızlarında parlar
  • Kur’ân’ın nazmındaki mucize
  • Kıble meselesi vahy-i gayr-i metlûvu ispat eder
  • Kur’ân’ı anlamak için sünnet gerekli mi?
  • Kapılar kapanınca başlayan imtihan
  • Allah demedikçe
  • İmanınız size ne kötü şey emrediyor!
  • İlmiyle konuşup hâliyle yalanlayanlar
  • Namaz ağırsa, kalbi yokla
  • Cumartesi ashabı ve bugünün insanları
  • Karun gibi yükselenler, Karun gibi batar
  • Cennet bir ücret değil, ilâhî bir müjdedir
  • Mânâdaki yakınlığın lafızlardaki tecellisi
  • Hatırlanmak mı, unutulmak mı?
  • Peygamberleri inkâr etmeyiz; derecelerini de inkâr etmeyiz
  • Şeâire saygı, takvanın alametidir
  • Kur’ân’ın hitabındaki hayret veren incelik
  • Kur’ân neden “Yâ Benî İsrâil” der?
  • İsa’nın misali Âdem’in misali gibidir
  • Neden lânetleşmeye cesaret edemediler?
  • “Zallâm” denmesi, Allah hakkında zulme kapı açar mı?
  • Allah gökleri ve yeri neden altı günde yarattı?

Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube TikTok
Son Yazılar
  • Kur’ân, münafıkları neden isim isim ifşa etmez?
  • Kalp nedir?
  • Hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir.
  • Müfessirler neden farklı konuşuyor?
  • اِنَّ ile hükmün tahkiki
Risale-i Nur Cümle İzahları
  • Risale-i Nur
  • Sözler
  • Lem’alar
  • Mektubat
  • Şualar
  • Mesnevî-i Nuriye
Takip Edin
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
© 2026 Feyyaz Medresem - Maddi çıkar gözetilmemesi şartıyla tüm içeriği kaynak göstererek paylaşabilirsiniz.
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • RİSALE OKU

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.