Arapçada kelimeler üç çeşittir: isim, fiil ve harf. Buradaki harf, alfabenin harfleri değil; anlamı tek başına birşey ifade etmeyen edat türü kelimelerdir.
- İsim, zamana bağlı olmayan varlıkları ifade eder. Tek başına bir anlam taşır. Mesela “göz, bulut, kelebek” gibi.
- Fiil, bir işi veya oluşu bildirir: tartmak, görmek, gitmek, gelmek gibi.
- Harf ise tek başına tam bir mana ifade etmez; ancak bir isimle beraber kullanıldığında anlam kazanır: “فِى, مِنْ, اِلَى” gibi edatlar buna misaldir.
Bu gramer bilgisi bize şunu anlatır: Harf, kendi başına kıymeti olan bir kelime değil; başka kelimelere hizmet eden bir unsurdur.
Türkçede de aynen Arapçadaki gibi edat (harf) hükmünde kelimeler vardır. Mesela “Ankara’ya gittim.”
- Ankara: isimdir. Tek başına bir mana ifade eder; belli bir şehri gösterir.
- Gittim: fiildir. Zamana bağlı bir hareketi bildirir.
- “-ya / -ye” eki ise edat yani harfî mana taşır.
Buradaki “ya” tek başına: bir yer göstermez, bir hüküm bildirmez, kendi başına anlaşılmaz.
Ancak “Ankara” isminin sonuna eklenince yön manasını tamamlar. Demek ki Türkçedeki bu ek, kökü itibarıyla değil, vazifesi itibarıyla harf gibidir.
İşte Üstad Bediüzzaman, bu dil kaidesinden hareketle der ki:
Mana-yı harfîyle bakmak: Bir harf gibi, varlıkların kendine ait bağımsız bir manası olmadığını; sadece Allah’a bakan bir anlam taşıdığını kabul etmektir. Mahlukata kendileri adına değil yaratıcıları adına bakmak demektir.
Yani eşyaya mana-yı harfîyle bakmak demek: Bir çiçek gördüğünde, çiçeğin kendine bakmazsın, onu var eden kudreti düşünürsün. Kâinattaki her şeyi büyük bir kitabın harfleri gibi görürsün.
Ama biri çıkıp: “Benim için önemli olan sadece eşyanın kendisidir, arkasına karışmam” derse,
İşte bu, mana-yı ismîyle bir bakıştır. Bu bakış, varlığı yalnız madde ve sebepler hesabına değerlendirmek demektir. Yani bulutun oluşumunu anlatırken, işi sadece su buharına vermek gibi.
Bugün bazı felsefeciler, evrimciler, ateistler ve deistler ve maalesef iman dersini tam alamayan mü’minler özellikle bu hatayı yapıyorlar: Kâinattaki sanatı görmezden geliyor, her şeyi rastgele sebeplerin ürünü zannediyor, varlıkların mektup olan yüzünü kapatıp, sadece zarfına bakıyorlar.
Oysa doğru bakış şudur: Eşya bir harftir, o harfin sahibi Allah’tır, harf ancak sahibini tanıttığı ölçüde kıymet kazanır.
Üstadın şu sözü, meseleyi ne güzel özetler:
“Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına mana-yı harfîyle bakmak lazımdır. Mana-yı ismîyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.”
Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî Bakışı Bir PAPATYA Üzerinde Görelim
Papatyaya Mana-yı İsmîyle Bakış
Papatya; yuvarlak bir göbek kısmı, onun etrafında belli sayıda beyaz taç yapraklar, ince bir sap ve yeşil yapraklardan meydana gelir. Topraktan aldığı su ve minerallerle beslenir, güneş ışığıyla büyür. Kökleri vasıtasıyla toprağa tutunur. Yapraklarıyla hava ile temas eder, bahar mevsiminde açar, belli bir süre sonra solar…
Bu bakışta: Papatyayı yalnız bir bitki olarak tanımaya çalıştık, onun fizikî ve kimyevî özelliklerini tarif ettik, sebepler üzerinde durduk. Kuran bu bakış sahiplerine şöyle seslenir
وَكَاَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler. Yusuf suresi, 105. ayet
Şimdi aynı papatyaya asıl Kur’anî bakış olan mana-yı harfîyle bakalım.
Papatyaya Mana-yı Harfîyle Bakış
– Bu papatya önce yok idi, sonra var oldu. Var edilmesiyle Allah’ın Mûcid ismine işaret eden bir harf hükmüne geçti.
– Ona hayat verilmesiyle papatya, Allah’ın Muhyi ismine ayna oldu; canlı bir varlık olarak baharın sayfasında yerini aldı.
– Allah bu papatyayı besledi. Beslenmesiyle papatya, Rezzak, Rahman ve Mün’im isimlerine işaret etti. Çünkü toprağın, suyun, güneşin bir araya gelişi onun rızkına birer perde kılındı.
