İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, bazen âyât-ı kudreti âyetlerde bast eder. Sonra içerisinden esmayı çıkarır. Bazen mensucat toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmada tayyeder. Bazen de ef’alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal eder. Bazen de halkın a’malini tehdidane söyler. Sonra rahmete işaret eden isimler ile teselli eder. Bazen de bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra o makasıdı takrir ve ispat için bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz’iyatı zikreder. Sonra esma-i külliye ile icmal eder ve hâkeza…
İ’lem eyyühe’l-aziz! Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, bazen âyât-ı kudreti âyetlerde bast eder. Sonra içerisinden esmayı çıkarır.
Yâsîn 81–82 — Yaratma Fiilinden Hallâk ve Alîm İsimlerine
أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَىٰ أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ ۚ بَلَىٰ وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
“Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O Hallâk’tır, Alîm’dir.” (Yâsîn 36/81)
Burada önce göklerin ve yerin yaratılması gibi muazzam bir âyet-i kudret gösteriliyor. Sonra bu fiilin içinden iki isim çıkarılıyor: el-Hallâk ve el-Alîm. Yani: Bu kadar büyük ve muntazam yaratma varsa, bunun arkasında nihayetsiz yaratıcı kudret ve ilim vardır.
Nûr 24/45 — Canlıların Çeşitliliği → el-Kadîr
وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde, kimi dört ayağı üzerinde yürür… Şüphesiz Allah her şeye Kadîr’dir.” Nûr 24/45
Burada kudret eserleri çeşit çeşit canlılar üzerinden açılıyor; sonra bütün çeşitlilik tek bir isimde toplanıyor: el-Kadîr.
Bakara 2/29 İlme Şehadet Eden En Azîm Eserleri Serdeder
هُوَ الَّذٖى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ
“Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur. Sonra semaya yöneldi ve onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Bakara 2/29
Âyet önce Allah’ın kudret eserlerini önümüze açıyor: Yeryüzündeki bütün nimetler, bütün mahlûkat ve sonra semâların yaratılıp tanzim edilmesi… Yani daha başta “Allah Alîm’dir” demiyor. Önce Alîm ismini gösteren eserleri nazara veriyor.
“Bir Neticenin, Bir Mühim Maksudun Mukaddimatı Gibi”
Bu sayılan eserler asıl maksada hazırlık yapan mukaddimeler gibidir. Âdeta şöyle bir istidlal kuruluyor: Yeryüzündeki bu kadar farklı şeyi yaratıyor. Her birini yerli yerine koyuyor. İnsanın ihtiyacına uygun hazırlıyor. Semâları muazzam bir nizam içinde tanzim ediyor.
Öyleyse bütün bunları yapan Zât, her şeyi bilmelidir.
Netice: وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ “Ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Rûm 30/50 — Kadîr
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz bunu yapan, ölüleri de diriltecektir. O her şeye kadirdir.” Rûm 30/50
Ölü toprağın nasıl diriltildiğini gösterir; bu büyük kudret eserinden Kadîr manasını çıkarır: “O her şeye Kadîr’dir.”
Fussilet 41/39
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّذ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Biz onun üzerine su indirdiğimizde harekete geçer ve kabarır. Onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. Şüphesiz O her şeye kadirdir.” Fussilet 41/39
Ölü arzın diriltilmesi gösteriliyor; sonra buradan Kadîr ismi çıkarılıyor.
Bazen mensucat toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmada tayyeder.
Buradaki “Mensucatı Açmak” Ne Demek?
Kur’ân önce Allah’ın ayrı ayrı sanat ve tasarruflarını insanın nazarına seriyor. Sonra işte bunlar sanat-ı İlâhiyenin mensucatı, yani farklı farklı dokunmuş eserleridir. Sonra “Esmada Tayyeder” Âyet bu kadar farklı fiili anlattıktan sonra hepsini şu kısa fezlekede toplar.
