Close Menu
Risale-i Nur
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
    • Risale-i Nur Dinle
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Sorular Cevaplar
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Son Eklenenler

Mülk Suresinde ölümün hayattan önce zikredilişi

Ağustos 23, 2026

Beşinci Reşha: Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak

Ağustos 23, 2026

Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır.

Ağustos 22, 2026

Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube TikTok
Facebook Instagram YouTube X (Twitter) TikTok
Risale-i Nur
Facebook X (Twitter) Instagram
Pazar, Ağustos 23
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
    • Risale-i Nur Dinle
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Sorular Cevaplar
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Risale-i Nur
Ana Sayfa»Mektubat»Altıncı Mektup
MektubatAltıncı Mektup

3- Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zira feryat bela-ender, hata-ender beladır bil.

23 0
By Nur Divanı on Mayıs 15, 2026 Altıncı Mektup

Önceki bölümde Üstad Hazretleri, önce kalbin gurbetler içinde nasıl sarsıldığını anlatmıştı; şimdi ise aklın, feryat eden nefse nasıl ders verdiğini gösteriyor. Yani burada sahne değişiyor: Kalp ağlamış, nefis inlemiş, ruh yalnızlığı hissetmiş; fakat akıl iman nuruyla devreye girip nefse diyor ki: “Feryat etme, tevekkül et. Çünkü musibeti büyüten çoğu zaman musibetin kendisi değil, ona karşı yanlış duruşundur.”

Aklın Nefse Hitabı

“Aklım dahi ızdırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:”

Burada nefis korkmuş, sarsılmış, yalnızlıktan ve gurbetten dehşete düşmüştür. Akıl ise sıradan bir akıl değildir; imanla aydınlanmış bir akıldır. Bu akıl, nefsi susturmak için kuru bir nasihat vermiyor; ona musibetin hakikatini gösteriyor. Çünkü nefis musibetin dış yüzünü görür, akıl ise arkasındaki kaderi, rahmeti ve hikmeti okumaya çalışır.

Feryadı Bırakmak

“Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül.”

Yani: “Ey biçare nefis! Boşuna feryat etmeyi bırak; bela karşısında Allah’a dayan.” Buradaki “bırak” ifadesi çok kuvvetlidir. Çünkü bazı feryatlar dua değildir; isyandır. Bazı ağlamalar aczin dili değil; kaderi tenkit eden bir şekvadır. Üstad nefse diyor ki: “Acını inkâr etme, ama acını Allah’a karşı şikâyete çevirme.”

Feryadın İkinci Bela Oluşu

“Zira feryat bela-ender, hata-ender beladır bil.”

Yani: “Çünkü feryat, bela içinde bela; hata içinde hatadır.” Musibet zaten bir yüktür; fakat insan ona sabırsızlık, isyan ve şekva eklerse yük iki kat olur. Bela dışarıdan gelir; feryat ise içeriden insanı yakar. Böylece insan bir musibete uğramışken, yanlış bakışıyla kendi içinde ikinci bir musibet üretir.

Belayı Verenin Bilinmesi

“Bela vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender beladır bil.”

Yani: “Eğer belayı vereni tanıdıysan, bil ki o bela içinde safa, vefa ve ihsan vardır.” Bu cümle çok derindir. Bela kör tesadüften gelmiyor; Rahîm, Hakîm ve Kerîm olan Allah’ın izniyle geliyor. O hâlde mümin, musibetin sadece acı yüzüne bakmaz; “Bunu bana gönderen Rabbim beni görüyor, biliyor, terbiye ediyor, temizliyor, yaklaştırıyor” der.

Bela İçindeki Safa

“Safa-ender beladır”

demek, musibetin içinde gizli bir ferahlık vardır demektir. Bu ferahlık bazen günahların dökülmesidir, bazen kalbin yumuşamasıdır, bazen insanın dünyadan kopup Allah’a yaklaşmasıdır. Dışarıdan bakınca bela karanlık görünür; fakat imanla bakınca içinde bir rahmet çekirdeği saklıdır.

Bela İçindeki Vefa

“Vefa-ender beladır”

demek, bela içinde Allah’ın kulunu terk etmediğini gösteren bir vefa sırrı vardır demektir. İnsan rahat zamanında gaflete düşebilir; fakat musibet onu tekrar Rabbinin kapısına getirir. Bazen bela, kulun elinden tutup “Sen bu dünyaya ait değilsin, Rabbine dön” diyen sadık bir mürşid gibi olur.

