İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Ey nefs! Üstad burada durup uzatmıyor; çünkü daha ne desin?
Fânî bir ömür… Kırık dökük ibadetler… Dikkati dağınık bir namaz… Yarım bir sadaka… Araya giren riya, gaflet, eksik niyet… Bunların hangisi cennet fiyatı eder?
Dünyada bir tüccara git: “Şu kırık saati veriyorum, bana saray ver” de. Seni kapıdan kovar.
Ama Allah, fani malına, kusurlu ibadetine, yarım yamalak kulluğuna karşılık Cennet teklif ediyor. Hem de pazarlık yapmadan. Sırf rahmetiyle…
Ey nefs! Sen olsan, şu sermayeye ne verirdin? Ama Allah, sonsuz saadeti veriyor.
Allah sana Cennet diyor. Öyle bir Cennet ki; yorgunluk yok, ayrılık yok, korku yok.
Gözün gördüğü her şey zevk, kalbin dilediği her şey hazır. Gençlik hiç solmuyor, sevinç hiç eksilmiyor. Bir damla hüzün yok, bir anlık pişmanlık yok. Sevdiklerinle ebedî buluşma, nimetler içinde bitmeyen bir huzur…
Üstelik Allah’ın rızası ve cemâli…
İşte bu yüzden bu kâr, aklı değil; utanmayı gerektirir. Böyle bir alıcı varken, emaneti O’na satmamak akılsızlık değilse nedir?