İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kādir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kāsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kāsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah’a şirk yapma! اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ
’lem eyyühe’l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kādir değilsin.
İnsan kendi bedeninin sahibi gibi görünür ama ustası değildir. Elini kullanır fakat o eli kendisi yapmamıştır. Gözleriyle görür fakat gözün merceğini, retinasını, sinirlerini kendisi yerleştirmemiştir. Kalbi her gün binlerce defa atar; insan daha kalbine “Şimdi bir defa at!” emrini bile veremez. Kendi bedeninin en küçük bir hücresini yoktan yapamayan insan, nasıl olur da bu beden üzerinde gerçek bir yaratıcı gibi söz sahibi olduğunu düşünebilir?
Ve elin onu icad etmekten kāsırdır.
Elimiz çok şey yapabilir; bina yapar, makine yapar, telefon yapar. Fakat canlı bir el yapamaz. Bir parmağın kemiğini, damarını, sinirini, kasını, tırnağını bir araya getirip ona hayat veremez. Dahası, insanın elinde küçücük bir kesik olduğunda o yarayı kapatan da insanın kendisi değildir. Sen yaraya pansuman yaparsın; fakat hücreleri oraya gönderen, kanı pıhtılaştıran, deriyi yeniden ören sen değilsin. Demek ki el, sanat eseridir; sanatkâr değildir.
Başkaları dahi o işten âciz ve kāsırdırlar.
“Ben yapamıyorum ama başkası yapabilir.” denilemez. Dünyanın bütün doktorlarını, biyologlarını, mühendislerini bir araya getirsek; önlerine bütün maddeleri koysak, yoktan bir insan gözü meydana getiremezler. Mevcut hücrelerle çalışabilir, nakil yapabilir, protez üretebilirler; fakat bir avuç topraktan canlı bir göz çıkaramazlar. Öyleyse mesele sadece “benim gücüm yetmiyor” değildir; mahlûkatın gücü yaratmaya yetmiyor.
İstersen tecrübe et bakalım.
Üstad burada adeta meydan okuyor: “Madem kendini bu kadar güçlü görüyorsun, haydi en küçük bir parçanı yap.” Bir kirpik yap. Bir diş üret. Bir damla gözyaşını bütün vazifeleriyle meydana getir. Gözyaşı sadece su değildir; gözü temizler, nemlendirir, mikroplara karşı korur. Bir damlayı bile bütün hikmetleriyle yapamıyorsan, bütün bedeni kendine veya sebeplere nasıl verebilirsin?
Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah’a şirk yapma! اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ
“Şecere-i kelimat denilen bir lisanı…”
Dil, sadece bir et parçası değildir; kelimelerin ağacıdır. Birkaç santimetrelik dil, yüz binlerce farklı kelimenin çıkmasına vesile olur. Aynı dil “anne” der, “Allah” der, Kur’ân okur, dua eder, ilim anlatır. Dilin kendisi ne söyleyeceğini bilmez; fakat akıldaki mana, hafızadaki kelime, nefes, ses telleri, ağız ve dil aynı anda çalışır.
Bir kelimeyi söylemek için bile onlarca sistemin kusursuz şekilde beraber çalışması gerekir. Şimdi insan kendisine sorsun: Ben dilimi mi yaptım, ses tellerimi mi kurdum, beynimdeki konuşma merkezini mi yerleştirdim? Hiçbirini yapmadı. Fakat hepsini hazır buldu.
Konuşma: Bir Parça Etten Kelimelerin Doğması
Dilin hayret verici bir vazifesi ise konuşmadır. Birkaç santimetrelik bir et parçası, insanın zihnindeki düşüncelerin kelimelere dönüşmesine vesile olur.
Bir insan konuşmaya karar verdiğinde, beyninde oluşan mana önce kelimelere çevrilir. Akciğerlerden hava gönderilir, ses telleri titreşir, ortaya çıkan ham ses; dil, dudak, damak ve çenenin son derece hassas hareketleriyle harflere dönüşür. Sonunda karşımızdaki insan sadece ses değil, mana işitir.
Şimdi konuşmaya bak. Ağzında küçücük bir dil var. Ama o dille binlerce kelime söylüyorsun. Ders anlatıyorsun. Dua ediyorsun. Kur’ân okuyorsun. Sevincini anlatıyorsun. Üzüntünü anlatıyorsun.
