İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir hal var:
İstihkak nazara alınmayarak Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya kizbe sevk eder.
Mesela, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır.
Çünkü vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Mesela, katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf olamaz.
İstihkak nazara alınmayarak Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır.
İstihkak, bir varlığın: Kapasitesine, konumuna, vazifesine, taşıyabileceği yüke göre hak ettiği değerdir. Bu değer, Cenabı Hakkın takdiridir. Allah herkese kendine gör bir kamet ve kıymet yüklemiştir. İnsan, İlâhî teraziyi terk edip kendi keyfî terazisiyle tarttığında: İfrata kaçar ya küçüğü büyük zanneder. Ya da tefrite düşer büyüğü küçük görür.
Tefrit: Eksik görmek, küçümsemek. İfrat: Abartmak, aşırı büyütmek
İstihkakı nazara almamak ise, bu İlâhî ölçüyü görmezden gelerek, varlıklara ve insanlara kaldıramayacakları sorumluluklar yüklemek yahut taşıyabilecekleri vazifeleri onlardan esirgemektir.
Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya kizbe sevk eder.
Bu hâl, zahirde adalet gibi görünse de hakikatte zulmün ta kendisidir. Çünkü adalet, herkese eşit yük vermek değil; herkese taşıyabileceği kadar yük vermektir. Aynı ağırlığı çocuğa da, yetişkine de yüklemek nasıl insafsızlıksa; aynı beklentiyi, aynı mesuliyeti, aynı vazifeyi herkesten istemek de o derece mizanı bozar.
İstihkak gözetilmediğinde, insan Allah’ın koyduğu ölçüyü bırakır; kendi hissiyatını ölçü yapar. Öfkesine göre cezalandırır, sevgisine göre büyütür, korkusuna göre küçültür. Böylece keyfî bir terazi kurar ve bu teraziyle tartılan her hüküm ya tefrit ya da ifrat doğurur.
Bu yanlış bakışın neticesinde: İfrat ile küçük bir istidat, büyük bir vazifenin altına sokulur; ezilir. Tefrit ile büyük bir kabiliyet, küçük bir alana hapsedilir; körelir. Her iki durumda da ortaya çıkan şey adalet değil, zulümdür ve yalandır.
Zulüm nedir? Bir şeye taşıyamayacağı yükü yüklemek veya taşıyabileceği yükü ondan esirgemek. Bu noktada insan iki felaketten birine düşer: Zulüm: Başkasına veya kendine haksız yük bindirir. Kizb: Yalan söyler, uydurur, olduğundan farklı görür veya görünür.
Mesela, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek
Bir fırka askerin mümessili olan bir neferden mesela bir onbaşıdan: Bütün savaş planlarını bilmesi, tüm stratejileri çözmesi, her karardan mesul tutulması istenirse, bu en yüksek zulüm olur. Çünkü neferin istidadı buna müsait değildir.
veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Mesela, katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf olamaz.
Bir katre sudaki güneş yansımasından, güneşin azametini göstermesini istemek, en büyük insafsızlıktır. Damla güneşi yansıtır ama damla güneş değildir. “Bu damla güneştir” demek tecelli ile zâtı karıştırmaktır. Çünkü vasıf ile ittisaf arasında fark vardır.
Vasıf: Bir şeyin özelliği. İttisaf: O özellik ile bizzat donanmış olmaktır
Damlada güneşin ışığı, ısısı, yedi rengi görünür. Bir derece kendi kametine göre güneşin aksini yansıtır ve vasıflarını gösterir; ama o vasıfla muttasıf olamaz. Yani damlada güneş gözüktüğü diye damlaya güneş diyemeyiz. Güneşin azametini o damladan bekleyemeyiz.
Yine bir aynanın karşında dursanız. Siz aynada temessül edersiniz. Ayna sizi gösterir. Ama ayna siz değildir. Sizin misaliniz o aynada gözüktü diye ayna sizin sıfatlarınızla muttasıf olamaz.
Tüm mahlukat Rabbimizin isimlerine aynadır. Her bir varlık, kabiliyeti nispetinde İlâhî isimlerden bir tecelli gösterir; fakat hiçbir mahlûk, o ismin sahibi olmaz.
