Close Menu
Risale-i Nur
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
    • Risale-i Nur Dinle
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Sorular Cevaplar
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Son Eklenenler

Mülk Suresinde ölümün hayattan önce zikredilişi

Ağustos 23, 2026

Beşinci Reşha: Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak

Ağustos 23, 2026

Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır.

Ağustos 22, 2026

Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube TikTok
Facebook Instagram YouTube X (Twitter) TikTok
Risale-i Nur
Facebook X (Twitter) Instagram
Pazar, Ağustos 23
  • Ana Sayfa
  • Risale-i Nur
    • Risale-i Nur Cümle İzahı
    • Risale-i Nur Video
    • Risale-i Nur Kavram
    • Bediüzzaman Hakkında Sorular
    • Risale-i Nur Dinle
  • Hadis-i Şerif
    • Hadis-i Şerif Video
  • Kur’an’ı Kerim
    • Kur’an’dan İnciler
    • Kur’an Tefsiri Video
  • Ehl-i Sünnet İtikadı
  • Sorular Cevaplar
  • İz Bırakanlar
  • Tefekkür Damlaları
  • Dualar
Risale-i Nur
Ana Sayfa»Mesnevî-i Nuriye»Şemme Risalesi
Mesnevî-i NuriyeŞemme Risalesi

9- Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki…

20 0
By Nur Divanı on Mayıs 18, 2026 Şemme Risalesi

İ’lem eyyühe’l-aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir meselede avamın fehimlerine en me’nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh en zahir dereceyi söylüyor. Çünkü öyle olmasa delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.

Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık’ın sıfatlarını ispat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvafık olur. Mesela, Hâlık’ın tasarrufatına delâlet eden âyetlerden en zahir en aşikâr olan tabakayı وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.

Ve keza en aşikâr dereceyi اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece, evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.

Ve keza وَ (جَعَلْنَا) الْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında “Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi arz da içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır.” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:

Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilasından vikaye ediyor. Zaten hayatın direkleri bu unsurlardır.

Bu sırra binaendir ki şeriatça hilâlin tulû ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise ayları, günleri hesap etmekten avamca daha kolaydır. Ve yine o sırra binaendir ki ezhan-ı avamda tesbit ve takrir için Kur’an’da tekrarlar vukua gelmiştir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir meselede avamın fehimlerine en me’nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh en zahir dereceyi söylüyor. Çünkü öyle olmasa delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.

Kur’an, kâinattan bahsederken fizik, astronomi veya jeoloji kitabı gibi teknik detay vermeyi değil; o kâinat üzerinden Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini, hikmetini ve rubûbiyetini göstermeyi hedefler. Bu sebeple Kur’an, herkesin anlayabileceği en açık, en yakın ve en görünen delilleri öne çıkarır. Çünkü hidayet kitabında delil, neticeden daha karışık hâle gelirse, irşad maksadı zayıflar.

Burada “avam-ı nâs”, halkın büyük çoğunluğu demektir. “Fehimleri müraat edilmiştir” ise onların anlayış seviyeleri gözetilmiştir manasındadır. Yani Kur’an, yalnız filozoflara, âlimlere, astronomlara, kelamcılara veya fen uzmanlarına hitap eden bir kitap değildir. Avama da havasa da, çobana da, çiftçiye de, çocuğa da, âlime de, hükümdara da aynı anda hitap eder.

“Birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir meselede…”

Bazı hakikatlerin birden fazla mertebesi ve yönü vardır. Mesela “gece ve gündüz” meselesinin görünen yönü vardır: İnsan sabah aydınlığı, akşam karanlığı görür. Bir de astronomik yönü vardır: Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz meydana gelir. Bir de daha derin yönü vardır: Bu düzenin hayat, zaman, ibadet, rızık ve istirahatla münasebeti vardır.