Bir düşünce zihninde doğuyor, birkaç saniye sonra sese dönüşüp karşıdaki insanın kalbine ulaşıyor. Nasıl? Akciğer hava gönderiyor. Ses telleri titreşiyor. Dil hareket ediyor. Dudaklar şekil alıyor. Çene açılıp kapanıyor. Damak ve dişler devreye giriyor. Ve bütün bunlar inanılmaz bir uyum içinde çalışıyor.
Sen konuşurken: “Şimdi dilimi şu kadar kaldırayım.”
“Şimdi ses tellerimi şu kadar titreştireyim.”
“Şimdi dudağımı şu açıya getireyim.” diye hesap mı yapıyorsun? Hayır.
Sadece konuşmak istiyorsun ve konuşuyorsun. İşte insanın gafleti burada ortaya çıkıyor.
Kullandığı cihazı kendisinin zannediyor. Sen dili kullanıyorsun ama dili yapmadın. Sen kelime söylüyorsun ama kelimeyi çıkaran sistemi kurmadın. Sen konuşuyorsun ama konuşma cihazının tek bir sinirini bile yaratmadın.
Üstad’ın meydan okuması tam da burada vuruyor: “Şecere-i kelimat denilen bir lisanı yap bakalım.”
Haydi yap. Bir dil yap. Ama sadece et parçası olmasın. Tat alsın. Lokmayı çevirsin. Yutmaya yardım etsin. Binlerce kelime çıkarsın. Harften harfe geçerken şaşırmasın. Beyinle anında haberleşsin. Ve bütün bunları yıllarca durmadan yapsın. Yapabilir misin? Yapamazsın.
Sen kendi ağzındaki dili bile yapamıyorsan, o dili tabiata, tesadüfe veya şuursuz sebeplere nasıl verebilirsin?
İnsan konuşur ama konuşturan sistemi yaratamaz.
İnsan tadar ama tat alma cihazını yapamaz.
İnsan kullanır ama icad edemez.
Öyleyse sanat, sanatkârını gösterir. Ve insanın aczi, onu doğrudan Kudret Sahibine götürür.
“Veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap.”
Ağız adeta iki büyük vazifenin merkezidir: haberleşme ve tat alma. Aynı ağızla konuşuyoruz, yemek yiyoruz, tatları ayırıyoruz, çiğniyoruz, yutuyoruz. Dil birkaç saniye içinde tatlıyı acıdan, tuzluyu ekşiden ayırıyor. Dişler kesiyor ve öğütüyor; tükürük besini hazırlıyor; dil lokmayı yönlendiriyor; yutma sistemi onu nefes borusuna değil yemek borusuna gönderiyor.
Bir sofrada bunların hiçbirini düşünmeden yemek yiyoruz. Fakat bir lokmanın arkasında muazzam bir sistem çalışıyor. İnsan sadece “yiyorum” diyor. Hâlbuki hakikatte o lokmayı hazma hazırlayan cihazların hiçbirini kendisi kurmadı.
Tat Alma: Ağzımızdaki Sessiz Laboratuvar
Dil, tat alma bakımından adeta son derece hassas bir kimya laboratuvarı gibi çalışır. Ağzımıza aldığımız bir lokmanın içinde birbirinden farklı çok sayıda kimyasal madde bulunur. Dil üzerindeki tat tomurcukları bu maddeleri algılar, sinirler vasıtasıyla beyne haber gönderir. Biz ise bütün bu işlemlerden habersiz sadece, “Tatlıymış, acıymış, ekşiymiş.” deriz.
Bir çileği ağzınıza aldığınızı düşünün. Siz daha birkaç saniye içinde onun tadını tanırsınız. Fakat o birkaç saniyenin arkasında; tat moleküllerinin çözünmesi, alıcı hücrelerin bunları fark etmesi, elektriksel sinyallerin oluşması, bu sinyallerin sinirlerden beyne ulaşması ve koku duyusuyla birleşerek “çilek lezzeti”nin meydana gelmesi vardır.
Daha da dikkat çekici olan şudur: Dil yalnızca “tatlı” veya “ekşi” diye ayırmaz. Beyin, dilden gelen bilgiyi koku, sıcaklık ve dokunma bilgileriyle birleştirir. Böylece yüzlerce farklı yiyeceği birbirinden ayırabiliriz. Bir lokmanın sıcak mı soğuk mu, sert mi yumuşak mı, taze mi bozuk mu olduğuna dair birçok bilgi aynı anda değerlendirilir.
İnsan bunların hiçbirini yönetmez. Bir üzümü yerken hangi tat alıcısının çalışacağını seçmez, hangi sinirin beyne sinyal göndereceğini emretmez. Sistem kurulmuş ve insanın hizmetine verilmiştir.
