
İnsan, Allah’ın isimlerine en geniş ve en kuşatıcı şekilde ayna olan mahlûktur. İlim, kudret, merhamet, hikmet, adalet, cemal gibi pek çok İlâhî isim insanda birlikte tecelli eder. Diğer varlıklar belli isimlere sınırlı aynalık yaparken, insan mahiyeti itibarıyla pek çok ismi bir arada yansıtabilecek bir istidada sahiptir. Bu da onun mahiyetini câmi kılar. Üstadımız Risale-i Nur’da bir çok yerde farklı şekillerde insanın Esmaül Hüsnaya cami bir ayine olduğundan bahseder. Şu ifade çok veciz ve o kadar manidardır ki konuyu bu cümle üzerinden anlamaya çalışalım.
“Nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.”Otuz Üçüncü Söz “İnsan Penceresi”
Bu cümle, insanın kâinattaki mevkiini ve mahiyetinin câmi oluşunu fevkalâde veciz bir surette ifade eder. Zira nasıl ki Esmâ-ül Hüsnâ içinde en büyük, en kuşatıcı ve diğer isimleri cami bir İsm-i Âzam bulunuyorsa; aynı şekilde o İlâhî isimlerin kâinattaki nakışları, tecellileri ve izleri içinde de en câmi, en parlak ve en şuurlu nakış insandır.
Çünkü kâinattaki diğer mahlûklar, İlâhî isimlerin yalnız bir veya birkaçına, hem de sınırlı ve şuursuz bir şekilde aynalık yaparlar. Cemâdat, kudret ve intizamı gösterir; fakat bilmez ve şükredemez. Nebâtat, hayat ve rızka aynadır; fakat idraki yoktur. Hayvanat, şefkat, rızık ve muhafazaya mazhar olur; ancak şuuru mahdut, vazifesi fıtrîdir. Melekler ise ulvî ve nuranîdir; fakat irade ve tercih kabiliyetlerinin olmayışı onların aynalığını insan gibi cami kılmamaktadır.
İnsan ise bütün bunlardan farklı olarak, İlâhî isimlere çok yönlü, şuurlu, ihtiyarî ve küllî bir aynalık yapar. İnsanda:
Akıl ve ilimle El-Alîm,
Aczini fark edişiyle El-Kadîr,
Fakrını hissetmesiyle Er-Rahîm,
Hikmet arayışıyla El-Hakîm,
Merhametle Er-Rahîm,
Umumi şefkat ve lütufla Er-Rahmân,
Hakkın yerini bulmasını istemesiyle ve adalet hissiyle El-Adl,
Güzellik sevgisiyle El-Cemîl,
Sanat ve estetik zevkiyle El-Müzeyyin,
Mükemmelliğe hayranlığıyla El-Bedî‘,
Muhabbet ihtiyacıyla El-Vedûd,
Dostluk arayışıyla El-Veliyy,
Yakınlık ve ünsiyet isteğiyle El-Karîb,
Mülkiyet arzusu ile El-Mâlik,
Sahiplenme duygusuyla El-Melik,
Hayata mazhariyetle El-Muhyî,
Ölümüyle El-Mümît,
Yükselmesiyle Er- Rafi
Alçalmasıyla El Hafid
Darlık ve sıkıntılar ile El- Kabıd
Genişlik ve inşirah ile El Basıt
İzzete mazhar olmasıyla El-Mu‘îz,
Zillete düşmesiyle El-Muzill,
Ebediyet arzu ve isteğiyle El-Bâkî,
Nizam ve ölçü talebiyle El-Mukaddir,
Görülme ve bilinme isteğiyle Eş-Şehîd,
İtibar ve izzet talebiyle El-Mecîd,
Günah ve kusuruyla El-Afûv,
Bağışlanma ümidiyle El-Gafûr,
Gizli kusurlarının örtülmesini istemesiyle Es-Settâr,
Pişmanlık ve dönüşüyle Et-Tevvâb,
Her seferinde kapının açık olmasını istemesiyle El-Halîm,
Marifet ve tanıma ihtiyacıyla El-Ma‘rûf,
Hakikate ulaşma iştiyakıyla El-Hâdî,
Yolunu kaybettiğinde yön arayışıyla Er-Reşîd,
Hastalık ve şifa arayışıyla Eş-Şâfî,
Zayıflık ve muhtaçlıkla El-Latîf,
Dertlerin arkasındaki hikmeti arayışla Es-Sabûr,
Rızıklandırılmasıyla Er-Rezzâk,
Sıkıntılarında kendisine yetecek birini aramasıyla El-Kâfî,
Endişeyi istikbal kaygısıyla El-Vekîl,
Korunma ihtiyacıyla El-Hafîz,
Emniyet arayışıyla Es-Selâm,
Yalnızlık korkusuyla El-Mu’nis,
Yardım hissiyle En-Nasîr, El-Mu‘în,
İşlerinin açılmasını istemesiyle El-Fettâh,
Fakrını fark edişiyle El-Mugnî,
Kalbinin yönelmesiyle El-Vedûd,
Duaya meyliyle El-Mucîb,
Sesinin duyulmasını istemesiyle Es-Semî‘,
Her şeyin sonunda hesap duygusuyla El-Hasîb.
gibi pek çok İlâhî ismin tecellisi bir arada ve aynı mahiyette toplanmıştır.
İşte bu câmiiyet, insanı esmânın nukuşu içinde nakş-ı âzam yapar. İnsan, adeta kâinat sayfasında yazılmış en büyük, en derin ve en mânâlı İlâhî nakıştır. Diğer mahlûklar birer kelime yahut harf hükmündeyken; insan, esmânın tamamına açılan bir fihriste, bir hülâsa ve bir merkez gibidir.
Üstelik insan bu aynalığı: Bilir, tanır, kıyas eder, muhabbet eder, şükreder, yanlış kullanırsa mesul olur.
Bu yönüyle insanın esmaya mazhariyeti sadece geniş değil; aynı zamanda şuurlu, ihtiyarî ve mesuliyet yüklüdür. İşte bu sebeple, insana verilen bu câmi ayinedarlık hem en büyük şeref, hem de en ağır imtihan olmuştur.
Netice olarak, nasıl ki Esmâ-i Hüsnâ içinde bir İsm-i Âzam vardır; öyle de o esmânın kâinattaki tecellileri içinde, esmânın en câmi nakşı, en parlak aynası ve en büyük tecelli mahalli insandır. Bu sırra binaendir ki insan, “nakş-ı âzam” unvanını almıştır.