Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.
Ve o nefy ve yolculuk… Bir şehirden bir şehre sürgün değil; bir hâlden bir hâle, bir âlemden bir âleme sevk ediliştir.
Bu yolculuk ilk âlem-i ervahtan başlar… Sonra daracık bir menzile, rahm-ı mâdere konur. Oradan ağlayarak sabavete açılır; zayıf, korunmaya muhtaç bir çocuk olarak. Derken gençlik gelir; güç ve hevesle dolu bir bahar… Ardından sessizce ihtiyarlık çöker; yapraklar sararır, adımlar ağırlaşır.
Fakat bu yalnız dünya içindeki seyahatidir. Asıl yol, dünyanın kapısında bitmez. Dünya bir handır; vakti dolan yolcu çıkarılır. Kapı kapanır, kabir açılır. Oradan berzaha geçilir; gözlerin görmediği bir bekleyiş başlar. Sonra bir sabah, bütün insanlıkla birlikte haşir meydanına sevk edilir. Ve en sonunda, ince ve keskin bir hakikat olan sırat önüne serilir.
İnsan hiçbir menzilde kalamaz. Çocuklukta duramaz, gençliği tutamaz, ihtiyarlığı geri çeviremez. Her an bir perde iner, bir perde açılır. Her geçiş, bir kopuştur. Her adım, bilinmeyene doğrudur.
Bu yolculuk sadece bir seyhat değil; bir imtihan seferidir. Her durak bir sual, her menzil bir hesap, her geçiş bir hakikattir. İnsan, kendini yerleşik sandığı yerde bile sürgündedir. Çünkü o, kalmak için değil; geçmek için gönderilmiştir.
İşte o nefy budur: Ruhlar âleminden başlayıp sırata kadar uzanan, dur durak bilmeyen, geri dönüşü olmayan uzun bir yolculuk.