Bir de tat alma duyusunun hiç olmadığını düşünün. En sevdiğiniz yemekle tatsız bir madde arasında büyük ölçüde fark kalırdı. Her gün tekrar etmek zorunda olduğumuz yemek işi, zevk olmaktan çıkıp yalnızca mecburi bir görev hâline gelebilirdi.
Şimdi insan kendisine sorsun: Bu tat tomurcuklarını ben mi yaptım? Hangi molekülün hangi tadı vereceğini ben mi belirledim? Dil ile beyin arasındaki haberleşme ağını ben mi kurdum? Hayır. İnsan yalnızca tadıyor. Tadı yaratan sistemi ise kuramıyor.
Bir lokmayı ağzına alıyorsun. Daha birkaç saniye geçmeden, tatlı mı acı mı, ekşi mi tuzlu mu hemen anlıyorsun.
Peki bunu sen mi yapıyorsun? Dilindeki tat alıcılarını sen mi yerleştirdin? Hangi maddenin hangi tadı vereceğini sen mi belirledin? O bilgiyi sinirlerle beyne sen mi taşıyorsun? Hayır.
Sen sadece lokmayı ağzına koyuyorsun. Gerisini, sana kurulmuş olan muazzam bir sistem yapıyor. Üstelik dil tek başına çalışmıyor. Tat, koku, sıcaklık ve dokunma bilgileri birleşiyor. Sen ise bütün bu işlemlerden habersiz sadece: “Ne güzelmiş.” diyorsun.
Bir lokmadan lezzet alabilmen için, ağzında sessizce işleyen bir laboratuvar var.
Ama sen o laboratuvarın tek bir hücresini bile yapamıyorsun. Bir de tat alma duyunun olmadığını düşün. En sevdiğin yemek önüne gelse, onun lezzetini hissedemeyeceksin. Her gün yaptığın yemek işi, zevk olmaktan çıkıp sadece bir mecburiyet hâline gelecek.
Demek ki Allah sana sadece rızık vermemiş. Rızkı vermiş, bir de o rızkı sana sevdirmiş.
Sen yiyorsun. Ama tadı yaratan sen değilsin. Sen lezzeti hissediyorsun. Ama lezzeti hissedecek cihazı yapan sen değilsin.
“Elbette yapamayacaksın.”
Buradaki maksat insana; aczini gösterip gerçek Kudret Sahibini tanıtmaktır. Sen yaratamıyorsun, ben yaratamıyorum, tabiat yaratamıyor, sebepler yaratamıyor. O hâlde bu sanat eserleri sahipsiz değildir. Aczimiz, bizi doğrudan doğruya kudrete götürür.
Bir ressamın tablosunu görüp “Boya kendi kendine bu resmi yaptı.” demek ne kadar anlamsızsa; göz, kulak, kalp ve beyni görüp “sebepler yaptı” demek de bundan çok daha büyük bir gaflettir.
“Öyle ise Allah’a şirk yapma!”
Şirk sadece bir puta secde etmek değildir. Allah’a ait olan yaratma, icad etme ve hakiki tesir verme sıfatlarını sebeplere dağıtmak da insanı şirke düşürür. “İlaç iyileştirdi, güneş yaptı, tabiat meydana getirdi, tesadüf oluşturdu” derken hakiki yaratmayı bunlara vermek büyük bir yanılgıdır.
İlaç sebeptir; şifayı yaratamaz. Güneş sebeptir; bir yaprağın hücresini kuramaz. Toprak sebeptir; hangi çekirdekten hangi ağacın çıkacağını bilemez. Sebepler perde ve vasıtadır; yaratan Allah’tır.
Tevhid kokan bir dil
Bu ifade çok derindir. Şirk sadece putun karşısında eğilmek değildir; insan bazen kendi nefsini büyüterek, sebeplere hakiki tesir vererek, nimeti ve neticeyi kendinden bilerek tevhid şuurunu zedeleyebilir. Onun için müminin dili de tevhid kokmalıdır.
“Ben yaptım, ben başardım, benim zekâm, benim gücüm, benim imkânım…” derken dikkat etmek gerekir. Elbette insan çalışır, gayret eder, tercih eder; fakat yaratan, imkânı veren, kudreti veren, sebepleri bir araya getiren ve neticeyi halk eden Allah’tır.
Sen çalıştın; ama sana aklı kim verdi?
