İ’lem eyyühe’l-aziz! Vâcibü’l-vücud zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi ef’alinde de benzemiyor. Çünkü Vâcibü’l-vücud’un kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, fert nevi, cüz küll aralarında fark yoktur. Ve keza onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur. Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-vücud’un ef’alini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Vâcibü’l-vücud zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi ef’alinde de benzemiyor.
Vâcibü’l-vücud Nedir?
Vâcibü’l-vücud, varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyen ve var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan demektir
Neden “Vâcib”?
Çünkü Allah’ın varlığı başkasına bağlı değildir. O’nu meydana getiren, var eden veya ayakta tutan başka bir sebep yoktur. Varlığı kendindendir; ezelî ve ebedîdir.
Mümkinü’l-vücuddan Farkı
Bizler ve bütün kâinat mümkinü’l-vücuduz; yani var da olabilirdik, olmayabilirdik. Varlığımız başka bir sebebe muhtaçtır. Allah ise Vâcibü’l-vücuddur; varlığı başkasından gelmez, bütün mümkin varlıkların varlığı ise nihayetinde O’na dayanır.
Vâcibü’l-vücud: Varlığı kendinden ve zorunlu olan Allah.
Mümkinü’l-vücud: Varlığı kendinden olmayıp Allah’ın yaratmasına muhtaç olan her şey.
“Zâtında Mümkine Benzemez”
Allah’ın zâtı hiçbir mahlûkun zâtına benzemez. İnsan cisimdir, mekâna muhtaçtır, sonradan yaratılmıştır, değişir ve sınırlıdır. Allah ise mahlûk değildir; ezelîdir, ebedîdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu yüzden Allah’ı insan veya başka bir varlık gibi tasavvur edemeyiz.
“Mahiyetinde Mümkine Benzemez”
Mahiyet, bir şeyin “nasıl bir varlık olduğu” demektir. Mahlûkatın mahiyetini bir derece anlayabiliriz; fakat Allah’ın mahiyeti mahlûkatın mahiyetine benzemez. Allah’ın nasıl bir Zât olduğunu kuşatamayız; ancak isim ve sıfatlarıyla O’nu tanırız.
Saat Ustasını Saat Gibi Zannetmek: Şuurlu bir saat, kendi tik taklarına bakıp ustasını da içinde çarklar dönen, yaylarla çalışan bir varlık zannetse ne kadar gülünç olur. Eserin çalışma tarzını ustaya vermek, mahlûkun sıfatını Hâlık’a vermektir.
Robotun Mühendisini Robot Sanması: Bir robot konuşuyor, yürüyor, enerjiyle çalışıyor diye mühendisine bakıp: “Demek onu yapan da bataryayla çalışıyor, motorlarla hareket ediyor.” dese büyük bir hata eder. Yapılanın mahiyeti, yapanın mahiyetine ölçü olamaz.
Kitabın Müellifini Kâğıttan Sanması: Bir kitap şuurlu olsa, “Ben harflerden, mürekkepten ve kâğıttanım; beni yazan da mutlaka harflerden ve kâğıttan olmalıdır.” dese divanelik eder. Eserde bulunan vasıfları müellife taşımak, eserle müessiri karıştırmaktır.
Bilgisayarın Programcıyı Koddan İbaret Sanması: Bir yazılım kendi dünyasına bakıp “Ben kodla çalışıyorum; beni yapan da kodlardan meydana gelmiştir.” dese, programcıyla programı aynı mertebeye indirir. Halbuki kod programın sıfatıdır, programcının değil.
Evin Mimarı Ev Gibi Zannetmesi: Bir ev, “Ben duvar, oda, kapı ve pencereden oluşuyorum; beni yapan mimarın da duvarları ve odaları vardır.” dese eserle ustayı birbirine karıştırmış olur. Mahlûkun yapısı, Hâlık’ın mahiyetine kıyas olamaz.