Bela İçindeki Atâ

“Atâ-ender beladır”

demek, bela içinde bir ihsan ve bağış vardır demektir. Nefis bunu ilk anda anlayamaz; çünkü nefis nimet deyince sadece rahatlık, sıhhat, bolluk ve sevinç ister. Hâlbuki bazen en büyük nimet, insanın aczini anlamasıdır. Çünkü aczini bilen kul dua eder; dua eden kul Allah’a yaklaşır; Allah’a yaklaşan kul en büyük nimeti bulur.

Şekvadan Şükre Geçiş

“Madem öyle, bırak şekvayı şükret…”

Yani: “Madem bela Allah’tan geliyor ve içinde rahmet sırları var, o hâlde şikâyeti bırak, şükre yönel.” Bu, acı yokmuş gibi davranmak değildir. Bu, acının arkasındaki rahmeti görebilmektir. Mümin, “Ya Rabbi, nefsim incindi; fakat biliyorum ki Sen hikmetsiz iş yapmazsın” diyebilirse, şekvadan şükre geçmiş olur.

Bülbül Gibi İnlemek

“Çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.”

“Madem durum böyledir, şikayet etmeyi bırak da şükret! Çünkü bülbüller (sandığın gibi acıdan feryat etmiyorlar), aksine her an keyiflerinden ve aldıkları ilahi lezzetten dolayı ötüyorlar; onların bu nağmeleriyle gül de tabiatın neşesi de hep gülüyor, coşuyor.”

Buradaki “gül mül”, günümüz Türkçesindeki “çiçek böcek, ev mev” gibi lafın gelişine söylenmiş bir ikileme değildir. Eski edebiyattaki “Gül ü Mül” (Gül ve Coşku) tamlamasının birleşik yazılmış halidir.

En sade haliyle anlamı şudur: Gül: Kainattaki tüm güzellikleri temsil eder.

Mül: Bu güzelliklerin insana verdiği ilahi neşe ve huzuru temsil eder.

“Güler hep gül mül” derken, “Kainattaki bütün güzellikler ve neşe, mutluluktan adeta gülümsüyor” demek istemiştir. Kelime benzerliğinden yararlanarak hem kulağa hoş gelen bir kafiye yapmış hem de dünyaya pozitif bakmamız gerektiğini anlatmıştır.

“Sen dünyayı kasvetli, dertli ve ağlayan bir yer sanma. Bülbüller neşeyle öttükçe; kainattaki o güzellikler (gül) ve o güzelliklerin getirdiği ilahi neşe ve coşku (mül) her an gülümsemekte, sevinç içinde parıldamaktadır.”

Hayat senin ona hangi gözlükle baktığınla ilgilidir. Karamsar bakarsan her şeyi bir feryat sanırsın; pozitif ve şükür dolu bakarsan her şeyin (gülün de mülün de) aslında senin için gülümsediğini görürsün. Yani: bakış açını değiştir, sızlanmayı bırak ve hayatın içindeki güzellikleri fark et.

Allah’ı Bulamayanın Hâli

“Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender, heba-ender beladır bil.”

Yani: “Eğer belayı vereni bulamazsan, bütün dünya cefa içinde, fena içinde, heba içinde bir bela olur.” Allah’ı tanımayan insan için dünya baştan sona anlamsız bir acı yumağına döner. G

ençlik gider, sıhhat gider, dostlar gider, mal gider, hayat gider. Allah bulunmazsa her şey kayıptır; dünya büyük bir gurbet, ömür büyük bir hüsran olur.

Küçük Belaya Büyük Feryat

“Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçücük bir beladan, gel tevekkül kıl.”

Burada nefse çok sarsıcı bir ders veriliyor. Dünya zaten fânidir, ölüm vardır, ayrılık vardır, ihtiyarlık vardır, kabir vardır. Bütün bu büyük hakikatler başımızda dururken, insanın küçük bir musibeti büyütüp feryat etmesi nefsin dar görüşlülüğüdür. Akıl der ki: “Madem dünya baştan başa imtihan yeridir, küçük belaya boğulma; büyük hakikate bak ve tevekkül et.”

Belanın Yüzüne Gülmek

“Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.”

Bu, çok ince bir iman terbiyesidir. Musibete isyanla bakarsan, o musibet sana daha korkunç görünür. Tevekkülle bakarsan, yüzü değişir. Aynı olay, imansız nazarda zulmet; imanlı nazarda rahmet kapısı olur. Bela değişmeden önce, insanın bakışı değişir; bakış değişince belanın mahiyeti de değişmiş gibi olur.