Sen konuştun; ama dili kim verdi?
Sen gördün; ama gözü kim verdi?
Sen kazandın; ama o kapıları kim açtı?
Sen başardın; ama sebepleri neticeye kim ulaştırdı?
İşte tevhid burada başlar. İnsan kendisini aradan çıkarmaz; fakat kendisine hakiki tesir de vermez. “Ben yaptım.” yerine kalbinin altında şu mana bulunur:
“Rabbim nasip etti, O imkân verdi, O muvaffak etti; ben sadece vazifemi yaptım.”
Öyle konuş ki sözlerinden nefsin değil, tevhidin kokusu yükselsin. Başarı geldiğinde nefsine pay çıkarma; nimeti Mün‘im-i Hakikî’ye ver. Sebebi gör ama Müsebbibü’l-Esbâb’ı unutma.
Çünkü mümin bilir: El çalışır, fakat kudreti Allah verir. Akıl düşünür, fakat aklı Allah verir. İnsan teşebbüs eder, fakat neticeyi Allah yaratır.
İşte “Öyle ise Allah’a şirk yapma!” sözü, nefsin en gizli “ben”lerine kadar inen böyle bir tevhid dersidir.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
“Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”
(Sâffât, 37/96)
Bu âyet, kulun fiillerinin de Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğine delil olarak kullanılır. Kul irade eder, tercih eder, kesb eder; fakat fiili yaratan Allah’tır. Bu yüzden “Ben yaptım, ben başardım.” derken yaratma manasını nefse vermemek gerekir.
Sen teşebbüs edersin; muvaffakiyeti Allah yaratır. Sen çalışırsın; neticeyi Allah halk eder.
اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ — “Şirk elbette pek büyük bir zulümdür.”
Çünkü zulüm, bir hakkı sahibinden alıp başkasına vermektir. Bütün vücudu Allah yaratmış; gözü O vermiş, kalbi O çalıştırmış, dili O konuşturmuş, aklı O ihsan etmiş. Sonra insan bütün bu eserleri görüp sanatın bir kısmını kör sebeplere, şuursuz tabiata veya tesadüfe verirse, sanatı gerçek Sahibinden alıp hiçbir şuuru olmayan şeylere vermiş olur.
Bu yüzden şirk büyük zulümdür. Çünkü sonsuz sanatı aciz sebeplere, sonsuz ilmi şuursuz tabiata, sonsuz kudreti tesadüfe vermektir. Bir harfi bile kâtipsiz kabul etmeyen insanın, kendi bedenindeki milyarlarca hikmetli sistemi Sahipsiz kabul etmesi bundan dolayı büyük bir çelişkidir.
Üstadımız burada bize yalnızca bir pencere açıyor ve misal olarak dili nazara veriyor. Fakat mesele sadece dilden ibaret değildir. Dilimize baktığımız gibi gözümüze, kulağımıza, kalbimize, beynimize, elimize ve bütün azalarımıza da bakmalıyız. Her birinde aynı hakikati okumalıyız: Ta ki insan kendi aczini, üzerindeki sanatın büyüklüğünü ve bütün bu cihazların ancak nihayetsiz bir ilim, irade ve kudretle yaratılabileceğini hakkıyla idrak etsin.

Görmek Sadece Gözü Açmak Değildir
Bir düşünün. Şu anda bu satırları okuyorsunuz ve size çok normal geliyor. Gözümüzü açıyoruz ve görüyoruz. Ama siz bu cümleyi okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık 100 milyar işlem gerçekleşiyor. Göz, yaklaşık 600 bin sinirle beyne bağlanıyor; aynı anda yaklaşık 1,5 milyon mesajı alıp düzenliyor ve bunları saatte yaklaşık 500 kilometrelik bir hızla beyne ulaştırıyor. Biz ise bütün bunlardan habersiz sadece, “Görüyorum.” diyoruz.
Bir Kaleme Bakmak Bile Yeter
Elinizdeki kaleme birkaç saniye bakın. Işık korneadan geçiyor, mercek tarafından retinaya odaklanıyor, ışığa duyarlı hücreler bunu elektrik sinyaline çeviriyor ve bilgi beyne gönderiliyor. Üstelik retina üzerine düşen görüntü ters. Beyin iki gözden gelen bilgileri birleştiriyor; şekli, rengi, uzaklığı belirliyor. Bütün bu işler oluyor, siz sadece “Bir kalem görüyorum.” diyorsunuz.