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ ۞ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere mâlik olan kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkaran kimdir? Bütün işleri tedbir ve idare eden kimdir? Onlar, ‘Allah’ diyeceklerdir. De ki: Öyleyse sakınmaz mısınız? İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur.” Yûnus Sûresi, 10/31-32
Kur’ân önce Allah’ın ayrı ayrı sanat ve tasarruflarını insanın nazarına seriyor: semadan ve arzdan rızık vermek, göz ve kulağı yaratmak, diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkarmak, bütün kâinatı tedbir ve idare etmek. İşte bunlar sanat-ı İlâhiyenin mensucatı, yani farklı farklı dokunmuş eserleridir.
Sonra “Esmada Tayyeder”
Âyet bu kadar farklı fiili anlattıktan sonra hepsini şu kısa fezlekede topluyor:
فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ “İşte sizin Rabbiniz olan Allah, Hak olan O’dur.”
Yani uzun uzun açılan bütün fiiller üç isimde dürülüp toplanıyor: Allah, Rab, Hak.
Hangi Fiil Hangi İsmi Gösteriyor?
Rızıkların sema ve arzdan çıkarılması → Allah: Bütün kâinat üzerinde tasarruf eden ancak Allah olabilir.
Göz ve kulağın verilmesi → Rab: İnsanı yaratıp terbiye eden, ihtiyaçlarını bilen ve azalarını veren Rabbidir.
Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmak → Hak: Hayatı veren, ölüyü dirilten ve vaadi hak olan O’dur.
Bütün kâinatı tedbir etmek → Allah: Umum kâinatı birden idare eden ancak ulûhiyet sahibi olabilir.
Üstadın “mensucatı esma içinde tayyeder” dediği şey tam olarak budur: Kur’ân önce fiilleri açar, sonra eserleri gösterir, en sonunda bunların arkasındaki isimleri çıkarır ve hepsini birkaç Esmâ-i Hüsnâ’da toplar.
Yani: Rızık + yaratılış + ihya + tedbir → اللَّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
Nahl 16/10-18
هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ ف۪يهِ تُس۪يمُونَ ۞ يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخ۪يلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ… ۞ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ… ۞ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
“Gökten sizin için su indiren O’dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla yetişir. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurma, üzüm ve her türlü meyveyi bitirir… Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize vermiştir… Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onları sayamazsınız. Şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Nahl Sûresi, 16/10-18
Mensucatın Esmada Tayyedilmesi
Kur’ân burada yağmur, bitkiler, meyveler, gece, gündüz, güneş, ay ve sayısız nimetleri uzun uzun açıyor. Sonra bütün bu nimet mensucatını:
الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ — el-Gafûr, er-Rahîm isimlerinde topluyor. Yani mana adeta şöyledir:
“Nimetlerimi sayamazsınız; onların şükrünü de hakkıyla yerine getiremezsiniz. Buna rağmen kusurlarınızı örten ve bağışlayan Gafûr, nimet vermeye devam eden Rahîm Benim.”
Gafûr ve Rahîm Birlikte
Gafûr: Nimet karşısındaki kusurunu, gafletini ve eksik şükrünü bağışlar.
Rahîm: Kusuruna rağmen nimet ve ihsanını devam ettirir.
Bu bakımdan burada fezleke çok latiftir: Nimetler Rahîm ismini, o nimetlere karşı insanın noksan şükrü ise Gafûr ismini ister.
Hac 22/65
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
“Allah’ın yerde bulunanları sizin hizmetinize verdiğini, gemilerin O’nun emriyle denizde akıp gittiğini ve izni olmadıkça göğü yeryüzüne düşmekten tuttuğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah insanlara karşı Raûf’tur, Rahîm’dir.” Hac Sûresi, 22/65
Mensucatın Esmada Tayyedilmesi
Önce yeryüzünün insana musahhar edilmesi, gemilerin denizde yürütülmesi ve semanın muhafaza edilmesi gibi ayrı ayrı nimet ve himaye eserleri açılıyor. Sonunda hepsi:
لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ — er-Raûf, er-Rahîm
isimlerinde toplanıyor. Yani bütün bu koruma, kolaylaştırma ve nimetlendirme, Allah’ın kullarına olan re’fet ve rahmetinin mensucatıdır.
