Malûmdur ki zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa– tercih edilir. Halbuki meselemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise –hattâ fâsıkın itirafıyla dahi– menfaatsiz olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şakavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
Akıl Ölçüsüyle Tercihin Mecburiyeti
Malûmdur ki akıl sahibi bir insan, zararsız bir yolu, zararlı bir yola —isterse zararın ihtimali onda bir olsun— tercih eder. Çünkü akıl, ihtimali küçük de olsa helâket riskini ciddiye alır. Kimse, “Belki olmaz” ümidiyle uçuruma giden yolu seçmez.
Malûmdur ki zararsız yol, zararlı yola —velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa— tercih edilir.
Şimdi şu misali düşünün: Gece vakti, iki yol önüne çıkıyor. Her ikisi de seni aynı yere götürüyor. Mesafe de aynı. Fakat aralarında mühim bir fark var:
Sağdaki yol: Sessiz, emniyetli, hiçbir tehlike yok. Soldaki yol: Karanlık ve dar. Yol boyunca azgın köpekler dolaşıyor. Görevliler açıkça söylüyor:
“Bu yolda onda bir ihtimalle köpeklerin saldırısına uğrama riski var.”
Soru açık: Hangi yolu seçersin?
Elbette sağdakini. Çünkü onda bir ihtimal bile olsa, ısırılma, parçalanma ihtimali varken insan o yolda rahat yürüyemez. Kalbine düşen korku, yolun lezzetini bitirir.
Şimdi hakikate bakalım: Günah ve sefahet yolunda tehlike onda bir değil, onda dokuzdur. Yani bu yolda: Saldırı ihtimali istisna değil, kaidedir. Huzur değil, korku hâkimdir. Lezzet değil, tedirginlik vardır. Böyle bir yolda giden biri, köpeklerin her an çıkabileceği bir yolda yürür gibi, nasıl gönül rahatlığıyla yaşayabilir?
Demek ki o yoldaki sefahet, hakikî bir zevk değil; korkuyu unutmak için yapılan geçici bir sarhoşluktur.
Zararsız yol dururken, onda dokuz ihtimalle zarar olan yolu seçmek, aklın değil; nefsin kör cesaretidir.
Hâlbuki burada söz konusu olan mesele, basit bir dünya menfaati değildir.
-
Ubudiyet yolu:
Zararsızdır. Kimse ibadet ettiği için hakikî bir kayba uğramaz. Aksine bu yolun sonunda, on ihtimalden dokuzu ile saadet-i ebediye hazinesi vardır. Kaybetme riski yoktur, kazanma ihtimali fevkalâde yüksektir. -
Fısk ve sefahet yolu:
Menfaatsizdir. Hatta fâsıkın kendi itirafıyla bile kalbi tatmin etmez, ruhu doyurmaz. Buna rağmen bu yolun sonunda, on ihtimalden dokuzu ile şekavet-i ebediye helâketi vardır. Yani risk büyüktür, kazanç yoktur.
“Onda Dokuz” İfadesinin Hikmeti
1. Yolun Garantisi Yoktur, İmtihan Devam Eder
İman ve itaat yolu hakikatte onda on kazanç gibidir; fakat insan irade sahibidir, sonu garanti değildir. Mü’min sapabilir, kâfir dönebilir. Bu yüzden hesapta onda birlik bir ihtimal vardır ve saadet ihtimali onda dokuz denmiştir.
Akıl için ise 10/9, fiilen 10/10’dur. Çünkü akıl, en küçük helâket ihtimalinden bile kaçar. %90 çökme ihtimali olan bir köprüden kim geçer?
Demek ki 10/9, tercihi zorlamak için fazlasıyla yeterlidir; hakikat de hikmet de bunu gerektirir.
2. İmtihan Sırrı İçin
3. Havf ve Reca Dengesi
Bu ifade bize şu dersi verir:
Mü’min, iman ve ibadetine güvenip kendini emniyette sanmamalı; her an imtihanı kaybetme ihtimali olan onda birlik kısmı hatırlayıp Allah’a sığınmalıdır. Bu sebeple cennetle müjdelenen sahabeler bile amellerine değil, Allah’ın rahmetine dayanmışlardır.
Aynı zamanda bu söz, diğer yolda olana da şunu söyler: “Bu yoldayım diye ümidini kesme. Nefes aldığın müddetçe dönüş kapısı açıktır.” Demek ki yol, korku ile korunur; ümit ile yürünür. İkisi birlikte olursa istikamet bozulmaz.
Şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu, icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.
İcma ve tevatür nedir?
İcmâ, bir meselede ehil ve yetkili olanların tamamının aynı hükümde birleşmesidir. Bu, ferdî bir kanaat değil; aklın ve ilmin ortak hükmüdür.