Siz Ayarlamıyorsunuz
Şimdi yakına bakın, sonra uzağa. Göz hemen kendini ayarlıyor. Karanlıktan aydınlığa çıkın, göz bebeği daralıyor; karanlıkta genişliyor. Siz irise, “Biraz daral.” demiyorsunuz. Renkleri ayıran hücreleri siz yerleştirmediniz, görme sinirlerini siz döşemediniz, beynin görme merkezlerini siz kurmadınız. Siz sadece bakıyorsunuz; sistem sizin için çalışıyor.
Şimdi Kendimize Soracağız
Bu gözü biz mi yaptık? Korneayı biz mi şeffaflaştırdık? Merceği biz mi yerleştirdik? Retinadaki hücreleri biz mi dizdik? Yüz binlerce siniri biz mi bağladık? Aynı anda gelen milyonlarca bilgiyi biz mi düzenliyoruz? Hayır. Ama hepsini her gün kullanıyoruz.
İşte mesele burada: İnsan kullanıyor ama yapan kendisi değil. İstifade ediyor ama icad eden kendisi değil.
Haydi bir göz yapalım. Işığı alsın, odaklasın, renkleri ayırsın, karanlığa ve aydınlığa uyum sağlasın, ışığı elektrik sinyaline çevirsin ve beyne ulaştırsın. Yapabilir miyiz? Yapamayız.
Öyleyse göz bize şunu söylüyor: “Sen görüyorsun ama gözü sen yapmadın. Sen seyrediyorsun ama bu pencereyi sana açan sen değilsin.”
Duymak, Sadece Kulağa Ses Gelmesi Değildir
Birisi bize sesleniyor, biz de gayet normal bir şeymiş gibi dönüp bakıyoruz. “Duydum.” diyoruz. Ama aslında o ses bize ulaşıncaya kadar kulağımızın içinde muazzam bir sistem çalışıyor. Havada yayılan ses dalgaları kulağımıza geliyor, kulak zarımızı titreştiriyor, sonra bu titreşim orta kulaktaki çekiç, örs ve üzengi kemiklerine aktarılıyor. Bunlar da vücudumuzdaki en küçük kemikler.
Ses Sürekli Şekil Değiştiriyor
Bu küçücük kemikler titreşimi iç kulaktaki salyangoz şeklindeki kokleaya aktarıyor. Oradaki sıvı hareket ediyor, tüylü hücreler bu hareketi elektrik sinyaline çeviriyor. Dikkat edin; kulağa giren şey ses dalgası, beyne giden şey elektrik sinyali. Yani ses, kulağımızın içinde adeta başka bir dile tercüme ediliyor.
Asıl Hayret Verici Kısım
Sonra işitme siniri bu bilgiyi beyne taşıyor. Beyin de bunu çözüyor. Ses nereden geliyor, ince mi kalın mı, tanıdık mı yabancı mı, kelime mi gürültü mü; hepsini ayırıyor. Kalabalık bir yerde annenizin sesini hemen tanıyabiliyorsunuz. Ezanı duyduğunuzda başka bir sesle karıştırmıyorsunuz. Birisi size sadece “gel” diyor; küçücük bir kelime kulağınızda birçok safhadan geçiyor ve sonunda zihninizde mana oluyor.
Peki Bunları Biz mi Yapıyoruz?
Kulak zarını biz mi yaptık? Çekiç, örs ve üzengiyi biz mi yerleştirdik? Kokleadaki hücrelere titreşimi elektrik sinyaline çevirme kabiliyetini biz mi verdik? İşitme sinirini biz mi döşedik? Beyne hangi sesin ne anlama geldiğini biz mi öğrettik?
Hayır. Biz sadece duyuyoruz. Ama duyma sistemini biz kurmadık.
İşte Mesele Burada
Üstadımızın söylediği hakikat tam da burada karşımıza çıkıyor. İnsan kullanıyor ama yapmıyor. İstifade ediyor ama icad etmiyor. Kulağımızı yıllardır kullanıyoruz ama onun en küçük bir parçasını yoktan meydana getiremiyoruz.
Haydi bir kulak yapalım. Ses dalgasını alsın, titreşime çevirsin, küçücük kemiklerle aktarsın, sıvıyı harekete geçirsin, bunu elektrik sinyaline dönüştürsün, beyne göndersin ve beyin de o sesi anlayıp manaya çevirsin.
Yapabilir miyiz? Yapamayız.