Rabbimiz her şeyi bilen mânâsında El-Alîm’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kulda ilim görünür. Ama onu Alîm yapmaz. Kul bilir; fakat her şeyi bilen değildir.
Rabbimiz her şeye gücü yeten mânâsında El-Kadîr’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kulda kudret görünür. Ama onu Kadîr yapmaz. Kul yapar; fakat mutlak kudret sahibi değildir.
Rabbimiz her şeyi iradesiyle dileyen mânâsında El-Murîd’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kulda tercih ve irade görünür. Ama onu Murîd yapmaz. Kul ister; fakat her istediğini olduran değildir.
Rabbimiz her şeyi işiten mânâsında Es-Semî‘’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kul işitir. Ama onu Semî‘ yapmaz. Kul duyar; fakat her sesi, her hâli işiten değildir.
Rabbimiz her şeyi gören mânâsında El-Basîr’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kul görür. Ama onu Basîr yapmaz. Kul bakar; fakat her şeyi kuşatan bir görüşe sahip değildir.
Rabbimiz sonsuz merhamet sahibi mânâsında Er-Rahîm’dir. Bu isim kulunda tecelli eder; kul merhamet eder. Ama onu Rahîm yapmaz. Kul acır; fakat her şeyi kuşatan bir rahmet sahibi değildir
Rabbimiz her şeye malik mânâsında El-Mâlik’tir. Bu isim kulunda tecelli eder; kuluna mal mülk verir. Ama bu sahiplik onu Mâlik yapmaz. Kul emanetçidir; mülkün hakikî sahibi değildir.
Bu liste çoğaltılabilir. İşte bu fark korunmazsa, tecelli zât sanılır. Ayna unutulur, ışık camdan bilinir. Kulda görünen nimet, kudret ve ilim kaynak zannedilir. Hâlbuki kul aynadır; ayna parlar ama güneş değildir. Yansıtır ama sahip olmaz. Bu çizgi muhafaza edilirse tevhid korunur.
Şimdi bu metin burada bitti gibi duruyor. Peki Üstadımız tüm bunları niçin zikretti? Okumaktan maksat anlamak, anlamaktan maksat o hakikati akla, kalbe hazmettirmek ve nefsi dahi bu hakikate boyun eğdirmektir. Mesnevi- Nuriye Risale-i Nur’un çekirdeği olması hasebiyle bu küçük gibi gözüken konuda çok büyük hakikatler dürülüdür. Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı tekrar edip sonra hakikate nazar edelim.
- İstihkak, İlâhî bir ölçüdür; keyfî değildir. Her varlığa, taşıyabileceği kadar yük verilmiştir.
- İstihkak gözetilmezse mizan bozulur, ölçü kaybolur.
- Tefrit, küçüğü küçümsemek; ifrat, küçüğü büyütmektir.
- İstihkak gözetilmediğinde insan zulme ve kizbe düşer.
- Damla güneşi yansıtır; ama güneş değildir.
- Bir onbaşıdan bir generalin bilgisi tecrübesini istemek en büyük insafsızlıktır.
- Ayna insanı gösterir; ama insan olmaz.
- Vasıf başkadır, ittisaf başkadır.
- Bir şeyde görünen sıfat, o şeyin o sıfatla muttasıf olduğunu göstermez.
Bu Çizgi Aşılırsa Ne Olur?
1- Kul Kendini İlahlaştırır
Kulda ilim vardır, kudret vardır. Lâkin kaynak unutulursa aynadaki parıltı güneşten değilde aynanın kendisinden bilinmeye başlanırsa, kul artık şunu demeye başlar: “Ben yaptım.” “Ben başardım.” “Ben olmasam olmazdı.” Bu sözler, Karun’un dili, Firavun’un yoludur.
- Başarılı iş adamı: “Bu noktaya kendi emeğimle geldim” der.
- Hoca: “Ben olmasam bu insanlar yoldan çıkardı” vehmine kapılır.
Rab olmaya niyet etmez belki; ama bu hâl, Firavunluğun ilk basamağıdır. Zira Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim” demeden önce “Ben bilirim, ben yaparım” dedi. Böylece mevhum rububiyet hortlar, kul haddini fark etmeden aşar.
