Öyle de gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâat-ı ayniye gibi zahirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sâni’-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerîm’in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.
İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i a’zam açılıyor ki on iki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.
İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?
Öyle de gözlere kâinat bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâat-ı ayniye gibi
Risale-i Nur’un o muazzam teşbihiyle “gözün manevi çiçek toplaması”, insanı kâinat bostanında gezen şuur sahibi bir “bal arısı” hükmüne getirir. Arı nasıl ki maddeten çiçeklerin özünü toplayıp şifalı bir bal yapıyorsa; göz de kâinat sergisindeki görsel sanatları toplayıp kalbe manevi bir “marifet balı” sunar.
Üstad, gözü sadece ışığı algılayan etten bir tabaka olarak değil, ruhun bu dünya bostanındaki güzellikleri toplayan bir “nurani ahizesi” (alıcısı) olarak görür.
Göz bir anahtardır: Işık âlemini açar. Eğer göz olmasaydı, renkler, şekiller ve görsel sanatlar âlemi bizim için ebediyen kapalı kalacaktı. Arı nasıl çiçeğe konarsa, göz de bir manzaraya konar.
Manevi Çiçekler: Gözün gördüğü her bir sanatlı eser (bir çiçek, bir yıldız, bir kelebek), aslında Allah’ın isimlerinin birer tecellisidir. Bir papatyaya bakan göz, sadece beyaz ve sarı renkleri görmez; o çiçekteki Sâni (Sanatkar), Müzeyyin (Süsleyen) ve Latîf (Lütfeden) isimlerinin manevi kokularını ve tatlarını toplar. Göz o eseri görür, kalp ise o eserdeki manayı (çiçeği) toplar.
Üstad, gözden çıkan ışınları (şuaat-ı ayniye) birer “manevi el” gibi tasvir eder. Arı, ayakları ve hortumuyla çiçeği tuttuğu gibi; göz de o nurani ışınlarıyla kâinatın en uzak köşelerindeki yıldızlara kadar uzanır, oradaki güzellikleri tutup kalp midesine getirir.
Arı çiçeği incitmeden özünü alır; göz de eşyaya “mana-yı harfî” ile (yani Sanatkarı hesabına) baktığında, eşyanın hakikatini incitmeden ondaki ilahi mesajı alır.
…. zahirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları,
Bu derin hakikat, Lokman Suresi 20. Ayetinde şöyle zikredilir.
وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ
zâhirî (açık) ve bâtınî (gizli) nimetlerini size bol bol verdiğini görmediniz mi? (Lokman Suresi, 31:20)
Göz zâhiri, görmek; bâtını nimettir. Kulak zâhiri, duymak; bâtını nimettir. Dil zâhiri, tatmak ve konuşmak; bâtını nimettir. Burun zâhiri, koklamak; bâtını nimettir.
Zahirî Duygular: Maddi Âlemlerin Anahtarları
Dış dünyaya bakan beş duyumuz, maddenin farklı tabakalarını bizim için açar:
Göz Anahtarı: Işık, renk ve suretler âlemini açar. Bu anahtar olmasaydı, kâinat zifiri karanlık bir zindan hükmünde kalırdı. Göz, kâinat bostanındaki görsel sanatları (Esma-i Hüsna çiçeklerini) toplar.
Kulak Anahtarı: Sesler, nağmeler ve konuşmalar âlemini açar. Kâinatın o muazzam zikir ve tesbih seslerini ruhumuza duyurur.
Dil (Tat Alma) Anahtarı: Rızıklar ve lezzetler âleminin anahtarıdır. Yeryüzü sofrasındaki sonsuz çeşitlilikteki ilahi ihsanları tadarak, Rezzak isminin hazinelerini keşfeder.
Burun Anahtarı: Kokular âlemini açar. Çiçeklerin ve meyvelerin manevi parfümlerini ruhun ciğerlerine çeker.