“Avamın fehimlerine en me’nus, en karib ciheti…”

“Me’nus” alışılmış, tanıdık demektir. “Karib” yakın demektir. Yani Kur’an, halkın zihnine en tanıdık ve en yakın gelen yönü seçer. İnsan göğe bakar, yeri görür, renkleri fark eder, dilleri işitir, geceyle gündüzü yaşar, dağları seyreder. Kur’an da bu apaçık sahnelerden insanı Allah’a götürür.

Misal: Doktorun Hastaya Konuşması

Bir doktor hastasına “Bağışıklık hücreleriniz sitokin cevabı veriyor, metabolik sisteminiz inflamatuar reaksiyon oluşturuyor” derse hasta anlamayabilir. Ama “Vücudun mikroplarla savaşıyor, ateşin bu yüzden yükseldi” derse mesele anlaşılır. Doktor hakikati inkâr etmiş olmaz; hakikatin hastaya yakın olan yüzünü göstermiş olur. Kur’an’ın avama hitabı da böyledir.

“Ve nazarlarına en vâzıh, en zahir dereceyi söylüyor.”

“Vâzıh” açık, “zahir” görünen demektir. Kur’an bir meselede önce en açık ve görünen dereceyi nazara verir. Çünkü insanı ikna edecek delil, insanın gözünün önünde olmalıdır. Mesela insanın renklerinin, dillerinin, simalarının farklı olması herkesin gördüğü bir mucizedir. Bunun genetik, biyolojik, hücresel, moleküler yönleri daha derindir; fakat herkes onları okuyamaz.

“Çünkü öyle olmasa delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.”

Bu çok mühim bir cümledir. “Hafî” gizli, kapalı demektir. Eğer Kur’an, Allah’ın varlığını ispat etmek için halkın anlayamayacağı karmaşık deliller kullansaydı, delil neticeden daha kapalı olurdu. Hâlbuki delilin vazifesi açıklamaktır, karartmak değildir. İnsan Allah’ı bilmek isterken delilin içinde kaybolmamalıdır.

Misal: Lambayı Göstermek

Bir çocuğa “Bu odanın aydınlık olmasının sebebi lambadır” demek açıktır. Ama ona elektriğin üretim santrallerinden başlayıp kablo, direnç, akım, voltaj ve devre prensiplerini uzun uzun anlatırsanız çocuk ışığı anlamadan elektrik dersinin içinde kaybolur. Kur’an, önce “ışığı” gösterir, sonra isteyen derinlere iner.

Yaradılışta ve maddiyata dair meselelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şüphelerine cevap:

Şöyle ki: Şecere-i âlemde, meylü’l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir, neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.

Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib meselelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fayda vermezdi.

Mesela, Kur’an-ı Kerîm “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi ruh-u belâgatla da kabil-i telif değildir.

İşaratü’l-İ’caz

Fe-binâen alâ zâlik mademki Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı?

Mesela, eğer Kur’an-ı Kerîm, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakiki sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın her şeye kādir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz.

İşaratü’l-İ’caz

Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık’ın sıfatlarını ispat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvafık olur.

Kur’an kâinattan söz ederken asıl maksat kâinatın kendisi değildir; kâinat üzerinden Hâlık’ı tanıtmaktır. Güneşten bahsederken kudreti gösterir. Yağmurdan bahsederken rahmeti gösterir. Dağlardan bahsederken hikmeti gösterir. İnsan simalarından bahsederken ilmi, iradeyi, sanatı ve ferdî yaratılışı gösterir.

Misal: Tablo ve Ressam

Bir sanat galerisinde tabloya bakarken maksat yalnız boya, tuval ve fırça izlerini saymak değildir. Asıl maksat ressamın sanatını, zevkini, maharetini ve iradesini anlamaktır. Kâinat da büyük bir kitaptır. Kur’an bu kitabı okuturken “şu yıldız kaç derece sıcak, şu dağ kaç milyon yıllık”tan önce “Bunları kim yaptı, niçin yaptı, hangi ilim ve hikmetle yaptı?” sorusunu sordurur.

“Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvafık olur.”