Firavun’un sözü:
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ
“Ey kavmim! Mısır’ın mülkü benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akmıyor mu? Hâlâ görmüyor musunuz?” Zuhruf Suresi 51. Ayet
Karun’un sözü:
قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪يۜ
“Bu servet bana, bende bulunan ilim sayesinde verildi.” Kasas Suresi 78. Ayet
Nimeti kaynaktan koparan, kudreti kendine mal eden, kendi aynasında tecelli eden güzellikleri kendinden bilen farkında olmadan ilahlaşma yoluna girer.
2- Sebep Yaratıcı Sanılır
Bu alemde tüm sebepler vesiledir; yaratıcı değildir. Lâkin sebep unutulursa, cam kutsanmaya ve ışık camdan bilinmeye başlanır.
Böyle olunca: Doktor, şifa verici sanılır. Hâlbuki doktor sebeptir; şifayı veren Allah’tır.
Patron, rızık verici zannedilir. Hâlbuki patron da bir vasıtadır; rızkın sahibi değildir.
Tabiat, “ana” yapılır; kızar, verir, alır zannedilir. Hâlbuki tabiat kanundur; icracı değil, icra edilendir. Kitaptır katip değildir, sanattır Sani değildir.
Güneş unutulursa aynalar güneş zannedilmeye başlandığı gibi; sebeplerde yaratıcı sanılmaya başlanır ve hakiki fail makamına çıkarılır. Çünkü hakikatte: Sebep yapar gibi görünür, ama sadece bir perde bir vesiledir.
3-Liderler putlaşır
Liderler de aynadır. Onların başarıları ve muvaffak olmaları Rabbimizin onlar vermesiyledir. Ama aynalar unutulursa camlar kutsanmaya başlanır.
Tarihin sayfaları putlaştırılan liderlerin numuneleriyle doludur. Firavunlar, Nemrutlar ve son yüzyıldaki ideolojiler, liderlerini putlaştırdı. Bu noktadan sonra: Hatalar görülmez, eleştiri yasaklanır, sorgu ihanet sayılır. “O yapıyorsa hikmeti vardır” denir; Böylece lider, insanlıktan çıkarılır; fark ettirmeden ilahlık makamına oturtulur.
Hâlbuki hata, insan olmanın alametidir. Hatasızlık iddiası, ilahî bir sıfattır.
4-Şirk Kapısı Aralanır
Şirk her zaman putla, heykelle, açık inkârla gelmez. Çoğu zaman kelimelerle başlar. “Allah yaptı” denmesi gerekirken, yavaş yavaş “O yaptı” denmeye başlanır. “Bu sistemi falanca kurdu.” “Bu başarı onun eseridir.” “Bu iş onsuz olmaz.” Allah tamamen inkâr edilmez; ama devre dışı bırakılır.
İsim vardır, fiil yoktur. Dil “Allah” der; kalp ve akıl sebeplerde takılır. Böylece tevhid, fark ettirmeden zedelenir; şirk, imanın içine sızar.
Kur’ân bu hâli şöyle haber verir:
“Onların çoğu şirk koşmadan Allah’a iman etmezler,
Yûsuf, 106
Bu ayet, açık inkârcıları değil; iman ettiği hâlde Allah’ı devreden çıkaranları haber verir. Şirk burada bir inkâr değil; yetki paylaşımıdır. Allah vardır; ama iş görmez kabul edilir. Neticede sebep konuşur, Allah’ın fiili perde arkasına itilir. Tanımayanın değil, tanıdığını zannedenin şirki.
5-Allah’ı Takdis Edeyim Derken Kusur Isnâd Etmek
Bazen insan, Allah’ı yüceltmek isterken farkında olmadan O’na kusur isnâd eder.
Mutezile bu yanlış bakışın en bariz misalidir. Allah’ın sonsuz haşmet ve azametini,
küçük ve basit görünen işler üzerinde tecelli eder şekilde düşünemediler. “Allah –hâşâ– âdi ve basit şeylerle meşgul olmaz; bunlar sebeplerin işidir” dediler.
Zannettikleri şuydu: Büyüklük, küçükle ilgilenmemektir. Hâlbuki hakikat şudur: Kudretin büyüklüğü, en küçük işi dahi aracıya muhtaç olmadan yapabilmesidir.
Bir çekirdeği ağaç yapan kudret, güneşi döndüren kudretten daha küçük değildir.
Küçüğü Allah’a layık görmeyen, farkında olmadan Allah’ın kudretine bir kayıt koyar.