Tevatür ise bir hakikatin, yalan üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayan çoklukta insanlar tarafından, asırlar boyunca nakledilmesidir.
Bir kişi söylese zan olur; birkaç kişi söylese kanaat olur; yüzlerce ve binlerce kişi, nesiller boyu aynı şeyi söylerse kesinlik doğar.
Bu meselede tevatür şudur: Günah huzur vermez, küfür iç âlemi karartır, iman emniyet ve sükûnet verir.
Üstad bu ifadeyi bilerek çift kanatlı kurar: İcmâ ile aklı ve ilmi konuşturur, tevatür ile tarihi ve tecrübeyi şahit getirir. Böylece hüküm, şahsî bir kanaat olmaktan çıkar; aklın ittifakı ve zamanın şehadetiyle sabitleşir. İcmâ, hakikatin akılca kabulü; tevatür, hakikatin zamanla mühürlenmesidir. İkisi birlikte, şekavet-i ebediye hükmünü zandan çıkarıp kesinlik mertebesine yükseltir.
“İcma ve tevatür derecesinde…” Kimlerdir?
1. Ehl-i İhtisas
Kur’ân’ın ve Peygamberlerin haber verdiği iman hakikatlerini aklî ve naklî delillerle ispat eden alim ve asfiyalardır. İman meselelerini ilim, istidlal ve tahkik ile temellendirirler. Bu zümreye İmam-ı Âzam, İmam Mâturîdî, İmam Eş’arî gibi büyük imamlar girer. Bunlar, hakikati ilimle ispat edenlerdir.
2. Ehl-i Müşahede
Kur’ân’ın ve Peygamberlerin haber verdiği hakikatleri şuhûd derecesinde gören veli zatlardır. Kalp gözleri açıldığı için, iman hakikatlerine adeta görür gibi şahitlik ederler.
Bu zümreye; “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmez” diyen Hz. Ali (r.a.) ve yerde iken Arş-ı Âzamı temâşâ eden Gavs-ı Âzam (k.s.) gibi keskin nazar sahibi binlerce aktab ve evliya dâhildir. (Bkz. Şuâlar, Yedinci Şuâ) Bunlar, hakikati müşahede ile tasdik edenlerdir.
3. Ehl-i Zevk ve Ehl-i Keşif
Tasavvuf yoluyla kalbi saflaşıp manevî hakikatlere açılan evliya ve ariflerdir. Terakki ettikçe iman hakikatlerini zevk ve keşif yoluyla idrak ederler. Âhiret neticelerini iman gözüyle müşahede eder; küfrün karanlığını, imanın nurunu şuhûd derecesinde bilirler.
Bu zümrede ilim ve akıldan ziyade kalp, aşk ve marifet hükmeder. Bu sebeple kendilerine ehl-i kalp de denilmiştir. Bunlar, hakikati tadarak ve keşfederek bilenlerdir.
Üstad Neden Konuyu Böyle Bitirdi?
1. Meseleyi Şahsî Kanaat Olmaktan Çıkarmak İçin
Üstad, meseleyi kendi aklî muhakemesiyle bitirmiyor.
Son noktayı; peygamberler, âlimler, asfiyalar ve evliyaların ittifakıyla koyuyor.
Böylece şunu demiş oluyor: “Bu netice benim görüşüm değil; insanlığın manevî rehberlerinin ortak hükmüdür.” Bu, itiraz kapılarını kapatan bir bitiriş tarzıdır.
2. Aklı, Kalbi ve Ruhu Aynı Anda İkna Etmek İçin
Metnin başında: Akla hitap etti (ihtimal, tercih, zarar–menfaat). Ortasında hayat ve vicdan delilleri getirdi. Sonunda ise kalp ve ruhun şahitlerini konuşturdu.
Yani akıl ikna edildi, vicdan susturuldu, kalp teslim olmaya davet edildi. Bu yüzden son söz, ehl-i zevk ve keşfin şehadetiyle gelir.
3. “Görmeden inanıyorsun” İtirazını Susturmak İçin
Nefsin son sığınağı şu olabilir: “Bunlar teorik, kim görmüş?”
Üstad bu itiraza karşı şöyle bitirir: “Görenler var. Hem de bir değil, binler. Onlara peygamberler haber vermiş, âlimler ispat etmiş, evliyalar görmüş.”
Bu, nefsin son bahanesini de elinden alır.
4. Okuyucuyu Karar Noktasında Bırakmak İçin
Üstad bitirirken şunu ima eder: “Bu kadar şahit konuştuktan sonra artık söz bende değil, tercih sende.”
Yani artık söz, bilgiyle değil; mesuliyetle biter. Okuyucuya kaçacak yer bırakmaz.