“Cumhur” çoğunluk demektir. “İrşad” doğru yola sevk etmek, hakikati göstermek demektir. Yani Kur’an’ın kâinat anlatımı ne kadar halkın anlayışına yakın olursa, hidayet maksadına o kadar uygun olur. Çünkü Kur’an’ın hedefi az sayıda uzmanın zihnini meşgul etmek değil, bütün insanlığı Allah’a ulaştırmaktır.

Misal: Yol Tabelası

Bir yol tabelası çok teknik harita koordinatlarıyla dolu olsa çoğu insan yolunu bulamaz. Ama “İstanbul 80 km, Ankara sağdan” diye açık yazarsa herkes istifade eder. Kur’an’ın kâinat delilleri de birer yol tabelası gibidir. İnsanı kâinattan alır, Allah’ın isim ve sıfatlarına götürür.

Keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur’an-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştır.

Mesela, Hâlık’ın tasarrufatına delâlet eden âyetlerden en zahir en aşikâr olan tabakayı وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.

“Mesela, Hâlık’ın tasarrufatına delâlet eden âyetlerden en zahir en aşikâr olan tabakayı…”

Burada “Hâlık’ın tasarrufatı”, Allah’ın yaratma, düzenleme, şekil verme, ayırma, süsleme ve idare etme fiilleri demektir. Kur’an bu tasarrufları anlatırken en açık tabakayı gösterir. Çünkü insan önce apaçık olanı görür, sonra derin olana geçebilir.

“وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir.”

Bu ayetin manası şudur: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun ayetlerindendir.” Burada Kur’an çok açık bir delil gösteriyor: İnsanların dilleri farklı, renkleri farklı, sesleri farklı, simaları farklıdır. Bu farklılık herkesin gözü önündedir.

İnsan Simalarındaki Delil

Dünyada milyarlarca insan vardır. Hepsinde göz, kulak, burun, ağız aynı temel düzendedir. Fakat hiçbirinin yüzü tam olarak diğerinin aynısı değildir. Aynı malzeme, aynı organlar, aynı yüz planı; fakat sonsuz denecek kadar farklı şahsiyetler. Bu, kör tesadüfün değil, nihayetsiz ilim ve iradenin işaretidir.

Dillerdeki Delil

İnsanın dili, sesi ve konuşması da başlı başına bir ayettir. Aynı hava, aynı ağız, aynı dil, aynı ses telleri kullanılır; fakat milyonlarca ses tonu, aksan, dil ve ifade meydana gelir. Bir annenin çocuğunun sesini kalabalık içinde tanıması bile bu ferdî yaratılışın ne kadar ince olduğunu gösterir.

“Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır.”

Bu cümle daha derindir. “Vücuh” yüzler demektir. “Taayyünat” belirginleşmeler, “teşahhusat” şahıslaşmalar, ferdî kimlik kazanmalar demektir. Yani Kur’an renk ve dil farklılığını zikreder; fakat bunun arkasında daha ince bir hakikat vardır: Her yüzün ayrı bir şahsiyet mührü taşıması.

Daha Derin Tabaka

Bir insanın yüzü sadece “beyaz, siyah, esmer” gibi renk farkıyla ayrılmaz. Göz aralığı, kaş biçimi, yüz oranı, mimik, bakış, ses, ifade, yürüyüş, hatta parmak izi gibi sayısız alametle şahıs diğerlerinden ayrılır. Bu tabaka daha derindir. Her insan sanki “tek tek tanınmış, tek tek seçilmiş, tek tek yazılmış” gibidir.

“Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.”

Yani renk ve dil farklılığını anlamak kolaydır; herkes bunu görür. Fakat yüzlerdeki ferdî teşahhusatın, genetik ve yaratılış hikmetlerinin derin manasını anlamak daha zordur. Bu yüzden Kur’an ilk olarak en kolay okunan sahifeyi açar. Derine inmek isteyenler ise o zahirî kapıdan girip daha ince manalara ulaşabilir.

Misal: Kitabın Kapağı ve İçindeki İnce Notlar

Bir kitabın kapağında başlık büyük yazılır. Herkes önce onu görür. Ama kitabın dipnotları, ince tahlilleri ve teknik açıklamaları daha dikkatli okuyucu içindir. Kur’an’ın kâinat kitabındaki delilleri de böyledir. Önce büyük başlığı gösterir; sonra akıl, tefekkür ve ilimle derin tabakalar açılır.

