İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silah vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır.
Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak sefere gidenler gibi görünmüyorlarsa da hayattadırlar diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.
Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki: “Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır.” diye müteselli oluyor. Mesela, ilim gibi “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faydası vardır.” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
Hülâsa: Nefis, deve kuşu gibidir. Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor.
Yani nefis ahireti, sanki dünya hayatının hemen arkasında devam eden başka bir durak gibi düşünüyor. Bir adam Ankara’da yaşıyor, İstanbul’a taşınacak. Fakat “Daha valiz hazırlamadım ama zaten İstanbul yakın; gider gitmez alışırım.” diyor. Halbuki orada evi yok, işi yok, hazırlığı yok.
Nefis de ahirete böyle bakıyor: “Şimdi burada yaşayalım; çalışalım, kazanalım, gezelim, eğlenelim. Sonra tövbe ederiz, sonra ahiret kısmına geçeriz.”
Halbuki ahiret, dünyanın başka bir şubesi değildir. Dünyanın devamı değil; dünyanın neticesi, hesabı ve karşılığıdır.
Ahirete geçildiğinde “Biraz daha hazırlanayım.” denilmeyecek. Çünkü hazırlık yeri burasıdır. Orası amel yeri değil, burada yapılan amellerin karşılığının görüleceği yerdir.
Nefsin asıl gafleti burada: Ahireti ertelenebilir, sonradan telafi edilebilir, dünyadaki eksiklerin orada tamamlanabileceği bir menzil gibi düşünüyor.
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Asıl hayat ise ahiret yurdudur. Keşke bilselerdi.”Ankebût Sûresi 29/64
Bu itibarla nefsin elinde iki silah vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır.
İşte nefsin çok ince bir oyunu burada başlıyor. Dünya elinden gidince ahireti hatırlıyor.
Yaşı ilerliyor: “Ne yapalım, ölüm var ama ahiret de var.”
Bir yakını ölüyor: “İnşallah cennette buluşacağız.”
Kendi ölümü hatırına geliyor: “Allah kerimdir, Allah affedicidir.”
Bunların hepsi hakikat. Fakat nefis bazen bu hakikatleri hazırlık yapmak için değil, ölümün acısını bastırmak için kullanıyor.
Sonra aynı adama diyorsun: “Öyleyse namaza başlayalım.” “Dizlerim ağrıyor.”
“Tövbe edelim.” “Daha vakit var.”
“Biraz Kur’an okuyalım.” “İşler çok yoğun.”
“Şu haramı bırakalım.” “Birden olmuyor.”
Yani ölümün elemi gelince ahireti hatırlıyor, ahiretin ameli gelince ahireti unutuyor.
İşte iki silah budur. Birinci silahı: “Ahiret var.” İkinci silahı: “Şimdi sırası değil.”
Ahireti teselli için kullanıyor, fakat ahirete hazırlanmayı gafletle erteliyor.
Ümit, gayretle birleşirse rahmet olur. Gafletle birleşirse oyalanmaya dönüşür.
“Allah affeder.” sözü seni tövbeye götürüyorsa rahmettir. Günaha devam ettiriyorsa nefis onu kendisine perde yapmış demektir.
Cennet ümidi salih amel ister. İman iddiası kulluk mesuliyeti ister. “Ben Müslümanım.” diyen, İslam’ın yükünü de taşımak durumundadır.
Nefis burada adeta deve kuşu gibidir. Deve kuşuna: “Sen kuşsun, uç.” demişler. “Ben deveyim.” demiş. “O zaman yük taşı.” demişler. “Ben kuşum.” demiş.
Nefis de işine göre hüküm değiştiriyor. Cennet konuşulunca: “Ben Müslümanım.”
Rahmet konuşulunca: “Allah affedicidir.”
İbadet konuşulunca: “Allah kalbe bakar.”
Tövbe konuşulunca: “Daha genciz.”
Mesuliyet gelince başka, mükâfat gelince başka konuşuyor.
Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak sefere gidenler gibi görünmüyorlarsa da hayattadırlar diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.