– Suretiyle papatya, Allah’ın Musavvir ismine ayna oldu. İncecik estetik şekli, yapraklarının muntazam dizilişi ve zarif görünüşü, Sâni-i Hakîm’in sanatını ilan etti.
– Rengiyle Allah’ın Mülevvin ismine; kokusuz ve gösterişsiz gibi görünen sadeliği içinde taşıdığı hikmetlerle Latîf ve Cemîl isimlerine ayna oldu.
– Baharda açmasıyla Allah’ın Fettah ismine; kapanıp solmasıyla Mübeddil , Mümit ve Muahhir isimlerine işaret etti.
– Kökünden çatlayıp filiz vermesiyle Fâlik ismine; sapının sağlamlığıyla Metîn ismine; yapraklarının vazife yapmasıyla Mürettib ve Müdebbir isimlerine ayna oldu.
– Üzerindeki hassas element ve su miktarıyla papatya, kemâl-i mîzanı göstererek Allah’ın Adl ve Mukaddir isimlerine ayna oldu.
– Bütün bu süreçlerdeki uyumlu yaratılış programı ise, papatyayı Allah’ın Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimlerine birlikte baktırdı; küçük bir çiçek iken, kâinat kitabının manalı bir kelimesi haline geldi.
Bakışın Değişmesiyle Kıymetin Değişmesi
- Papatyaya mana-yı ismîyle bakınca sıradan bir bahar çiçeği oldu. Sadece kendisi kadar bir mana ifade etti.
- Mana-yı harfîyle bakınca ise Allah’ı tanıtan canlı bir mektup oldu. Rabbimizi yüzlerce dil ile anlatmaya başladı
Artık o, sadece kendini anlatan bir isim değil; Rabbini anlatan bir harf, bir işaret, bir alâmet hükmüne geçti. İşte papatyaya mana-yı harfîyle bakıldığında: o çiçek Rabbânî bir kaside, İlâhî bir mektup, esmâ-i hüsnânın bir aynası oldu.
Şimdi konuyu daha iyi pekiştirmek için kıyaslı bir tablo halinde iki bakışı karşılıklı sıralıyalım:
| MANA-YI İSMÎ (İSMÎ BAKIŞ) | MANA-YI HARFÎ (HARFÎ BAKIŞ) |
|---|---|
| “Bu bir çiçektir.” diyerek varlıklara yalnız kendileri için bakmak | “Bu çiçek var edilmiş.” diyerek yaratılışı düşünmek |
| Güzelliği “tabii bir özellik” saymak | Güzelliği “Cemîl isminin tecellisi” olarak görmek |
| Miktarları sıradan kimyevî değerler kabul etmek | Miktarları Allah’ın “Mukaddir” ismine bağlamak |
| Düzeni doğanın eseri zannetmek | Düzeni Allah’ın “Mürettib ve Müdebbir” isimlerine ayna görmek |
| Çeşitliliği başıboşluk saymak | Çeşitlilik içinde bir nizam bulunduğunu fark etmek |
| Mevsimleri kendi kendine işleyen süreçler görmek | Zamanlamayı ilahî iradeye vermek |
| Sebepleri gerçek müessir kabul etmek | Sebepleri sadece birer perde olarak okumak |
| Canlıları yalnız maddeden ibaret görmek | Canlıları esmâ-i hüsnânın bir sergisi görmek |
| Ölçülerin bozulabileceğini düşünmek | Ölçülerin kemâl derecede korunduğunu anlamak |
| Varlığın başlangıcını evrime vermek | Başlangıcı Allah’ın “Evvel” ismine baktırmak |
| Sonu sadece yok oluş kabul etmek | Sonu Allah’ın “Âhir” ismine işaret görmek |
| Varlıklara “kendi hesabına mana vermek” | Varlıkları Allah’ı tanıttığı ölçüde manalı harfler görmek |
| Bilimi başıboş kanunlar sistemi görmek | Bilimi kanunları koyan Allah’a ulaştıran bir yol saymak |
| Eşyayı sadece tanımaya çalışmak | Eşyayı sahibini tanımaya vesile kılmak |
| İlgisiz ve lakayıt bir nazarla bakmak | Hayret ve şükürle dolu bir nazarla bakmak |
| Her şeyi tesadüf mümkün görmek | Tesadüfün düzen kuramayacağını sezmek |
| Eşyayı kuru bir isim gibi görmek | Eşyayı ilahî bir mektup gibi görmek |
| “Benim için önemli olan eşyanın kendisi.” demek | “Önemli olan onu yapan Zât’tır.” diyebilmek |
| Varlıkların yerleşimini sıradan görmek | Her parçanın tam lâyık mevzide bulunmasını kemâl-i intizam saymak |
| Nimetleri kendinden bilmek | Nimetleri Allah’tan gelen ikram olarak görmek |