Ve keza en aşikâr dereceyi اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece, evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.

Bu ayetin manası şudur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde elbette deliller vardır.” Burada yine en açık sahne gösteriliyor: Gece gelir, gündüz gider; gündüz gelir, gece gider. Her insan bunu yaşar. Çiftçi de bilir, çocuk da bilir, âlim de bilir.

Gece ve Gündüzün İrşad Dili

Gece ve gündüz sadece astronomik bir olay değildir. Gece istirahatin, gündüz çalışmanın sahnesidir. Gece insanı sükûna çağırır, gündüz hareket ve rızık arayışına sevk eder. Bu düzen bozulsa hayatın dengesi bozulur. Kur’an bu apaçık düzenden Allah’ın hikmetini ve rahmetini gösterir.

“Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır.”

Burada daha ilmî bir tabaka zikrediliyor. “Arz” dünya, “şems” güneş demektir. Yani gece-gündüz meselesinin arkasında dünyanın hareketi, dönüşü ve güneşle olan münasebeti vardır. Bu da Allah’ın koyduğu kanunla olur. Bediüzzaman burada fenni inkâr etmiyor; bilakis onun da İlâhî emir ve iradenin bir kanunu olduğunu söylüyor.

Kanun ile Kudret Arasındaki Münasebet

Dünya dönüyor diye gece-gündüz Allah’tan bağımsız olmuş olmaz. Saatin akrep ve yelkovanı dönüyor diye saati yapan usta inkâr edilmez. Kanun, kudretin düzenli tecellisidir. Sebep, hakiki fail değildir; sadece İlâhî icraatın perdeli bir vasıtasıdır.

“Lâkin bu derece, evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.”

Yani dünyanın güneş etrafındaki hareketi ve astronomik düzeni herkesin doğrudan gördüğü bir şey değildir. İnsan gözüyle “Güneş doğdu, Güneş battı” der. Kur’an da çoğu zaman bu gözlem dilini kullanır. Çünkü maksat astronomi dersi vermek değil, insanı tefekküre sevk etmektir.

Misal: “Güneş Battı” Demek

Bugün bir astronom bile akşam olunca “Güneş battı” der. Hâlbuki teknik olarak bilir ki dünya dönmektedir. Fakat günlük konuşmada görünen hadise esas alınır. Bu ifade yanlış maksat taşımaz. Kur’an’ın zahirî gözlem dilini kullanması da böyledir. İnsan nazarına en açık olan sahneyle konuşur.

Kur’an-ı Kerîm’de takip edilen maksad-ı aslî; ispat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm’in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizatihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerîm Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan sanat-ı İlahiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakiki’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh sanat, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.

İşaratü’l-İ’caz

Ve keza وَ (جَعَلْنَا) الْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında “Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi arz da içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır.” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:

Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilasından vikaye ediyor. Zaten hayatın direkleri bu unsurlardır.

Bu cümlenin manası: “Dağları kazıklar yaptık.” Burada dağların en görünen yönü anlatılır. İnsan dağa baktığında onun yeryüzünde sabit, ağır, köklü ve heybetli durduğunu görür. Kur’an bu görünür sahifeyi açar ve dağın vazifesini akla yaklaştırır.

Dağların Kazık Gibi Gösterilmesi

Kazık, bir şeyi sabitleyen, tutan ve dengeleyen şeydir. Çadır kazıklarla sağlamlaşır. Direkler binayı taşır. Kur’an dağları “evtâd” yani kazıklar olarak anlatınca, avam insan hemen anlar: Dağlar yeryüzünde boşuna duran yığınlar değildir; bir denge, sebat ve muhafaza vazifesi görür.

“Halbuki bu sahifenin arkasında ‘Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi arz da…’ sahifesi de vardır.”