Öyleyse insanın söylemesi gereken şudur: Ben duyuyorum ama kulağı ben yapmadım. Ben sesi anlıyorum ama bu sistemi ben kurmadım. Ben sadece kullanıyorum; yaratan ben değilim.
Koku Alma Mucizesi
Bir Kokuyu Nasıl Tanıyorsun?
Bir karanfili kokluyorsun ve daha birkaç saniye içinde “Bu karanfil.” diyorsun. Karanfilden yayılan görünmez moleküller burnundaki reseptörlere ulaşıyor, burada bir sinyal düzeni oluşuyor, bilgi beyne gönderiliyor ve beyin bunu hafızandaki kayıtlarla karşılaştırıp kokuyu tanıyor. Sen ise bütün bu işlemlerden habersiz sadece “Karanfil kokuyor.” diyorsun.
Binlerce Kokuyu Karıştırmıyorsun
Kahveyi gülden, limonu topraktan, yanık kokusunu yemekten ayırıyorsun. Üstelik bunu düşünerek yapmıyorsun. Sen kokuyu alıyorsun ama o kokuyu tanıyacak sistemi sen kurmadın. Bir koku yıllar sonra çocukluğunu bile hatırlatabiliyor. Görünmez birkaç molekül geliyor, zihninde yıllar önceki bir hatıra canlanıyor.
Lezzetin Arkasında da Koku Var
Burnun tıkandığında yemeklerin tadının azalmasının sebebi budur. Çünkü lezzet yalnızca dille değil, tat ve kokunun birlikte çalışmasıyla meydana gelir. Sen bir lokma yiyorsun; dil ve burun beraber çalışıyor, beyin bunları birleştiriyor ve sana “lezzet” olarak sunuyor.
Şimdi Nefsine Sor
Burnundaki reseptörleri sen mi yaptın? Kokuları birbirinden ayıracak sistemi sen mi kurdun? Koku ile hafıza arasındaki bağı sen mi yerleştirdin? Hayır. Sen kokluyorsun ama burnu sen yapmadın. Sen kokuyu tanıyorsun ama o sistemi sen kurmadın. Sen lezzeti hissediyorsun ama tat ile kokuyu birleştiren sen değilsin.
Haydi bir burun yap; binlerce kokuyu ayırsın, beyne bildirsin, hafızaya bağlasın ve lezzete katkı sağlasın. Yapabilir misin? Yapamazsın.
Sen Uyurken Kim Nefes Aldırıyor?
Nefes almak bizim dikkatimize bırakılmış olsaydı, uyuduğumuz anda büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalırdık. Çünkü insan uyurken “Şimdi nefes almalıyım.” diye düşünmez. Fakat solunum devam eder. Saatlerce uyursun, nefesin bir an bile unutulmaz. Sen uyuyorsun ama seni yaşatan sistem uyumuyor.
Vücudun İhtiyacına Göre Ayarlanıyor
Beyin sapındaki solunum merkezi, nefesin temel ritmini düzenler. Otururken başka, koşarken başka, uyurken başka miktarda oksijene ihtiyaç duyarsın. Sen hiçbir hesap yapmadan solunumun buna göre hızlanır veya yavaşlar. Gerektiğinde yardımcı kaslar da devreye girer. Sen ihtiyacını hesaplamıyorsun; bedenin ihtiyacına göre nefesin ayarlanıyor.
Her Nefeste Bir Alışveriş
İçeri aldığın havadaki oksijen akciğerlerden kana geçer ve oradan hücrelere taşınır. Hücrelerde oluşan karbondioksit ise tekrar kana verilir, akciğerlere getirilir ve nefesle dışarı atılır. Bu alışveriş gece gündüz devam eder. Birkaç dakika aksasa hayat tehlikeye girer; fakat yıllarca, sen farkında bile olmadan çalışır.
Şimdi Nefsine Sor
Akciğerlerini sen mi yaptın? Solunum merkezini sen mi kurdun? Uyurken nefes almayı sen mi devam ettiriyorsun? Koşunca nefesi hızlandıran, dinlenince yavaşlatan sen misin? Hayır. Sen nefes alıyorsun ama nefes sistemini sen kurmadın. Sen uyuyorsun ama solunum devam ediyor. Sen unutuyorsun ama bedenin nefes almayı unutmuyor.
Haydi öyleyse, bir sistem yap; insan uyurken de çalışsın, koşarken ihtiyacı artsın, dinlenirken azalsın, oksijeni alsın, karbondioksiti atsın ve bunu ömür boyu hiç durmadan sürdürsün. Yapabilir misin? Yapamazsın.