Burada Üstad nefsin başka bir gafletini gösteriyor. İnsan ölümü aklıyla bilir fakat çoğu zaman ölümün dünya hayatını kesin olarak bitiren tarafını kalbine tam indirmez.
Bir insan annesini, babasını veya çok sevdiği birisini kaybeder. Mezara koyar. Üzerine toprak atar. Fakat onu hatırladığında çoğu zaman hâlâ hayattaki hâliyle düşünür:
“Şimdi olsa bunu severdi.” “Şunu görse çok sevinirdi.” “Bayramda olsa burada otururdu.”
Sanki başka bir şehirde yaşıyor da yalnızca görüşemiyorlarmış gibi. Bu duygu bir yönüyle çok insanîdir. Fakat nefis buradan kendisine bir gaflet çıkarabilir.
Çünkü o insanın dünya hayatı gerçekten bitmiştir. Artık bir rekât daha namaz kılamaz. Bir kere daha tövbe edemez. Bir kalbi daha tamir edemez. Bir sadaka daha veremez. Bir günahı daha terk edemez.
Ve insan bunu gerçekten düşündüğü anda korkunç bir soru kendi önüne gelir: “Peki benim amel defterim ne zaman kapanacak?”Nefis işte bu soruyu istemez.
Cenazede Bile “O Öldü, Ben Değil” Demek
Bir cenazeye gidiyoruz. Tabut önümüzde. Biraz sonra mezara indirilecek.
Aklen biliyoruz: “Bu insan öldü.” Fakat nefsin içinde çok gizli bir ses var: “O öldü ama ben ölmedim. Benim daha zamanım var.”
Sanki ölüm sırayla geliyor. Sanki gençleri atlıyor. Sanki sağlıklı olanları bekliyor. Sanki önümüzde kaç sene olduğunu biliyoruz. Halbuki ölümün yaşı yoktur.
Kimi doksanında gider. Kimi ellisinde. Kimi otuzunda. Kimi on sekizinde. Kimi sabah evinden çıkar, akşam eve dönemez.
İnsan başkasının ölümünü görür, fakat kendi ölümünü hâlâ uzaklarda tutar.
Ölüm Çok Yaklaşır, Sonra Yine Unutulur
Çok sevdiğimiz birini kaybederiz. İlk gün dünya gözümüzden düşer. “Bu dünya gerçekten boşmuş.” deriz. Bir hafta geçer. Telefonlar başlar. İşler başlar. Planlar başlar. Alışverişler başlar. Kırgınlıklar tekrar başlar.
Dünya yeniden büyümeye başlar. Ölüm bizden uzaklaşmamıştır; bizim gafletimiz geri gelmiştir.
İşte Üstad’ın: “Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor.” dediği şeyin bir tarafı budur. Ölüm hayatımızın ortasında olduğu hâlde onu hayatımızın kenarında tutuyoruz.
Dilde Ölümü Yumuşatmak
İnsan bazen ölümün sert hakikatiyle yüzleşmek yerine onu daha yumuşak ifadelerle anlatır.
“Kaybettik.” “Aramızdan ayrıldı.” “Gitti.” “Uzun bir yolculuğa çıktı.”
Bu ifadelerin bir kısmı edeben ve mecazen kullanılabilir. “Hakk’ın rahmetine kavuştu” ve “vefat etti” gibi ifadeler de dinen güzel ve doğru ifadelerdir. Mesele kullanılan kelime değil; kalbin ölüm hakikatini bu sözlerle perdeleyip perdelemediğidir.
Çünkü hakikat değişmiyor: Bu insanın dünya hayatı sona erdi.
Ölüm yokluk değildir; fakat dünya hayatına dönüşü olmayan bir geçiştir.
Ölümü Hatırlamak Yetmez
Mesele sadece ölümü konuşmak değildir. Mezarlığa gidip ağlamak da tek başına yetmez.
Bir insan ölümden çok etkilenebilir ama ertesi gün hayatında hiçbir şey değişmeyebilir.
