O bîçare asker sensin.
Savaş meydanında tek başına kalmış, sağında ve solunda yaraları kanayan, arkasında kükreyen bir arslan bekleyen o asker… İşte insan budur. Dünya dediğimiz şu meydanda, her gün görünmez darbeler alan, acz-i beşerî ve fakr-ı insanî yaralarıyla yürüyen bir yolcu…
Gücünün sınırı var; ama karşısına çıkan hadiselerin sınırı yok. Elinde imkân var; ama ihtiyacı ondan kat kat fazla. Yarın ne getirecek bilmiyor; fakat yürümek zorunda.
İnsan da aynen o asker gibi, hayatın ortasında durur. Bir yandan acziyle yaralıdır; en küçük bir hastalık onu sarsar. Bir yandan fakrıyla yaralıdır; bir nefese, bir lokmaya muhtaçtır.
Üstelik bütün bunların ortasında, sonunu bilmediği bir yolculuğa sevk edilmiştir.
İşte o asker, mecaz değil; insanın ta kendisidir. Yaralar hayal değil; her gün hissettiğin zayıflık ve muhtaçlıktır. Meydan-ı harp uzak değil; yaşadığın hayattır.
Ve o arslan ise eceldir.
Sessizce arkanda yürüyen, vakti gelince hamlesini yapan o arslan… İşte ecel budur. Kur’ân bu hakikati açıkça ilan eder:
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3:185)
Bu tatmak, kaçınılmaz bir buluşmadır. Ne bir an geri kalır ne bir an ileri geçer:
فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar ne de ileri geçerler.” (A‘râf, 7:34)
İnsan kaleler kurar, tedbirler alır, uzak diyarlara gider. Fakat arslan peşindedir:
أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ
“Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişir.” (Nisâ, 4:78)
Arslan nasıl ki pusuda bekler; ne bağırarak gelir ne haber gönderir… Zamanı dolduğunda bir hamlede yetişir. Ecel de böyledir. Ne gençliğe aldanır, ne kuvvete bakar, ne serveti hesaba katar. Gölge gibi izler; vakti gelince perdeyi indirir.
İnsan çoğu zaman yüzünü hayata çevirir, önüne bakar, yarınlar kurar. Fakat arkasında kükreyen bir hakikat vardır. O kükreyiş her gün işitilmez; ama kalbin derinlerinde hissedilir. Bir cenaze haberi, bir ani ayrılık, bir solan yüz… Arslanın nefesi gibi ensede dolaşır.