Belanın Küçülmesi

“O güldükçe küçülür, eder tebeddül.”

Yani musibet, tevekkül karşısında küçülür ve şekil değiştirir. Sabırsızlık musibeti büyütür; tevekkül onu küçültür. Şikâyet yarayı derinleştirir; teslimiyet yarayı tedavi eder. İnsan “Hasbiyallah” dediği anda bela artık sadece acı olmaktan çıkar, kulluk vesilesine döner.

Mevlana’nın Nefse Dersi

“Hem üstadlarımdan Mevlana Celaleddin’in nefsine dediği gibi dedim:” Üstad burada Mevlana Hazretleri’ni kendisine üstad kabul ederek onun nefsine verdiği dersten istifade ediyor. Bu da gösteriyor ki büyük zatlar nefisleriyle konuşmuş, onu terbiye etmiş, onu susturmuş, onu Allah’ın kapısına çevirmişlerdir. Nefis başıboş bırakılırsa şekva eder; terbiye edilirse teslim olur.

Elest Bezmi ve Bela Sırrı

اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتٖى بَلٰى شُكْرِ بَلٰى چٖيسْتْ كَشٖيدَنْ بَلَا §

Û goft: Elestü, tü goftî: Belâ; Şükr-i belâ çîst? Keşîden-i belâ.

O dedi: Elestü; sen dedin: Belâ. Belâ sözünün şükrü nedir? Belaya katlanmaktır.

سِرِّ بَلَا چٖيسْتْ كِه يَعْنٖى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا

Sırr-ı belâ çîst ki ya‘nî menem; Halka-zen-i dergâh-ı fakr u fenâ.

Belanın sırrı nedir? Yani şudur: Ben, fakr ve fenâ dergâhının kapı halkasını çalan bir kulum.

Bu beyit Farsçadır; fakat içinde Arapça kelimeler de vardır. Dîvân-ı Kebîr, s. 157, Gazel 251.  

Manası şudur: “O, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi; sen de ‘Evet’ dedin. O ‘evet’in şükrü nedir? Belaya tahammül etmektir.” Burada çok latif bir kelime oyunu vardır: “Belâ” Arapçada “evet” demektir; “bela” ise musibet demektir. Yani kul, ezelde “Evet, Sen benim Rabbimsin” dediyse, dünyada gelen imtihanlar karşısında da bu sözü sadakatle ispat etmelidir.

Başına bir dert geldiğinde “Neden ben?” diye sızlanma. O dert, ruhlar aleminde attığın imzanın mührüdür; seni olgunlaştırmak için kapını çalmıştır.

Sözün Sadakati

Bu ifade nefse der ki: “Sen sadece rahat zamanlarda mı ‘Rabbim’ diyeceksin? Nimet gelince mi kulluk edeceksin? Peki musibet gelince ne olacak?” Gerçek kulluk, sadece gül bahçesinde değil, diken içinde de “Rabbim” diyebilmektir. Elest bezminde verilen “Belâ” cevabının dünyadaki ispatı, belalar karşısında sabır ve tevekküldür.

Fakr Kapısının Halkası

 “Bela sırrı nedir? Şudur: Ben fakr ve fena dergâhının kapı halkasını çalan bir kulum.” Yani bela, insana şunu söylettirir: “Ben malik değilim, ben kuvvet sahibi değilim, ben kendi kendime yeten biri değilim. Ben fakirim, fâniyim, muhtacım; Rabbimin kapısındayım.”

Bela insana aczini öğretir. Aczini anlayan insan, Allah’ın kudret kapısını çalar. Fakrını anlayan insan, Allah’ın rahmet hazinesine yönelir. Fâniliğini anlayan insan, Bâki olan Allah’a sığınır. Demek bela, nefsin gururunu kırıp kalbi dua kapısına götürürse, artık sadece musibet değil; bir rahmet vesilesidir.

Nefsin Teslim Oluşu

“O vakit nefsim dahi: “Evet, evet acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْاِسْلَامِ” dedi.

Burada nefis artık itirazı bırakıyor. Önce feryat eden nefis, şimdi hakikati kabul ediyor. Çünkü akıl ona musibetin arkasındaki rahmeti göstermiştir. Nefis anlıyor ki karanlıkları dağıtan şey güç iddiası değil; aczini bilmek, Allah’a dayanmak, fakrını kabul etmek ve O’na iltica etmektir.

“Acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır.” Bu cümle, kulluğun özüdür. İnsan aczini bilirse kudrete dayanır. Fakrını bilirse rahmete yönelir. Tevekkül ederse yükünü Allah’a bırakır. İltica ederse sahipsiz olmadığını anlar. İşte o zaman karanlık gurbetler birer nur kapısına dönüşür.

 Ve der ki; “İman ve İslam nuru için Allah’a hamdolsun.” Çünkü iman olmasaydı bu gurbetler insanı ezerdi. İslam olmasaydı musibetlerin manası karanlık kalırdı.

İman, acının içine mana koyar; İslam, musibetin içinde kulluk yolu açar. Bu yüzden en büyük nimet, rahatlık değil; iman nurudur.

Hikem-i Atâiye Hakikati

“مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ § وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ”

İbn-i Atâillah el-İskenderî, Şerhü’l-Hikemi’l-Atâiye, s. 208

Yani: “Allah’ı kaybeden neyi bulmuş olur? Allah’ı bulan neyi kaybetmiş olur?” Bu söz, bütün dünyanın terazisini değiştirir. Allah yoksa servet de bela olur, makam da bela olur, gençlik de bela olur. Allah varsa fakirlik bile zenginlik olur, yalnızlık bile ünsiyet olur, gurbet bile vuslat yoluna döner.

“Onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.”

Çünkü Allah’ı bulan, varlığın sahibini bulmuştur. Rahmeti, kudreti, hikmeti, mağfireti ve ebedî saadetin kapısını bulmuştur. İnsan dünyada bazı şeyleri kaybedebilir; ama Allah’a dayanıyorsa kayıplar mutlak kayıp değildir. Çünkü fâni giden şeyler, Bâki olan Allah’ın yanında başka bir surette rahmete dönebilir.

Allah unutulursa nimetler bile yük olur. Mal hırs getirir, makam kibir getirir, sıhhat gaflet getirir, güzellik fitne getirir, dünya sevgisi azap getirir. Yani Allah’sız kazanılan her şey, sonunda insanın başına dert olabilir. Çünkü sahibini bulmayan nimet, insanı şükre değil, gurura götürür.

Gariplere Müjde

“طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.” “

Ne mutlu gariplere” manasındaki bu hadis, burada derin bir mana kazanıyor. Garip, sadece memleketinden uzak olan değildir. Asıl garip, dünyada Allah’a yönelmiş, kalabalıklar içinde hakikati arayan, fâni dostlar içinde Bâki Dost’a sığınan kimsedir. Böyle bir gurbet, zahiren hüzünlüdür; fakat hakikatte büyük bir saadetin kapısıdır.

“İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler”

Yani iman bu gurbetleri nurlandırdı; fakat onların acısı tamamen yok olmadı. Bu çok insanî ve çok gerçek bir ifadedir. İman sahibi olmak, hiç üzülmemek demek değildir. İman, hüznü yok etmez; hüznü manalandırır. Acıyı silmez; acının içinden rahmet yolu açar.

Vazife Bitti mi Düşüncesi

“Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim, acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir?”

Burada Üstad, dünyaya “misafirhane” nazarıyla bakıyor. Kendini de gitmeye hazırlanan bir yolcu gibi görüyor. “Acaba dünyadaki hizmet vazifem tamamlandı mı?” diye düşünüyor. Bu, ölüm arzusu değil; vazifenin bitip bitmediğini sorgulayan yüksek bir kulluk muhasebesidir.

Sözler’i Tevkil Etmek

“Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem.”

Yani: “Eğer vazifem bittiyse, sizi ve Sözler’i vekil bırakıp dünyayla alakamı keseyim.” Burada Risale-i Nur hizmetinin şahsa değil, hakikate bağlı olduğu görülür. Üstad kendi nefsini merkeze almıyor; “Ben gidersem hakikat devam etmeli” diyor. Bu, ihlasın çok yüksek bir derecesidir.

Sözler Kâfi midir?

“Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı?”

Bu soru, bir müellifin eserine güvenip övünmesi değil; vazifesini eksik bırakmama hassasiyetidir. Üstad, “Ben yazdım, bitti” demiyor; “Acaba hakikate muhtaç olanlara yeterli oldu mu?” diye soruyor. Bu, hizmet adamının kalbindeki mesuliyet duygusudur.

