Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet’in müjdelendiği “وَبَشِّرْ” ifadelerinde çok ince, derin bir mana saklıdır. Zahirde bu kelime, sadece bir müjde verme gibi anlaşılabilir. Fakat dikkatle bakıldığında, bu tabirin arkasında Cennet’in mahiyetine ve ibadet–mükâfat ilişkisine dair büyük bir hakikat gizlidir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ‘câz’da bu inceliğe işaret ederek şöyle der.
Beşaret” tabiri; Cennet’in, Cenab-ı Hakk’ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlahiye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünki hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. İşarat-ül İ’caz – 148
“Beşaret” tabiri, Cennet’in Cenâb-ı Hakk’ın fazl u kereminden bir hediye-i İlâhiye olduğunu gösterir. Yani Cennet, kulun yaptığı amellere karşılık zorunlu bir ücret değildir. Çünkü ücret, hak edene verilir; müjde ise lütfedilene verilir.
Meselâ bir işçi düşün: Gün boyu çalışır, akşam maaşını alır. Bu bir haktır; kimse buna “müjde” demez. Ama patronu işçisine, yaptığı işten çok daha büyük bir ihsanda bulunsa bu artık ücret değil, lütuf ve ihsandır.
Yahut bir talebe düşün: Dersine çalışır, sınavı geçer. Aldığı not, emeğinin karşılığıdır.
Fakat hocası, onu beklemediği bir şekilde ödüllendirir, ona fazladan bir ihsan verir. Bu, artık hak değil; bir ikramdır.
Aynen bunun gibi, insanın ibadeti de: Sınırlıdır, kusurludur, eksiktir. Buna karşılık verilen Cennet ise: Sonsuzdur, kusursuzdur, ebedîdir.
Sınırlı bir amel, sonsuz bir Cennet’in karşılığı olamaz. Demek ki Cennet, bir ücret değil; rahmetin hediyesidir.
Bu sebeple ibadet, Cennet’i kazanmak için değil; Allah’ın rızasını elde etmek için yapılmalıdır. Cennet ise bu rızanın bir neticesi olarak verilen bir müjdedir.
Tebşirin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünki Resul-ü Ekrem (A.S.M.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm: “Müjdeleyerek tebliğ et” demektir.
“Tebşir”in emir sigasıyla zikredilmesi, zahirde bir müjde verme emri gibi görünse de hakikatte daha derin bir manaya işaret eder. Çünkü Resûl-i Ekrem (A.S.M.)’ın asıl vazifesi müjde vermek değil, tebliğ etmektir. Yani hakikati olduğu gibi insanlara ulaştırmaktır. Müjde ise bu tebliğin içinde yer alan bir üslup, bir anlatım tarzıdır.
Bu sebeple burada takdir edilen mana şudur: “Hakikati tebliğ et; fakat bunu müjdeleyerek yap.”
Meselâ bir doktor düşün: Hastasına sadece hastalığı söylemekle kalmaz, aynı zamanda iyileşme ümidini de verir. Çünkü kuru bir bilgi, kalbi daraltır; müjde ile verilen hakikat ise kalbi açar.
Yahut bir öğretmen düşün: Talebesine sadece eksiklerini söylemez; aynı zamanda başarabileceğini de hatırlatır. Çünkü müjde, insanı harekete geçirir.
Aynen bunun gibi, Peygamber Efendimiz (A.S.M.) de:
- Sadece hüküm bildiren değil
- Aynı zamanda ümit veren
- Kalpleri açan bir tebliğle gönderilmiştir