İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki o iki yolcu, biri mutî-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tabi insanlardır. O yol ise hayat yoludur ki âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silah ise ibadet ve takvadır.
Hayat, tarafsız bir yolculuk değildir. İnsan, doğduğu andan itibaren istemese bile bir yolcudur. Bu yol, âlem-i ervahtan başlar; dünya menzilinden geçer; kabir kapısından girer ve mutlaka âhirette nihayete erer.
Bu yolculukta asıl mesele yük değil, yük sanılan şeyin ne olduğudur.
Müminin çantası ibadet, silahı ise takvadır.
İbadet ve takva, nefse ağır gelir; fakat gerçekte kalbi binlerce korkudan, ruhu sonsuz endişelerden kurtaran birer rahmet vesilesidir. Silah gibi görünen iman ise insanı düşmansız bırakır; çünkü her şeyi dost ve hizmetkâr hâline getirir.
Buna karşılık, ibadeti terk eden insan zahiren hafifler; ama sahipsiz kaldığı için her şeye muhtaç, her hâdiseden korkar. Kimseye boyun eğmediğini zannederken, aslında herkese minnet eder hâle düşer.
Demek ki:
-
İbadet = Zahiren külfet, hakikatte hürriyet ve saadet
-
Fısk ve sefahet = Zahiren rahat, hakikatte esaret ve helâkettir.
Bu temsil, nefsin aldanışını bozup hakikati gösteren bir aynadır: Yük sandığımız şey bizi taşıyor; kurtuluş sandığımız şey bizi eziyor.
İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki tarif edilmez. Çünkü âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur.” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar.
İbadetin Zahirî Ağırlığı, Hakikî Hafifliği
İbadetin zahirde bir külfeti vardır: beden yorulur, nefis zorlanır, vakit ayrılır. Fakat bu zahirî ağırlık, manadaki eşsiz hafifliğin perdeden ibaret olan yüzüdür. Çünkü ibadet, insanı yalnızlıktan kurtarır; sahipsizlik vehmini yıkar; yükleri omuzdan alıp imanın emniyetine teslim eder.
Âbid, namazında şu hakikati ilan eder: اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Yani der ki: “Hâlık da Rezzak da O’dur. Zarar ve menfaat O’nun elindedir. O Hakîm’dir; abes iş yapmaz. O Rahîm’dir; rahmeti ve ihsanı nihayetsizdir.”
Bu itikad, insanın dünyaya bakışını kökten değiştirir. Artık âbid için hadiseler başıboş değildir; korkular sahipsiz değildir; musibetler anlamsız değildir. Her şey, bir hikmetle gelir; her hâdise, bir rahmet kapısını saklar.
İşte bu yüzden âbid: Sebepler önünde ezilmez, insanlara minnet etmez, gelecekten korkmaz, hadiselere isyanla değil, teslimiyetle bakar.
Çünkü bilir ki: Her şeyin anahtarı O’nun elindedir. Ve dua, o anahtara uzanan en kısa ve en emniyetli yoldur.
Bundan dolayı ibadet, bedene zahmet; kalbe istirahat, ruha ferahlık, vicdana emniyettir. Yük gibi görünen namaz, hakikatte hayatın ağırlığını taşıyan bir dayanak olur.
Demek ki ibadet, insanı yoran bir vazife değil; hayatı hafifleten ilâhî bir rahmettir.
Hem her şeyi kendi Rabb’isinin emrine musahhar görür, Rabb’isine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tamme verir.
Bu itikadın tabiî neticesi şudur: Âbid, artık kâinatta başına buyruk, sahipsiz hiçbir şey görmez. Her şeyi kendi Rabb’inin emrine musahhar bilir. Rüzgârı, hastalığı, ölümü, rızkı, düşmanı ve dostu hep aynı kudretin tasarrufu altında müşahede eder. Böyle olunca kalbi, sebepler arasında parçalanmaz; doğrudan Rabb’isine iltica eder.
Tevekkül ile istinad eder; yani gücünü kendi zayıf nefsinden değil, sonsuz kudretten alır. Bu istinad sayesinde musibetler onu yıkmaz, korkular onu dağıtamaz. Her bela karşısında, imanıyla bir tahassun eder; sanki sağlam bir kaleye girer gibi Rabb’inin rahmetine sığınır.
İşte iman, bu noktada kuru bir bilgi değil; hayatı kuşatan bir emniyet sistemi olur. Âbide tam bir güven verir:
Gelecekten korkmaz, geçmişe takılmaz, içinde bulunduğu hâlde boğulmaz. Çünkü bilir ki: İşi gören O’dur, hükmü veren O’dur, neticeyi tayin eden O’dur.Bu sebeple iman, sahibine yalnız ahirette saadet değil; dünyada da emniyet-i tâmme verir.
Hem misaldeki adam gibi korkmaz. Çünkü o adam, kendini sahipsiz zannetmişti; her şeyi başına buyruk, düşman ve tehditkâr görüyordu. Çantasız ve silahsız çıktığı için her seste titriyor, her gölgede ürküyordu. Korkusu eşyanın çokluğundan değil, dayanağının yokluğundandı.
Demek ki korku, çok düşmandan değil; sahipsizlik vehminden doğar. İman ise o vehmi kökünden keser. Bu yüzden mü’min, misaldeki adam gibi her şeyden titreyen bir yolcu değil; tevekkül ile yürüyen, emniyet içinde ilerleyen bir seyyah olur.