Bu bakışta Allah vardır; ama her işe müdahil değildir kabul edilir.
Neticede: Sebepler fail yapılır, Takdis zannedilen söz, ta‘til olur.
Allah’ı yüceltelim derken, Rububiyetini daraltmak, takdis değil; kusur isnâdıdır.
6-Âlimler ve Şeyhler Hatasız Sanılır
Âlim ve şeyh aynadır. Ayna, güneşi gösterir, ışığı yansıtır ama kaynak değildir.
Âlim: İlmi kendinden üretmez. İlmi taşıyandır, icat eden değildir.
Şeyh: Hidayeti vermez. Hidayete vesile olur, sahibi değildir.
Bu sınır korunmazsa büyük bir sapma başlar. Âlimi veya şeyhi hatasız görmek,
onu insanlıktan çıkarmaktır. Farkında olmadan masumiyet makamına taşımaktır.
Bu noktadan sonra: Soru sorulamaz, itiraz edilemez, istişare biter. Çünkü ölçü hakikat değil, şahıs olur.
“Benim şeyhim her şeyi bilir” denir. Sormak gerekir: Senin şeyhin –hâşâ– ilah mı? Bu, sadece bir küfür ifadesi değil; masdar ile menbaı karıştırmaktır. Masdar ile menba karışınca, ayna güneş zannedilir.
Daha da ileri gidilir: “Benim şeyhim küreleri çevirir.” “Kâinatta tasarruf eder.” gibi şirk kokan sözler söylenir. Hâlbuki âlim ve şeyh, yolun kendisi değil, yol levhasıdır; levha kutsanırsa yol kaybolur, ayna parlatılırsa güneş görünmez, şahıs büyütülürse tevhid küçülür.
7-Peygamberler İlah Sanılır
Peygamberlerin ilahlaştırılmasının temel sebebi, masdar ile menbanın, elçi ile gönderenin, ayna ile güneşin birbirine karıştırılmasıdır; zira insan, gördüğü tecelliyi kaynağıyla ayıramadığında, en parlak aynayı güneş zannetmeye meyleder.
Hâlbuki peygamber, İlâhî isim ve sıfatların en berrak aynasıdır; vahyi en saf hâliyle yansıtır, mucizeyi en açık biçimde gösterir, fakat hiçbir zaman kaynağın kendisi olmaz.
Bu çizgi kaybolduğunda, “Allah’ın izniyle” kaydı unutulur; fiil görünür, izin silinir; mucize konuşur, kudretin sahibi perde arkasına itilir. Böylece kul ilahlaştırılır, peygamber tanrılaştırılır.
Tarih bunun acı misalleriyle doludur. Kur’ân bu sapmayı açıkça haber verir:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِ
Yahudiler “Uzeyir Allah’ın oğludur” dediler; Hristiyanlar da “Mesîh Allah’ın oğludur” dediler. Tevbe Suresi 30. Ayet
Bu sözler, peygamber sevgisinin taşması değil; tevhid çizgisinin kaybolmasıdır. Nitekim Kur’ân devamında bu durumu, ağızlarda geveleyen câhilce sözler olarak nitelendirir ve bunun geçmiş kâfirlerin sözlerine benzediğini bildirir.
Bugün dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan milyarlarca insanın, peygamber sevgisini ilahlaştırmaya dönüştürmesi, bu karışıklığın ne kadar yaygın ve ne kadar derin olduğunu gösterir. Oysa Hz. Îsâ (a.s.), kendisine verilen mucizeleri anlatırken, her defasında çizgiyi özellikle muhafaza eder:
“Çamurdan kuş yaparım, ona üflerim ve Allah’ın izniyle kuş olur; körü ve alacalıyı Allah’ın izniyle iyileştiririm; ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim…”
Bu tekrarlar bir akîde dersidir. Mucize vardır; fakat Allahın izniyledir.
