Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.
Meselâ: Dil ve onda bulunan kuvve-i zâika…
Dil, sadece konuşan bir et parçası değildir; tattığı her şeyle kalbe yol açan ince bir terazidir. Eğer dildeki bu tat alma kuvvesini Fâtır-ı Hakîm’ine satmaz, nefsin hesabına ve yalnızca midenin namına çalıştırırsan; o zaman dil, yüksek bir vazifeden düşer. Hayatın hedefi tabağa iner, lezzet gaye olur. Dil, midenin tavlasında duran bir kapıcı derekesine iner; “gir–çıkar, ye–yut”tan başka vazifesi kalmaz. Tat, şükre değil hırsa hizmet eder; lezzet arttıkça kalp fakirleşir.
Fakat ey nefs! O dili Rezzâk-ı Kerîm’e satarsan, iş tamamen değişir. O zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerini teftiş eden mahir bir nâzır olur. Her lokmada “ne yiyorum”dan önce “kim veriyor?” suali uyanır. Tat, şükre dönüşür; lezzet nimetin kendisinden daha kıymetli bir mânâ taşır. Dil, kudret-i Samedâniyenin mutfağında dolaşan bir müfettiş-i şâkir gibi olur; tattığı her nimette sanatı görür, rahmeti tanır, ihsanı ilan eder.
Aynı dil… Biri onu hayvanî bir kapıcılığa indirir, diğeri onu rahmet hazinelerinin nâzırı yapar. Dilin kıymeti tattığında değil; kime satıldığına göre belli olur.
Bu cümlede Üstad, dilin Allah’a satılmasıyla kazandığı iki yüksek vazifeyi söylüyor. İkisi birbirine yakın ama ayrı ayrı derinlikler taşıyor.
-
Rahmet-i İlâhiyye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri olmak
“Nâzır” kelimesi burada basit bir seyirci değildir. O, emaneti tanıyan, kıymetini bilen, hazineyi yağmalamayan; bilakis koruyan, rapor eden ve takdir eden kimsedir.
“Mahîr” ise bu işi bilinçle, ustalıkla, gaflete düşmeden yapan demektir.
Yani dil, Rezzâk-ı Kerîm’e satıldığında şunu yapar: Bir lokmayı ağza aldığında sadece “güzel” demez. O lokmanın arkasındaki şefkati fark eder. Kime göre ayarlandığını görür. Vücuda nasıl tam uygun yaratıldığını anlar.
Bir meyvede sadece tat yoktur artık. Bir anne merhameti gibi ayarlanmış bir ikram vardır.
Hastaya ayrı, çocuğa ayrı, ihtiyara ayrı… Dil bunu fark ettiğinde, rahmetin ince ölçüsünü keşfeder.
İşte bu noktada dil, midenin hizmetkârı olmaktan çıkar; rahmet hazinesinin başında duran bir emanetçi olur. Lezzeti tüketmez; emanet olarak tadar. Yiyip geçmez; şükürle mühürler.
Kısacası: Rahmet-i İlâhiyye hazinelerinin nâzırı olmak, nimeti yemek değil; nimetin içindeki şefkati okumaktır. Lezzeti mideye değil, kalbe taşımaktır.
-
Kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri olmak
“Matbah”, mutfak demektir; ama burada kasıt, kâinat mutfağıdır. Bağlar ve bahçeler birer matbahtır.
Aynı toprak, aynı su… Ama üzüm başka, elma başka, nar başka. Tatları ayrı, renkleri ayrı, faydaları ayrı. Kör tabiat aynı hammaddeden bu çeşitliliği çıkaramaz. Burada kudret çalışır, hikmet pişirir.
Ağaçlar birer mutfaktır.
Topraktan alır, sana meyve verir. Çamurdan şeker, sudan koku çıkarır. Dalın elinde ne kaşık var ne bıçak; ama meyve tam kararında pişmiştir. Bu, kudret mutfağıdır.
Denizler birer matbahtır.
Tuzlu sudan sayısız balık türü çıkar. Etleri ayrı tatta, rızıkları ayrı ayarda. Milyonlarca canlının sofrası, tek bir su kütlesinden hazırlanır. Bu kadar ikram, Rezzâk ismini bağırır.
İnekler birer matbahtır.
Kan ile fışkı arasından tertemiz süt çıkar. Ne rengi karışır ne kokusu bozulur. Bebek için şefkat, yetişkin için kuvvet olur. Kim ayırdı, kim süzdü? İşte Kudret-i Samedâniyenin mutfağı.
Arılar birer matbahtır.
Zehrin olduğu karnında bal pişirilir. Hem şifa, hem gıda, hem lezzet. Arının karnında kimyager yoktur; ama sonuç mucizedir. Bu da kudretin aşçılığıdır.
İşte dil, bu matbahları gezen bir müfettiş-i şâkir olur. Her lokmada şunu tespit eder:
“Bu tat, kör sebeplerin işi değil.” Ve her tespiti şükürle rapor eder.
Demek “matbah” bağlar, bahçeler, ağaçlar, denizler, hayvanlardır.
Ve onları işleten tek aşçı vardır: Cenâb-ı Hak.
Dil bu mertebede artık sadece tat almaz; hayretle denetler. Şunu fark eder: “Aynı elementlerden bu kadar farklı lezzetleri çıkaran bir kudret var.” İşte “müfettiş-i şâkir” burada devreye girer. Dil, bu ilâhî mutfağı dolaşır gibi her lokmada nimeti ve rahmeti tasdik eder ve şükürle rapor yazar. Şükür burada söz değil; tatla yapılan bir secde hâline gelir.