Arapçada اِسْتَوَى kelimesi meşhur lügat kullanımlarında en az 9 ana manaya gelir. Bazı lügatlerde bunlara bağlı alt anlamlar da zikredilir.
1. Düzeldi, doğruldu, istikamet aldı
اِسْتَوَى الشَّيْءُ
Bir şey düzgün oldu, eğrilikten çıktı, istikamet kazandı.
Mesela ekin için:
فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ
“Gövdesi üzerinde doğruldu.”
Buradaki mana, eğrilikten çıkıp düzgün hâle gelmektir. Lügatlerde “استوى الشيء: اعتدل” yani “şey düzgün ve mutedil oldu” şeklinde geçer.
2. Tamamlandı, kemale erdi
اِسْتَوَى الرَّجُلُ
Adam olgunlaştı, gücü ve gençliği kemale erdi.
Kur’ân’da:
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى
“Güç çağına ulaşıp olgunlaşınca…”
Burada istivâ, çocukluktan çıkıp bedenen ve aklen olgunlaşmak manasındadır. Lisanü’l-Arab’da da “استوى الرجل: بلغ أشده” yani “adam kemal çağına ulaştı” şeklinde açıklanır.
3. Eşit oldu, denk oldu
اِسْتَوَى الشَّيْئَانِ
İki şey birbirine eşit oldu, denk oldu.
Mesela:
اِسْتَوَى القَوْمُ فِي المَالِ
Topluluk mal hususunda eşit oldu; biri diğerinden üstün olmadı.
Bu mana “تساويا / تماثلا” yani eşit oldular, birbirine denk oldular şeklinde verilir.
4. Yöneldi, kastetti
اِسْتَوَى إِلَى الشَّيْءِ
Bir şeye yöneldi, onu kastetti.
Kur’ân’daki:
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ
ifadesinde bazı lügat âlimleri bunu قَصَدَ / عَمَدَ / أَقْبَلَ yani “yöneldi, kastetti, teveccüh etti” diye açıklarlar. Lisanü’l-Arab’da “استوى إلى السماء أي قصد” ifadesi açıkça geçer.
5. Karar kıldı, yerleşti
اِسْتَوَى عَلَى الشَّيْءِ
Bir şeyin üzerine yerleşti, karar kıldı.
Mesela Nuh’un gemisi hakkında:
وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ
“Gemi Cûdî dağı üzerine oturdu/karar kıldı.”
Bu, mahlûkat hakkında kullanıldığında yerleşmek, sabit olmak, karar kılmak manasına gelir.
6. Üzerine çıktı, yükseldi
اِسْتَوَى عَلَى الدَّابَّةِ
Bineğin üzerine çıktı.
اِسْتَوَيْتُ فَوْقَ الدَّابَّةِ
Bineğin üstüne çıktım.
Lisanü’l-Arab’da Ahfeş’ten naklen “استوى أي علا” yani “istivâ, yükseldi/üstüne çıktı manasına gelir” denilir. Ancak bu mana mahlûkat için fizikî çıkmak olabilir; Allah hakkında aynı cismanî mana asla düşünülmez.
7. Bindi
اِسْتَوَى عَلَى ظَهْرِ الدَّابَّةِ
Hayvanın sırtına bindi.
Kur’ân’da:
إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ
“Onun üzerine bindiğinizde…”
Burada mana binmek ve üzerine kurulmaktır. Bu kullanım binek, gemi, araç gibi mahlûk şeyler hakkında kullanılır.
8. İstîlâ etti, hâkim oldu, galip geldi
اِسْتَوَى عَلَى البَلَدِ
Bir beldeye hâkim oldu, onu ele geçirdi.
Lügatlerde bu mana da zikredilir. Meşhur örnek olarak:
قَدِ اسْتَوَى بِشْرٌ عَلَى العِرَاقِ
“Bişr Irak’a hâkim oldu.”
Yani burada istivâ, oturmak değil; hâkimiyet kurmak, galebe etmek, idareyi ele almak manasındadır. Lisanü’l-Arab’da “استوى أي استولى وظهر” ifadesi de geçer.
9. Pişti, olgunlaştı
اِسْتَوَى الطَّعَامُ
Yemek pişti.
Bu gündelik Arapçada da kullanılır. Mesela:
هَلِ الطَّعَامُ اسْتَوَى؟
Yemek pişti mi?
Bu mana, yiyecek hakkında olgunlaşmak, kıvamına gelmek, pişmek demektir.
Harf-i Cere Göre Mana Değişir
اِسْتَوَى tek başına gelirse çoğu zaman düzeldi, tamamlandı, kemale erdi manalarına yaklaşır.
اِسْتَوَى إِلَى gelirse çoğu zaman yöneldi, kastetti, teveccüh etti manasına gelir.
اِسْتَوَى عَلَى mahlûkat hakkında gelirse bağlama göre üzerine çıktı, yerleşti, bindi, hâkim oldu manalarına gelebilir.
