İnsan vücudunda yaklaşık 25 trilyon alyuvar hücresi bulunur. Bu hücreler kanla birlikte tüm bedeni dolaşır, oksijen ve karbondioksit taşır. Ve bu mucizevi hücrelerin yapısı, tam olarak yapacağı işe göre tasarlanmıştır.
Oksijen taşımak için en uygun şekil yassı olmaktır. Bu sayede yüzey alanı artar, oksijenle temas kolaylaşır.
Ancak yassı şekil tek şart değildir. Hücre, oksijeni alırken aynı zamanda verebilmelidir de. İşte burada devreye, bilim adamlarının “olağanüstü bir molekül” dediği hemoglobin girer.
Hemoglobin akciğerde oksijeni alır, karbondioksiti bırakır. Kaslara ulaştığında ise tam tersini yapar: Oksijeni bırakır, karbondioksiti alır. Bir anda oksijene karşı birleşme eğilimi gösteren hemoglobin, birkaç saniye sonra bu eğilimini kaybeder ve tercihi karbondioksite döner.

Peki tüm bunlar tesadüf olabilir mi?
Şimdi soruyoruz:
1. Bu moleküllere bir sistem içinde bu vazifeyi kim verdi?
2. Oksijen taşıyacak hücreler, en uygun şekil olan yassı yapıya nasıl sahip oldu?
3. Şuur sahibi olmayan bu moleküller, adeta şuur sahibi gibi hareket ederek nereye, ne kadar oksijen vereceğini nasıl biliyor?
4. Oksijen ile karbondioksiti hiç karıştırmadan, her seferinde doğru adrese nasıl gidiyorlar?
5. Akciğerde oksijeni alıp karbondioksiti bırakmak, kaslarda ise tam tersini yapmak; düşünme, tercih etme ve karar verme ister. Peki şuursuz bir molekül bunu nasıl yapıyor?
Sonuç:
Şuursuz kan hücrelerini bu işlere fail kılmak ancak iki yoldan biriyle mümkündür:
-
Ya Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretini şuursuz hücrelere verip akıl sağlığından çıkmak gerekir,
-
Ya da bu hücrelerin, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah’ın emrinde hareket eden memurlar olduğu kabul edilir.
İkincisi akla, birincisi ise inkâra uygundur. Karar sizin.