Burada dünya bir gemiye benzetiliyor. Gemi dalgalar içinde nasıl direk, omurga ve bağlantılarla korunursa; yeryüzü de içindeki hareketler, sarsıntılar ve karışıklıklar içinde dağlarla bir nevi dengeye kavuşturulmuştur. Bu temsil, dağların yeryüzündeki istikrar ve düzen vazifesini anlatır.

Dünya Bir Sefine Gibi

Yeryüzü uzay boşluğunda hareket eden büyük bir gemi gibidir. Üzerinde denizler, ovalar, ormanlar, şehirler, canlılar ve insanlar vardır. Böyle bir geminin nizamı, dengesi ve hayatı taşıyacak şartları olmalıdır. Dağlar da bu büyük yeryüzü gemisinde hem heybetli direkler hem de hayatı destekleyen büyük hazineler gibidir.

“İçerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır.”

“Herc ü merc” karışıklık, çalkantı, düzensiz hareket demektir. Yani yeryüzünün içinde ve üstünde pek çok hareket vardır. Sular akar, rüzgârlar eser, tabakalar hareket eder, erozyon olur, sıcaklık değişir. Dağlar bu büyük sistem içinde bir denge unsuru olarak gösterilir.

Temsilî İzah

Bir çadır düşünelim. Rüzgâr kuvvetli eserse çadır uçabilir. Ama kazıklar sağlam çakılmışsa çadır yerinde durur. Bir bina düşünelim. Temelleri ve kolonları olmazsa sarsıntıda ayakta kalamaz. Dağlar da yeryüzü sisteminde böyle bir sebat, ağırlık ve denge manasını akla getirir.

“Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir.”

Yani dağların jeolojik, fizikî ve derin hikmetlerini herkes okuyamaz. Fakat “dağların kazık gibi olması” herkesin zihnine yakındır. Kur’an bu sebeple en okunaklı sahifeyi seçer. Çünkü hidayet dersi, anlaşılmaz teknik ayrıntılara boğulursa avam istifade edemez.

Misal: Bir Makinenin Kullanım Kılavuzu

Bir makinenin mühendislik projesi çok karmaşıktır. Ama kullanıcı kılavuzu sade olur: “Şuraya bas, şu ışık yanarsa çalışır.” Kullanıcıya mühendislik çizimi verilirse makineyi kullanamaz. Kur’an da insanı hidayete götüren kullanım kılavuzu gibidir; kâinatın en anlaşılır işaretlerini öne çıkarır ta ki herkes istifade edebilsin.

“Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır…”

“Hâşiye” kenar notu demektir. Yani dağların “kazık” oluşunun altında daha başka hikmetler de vardır. Kur’an kısa ve öz söyler; fakat o kısa ifadenin altında sayısız manalar, fenler, hikmetler ve tefekkür kapıları bulunur.

“Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır.”

Dağların vazifesi sadece görsel heybet değildir. Hayatı destekleyen çok yönlü vazifeleri vardır. Dağlar suları toplar, iklimi etkiler, rüzgârları yönlendirir, toprakları korur, madenleri saklar, bitki ve hayvan türlerine yuva olur. Yani dağlar yeryüzü hayatının sessiz direkleri gibidir.

“Çünkü dağlar suların mahzenidir.”

Dağlar karları, buzulları, kaynakları ve yer altı sularını muhafaza eder. Kışın kar tutar, baharda eriyen sular nehirleri besler. Ovalar, bahçeler, tarlalar, şehirler çoğu zaman dağlardan gelen sularla hayat bulur. Bu yüzden dağlar adeta rahmet hazineleri gibidir.

Misal: Dağ Bir Su Deposu Gibidir

Bir şehrin su deposu yüksek bir yere kurulur. Oradan aşağıya su dağıtılır. Dağlar da yeryüzünün büyük su depoları gibidir. Zirvelerde biriken kar, zamanla erir; derelere, nehirlere, yer altı kaynaklarına dönüşür. Böylece hayatın damarlarına su pompalanır.

“Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor.”