Netice: İnsan da “Ben bir işi temasla, aletle, zamanla ve yorularak yapıyorum; öyleyse Hâlık da böyle yapmalıdır.” dediği anda aynı hataya düşer. Sobanın ustasını sobaya, robotun mühendisini robota, kitabın müellifini kitaba benzetmesi ne kadar bâtılsa; mahlûkun fiil tarzını Hâlık’a ölçü yapmak da o kadar bâtıldır.
“Ef‘âlinde de Benzemez”
Allah Teâlâ’nın zâtı mahlûkatın zâtıyla kıyas edilemeyeceği gibi, sıfatları da mahlûkatın sıfatlarıyla kıyasa gelmez. İnsan bilir, Allah da Alîm’dir; insan görür, Allah da Basîr’dir; insan işitir, Allah da Semî‘dir. Fakat yalnız isimde bir benzerlik vardır; hakikat, keyfiyet ve mertebe bakımından aralarında hiçbir benzerlik yoktur.
Mahlûkatın sıfatları kendinden değildir; verilmiştir. İnsanın ilmi, kudreti, iradesi, görmesi ve işitmesi sonradan yaratılmıştır. Allah’ın sıfatları ise başkasından gelmiş değildir; ezelî ve ebedîdir.
Mahlûkun sıfatları mahdut ve kayıtlıdır. İnsan bazı şeyleri bilir, bazılarını bilmez; bazı şeylere gücü yeter, bazılarına yetmez; belli bir mesafeyi görür ve belli sesleri işitir. Allah’ın ilmi ise bütün malûmatı, kudreti bütün mümkinatı, görmesi ve işitmesi ise her şeyi birden kuşatır.
Mahlûkun kudreti çokluk karşısında zorlanır; bir işi yapmakla bin işi yapmak arasında fark vardır. Allah’ın kudretinde ise az-çok, küçük-büyük, fert-nev‘, cüz-küll arasında acz ve zorluk bakımından fark yoktur.
İnsanda bulunan ilim, irade, kudret, merhamet ve diğer kemal sıfatları, Allah’ın sıfatlarından birer parça değildir. Bunlar esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi tanımaya vesile olan cüz’î tecelliler ve ölçücüklerdir. İnsan kendi küçük ilminden Allah’ın sonsuz ilmini, kendi sınırlı kudretinden Allah’ın nihayetsiz kudretini anlamaya çalışır.
Öyleyse Hâlık mahlûkla, Bâkî fâniyle, Mâlik memlûkle, mutlak olan mukayyed ile kıyas edilemez. Cenâb-ı Hak zâtında bir olduğu gibi sıfatlarında da şeriksizdir.
Çünkü Vâcibü’l-vücud’un kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, fert nevi, cüz küll aralarında fark yoktur.
“Yakın-Uzak Arasında Fark Yoktur”
Biz bir şeye tesir etmek için ona yaklaşmaya, ulaşmaya, mesafeyi aşmaya muhtacız. Allah’ın kudreti ise mekân ve mesafe ile kayıtlı değildir. En uzak yıldız da en yakın zerre de kudret-i İlâhiyenin tasarrufundadır. Uzaklık, O’nun kudretine bir zorluk getirmez.
وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
“Bizim emrimiz ancak bir tektir; göz açıp kapama gibidir.” (Kamer, 54/50)
“Az-Çok Arasında Fark Yoktur”
İnsan için bir işi yapmakla bin işi yapmak arasında büyük fark vardır; çokluk gücü dağıtır. Allah’ın kudreti sonsuz olduğu için bir şeyi yaratmakla sayısız şeyi yaratmak arasında acz ve meşakkat bakımından fark yoktur. Bir çiçeği yaratmak da bütün baharı yaratmak da aynı kudretin tasarrufudur.
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması gibidir.” (Lokmân, 31/28)
“Küçük-Büyük Arasında Fark Yoktur”
Biz küçük bir şeyi kolay, büyük bir şeyi zor yaparız. Fakat Allah’ın kudretine nispetle bir hücre ile bir insan, bir zerre ile bir yıldız, bir çiçek ile bir bahar arasında “bunu yapmak daha zor” denilecek bir fark yoktur. Büyüklük, kudret-i İlâhiyeye ağırlık teşkil etmez.