Namaz aynı. Günah aynı. Kul hakkı aynı. Kırgınlık aynı. Gaflet aynı. O zaman ölüm yalnızca duygumuza dokunmuş, hayatımıza dokunmamıştır.
Ölümü hatırlamanın hakiki semeresi, ölüme hazırlanmaktır. Gaflet ölümü gözden kaçırır.
İman ise ölümü açıklayıp ona hazırlanmaya çağırır.
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
“Her nefis ölümü tadacaktır. Mükâfatlarınız size kıyamet günü tastamam verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” Âl-i İmrân Sûresi 3/185
أَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ
“Nerede olursanız olun, sağlam ve yüksek kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşır.”
Nisâ Sûresi, 4/78.
وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَىٰ أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ
“Sizden birine ölüm gelip de: ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip salihlerden olsaydım.’ demeden önce, size verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayın.”
Münâfikûn Sûresi, 63/10.
Ölüm geldiği zaman insan: “Biraz daha para kazanayım.” demiyor. “Bir ev daha alayım.” demiyor. “Biraz daha gezeyim.” demiyor. Ne diyor?
“Rabbim, beni biraz daha geciktir de sadaka vereyim ve salihlerden olayım.”
Bugün nefsin değersiz gördüğü salih amel, ölüm kapıya geldiğinde en kıymetli şey hâline geliyor.
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ ۚ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ ۖ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ
“Onlar orada feryat ederek: ‘Rabbimiz! Bizi çıkar; daha önce yaptıklarımızdan başka, salih ameller yapalım.’ derler. ‘Size, düşünüp ibret alacak kimsenin düşünüp ibret alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. Öyleyse tadın azabı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.’”Fâtır Sûresi, 35/37.
Orada: “Rabbimiz! Bizi çıkar da daha önce yaptıklarımızdan başka salih ameller yapalım.” diyecekler. Ama cevap: “Size düşünüp ibret alacak kadar ömür verilmedi mi?” olacak.
Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki: “Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır.” diye müteselli oluyor. Mesela, ilim gibi “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faydası vardır.” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
Burada nefsin çok daha gizli bir hilesi anlatılıyor. Nefis bazı dünyalık arzularını açıkça dünyalık olarak göstermek istemez. Çünkü insanın vicdanı buna itiraz edebilir. Ne yapar? Dünyevî arzusunun üzerine uhrevî bir etiket yapıştırır.
İlim Misali
Adam ilim öğreniyor. Güzel. Fakat neden öğreniyor?
- Allah rızası için mi?
- Hakikati öğrenmek için mi?
- İnsanlara faydalı olmak için mi?
- Yoksa: “Ne kadar bilgili.” desinler diye mi?
- “Nereye gitse herkes onu dinliyor.” desinler diye mi?
İlim hakikaten ahirete faydalıdır. Nefis de tam bunu kullanıyor.
İlmin iyi tarafını öne çıkarıyor, kendi şöhret ve üstünlük arzusunu onun altına gizliyor.
İşte: “İyi ciheti göstermekle kötü ciheti altında yutturur.” cümlesinin manası budur.
Yardımda Nefsin Payı
Bir insan: “Fakir fukaraya yardım ediyorum, Allah için.” diyor. Fakat yaptığı yardım bilinmezse üzülüyor. Fotoğraf paylaşılmazsa rahatsız oluyor.
Teşekkür edilmezse: “Bir daha yardım etmeyeceğim.” diyor.
Burada yardım güzel ama yardımın içine görünme arzusu karışmış olabilir.
Nefis yine güzel tarafı gösteriyor: “Ben fakire yardım ediyorum.” Kötü tarafı onun altına gizliyor: “İnsanlar da beni bilsin.”
Hizmette Nefsin Gizlenmesi
Bir adam: “Millete hizmet ediyorum.” diyor. Fakat vazife başkasına verilince huzursuz oluyor. Eğer gerçekten tek maksat hizmet olsaydı hizmetin yapılması onu sevindirirdi.
Ama içinden: “Niye ben değilim?” çıkıyorsa, burada hizmetin içine nefsin hissesi karışmış olabilir.