2. Bâtınî Duygular: Manevi ve Gaybî Âlemlerin Anahtarları
İnsanın iç dünyasına yerleştirilen binlerce duygu ve latife, fiziksel dünyanın ötesindeki derinlikleri açar:
Akıl Anahtarı: Hikmet ve sırlar âlemini açar. Olayların arkasındaki neden-sonuç bağını çözer ve eşyanın hakikatini anlar.
Kalp Anahtarı: Marifet (Allah’ı tanıma) ve Muhabbet (Allah’ı sevme) âleminin en büyük anahtarıdır. Sonsuz cemal ve kemal tecellilerini ancak bu anahtar açabilir.
Hayal Anahtarı: Genişlik ve misal âleminin anahtarıdır. Maddi bedenin hapsinden kurtulup, kâinatın her köşesinde serbestçe gezmemizi sağlar.
Hafıza Anahtarı: Zaman âleminin, geçmişin ve hatıraların anahtarıdır. Yaşanmışlıkları muhafaza ederek hayatı bir bütün haline getirir.
Ene (Benlik) Anahtarı: İlahi sıfatları anlamanın “vahid-i kıyasî”si (ölçü birimi) olan en gizemli anahtardır. Kendi cüz’i ilmiyle Allah’ın külli ilmini, kendi sahipliğiyle Allah’ın mutlak sahipliğini anlama kapısını açar.
3. “Her Biri Birer Anahtar”
Bu anahtarların her birinin ayrı bir âleme bakması, kâinatın ne kadar zengin bir donanıma sahip olduğunu ve insanın bu zenginliğe göre “özel” olarak tasarlandığını gösterir:
Tam Uyum: Anahtarın dişleri kilide göre yapıldığı gibi; göz ışığa, akıl hakikate, kalp ebediyete göre ayarlanmıştır. Anahtarı yapan kim ise, o kapıyı ve arkasındaki hazineyi yaratan da odur.
Vazife-i İnsaniye: İnsanın vazifesi, bu anahtarları paslandırmadan (günahlarla köreltmeden), her birini ait olduğu ilahî hazineyi açmak için kullanmaktır.
Güneş Gibi Göstermek: Bir sarayda binlerce kilit ve her birine tam uyan binlerce altın anahtar varsa; bu durum o sarayın sahibinin hem ne kadar zengin, hem ne kadar hakim, hem de ne kadar misafirperver olduğunu “güneş gibi” ispat eder.
yine o Sâni’-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerîm’in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.
Risale-i Nur’un bu veciz ifadesi, insanı kâinat sarayının bütün hazinelerini açabilecek kapasitede bir “emanetçi” ve “anahtar sahibi” olarak tarif eder. Bir saray düşünün ki içinde binlerce kilitli oda ve her odada ayrı bir mücevher var; elinize verilen anahtarların her biri o odalardan birine tam uyuyorsa, bu durum ne tesadüftür ne de sahipsizdir.
Bu “anahtar-kilit” uyumu üzerinden dört büyük esmanın tecellisini ve tevhid delillerini şu şekilde şerh edebiliriz:
1. Dört Büyük İsmin Tecellisi
İnsana bu anahtarların (duyguların) verilmesi, doğrudan doğruya şu dört ilahi ünvanı ilan eder:
· Sâni’-i Hakîm: Her bir duyguyu (göz, akıl, kalp) birer sanat eseri gibi hassas ölçülerle yapan ve hiçbirini abes (boş) bırakmayan hikmet sahibi sanatkâr.
· Fâtır-ı Alîm: İnsanı benzersiz bir fıtratta (yaratılışta) var eden ve hangi duygunun kâinatın hangi dairesini açacağını önceden bilen ilim sahibi yaratıcı.
· Hâlık-ı Rahîm: İnsanı yokluk karanlığından çıkarıp, ona bu kıymetli cihazları sırf merhametinden dolayı hediye eden şefkatli yaratıcı.
