İnsanı hayalen bir şehir kadar büyütseniz, damarları bir yol kadar geniş olurdu. Şimdi sizi bu vücuda soksalar ve “kulağa git” deseler… Acaba yolunuzu bulabilir miydiniz?
Girdiği büyük bir binadan çıkmak için çıkış kapısını bulamayan, kendi semtindeki bir adresi bulmak için bile onlarca insana adres soran biz, herhâlde asla kulağa ulaşamazdık.
Peki Ya Zerrelere Ne Demeli?
Hâlbuki vücudumuza ilk defa giren maddeler… Akılsız, iradesiz, şuursuz, kudretsiz, hayatsız olmalarına rağmen yollarını buluyorlar. Üstelik kimseye sormadan.
Göze gereken elementler göze, kalbe gerekenler kalbe gidiyor. Hiçbiri yolunu şaşırmıyor. İyi ama nasıl?

İtiraf Etmeliyiz ki:
Biz, onlarca zekâmızla bir adresi bulamazken; Onlar, sıfır zekâyla tüm vücudu adres adres dolaşıyor. Biz, elimizde haritayla kaybolurken; Onlar, hiçbir rehber olmadan hedefine ulaşıyor.
Bu seyahati biz yapamıyoruz. Ama onlar yapıyor.
Öyleyse Bu Sorunun Sadece İki Cevabı Olabilir:
İhtimal 1:
Bu elementler, yollarını kimseye sormadan bulacak kadar çok akıllıdırlar. (Akılsız dediğimiz varlıkların aslında bizden akıllı olduğunu mu kabul edeceğiz?)
İhtimal 2:
Onları idare ve sevk eden Allah-u Teâlâ’dır. Hepsi O’nun birer memurudur ve O’nun sevkiyle hareket etmektedirler.
Karar Sizin:
Ya akılsız dediğiniz zerreleri hem akıllı hem de kendilerinden büyük sisteme hâkim kabul edeceksiniz…
Ya da bu kusursuz seyahatin arkasında sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcı olduğunu söyleyeceksiniz.
Birinci ihtimal, aklın ve mantığın reddettiği şeydir.
İkinci ihtimal ise, her zerrenin dilinde fısıldadığı tek hakikattir. Ne dersiniz?