Rahat-ı Kalple Gitmek

“ Tâ ki rahat-ı kalple kendimi nurlu, zevkli hakiki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlana Celaleddin’in dediği gibi

دَانٖى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بٖى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتٖى

اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖيدَنْ

(Semâ’ın ne olduğunu bilir misin? O, şahsî varlıktan vazgeçip; mutlak yokluk içinde bekâyı zevk etmektir.)

deyip ulvi bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o sualler ile tasdi’ etmiştim.

Buradaki “hakiki gurbet”, artık dünyanın geçici gurbetinden çıkıp Allah’a daha yakın, daha ulvî bir hâle yönelme arzusudur. Dünya gurbettir; fakat imanla yaşanan gurbet nurlu olur. Üstad, eğer vazife bitmişse, bütün kalbiyle ahiret tarafına yönelmek istiyor.

Mevlana’nın Sema Tarifi

“دَانٖى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بٖى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتٖى / اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖيدَنْ” Manası: “Sema nedir bilir misin? Varlık benliğinden geçip kendinden sıyrılmaktır. Mutlak fena içinde bekânın zevkini tatmaktır.”

Yani insan nefsinden, benliğinden, dünyaya bağlılığından geçer; fâni olanı bırakır; Bâki olan Allah’a yönelir. İşte o zaman gerçek bekâ zevkini tadar.

Fena İçinde Beka

Buradaki “fena”, yok olmak değil; nefsin iddiasından, benliğin gururundan, dünyanın esaretinden kurtulmaktır. “Beka” ise Allah ile kalıcı manaya ermektir. İnsan kendine dayanmayı bırakınca Allah’a dayanır. Fâni şeylerden kalbini çekince Bâki olana bağlanır. Böylece kayıp gibi görünen şey, en büyük kazanca dönüşür.

Son Mühür

“اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى” Yani: “Bâki olan yalnız O’dur.” Bu cümle bütün mektubun mührüdür. Dostlar gider, baharlar geçer, vatan uzaklaşır, beden ihtiyarlar, dünya biter; fakat Allah bâkidir. Kalp bunu gerçekten anlarsa, gurbet onu yıkmaz. Çünkü bilir ki fâni olan her şey gidicidir; ama Bâki olan Rabbine dayanan asla sahipsiz değildir.

Nefse Düşen İkaz

Bu bölümün kalbe verdiği en büyük ders şudur: Musibet karşısında feryat etmek yerine, musibetin sahibini bulmak gerekir. Belayı veren Allah ise, o belanın içinde rahmet, terbiye, temizlik, yakınlık ve ihsan vardır. Allah’ı bulan için gurbet bile nur olur; Allah’ı kaybeden için dünya bile bela olur.

Nefis şunu anlamalıdır: “Benim feryadım kaderi değiştirmiyor; fakat kalbimi karartıyor. Benim şekvam belayı kaldırmıyor; fakat belayı büyütüyor. Öyleyse bana düşen, acımı inkâr etmek değil; acımla beraber Rabbime dönmektir.” İşte tevekkül budur: Yükü hissetmek, fakat yükün altında ezilirken Allah’a dayanmak.

İnsan dünyada garip olabilir, yalnız kalabilir, dostlarını kaybedebilir, gurbet içinde gurbet yaşayabilir. Fakat Allah’ı bulan insan için hiçbir gurbet mutlak karanlık değildir.

Çünkü “مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ” sırrınca, Allah’ı bulan neyi kaybeder? O’nu bulan, bütün kayıpların içinde bile en büyük kazancı bulmuştur.

📥 PDF İndir
Paylaş: Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Önceki Konu2- İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sadâsız, yalnız ağaçların hazînane hemhemeleri içinde…
Yorum Ekle
Yorum Yap Yanıtı İptal Et

Altıncı Mektup içerikleri
  • 1- Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim!
  • 2- İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sadâsız, yalnız ağaçların hazînane hemhemeleri içinde…
  • 3- Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zira feryat bela-ender, hata-ender beladır bil.
Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.
Son Yazılar
  • Mülk Suresinde ölümün hayattan önce zikredilişi Ağustos 23, 2026
  • Beşinci Reşha: Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak Ağustos 23, 2026
  • Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Ağustos 22, 2026
  • Onuncu Deva Ağustos 18, 2026
  • Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Ağustos 14, 2026
Risale-i Nur Cümle İzahları
  • Risale-i Nur
  • Sözler
  • Lem’alar
  • Mektubat
  • Şualar
  • Mesnevî-i Nuriye
Takip Edin
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
© 2026 Feyyaz Medresem - Maddi çıkar gözetilmemesi şartıyla tüm içeriği kaynak göstererek paylaşabilirsiniz.
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • RİSALE OKU

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.