Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor. Hususan mayısın âhirinde olduğu gibi bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden o yeşil sema perdesi arkasında, hayale nurani büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ teşbihinin letafetini, belâgatını gör.
“Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki…”
Ay, gökyüzünde güneşle çok dakik bir münasebet içinde hareket eder. Hilal, dolunay, son dördün gibi bütün safhalar, ayın güneşe ve dünyaya göre aldığı konumlarla ortaya çıkar. Üstad buna “güneşi takip ediyor” diyor. Yani ay, başıboş dolaşan bir cisim değil; güneşle, dünya ile ve zamanla tam bir hesap içinde hareket eden vazifeli bir memur gibidir.
“Bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor…”
Burada ayın hareketindeki dakik nizama dikkat çekiliyor. Ayın doğuşu, batışı, evreleri ve menzilleri öyle hassas bir hesapla cereyan eder ki, asırlar öncesinden bile hesaplanabilir. Bir saniyelik şaşma, semavî düzende büyük karışıklıklara sebep olabilecek iken, ay vazifesini tam bir intizamla yerine getirir. Bu da kör tesadüfün değil, sonsuz ilim ve kudretin delilidir.
“Zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor.”
Ay sadece hareket etmiyor; aynı zamanda vazife görüyor. Geceleri aydınlatıyor, takvimlere ölçü oluyor, ayların bilinmesine hizmet ediyor, denizlerde gelgitlere vesile oluyor ve insana tefekkür dersi veriyor. Zerre kadar vazifesinden geri kalmaması, onun Allah’ın emrine tam boyun eğmiş bir memur olduğunu gösterir.
“سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ”
Bu cümlenin manası şudur: “Sanatında akılların hayrette kaldığı Zât bütün noksanlıklardan münezzehtir.” Yani ayın bu dakik hareketine, nizamına, güzelliğine ve vazifesine dikkatle bakan insan, hayret içinde tesbih eder. Çünkü bu sanat karşısında akıl der ki: Bunu yapan Zât’ın ilmi sonsuz, kudreti nihayetsiz, hikmeti kusursuzdur.
“Hususen mayısın âhirinde olduğu gibi…”
Üstad burada belirli vakitlerde görülen hususî bir sema manzarasına dikkat çekiyor. Mayıs sonlarında veya bazı zamanlarda ince hilal, Süreyya yıldız takımının bulunduğu bölgeye yakın görünür. Bu astronomik yakınlık, bizim dünyadan bakışımıza göredir. Hakikatte aralarında büyük mesafeler vardır; fakat sema sahnesinde beraber görünmeleri çok latif bir manzara meydana getirir.
“İnce hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit…”
“Süreyya”, yıldızlardan oluşan küçük ve parlak bir kümedir. Bugünkü astronomide Pleiades olarak bilinir. Ay ince hilal hâlindeyken Süreyya’nın yakınında görünürse, gökyüzünde çok zarif bir tablo oluşur. İnce hilal, eğilmiş beyaz bir dal gibi; Süreyya da o dalın yanında duran parlak bir salkım gibi görünür.
“Hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini…”
Burada Kur’ân’daki كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ teşbihinin güzelliği açılıyor. “Urjûn-i kadîm”, eski, kurumuş ve eğilmiş hurma salkımı sapı demektir. Ayın son günlerdeki ince, kavisli, solgun hilal hâli bu eski hurma dalına çok benzer. Üstad ise bu teşbihi daha da zenginleştirerek hilali, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı gibi tasvir ediyor.
“Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden…”
Süreyya yıldız takımı, gökyüzünde küçük ve parlak yıldızların bir araya geldiği bir küme gibi görünür. Bu görünüşüyle bir üzüm salkımını veya hurma salkımını hatırlatır. Hilal dal gibi, Süreyya da salkım gibi görünür. İkisi beraber olunca semada sanki nuranî bir ağacın dalı ve salkımı belirmiş gibi latif bir hayal doğar.
“O yeşil sema perdesi arkasında…”
“Yeşil sema perdesi” ifadesi, gece semasının derin, latif, nuranî ve perde gibi duran görüntüsünü anlatır. Üstad burada semayı bir perde gibi düşünüyor. Bu perdenin arkasında gaybî, nuranî, büyük bir ağaç varmış gibi hayal ediyor. Hilal ve Süreyya ise o perdenin önünde görünen iki işaret gibi duruyor.
Buradaki yeşil sema, fizikî göğün rengi olmaktan ziyade, semanın hayalde büyük ve nuranî bir ağaç gibi tasavvur edilmesinden doğan temsilî bir ifadedir. Hilal beyaz bir dal, Süreyya bir salkım, yıldızlar da o ağacın meyveleri gibi düşünülünce, sema da o nuranî ağacın yeşil ve latif perdesi hükmüne geçer.

“Hayale nuranî büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir.”
İnce hilal dal gibi, Süreyya salkım gibi, diğer yıldızlar da meyveler gibi görünür. Bu birleşince insanın hayalinde büyük, nuranî, semavî bir ağaç canlanır. Bu ağaç maddî bir ağaç değildir; edebî, tefekkürî ve hayalî bir tasvirdir. Maksat, Kur’ân’ın teşbihindeki inceliği ve semadaki manzaranın ruhu okşayan güzelliğini göstermektir.
“Güya o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu…”
Üstad hayali daha da derinleştiriyor. Sanki o nuranî ağacın bir dalı, sema perdesini delmiş ve maddî âleme doğru başını çıkarmış gibidir. O dalın sivri ucu hilal olur; yanında görünen yıldız kümesi de salkım olur. Bu, semadaki gerçek manzarayı temsilî ve şiirî bir dille anlatan çok zarif bir tasvirdir.
“Bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş…”
Yani hilal ve Süreyya, hayaldeki o nuranî ağacın görünen iki parçası gibi tasvir edilir. Hilal, dalın kıvrılmış beyaz ucu; Süreyya ise o dalın ucundaki parlak salkım gibidir. Böylece ayet-i kerimedeki “eski hurma dalı” benzetmesi sadece ayın şekline değil, semadaki yıldızlarla beraber oluşturduğu manzaraya da çok latif bir şekilde uygun düşer.
“Sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri…”
Bu tasvir tamamlanıyor: Eğer hilal bir dal, Süreyya bir salkım ise, semadaki diğer yıldızlar da o hayalî ağacın parlayan meyveleri gibi görünür. Böylece bütün sema, nuranî bir ağaca; yıldızlar da o ağacın meyvelerine dönüşür. Bu, kâinatı cansız bir boşluk değil, Allah’ın sanat ve hikmetle süslediği canlı bir kitap gibi okumaktır.
“İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ teşbihinin letafetini, belâgatını gör.”
Üstad burada Kur’ân’ın teşbihindeki zarafeti gösteriyor. Kur’ân ayı sadece “ince hilal oldu” diye anlatmıyor; “eski hurma dalı gibi oldu” diyerek hem şekli, hem inceliği, hem eğriliği, hem solgunluğu, hem de Arapların yakından bildiği canlı bir manzarayı bir kelimeyle zihne getiriyor. Bu, Kur’ân’ın belâgatidir: az sözle çok mana göstermek..