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“O, bir şeyi dilediği zaman O’nun emri, ona yalnızca ‘Ol!’ demesidir; o da oluverir.” (Yâsîn, 36/82)
“Fert-Nev‘Arasında Fark Yoktur”
Bir tek insan fert, bütün insanlık ise **nev‘**dir. Biz bir ferdi idare etmekle bütün bir nev‘i idare etmek arasında büyük fark görürüz. Allah ise bir ferdin bütün ihtiyaçlarını gördüğü gibi, bütün nev‘in fertlerini de aynı anda idare eder. Çokluk O’nu meşgul etmez.
“Cüz-Küll Arasında Fark Yoktur”
Bir yaprak cüz, ağaç küll; bir hücre cüz, beden küll gibidir. Biz cüzü yapmakla bütünü yapmak arasında güç farkı görürüz. Allah’ın kudretinde ise parçayı yaratmakla bütünü yaratmak arasında zorluk bakımından fark yoktur.
Ve keza onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur.
“Fiilinde Bizzat Mübaşeret Yoktur” Ne Demektir?
Buradaki mübaşeret, bir işi yapmak için ona doğrudan temas etmek, yaklaşmak, el sürmek, alet kullanmak demektir. İnsan fiillerinde buna muhtaçtır; bir taşı kaldırmak için ona uzanır, bir şeyi yapmak için bedeniyle temas eder.
Allah’ın Fiili Böyle Değildir
Allah Teâlâ bir şeyi yaratmak için ona yaklaşmaz, dokunmaz, alet kullanmaz, hareket etmez. Çünkü bunların hepsi mahlûkata ait kayıt ve ihtiyaçlardır. Allah’ın fiili, irade ve kudretinin taallukuyla gerçekleşir.
Mübâşeret ve Muâlece Nedir? 📌Detaylı izah için
Mübâşeret, bir işi doğrudan temas ederek yapmak; muâlece ise bir işi uğraşarak, aşama aşama, emek ve zaman harcayarak gerçekleştirmektir. İnsan maddî bir varlık olduğu için çoğu işini mübâşeret ve muâlece ile görür: Eliyle tutar, taşır, iter; bir binayı parça parça inşa eder, zaman ve kuvvet harcar. Üstad Hazretleri ise Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasını şöyle ifade eder:
“Mübâşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân ile ferman ediyor.”
Yani Allah’ın yaratması bizim fiillerimiz gibi temasa, alete, aşamalı çalışmaya, yorulmaya ve zaman harcamaya bağlı değildir. Kudret ve iradesinin taallukuyla yaratır.
Temas Olmadan Tesir Mümkündür
İnsan, işi çoğunlukla eliyle yaptığı için tesiri temasla sınırlı zanneder. Hâlbuki mahlûkat âleminde bile temas olmadan tesir ve idarenin birçok misali vardır. Işık eşyaya el gibi dokunmadan odayı aydınlatır. Mıknatıs demiri tutmadan çeker. Güneş gezegenlere fizikî olarak dokunmadan çekim sistemi içinde tesir eder. Ses, radyo dalgaları ve uzaktan kumanda sinyalleri uzak mesafelerde tesir meydana getirir. Bir operatör yerde dururken drone havada onun emrine göre hareket eder.
Bu misaller Allah’ın fiilinin keyfiyetini açıklamak için değil, yalnızca şu yanlış düşünceyi kırmak içindir: “Bir fiil varsa mutlaka maddî temas da olmalıdır.” Mahlûkatta bile bunun zorunlu olmadığı görülmektedir.
Ruh ve Beden Misali
İnsan kendi varlığında da bunun daha dikkat çekici bir misalini taşır. Elimizle taşı kaldırırız; fakat elimizi ne ile kaldırıyoruz? Kasın hareketi irade ve sinir sistemi üzerinden meydana gelir. İnsanın şuuru ve iradesi, elini dışarıdan tutup kaldırmaz; buna rağmen beden emre göre hareket eder. Ruhun bedenle münasebetinin hakikatini bütünüyle bilmiyoruz. Fakat bu misal dahi bize şunu gösterir: İdare ve tasarruf mutlaka el ile tutmak ve maddî temas etmek şeklinde olmak zorunda değildir.