Bu çok güzel bir ifadedir. Dağlar rüzgârların akışını keser, yönlendirir, yükseltir, soğutur ve yağışa sebep olur. Hava dağlara çarpınca yükselir; içindeki nem yoğunlaşıp yağmura veya kara dönüşebilir. Böylece dağlar havayı tarayan, düzenleyen ve bir bakıma temizleyen unsurlar gibi çalışır.

Misal: Tarak ve Saç

Dağınık saç tarakla düzene girer. Rüzgârlar ve hava akımları da dağlarla karşılaşınca gelişigüzel akıp gitmez; yön değiştirir, yükselir, soğur, yağış bırakır. Bu yüzden “havanın tarağıdır” ifadesi hem şiirî hem hikmetli bir temsildir.

“Toprağın hâmisidir…”

“Hâmi” koruyucu demektir. Dağlar toprağı korur. Rüzgârın şiddetini kırar, su akışlarını yönlendirir, ovaların ve vadilerin oluşmasına vesile olur. Ormanlarla birlikte erozyonu azaltır, toprağın tamamen sürüklenip gitmesine mani olur.

Toprağın Korunması

Toprak, hayatın beşiğidir. İnsan gıdasını topraktan alır. Bitkiler toprakta büyür. Hayvanlar bitkilerle beslenir. Toprak kaybolursa hayat zinciri sarsılır. Dağlar bu zincirde büyük bir muhafaza vazifesi görür. Bu yüzden dağ sadece taş yığını değil, hayatın bekçisi gibidir.

“Denizin istilasından vikaye ediyor.”

“Vikaye” koruma demektir. Dağlar ve yüksek kara yapıları, yeryüzünde kara-deniz dengesinin korunmasında bir hikmet taşır. Eğer bütün kara dümdüz olsaydı, suların istilası, bataklıklaşma, erozyon ve hayat şartlarının bozulması çok daha farklı olurdu. Dağlar yeryüzünün şeklini, akışını ve dengesini belirleyen büyük unsurlardır.

Misal: Set ve Sınır

Bir bahçeyi selden korumak için set yapılır. Bir kıyıyı taşkından korumak için yükseltiler ve engeller önemlidir. Dağlar da büyük ölçekte kara parçasının yapısını ve suların akışını düzenleyen İlâhî setler gibidir.

“Zaten hayatın direkleri bu unsurlardır.”

Burada “unsurlar” su, hava, toprak ve bunların düzeni demektir. Hayat su ister, hava ister, toprak ister, iklim dengesi ister. Dağlar bu unsurlarla doğrudan bağlantılıdır. Demek ki dağların “kazık” oluşu sadece yeri tutmak manasında değil; hayatın direklerini ayakta tutmak manasında da anlaşılabilir.

Büyük Netice

Kur’an “dağlar kazıktır” diyerek kısa bir cümle söyler. Fakat bu cümlenin altında su döngüsü, iklim dengesi, toprak muhafazası, canlı hayatı, yeryüzü şekilleri ve İlâhî hikmet gibi pek çok mana saklıdır. Kur’an az sözle çok mana ifade eder.

Evet Kur’an-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.

Bu sırra binaendir ki şeriatça hilâlin tulû ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise ayları, günleri hesap etmekten avamca daha kolaydır.

“Bu sırra binaendir ki şeriatça hilâlin tulû ve gurûbu nazara alınmıştır.”

“Bu sır”dan maksat, avamın anlayışına yakın olanın tercih edilmesidir. Şeriatta ayların başlangıcı için hilalin görülmesi esas alınmıştır. “Tulû” doğuş, “gurûb” batış demektir. Yani hilalin doğması ve görünmesi halk için açık bir alamettir.

Hilalin Görülmesi

Ramazan’ın başlaması, bayramın tayini ve hicrî ayların bilinmesi gibi meselelerde hilal nazara alınır. Çünkü hilali görmek herkes için mümkündür. Çölde yaşayan da, köyde yaşayan da, şehirde yaşayan da göğe bakıp ayın hâlinden zamanı anlayabilir.

“Çünkü bu ise ayları, günleri hesap etmekten avamca daha kolaydır.”

