İnsan çoğu zaman gözünü açtığında kendini Müslüman bulur. Annesinden, babasından duyduğu ile inanır; fakat çoğu kez İslâm’ın hakikatine nüfuz etmeden, sadece alışkanlıkla yaşar.
Ta ki bir gün büyür aklı başına gelir işte o an, artık taklitle değil, idrakle iman etmesi gereken eşiktir. O andan sonra gaflet mazeret değildir. Çünkü insan, kendisi gerçekten Müslüman olmadıkça, anne ve babasının Müslüman oluşu onu kurtaramaz.
Eğer bu hakikati idrak ederse, sadece geçmiş günahlarından değil; aynı zamanda alışkanlık hâline getirdiği şehvetlerin peşinden gitmekten, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemekten de tevbe etmesi gerekir.
İşte bu, en zor tevbedir. Çünkü burada sadece bir günah değil; bir hayat tarzı terk edilir. Bu yüzden insanların çoğu bu kapıda helâk olur; zira bu derin dönüşü gerçekleştiremezler.
Bu hakikat şunu gösterir: Tevbe her insan için farz-ı ayndır.
Hiç kimse “Benim tevbe etmeye ihtiyacım yok” diyemez. Bu söz, ya gafletin zirvesidir ya da kendini tanımamanın en açık delilidir.
Nitekim Âdem (aleyhisselâm) bile tevbe etmişken, onun evladı olan insan nasıl bundan müstağni olabilir? Çünkü peygamberler dışında hiçbir insan günahsız değildir.