Kumandan Misali
Bir kumandan binlerce askerin her birinin yanına gidip eliyle hareket ettirmez. Emir ve iradesiyle bütün birliği sevk ve idare eder. Eğer kumandanlık ortadan kaldırılıp bütün işler askerlere bırakılsa, her askerin ayrı ayrı işe mübaşeret etmesi veya her birinin bir kumandan hâline gelmesi gerekir.
Bunun gibi Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkat üzerindeki tasarrufu da maddî bir mübaşeretle değil, ilim, irade, emir ve kudretiyle olur.
Nefsin Yanıldığı Nokta
İnsan kendi sınırlı kudretini Allah’ın kudretine kıyas eder. “Ben dokunmadan yapamıyorum; öyleyse bir şey temas olmadan nasıl yapılabilir?” diye düşünür. İşte hata buradadır. Mahluk kendi fiil tarzını Hâlık’ın fiiline ölçü yapmaktadır.
Halbuki Allah maddeden münezzehtir; zaman, mekân, mesafe, alet ve temas kayıtlarına tâbi değildir. İnsan kendi fiilini Allah’ın fiiline kıyas edemediği için bazen hakikati kavrayamaz ve nihayet fiili görüp Fâili görememe tehlikesine düşer.
Keyfiyetini Bilmek Zorunda Değiliz
Biz ruhun bedeni nasıl idare ettiğinin mahiyetini bile tam olarak bilmiyoruz. Ruhun da bedenin de yaratıcısı olan Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunun “nasıl”ını tamamen kavramamız elbette mümkün değildir.
Bize düşen, İlâhî tasarrufun mahlûkatın fiilleri gibi temasa, yorulmaya, alete ve muâleceye muhtaç olmadığını anlamaktır. Keyfiyetini ise Allah bilir.
Yakın-Uzak, Az-Çok Farkının Kalkması
Mübâşeret ve muâlece olmayınca, insan kudretini zorlaştıran kayıtlar da ortadan kalkar. Bizim için uzak yakınından, çok azından, büyük küçüğünden, küll cüzünden daha zordur. Çünkü kudretimiz sınırlıdır ve fiilimiz mübâşeret ve muâleceye bağlıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ise nihayetsiz ve fiili mübâşeretsiz olduğundan yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, fert-nev‘, cüz-küll arasında zorluk bakımından fark yoktur. Bir fert de bütün nev‘ de aynı kudretin tasarrufundadır.
Mübâşeretsiz ve muâlecesiz yaratmak; Allah’ın yaratırken mahlûk gibi dokunmaya, yaklaşmaya, alet kullanmaya, uğraşmaya, yorulmaya ve zamana muhtaç olmaması demektir. Bütün varlıklar O’nun ilim, irade ve kudretine tam mânasıyla musahhardır.
Bu sebeple O’nun için ne bir şey uzaktır, ne çokluk güçlük verir, ne büyüklük ağır gelir, ne de bir işi yapmak diğerinden daha müşkildir. Mahlûkun fiili mahlûkçadır; Hâlık’ın fiili ise Hâlık’a mahsustur.
Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-vücud’un ef’alini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
“Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir”
Mümkin olan insanın kudreti mahdut, kayıtlı ve vasıtalıdır. Bir işi yapmak için zamana, mekâna, alete, temasa ve sebeplere muhtaçtır. Bir işi yapmakla bin işi yapmak, yakındakiyle uzaktaki, küçükle büyük arasında onun için ciddi fark vardır.
“Nefis, Vâcibü’l-vücud’un ef‘âlini fiillerine benzetemiyor”
Nefis Allah’ın fiillerini kendi yapma tarzıyla ölçmeye alışır. “Ben bir şeyi ancak dokunarak, uğraşarak, aşama aşama yapabiliyorum; öyleyse bu kadar büyük işler nasıl bir anda oluyor?” der. Fakat İlâhî fiil mahlûkun fiiline benzemediği için nefis kendi kıyasının dışında kalan bu yaratmayı tasavvur etmekte zorlanır.