Astronomik hesaplar doğru ve faydalı olabilir; fakat herkes hesap bilmez. Takvim hesabı, matematik ve astronomi bilgisi ister. Hilalin görülmesi ise halkın anlayabileceği açık bir işarettir. Şeriat da umumun kolaylıkla uygulayabileceği alameti esas almıştır.

Misal: Namaz Vakitleri

Namaz vakitlerinde de asıl alametler insanın görebileceği şekilde konmuştur: fecrin doğması, güneşin zevali, gölgenin uzaması, güneşin batması, şafağın kaybolması gibi. Bugün takvim ve saat kullanıyoruz; fakat asıl işaretler fıtrî ve gözleme dayalıdır. Bu da dinin herkes için yaşanabilir olduğunu gösterir.

Ve yine o sırra binaendir ki ezhan-ı avamda tesbit ve takrir için Kur’an’da tekrarlar vukua gelmiştir.

“Ezhan-ı avam” halkın zihinleri demektir. “Tesbit ve takrir” bir hakikati zihne yerleştirmek, sağlamlaştırmak demektir. Kur’an’da bazı hakikatlerin tekrar edilmesinin hikmeti budur. Çünkü insan unutkandır. Bir hakikat tekrar edildikçe kalbe yerleşir, zihinde sabitlenir.

Kur’an’daki Tekrarların Hikmeti

Kur’an’da tevhid tekrar edilir, ahiret tekrar edilir, peygamber kıssaları tekrar edilir, nimetler tekrar edilir, inkârcıların akıbeti tekrar edilir. Bu tekrarlar gereksiz değildir. Her tekrar başka bir makamda, başka bir ihtiyaca, başka bir kalbî hâle hitap eder. İnsan aynı hakikati bazen aklıyla, bazen kalbiyle, bazen korkusuyla, bazen ümidiyle duyar.

Misal: Annenin Çocuğuna Tekrarı

Bir anne çocuğuna “Dikkat et, yola bakmadan geçme” sözünü bir defa söyleyip bırakmaz. Çünkü mesele hayatîdir. Tekrar eder, farklı zamanlarda söyler, bazen yumuşak bazen ciddi hatırlatır. Kur’an’ın tekrarları da ruhun hayatını koruyan rahmetli ikazlardır.

Kur’an’ın büyüklüğü şuradadır: İlk muhatabın anlayacağı kadar sade, âlimlerin derinleşeceği kadar geniş, her asrın ihtiyacına cevap verecek kadar kuşatıcıdır. Bir bedevî ondan hidayet alır, bir âlim ondan hikmet çıkarır, bir müfessir onda derin manalar bulur, bir mümin onda kalbine şifa bulur.

Eğer Kur’an açık teknik dille bahsetseydi

  1. Avamın çoğu anlamazdı.
    Kur’an “arzın eksen eğikliği, yörüngesi, atmosfer tabakaları, levha hareketleri” gibi teknik ifadelerle konuşsaydı, ilk muhatapların büyük kısmı meseleyi kavrayamazdı.
  2. Delil neticeden daha kapalı olurdu.
    Kur’an’ın maksadı Allah’ı tanıtmaktır. Eğer delil çok teknik olsaydı, insan Allah’a ulaşacağı yerde delilin içinde kaybolurdu.
  3. Hidayet kitabı fen kitabı zannedilirdi.
    Kur’an’ın asıl gayesi fizik, astronomi, jeoloji öğretmek değil; kâinat üzerinden Hâlık’ın kudretini, ilmini ve hikmetini göstermektir.
  4. Her asırdaki insana hitap zorlaşırdı.
    Kur’an belli bir çağın bilim diliyle konuşsaydı, sonraki asırlarda o dil değişince insanlar metni anlamakta zorlanırdı.
  5. İlk muhataplar inkâra sürüklenebilirdi.
    Mesela “Dünya dönüyor” hakikati o dönemde açıkça teknik tarzda söylenseydi, birçok insan “Biz yerin döndüğünü hissetmiyoruz” diyerek itiraz edebilirdi.
  6. İmtihan sırrı zedelenirdi.
    Kur’an her şeyi laboratuvar kesinliğiyle anlatsaydı, iman bir tercih ve teslimiyet olmaktan çıkıp mecburî kabule yaklaşırdı.
  7. Asıl maksat gölgede kalırdı.
    İnsan “Bu olay nasıl oluyor?” sorusuna takılıp “Bunu kim yapıyor?” sorusunu kaçırabilirdi.
  8. Her seviyeden insan istifade edemezdi.
    Kur’an’ın dili öyle olmalıdır ki hem çoban anlasın hem âlim derinlik bulsun. Açık teknik dil, çoğunluğu dışarıda bırakırdı.
  9. Tartışmalar hidayetin önüne geçerdi.
    İnsanlar ayetin imanî mesajını almak yerine, teknik ayrıntının doğru anlaşılması üzerinde kavga ederdi.
  10. Kur’an’ın evrensel irşad üslubu daralırdı.
    Kur’an görünen, yaşanan, herkesin şahit olduğu delilleri seçer: gece-gündüz, yağmur, dağ, renkler, diller, ölüm, hayat. Çünkü bunlar her çağda, her insana konuşur.