Kur’ân, peygamberleri ilahlaştıranlara karşı başka bir istikametten de uyarır; onların beşeriyetini özellikle hatırlatır:
وَقَالُوا مَا لِهٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يرًاۙاَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ
“Bu nasıl peygamber ki yemek yer, çarşılarda dolaşır? Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!” Furkân Suresi 7-8. Ayet
Bu itiraz, ölçüyü kaçıran bakışın çok çarpıcı bir misalidir. Çünkü bu sözleri söyleyenler, peygamberden beşer üstü bir hayat, aynadan ise güneşin bizzat kendisini talep etmişlerdir. Hâlbuki peygamber, güneş değildir; güneşi en berrak şekilde gösteren aynadır. Ayna ne kadar berrak olursa olsun, güneş değildir; ayna güneş zannedildiği anda, tevhid yıkılır.
8-Bir Ferdin Hatasıyla Bütün Bir Davayı Mahkûm Etmek
Bir ferdin hatasını esas alıp, onun temsil ettiği bütün bir davayı mahkûm etmek; aklın değil, öfkenin hüküm verdiği bir bakışın neticesidir; çünkü hakikat şahıslarla kaim değildir, şahıslar hakikatin aynalarıdır ve ayna çatladı diye güneş suçlanmaz.
Bu sebeple bir doktorun hatası tıbbı iptal etmez; bir hâkimin rüşveti adaleti yok etmez; bir öğretmenin kusuru eğitimi çökertmez; zira parça bozulur ama bütün çöpe atılmaz, arızalı bir temsil, temsil edilen hakikati ortadan kaldırmaz.
Ne var ki hak davalar, çoğu zaman hakikatleriyle değil, temsil hatalarıyla vurulur; çünkü bir düşünceyi delille çürütmek zor, bir şahsın kusurunu büyütüp genellemek ise kolaydır ve bu kolay yol, insanı fark ettirmeden haksızlığa sürükler.
Bir Müslümanın hatasıyla ümmeti yargılamak, bir bahçede çürük bir elma bulup bahçeyi ateşe vermek gibidir; bir hazinede silik bir para çıkınca, hazineyi değersiz ilan etmeye benzer; bu ise adalet değil, ölçüsüzlüktür. Zira şahıslar ölçü değildir; ölçü hakikattir. İnsanlar değişir, şaşar, hata eder; fakat hakikat, temsilcilerinin kusuruyla kirlenmez. Hata şahsîdir; genelleştirilemez.
Bu bakış kaybolduğunda, hatayı ayıklamak yerine davayı yok etmek tercih edilir; böylece yanlış yapan şahıs değil, doğru olan hakikat cezalandırılmış olur. Neticede bir ferdin hatasından hareketle bütün bir davayı mahkûm etmek, adaletin değil, kolaycılığın hükmüdür; hakkı korumaz, yalnızca hakikati susturur.
Şimdi bütün bu mânâlar ışığında Üstadımızın metnine bir daha nazar edelim. Zira mesele, satırları okumak değil; satırların altına gizlenen mânâyı aramaktır. Üstad, bir cümleyi rastgele kurmaz; her kelimeyi, her terkibi, bulunduğu makama göre seçer.
Bu noktada kendimize şunu sormalıyız: Üstad bu cümleyi niçin tam burada söyledi? Neden başka bir ifade değil de özellikle bunu tercih etti? Hangi yanlış anlayışı tashih ediyor, hangi ölçüyü yeniden yerine koyuyor?
Bu sorular sorulmadan yapılan okuma, bilgi verir; fakat idrak kazandırmaz. Hâlbuki Risale-i Nur, sadece okunmak için değil; derinden derine tefekkür edilmek için yazılmıştır. Her cümle, bir kapıdır; açılmadıkça içindeki hakikat görünmez.
Onun için metni, “ne dedi?” diye değil; “Niçin böyle dedi?” diye okumalıyız. Cümlenin zahirinde durmayıp, işaret ettiği mizanı, hududu ve tehlikeyi fark etmeliyiz. Ta ki kelimeler zihnimizde dolaşan bilgiler olarak kalmasın; bakışımızı düzelten ölçülere, kalbimizi muhafaza eden sınır taşlarına dönüşsün.
İşte bu dikkatle bakıldığında, Üstadın bir cümleyle koskoca bir yanlış yolu nasıl kapattığı, bir kelimeyle tevhidi nasıl muhafaza ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
Şimdi yukarda mütalaa ettiğimiz manalarla üstadımızın metnine bir daha nazar edelim.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felakete atan şöyle bir hal var:
İstihkak nazara alınmayarak Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya kizbe sevk eder.
Mesela, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Mesela, katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf olamaz.