Dışarıda: “Hizmet.” İçeride: “Ben.” İşte nefis bazen günahı ibadet göstermiyor; ibadetin içine dünyayı saklıyor.
Dinî Sayfalar ve Tebliğ Misali
“Bu çağda dijitalde olmak lazım.” “İnsanlara faydalı içerik ulaştırıyoruz.” Bunlar doğru. Ama nefis içeriden başka şeyler söyleyebilir:
“Kaç takipçimiz oldu?” “Niye onun videosu daha çok izleniyor?” “Benim ismim niye görünmedi?” “Niye beni çağırmadılar?” “Bu iş benim sayemde büyüdü.”
Dışarıda tebliğ devam ederken içeride ene de büyüyebilir. İşte nefsin korkulacak tarafı budur. Amelin üzerine: “Allah rızası.” etiketi yapıştırır; içine: şöhret, takdir, makam, üstünlük, görünme arzularını doldurabilir.
Bu sebeple insan yalnızca: “Ne yapıyorum?” diye değil, “Bunu niçin yapıyorum?” diye de kendisini kontrol etmelidir.
Hülâsa: Nefis, deve kuşu gibidir. Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.
Hülâsa: Nefis, deve kuşu gibidir.
Dünyanın faniliği canını acıtınca: “Ahiret var.” der. Ahiret için amel istenince: “Daha vakit var.” der. İlim dünyalık arzusuna hizmet ediyorsa:
“Bu zaten ahiret amelidir.” der. Fakat ihlâs muhasebesi yapılınca başka tarafa kaçar. Yani hangi hüküm kendisini kurtaracaksa onu kullanır. Deve kuşuna: “Uç.” dersin: “Ben deveyim.” der. “Yük taşı.” dersin: “Ben kuşum.” der.
Nefis de mükâfatta Müslümanlığını, mesuliyette mazeretini öne çıkarır.
Şeytan sofestaîdir.
Sofestaî hakikati bulmaya çalışmaktan ziyade şüphe üretir, iddiaları birbirine çarpıştırır ve sonunda: “Hiçbir şey kesin değil.” noktasına götürür. Şeytan da böyledir. Bir zaman: “Allah seni affetmez.” der. İnsanı ümitsizliğe sürükler. Başka zaman: “Allah zaten affeder.” der.
İnsanı günaha sürükler. Birinci söz ikinciyi reddeder. Fakat şeytanın umurunda değildir. Çünkü maksadı tutarlı olmak değil, hangi fikir seni o anda Allah’tan uzaklaştırıyorsa onu kullanmaktır.
Heva da bektaşîdir.
Buradaki temsil, işine gelen kısmı alıp işine gelmeyeni bırakan meşhur Bektaşî fıkralarındaki tipe bakar. Heva da dinden kendisine rahat gelen tarafı almak ister.
“Allah affedicidir.” der. Ama: “Tövbe edin.” kısmına yanaşmaz. “Kalp temizliği önemlidir.” der. Ama kalbin temizliğinin alameti olan itaati konuşmak istemez.
“İlim ahirette faydalıdır.” der. Fakat ilmin içine karışan şöhret ve üstünlük arzusunu görmek istemez. Yani heva, hakikatin tamamını değil, nefsine uygun kısmını seçer.
Ana metindeki üç teşbih aslında bütün dersi topluyor:
Nefis deve kuşu gibi: İşine göre hüküm değiştirir.
Şeytan sofestaî gibi: Birbirine zıt şüpheler atar; yeter ki kesinliği bozulsun.
Heva bektaşî gibi: Hakikatin nefsine hoş gelen kısmını alır, ağır gelen kısmını bırakır.
Böylece insan ahirete inanır ama hazırlanmaz; ölümü bilir ama ciddiye almaz; ibadet eder ama içine dünyayı karıştırabilir.
İşte asıl mücadele burada başlıyor: Ahireti teselli malzemesi değil hazırlık sebebi yapmak; ölümü yalnız bilmek değil ona hazırlanmak; salih ameli yalnız yapmak değil ihlâsla yapmak.