· Rezzak-ı Kerîm: Sadece mideyi yemekle değil; gözü manzaralarla, kulağı nağmelerle, ruhu ise marifetle besleyen sonsuz kerem sahibi rızık verici.
2. Vücub-u Vücud (Varlığının Zorunluluğu)
Bir anahtarın dişleri, bir kilidin içindeki şifrelere tam uyuyorsa; anahtarı yapan ile kilidi yapanın aynı zat olduğu kesinleşir. Gözün ışığa, kulağın sese, aklın hakikate tam uyum sağlaması hem insanı hem kâinatı yaratanın tek bir Zat olduğunu ispat eder.
Kâinatı bir “kilit”, insanı bir “anahtar” olarak yaratan o Zat’ın varlığı, güneşin varlığı kadar bedihidir (açıktır).
3. Vahdet ve Ehadiyet (Birlik ve Teklik)
Vahdet: Yeryüzündeki bütün insanların (milyarlarca fert) aynı temel duygularla (anahtarlarla) donatılması, kâinatın geniş dairelerinde hükmeden kanunun tekliğini gösterir. “Bir gözü kim yarattıysa, tüm gözleri O yaratmıştır.”
Ehadiyet: O külli kanunun yanında, her bir ferdin duygularının, simasının ve ruh dünyasının kendine has (parmak izi gibi) özel olması; Allah’ın her bir kuluna bizzat, tek tek teveccüh ettiğini ve onu muhatap aldığını gösterir.
Göz, ışığa göre programlanmış bir cihazdır. Eğer gözü yaratan Zat, aynı zamanda Güneş’i ve ışığı yaratmasaydı; göz, ruhun dünyayı seyrettiği bir pencere değil, karanlık bir çukur olurdu.
Gözün retinasındaki hücreleri ışık dalgalarına duyarlı kılan kim ise; milyonlarca kilometre ötedeki Güneş’in kalbinde o ışığı pişiren de odur. İkisini birbirine “münasebetdar” kılan, ancak kâinatın tamamının sahibi olabilir.
Kulak, havadaki titreşimleri (ses dalgalarını) manaya çeviren bir fabrikadır. Dışarıda görünmez hava zerrelerini ses taşıyıcı kılan kim ise; o zerrelerin çarpmasıyla titreyen “örs, üzengi ve çekiç” kemiklerini kulağın içine yerleştiren de odur. Sesi yaratan ile kulağı işiten kılan Zat tektir.
Dil, yeryüzü sofrasındaki sonsuz çeşitlilikteki rızıkları tadan ve teftiş eden bir “müfettiş”tir. Toprağın bağrından çıkan şekeri, tuzu, ekşiyi ve acıyı yaratan kim ise; o kimyasal özellikleri tanıyacak “tat alma tomurcuklarını” dilin üzerine dizen de odur. Meyvenin tadı ile dilin zevki arasındaki bu muazzam uyum, Rezzak-ı Kerîm’in birliğini ilan eder.
Kâinat, içinde muazzam kanunlar ve matematiksel sırlar barındıran devasa bir “kitap”tır. İnsan aklı ise bu kitabı okuyan bir “göz” gibidir. Yıldızların hareketine nizamı, çiçeğin yaprağına geometriyi, atomun içine matematiği koyan kim ise; o nizamı, geometriyi ve matematiği anlayacak “akıl” cihazını insanın başına koyan da odur. Kitabı yazan kim ise, o yazıyı okuyacak dili öğreten de odur.
Yeryüzünde sonsuz bir cemal, şefkat ve güzellik tecelli etmektedir. Baharı bir çiçek demeti gibi süsleyen kim ise; o güzelliğe karşı hayranlık duyacak, aşık olacak ve onu sevecek “kalbi” insanın sinesine yerleştiren de odur. Cemal (güzellik) dışarıda, aşk (duygu) içeridedir. İkisini birbirine bağlayan ise Vedûd (Sonsuz Sevilmeye Layık Olan) olan Allah’tır.