“Akıl mütehayyir kalıyor”
Akıl burada hayrete düşer. Çünkü bir tarafta son derece muntazam, hikmetli, ölçülü fiilleri görür; diğer tarafta kendi bildiği tarzda çalışan maddî bir fail göremez. Eğer Allah’ın kudretini mahlûk kudreti gibi düşünürse meseleyi çözemeyip şaşırır.
“Fiili fâilsiz zannediyor”
En tehlikeli netice burasıdır. İnsan, “Benim bildiğim tarzda bir yapan görünmüyor” deyince yanlış olarak “Demek ki yapan yok” hükmüne geçer. Böylece yaratmayı tabiata, sebeplere, kanunlara veya tesadüfe verir.
Asıl Hata
Hata, fiili görmekte değil, faili kendi fiil tarzımıza mahkûm etmektedir. Bir şey bizim yaptığımız gibi yapılmıyorsa, bundan “failsizdir” sonucu çıkmaz. Doğru netice şudur: Hâlık’ın fiili mahlûkun fiiline benzemez. İnsan kendi sınırlı kudretini ölçü yapınca İlâhî fiili anlayamaz; anlayamayınca da bazen fiili görüp Fâili inkâr eder. Üstadımız tam olarak bu zihnî kaymayı teşhis ediyor.
Buradaki Kayma Nerede Başlıyor?
Nefis kendi fiilini ölçü yapıyor: “Ben bir işi yapmak için yaklaşırım, dokunurum, alet kullanırım, zaman harcarım; öyleyse bir fâil de böyle yapmalıdır.” Allah’ın fiilinde bunları göremeyince akıl iki tarafa savrulabiliyor: Ya Hâlık’ı mahlûka benzetiyor, yahut Hâlık’ın mahlûka benzemeyen tasarrufunu kavrayamayınca fiili sebeplere, tabiata ve kanunlara veriyor.

Hâlık’ı Mahlûka Benzetenler
Müşebbihe ve Mücessime, Allah’ın zât ve sıfatlarını mahlûkata benzetme tehlikesine düşen fırkalardır. Allah’a cisim, yön, hareket, mekân veya mahlûkî keyfiyetler isnat eden görüşler bu başlık altında değerlendirilmiştir. Buradaki hata: Hâlık’ın fiilini mahlûkun fiiline kıyas etmektir.
Mu‘tezile, İlâhî fiili insan fiilinin ölçüsüyle değerlendirince: “Büyük ve yüce olan, çirkin fiilin faili olmaz” hükmünü yaratmaya da tatbik etmiş; şer fiillerinin yaratılmasını kula vermiştir. Böylece Allah’ı tenzih etmek isterken, yaratma sıfatından bir sahayı kula tahsis etme neticesine varmıştır. Ehl-i Sünnet ise: “Hâlık yalnız Allah’tır; kul fiilini yaratmaz, iradesiyle kesbeder ve mesul olur” diyerek hem tevhidi hem mesuliyeti muhafaza eder.
Mu‘tezile’nin hatası, mahlûkun izzet ölçüsünü Hâlık’ın fiiline kıyas etmektir: “İnsan için çirkin işi yapmak noksanlıktır; Allah da yaratmamalıdır” dediler. Hâlbuki yaratmak başka, kesbetmek başkadır; şerri yaratmak şer değil, şerri tercih edip işlemek şerdir.
Fiili Sebeplere ve Tabiata Verenler
Tabiiyyûn, hadiseleri tabiatın kendi kuvvetleriyle meydana getirdiğini söyleyerek sebeplere hakikî tesir verir. Dehriyyûn ise daha ileri giderek âlemi madde ve zamanla açıklayıp müstakil bir Hâlık’ı reddeder. Modern karşılığı büyük ölçüde materyalist-naturalist düşüncedir: “Tabiat yaptı, kanun yaptı, madde yaptı.”