Kur’an açıkça fen diliyle değil, açıkça hidayet diliyle konuşur. Çünkü maksadı kâinatın mekanizmasını ayrıntılı anlatmak değil; o mekanizma üzerinden Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini ve hikmetini göstermektir.

📥 PDF İndir
Paylaş: Facebook Twitter Email Telegram WhatsApp Copy Link
Önceki Konu8- Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez…
Sonraki Konu 10- Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir.
Yorum Ekle
Yorum Yap Yanıtı İptal Et

Şemme Risalesi içerikleri
  • 1- Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envaıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو diye tevhidi ilan ediyor.
  • 2- Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur.
  • 3- Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır.
  • 4- Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını…
  • 5- Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilalden vikaye eden…
  • 6- Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır.
  • 7- Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun…
  • 8- Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez…
  • 9- Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki…
  • 10- Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir.
  • 11- Hâlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi
  • 12- Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı…
  • 13- Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle müsavat da vardır.
  • 14- İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır.
  • 15- İnsanları fikren dalalete atan sebeplerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir.
  • 16- İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete mebnidir.
  • 17- Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin…
  • 18- Denizlerde vukua gelen medd ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman…
  • 19- Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar…
  • 20- Fesübhanallah! Mülk ile melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür.
  • 21- Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir.
  • 22- Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa…
  • 23-  Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır.
  • 24- “Ene”nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir şeye hâmil olamaz.
  • 25- Eğer insan, benliğine mizan nazarıyla bakarsa kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatı ile
  • 26- “Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.
  • 27- İkinci vechi alan felsefe, enenin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakiki olduğunu zu’metmişlerdir.
  • 28- Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riya ve gösteriş iledir.
  • 29- Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir.
Nur Divanı, Risale-i Nur’u sadece okumak için değil; anlamak, hazmetmek ve hayata taşımak için kurulmuş bir izah platformudur. “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Bu sebeple metinler; şerh ve izahlarla açılır, mânânın zihne ve kalbe yerleşmesi hedeflenir.
Son Yazılar
  • Mülk Suresinde ölümün hayattan önce zikredilişi Ağustos 23, 2026
  • Beşinci Reşha: Arkadaş! Şu zat-ı nurani (asm) mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bak Ağustos 23, 2026
  • Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”dır. Ağustos 22, 2026
  • Onuncu Deva Ağustos 18, 2026
  • Üçüncü Hastalık: “Gurur”dur. Ağustos 14, 2026
Risale-i Nur Cümle İzahları
  • Risale-i Nur
  • Sözler
  • Lem’alar
  • Mektubat
  • Şualar
  • Mesnevî-i Nuriye
Takip Edin
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
  • TikTok
© 2026 Feyyaz Medresem - Maddi çıkar gözetilmemesi şartıyla tüm içeriği kaynak göstererek paylaşabilirsiniz.
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • RİSALE OKU

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.