4. Kemal-i Rububiyet (Mükemmel İdare)
Rububiyet; bir şeyi başlangıcından sonuna kadar terbiye etmek ve kemaline ulaştırmaktır.
İnsanın ruhuna bu kadar çok anahtar takılması, onun başıboş bırakılmadığını; aksine kâinatın en gizli odalarını keşfedecek, ilahi isimlerin hazinelerini anlayacak bir “halife” olarak çok yüksek bir terbiyeden geçtiğini gösterir.
Her bir duygunun kendi aleminde kusursuz çalışması, bu yönetimdeki mükemmelliğin (kemal) imzasıdır.
Göze görmeyi vermek, kulağa duymayı takmak, dile tatmayı yerleştirmek, buruna koklamayı dercetmek, akla anlamayı yüklemek, kalbe sevmeyi nakşetmek kemal-i rububiyeti güneş gibi gösterir. Bu tam uyum gösteriyor ki; kilit (kâinat âlemleri) ne kadar muazzam ise, o kilidi tam açan anahtar (insan duyguları) da o kadar harikadır.
Anahtarı yapan kim ise, kilidi yaratan ve o hazine dairesinin sahibi olan da ancak odur. İşte bu, Sâni-i Hakîm’in kâinatı ve insanı nasıl el ele, birbirine tam uygun bir nizamla idare ettiğini (Kemal-i Rububiyet) güneş gibi ispat eder.
İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i a’zam açılıyor ki on iki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.
Üstad, Altıncı pencerede buraya kadar sayılan on iki ayrı pencerenin birleşerek nasıl devasa bir “Pencere-i A’zam” (En Büyük Pencere) oluşturduğunu ilan eder.
Ehadiyet, Vahdaniyet ve Kemal-i Rububiyet
Vahdaniyet: Bütün kâinatın tek bir merkezden, tek bir kanunla idare edilmesidir.
Ehadiyet: O tek olan Zat’ın, her bir varlığın (mesela senin gözünün veya kalbinin) yanında bizzat bulunup ona özel şefkat göstermesidir. (Güneşin her bir aynada bizzat tecelli etmesi gibi).
Kemal-i Rububiyet: Bu idarenin hiçbir noksanı olmadan, en küçük atomdan en büyük galaksiye kadar kusursuz bir intizamla yürütülmesidir.
İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?
Üstad, bu delillerin sadece bir noktada değil, bütün yeryüzü (daire-i arz) ve hatta dünyanın güneş etrafındaki bir yıllık yörüngesi (medar-ı senevî) kadar geniş bir alanda hükmettiğini söyler.
Neden bu kadar geniş? Çünkü her baharda dirilen bitkiler, her an doğan canlılar ve kâinatın her köşesindeki nizam, bu pencerenin birer parçasıdır. Bu kadar devasa bir şahitlik ordusunu susturmak imkânsızdır.
Münkire Hitap: “Ne ile Kapatabilirsin?”
Üstad burada inkârcı düşünceye (münkir) üç sarsıcı soru sorar:
- Pencereyi ne ile kapatabilirsin? Yeryüzü kadar geniş bir hakikati hangi kuvvetle örtebilirsin?
- Nur madenini ne ile söndürebilirsin? Güneş gibi parlayan bu tevhid bürhanlarını hangi karanlık fikirle yok edebilirsin?
- Hangi perde-i gaflette saklayabilirsin? Bu kadar aşikâr bir sanatı, hangi vurdumduymazlık perdesi arkasına gizleyebilirsin?
Bu “On İki Pencere”den süzülen ışık, birleşerek iman nurunu oluşturur. İnkâr, ancak bu koca güneşe gözünü kapamakla mümkündür; fakat göz yummakla güneş yok olmaz, sadece bakana karanlık olur.