Sebeplere Zarurî Tesir Verenler
Bazı felâsife, sebep ile netice arasında zorunlu bir bağ bulunduğunu savunmuştur. Ateşin yakması, ilacın şifa vermesi gibi neticeler sebeplerin tabiatına bağlanmıştır. Ehl-i Sünnet ise sebebin müstakil yaratıcı olmadığını, neticeyi yaratanın Allah olduğunu söyler.
Yahudilikte Problem
evrat’ın lafzında, Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yaratıp yedinci gün “istirahat ettiği” şeklinde ifadeler vardır. Yine bazı yerlerde Allah için “indi”, “yürüdü”, “öfkelendi”, “pişman oldu”, “Yakup’la güreşti” gibi beşerî fiilleri çağrıştıran anlatımlar bulunur. Bunlar zahirî ve maddî mânada alınırsa, Allah’ın fiili insan fiiline benzetilmiş olur. Çünkü insan yorulur, dinlenir, yürür, bir yere iner, kararından pişman olabilir; fakat Vâcibü’l-vücud olan Allah için yorulma, dinlenme ve bedenî hareket düşünülemez.
Burada Kur’ân çok net bir tashih yapar: وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ — “Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.” (Kāf, 50/38). Yani “altı günde yaratma” vardır; fakat yorulup dinlenme yoktur. Zaten kudret-i İlâhiyeye göre bir âlemi yaratmakla bir zerreyi yaratmak arasında yorgunluk bakımından fark olmaz.
Hristiyanlıkta Teşbih
Hristiyanlıkta mesele daha ileri bir noktaya taşınmıştır. Hz. Îsâ’ya “Tanrı’nın Oğlu” denilmiş, klasik Hristiyan inancında ilâhî Kelâm’ın insan tabiatını alarak Îsâ’da bedenleştiği kabul edilmiştir. İslâm nazarında burada Hâlık ile mahlûk arasındaki çizgi bulanıklaşır.
Bir beşer doğuyor, yiyor, içiyor, uyuyor, acıkıyor, yoruluyor ve buna rağmen ilâhî bir şahıs olarak kabul ediliyor. Kur’ân bu noktayı özellikle Hz. Îsâ ve Hz. Meryem hakkında “İkisi de yemek yerlerdi” diyerek nazara verir (Mâide, 5/75). Yani yemek yemek bile muhtaçlık ve mahlûkiyet alametidir. Muhtaç olan nasıl Vâcibü’l-vücud olabilir?
“Oğul” Tasavvuru da Aynı Probleme Bakıyor
Bir insan, kendi dünyasında neslin devamını baba-oğul ilişkisiyle bilir. Bu mahlûkî ilişki ulûhiyete taşındığında, Cenâb-ı Hak hakkında “oğul” tasavvuru ortaya çıkar. Kur’ân bunun için çok kesin konuşur:
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
“Doğurmamış ve doğurulmamıştır.” (İhlâs, 112/3).
Çünkü doğurmak, çoğalmak, nesil sahibi olmak mahlûkata ait ihtiyaç ve keyfiyetlerdir. Allah’ın zâtı bunların tamamından münezzehtir.
İşte Üstad’ın “Nefis, Vâcibü’l-vücud’un ef‘âlini fiillerine benzetemiyor” sözü burada çok derinleşiyor. İnsan önce Allah’ın fiilini kendi fiiline kıyas ediyor. Sonra ya Allah’ı mahlûka benzetiyor, ya da “Benim bildiğim tarzda böyle bir fiil olmaz” diyerek fiili başka ellere dağıtıyor.
Doğru yol ise şudur: Hâlık’ın zâtı mahlûka benzemediği gibi, sıfatı ve fiili de mahlûka benzemez. O yaratır ama yorulmaz; tasarruf eder ama temas etmez; hükmeder ama alete muhtaç olmaz; fiilleri yaratır ama mahlûkun kesbiyle aynı şekilde “işlemiş” olmaz.