اِسْتَوَى مَعَ / فِي gibi kullanımlarda ise eşit oldu, denk oldu manası öne çıkar.
Allah Teâlâ hakkında geçen اِسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ ifadesi mahlûkatta olduğu gibi oturmak, yer kaplamak, yön tutmak, cisim gibi yükselmek manasında anlaşılmaz. Çünkü Allah Teâlâ cisim değildir, mekândan münezzehtir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet âlimleri ya keyfiyetini Allah’a havale etmiş, ya da te’vil edenler hükümranlık, kudret, kahır, hâkimiyet gibi Allah’a layık manalarla açıklamışlardır.
İstivâyı Sadece Oturmak Diye Anlamak
“İstivâ sadece oturmak demektir” demek, hem Arapçaya hem de Kur’ân’ın bütünlüğüne aykırıdır. Çünkü اِسْتَوَى kelimesi Arapçada yalnızca oturmak manasına gelmez; yönelmek, hâkim olmak, karar kılmak, tamamlanmak, yükselmek, düzene girmek gibi birçok manada kullanılır. Bir kelimenin lügatte birden fazla manası varsa, Allah hakkında kullanılınca Allah’a layık olan mana seçilir; cisme, mekâna, oturmaya, yer kaplamaya götüren mana terk edilir.
Muhkem Ayete Dönme Mecburiyeti
Kur’ân’da Allah’ın hiçbir şeye benzemediğini bildiren ayet muhkemdir. “Rahmân Arş’a istivâ etti” ayeti ise keyfiyeti itibarıyla müteşâbihtir. O hâlde müteşâbih olan ifade, muhkem olan “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” ayetine döndürülür. Yoksa muhkem ayet, müteşâbih bir lafzın zahirî ve cismanî yorumuna feda edilmez.
İki Ehl-i Sünnet Yolu
Bu noktada Ehl-i Sünnet’in iki sağlam yolu vardır: Birincisi tefvîzdir; yani “Allah Arş’a istivâ etmiştir, fakat bunun keyfiyetini bilmeyiz; oturmak, yerleşmek, temas etmek, yön tutmak gibi mahlûkata ait manaları Allah hakkında düşünmeyiz” denir. İkincisi te’vildir; yani “istivâdan maksat Allah’ın Arş üzerinde hükümranlığının, kudretinin, tasarrufunun ve hâkimiyetinin bildirilmesidir” denir. İki yolun ortak noktası şudur: Allah cisim değildir, mekâna muhtaç değildir, Arş’a temas etmez, Arş O’nu taşımaz.
Bila Keyf Demenin Şartı
“Bilâ keyf” demek, “Allah oturuyor ama nasıl oturduğunu bilmiyoruz” demek değildir. Bu, bilâ keyf değil; keyfiyeti meçhul bir cisim isnadıdır. Gerçek bilâ keyf şudur: “İstivâ haktır; fakat mahlûkatın istivâsına benzemez. Biz Allah hakkında oturma, yer kaplama, yön, temas, mesafe ve şekil düşünmeyiz.” Yani bilâ keyf, teşbihi örtmek için değil; teşbihe kapıyı kapatmak içindir.
Mecazı Reddetmenin Tehlikesi
Arapçada mecazı tamamen reddeden biri, Kur’ân’daki birçok ifadeyi çıkmaza sokar. Mesela “Allah’ın eli”, “Allah’ın yüzü”, “Allah’a yakınlık”, “Allah’ın gelmesi” gibi ifadeler zahirî ve cismanî anlamda alınırsa, kaçınılmaz olarak teşbih ve tecsim kapısı açılır. Hâlbuki Kur’ân’ın kendisi bizi bu tehlikeden korur: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” Bu ayet, bütün yanlış hayalleri kıran ilahî bir mihenk taşıdır.
Şöyle denilebilir: Siz istivâyı sadece “oturmak” diye anlarsanız, Allah’a mekân tayin etmiş olursunuz. Mekân tayin ederseniz, Allah’ı mekâna muhtaç göstermiş olursunuz. Mekâna muhtaç olan ise ilah olamaz. Çünkü mekân mahlûktur; mahlûka muhtaç olan da hâşâ mahlûk olur.
Oysa Allah vardı, Arş yoktu; Allah vardı, mekân yoktu; Allah vardı, cihet yoktu. Arş yaratıldı diye Allah’ta hâl değişmez. Çünkü değişmek mahlûkatın sıfatıdır.
Netice
Bu sebeple istivâ meselesinde doğru yol şudur: Ya “İstivâ haktır, keyfiyeti bilinmez; Allah mahlûkata benzemez” deyip susulur. Ya da “İstivâ, Allah’ın Arş üzerindeki mutlak hâkimiyetini, kudretini ve tasarrufunu bildirir” denilerek te’vil edilir. Fakat “istivâ sadece oturmaktır” denilirse, bu artık Ehl-i Sünnet’in tenzih çizgisi değil; Allah’ı mahlûkat ölçülerine indiren çok tehlikeli bir anlayış olur.