Mü’min (Gâfir) 40/64
اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
“Allah, sizin için yeryüzünü bir karar yeri, göğü bir bina yapan; size şekil verip şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz rızıklarla rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” Mü’min (Gâfir) Sûresi, 40/64
Mensucatın Esmada Tayyedilmesi
Yer hazırlanıyor, gök bina ediliyor, insanın sureti güzelleştiriliyor, rızık veriliyor. Dört ayrı İlâhî sanat açıldıktan sonra hepsi:
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ — İşte Rabbiniz Allah budur
fezlekesinde toplanıyor. Özellikle Rab ismi çok münasiptir; çünkü yer hazırlamak, insanı şekillendirmek ve rızıklandırmak hep terbiye ve rububiyet fiilleridir.
Bazen de ef’alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal eder.
Burada önceki “mensucatı esmâda tayyetmek” nüktesinden biraz farklı bir vurgu var. Kur’ân önce Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini tek tek tafsil ediyor, böylece aklı ikna ediyor; sonra kısa bir fezleke ile bütün o tafsilatı topluyor, zihne bağlatıyor ve hıfzettiriyor.
Yûsuf 12/6
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
“Rabbin seni böylece seçecek, sana hadiselerin yorumunu öğretecek; daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakub ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin Alîm’dir, Hakîm’dir.” Yûsuf Sûresi, 12/6
Tafsil ve İcmal
Fiiller tek tek sayılıyor: seçmek, öğretmek, nimeti tamamlamak, İbrahim ve İshak’a ihsanda bulunmak. Sonra bütün bu fiiller iki isimle bağlanıyor:
اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
Çünkü kimi seçeceğini ve ne öğreteceğini bilmesi Alîm, bütün bu nimetleri yerli yerinde vermesi ise Hakîm ismini gösterir.
Âl-i İmrân 3/26-27
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ۞ تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katarsın, gündüzü geceye katarsın; diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkarırsın ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3/26-27
Tafsil ve İcmal
Kur’ân önce mülkü verme-alma, aziz etme-zillete düşürme, geceyi gündüze ve gündüzü geceye çevirme, diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkarma fiillerini tafsil ediyor.
Sonra bütün bunları insanın en temel ihtiyacına bağlayıp:
وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Dilediğine hesapsız rızık verirsin.” diye icmal ediyor.
Yani bir insanın rızkını vermek, aslında gece-gündüzü, güneşi, mevsimleri, toprağı ve hayatı idare eden aynı kudretin işidir. Bir elmayı vermek için adeta bütün kâinatı çalıştırmak gerekir.
Şûrâ 42/11-12
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُكُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ۞ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
“Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır; böylece sizi çoğaltır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O Semî‘dir, Basîr’dir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı genişletir, dilediğine ölçülü verir. Şüphesiz O her şeyi Alîm’dir.” Şûrâ Sûresi, 42/11-12.
Tafsil ve İcmal
Önce fiiller tafsil ediliyor: semavatı ve arzı yaratıyor, eşleri yaratıyor, nesilleri çoğaltıyor, rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Sonra bunların arkasındaki hakikat Semî‘, Basîr ve Alîm isimleriyle icmal ediliyor. Yani bu kadar mahlûkun ihtiyacını gören, sesini işiten ve rızkını ölçüyle veren ancak Semî‘, Basîr ve Alîm olabilir.
En‘âm 6/101-103
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ۞ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ۞ لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ
“O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır… Her şeyi yaratmıştır ve O her şeyi Alîm’dir. İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır; öyleyse O’na kulluk edin. O her şey üzerinde Vekîl’dir. Gözler O’nu idrak edemez, fakat O bütün gözleri idrak eder. O Latîf’tir, Habîr’dir.” En‘âm Sûresi, 6/101-103.
Tafsil ve İcmal
Önce semavatı ve arzı benzersiz yaratmak, bütün mahlûkatı yaratmak, her şeyi idare etmek ve bütün nazarları kuşatmak gibi fiiller anlatılıyor. Sonra bu geniş fiiller Alîm, Vekîl, Latîf ve Habîr isimleriyle bağlanıyor. Özellikle Latîf ve Habîr, en gizli ve ince şeylere kadar ulaşan İlâhî tasarrufu icmal ediyor.
Rûm 30/48-50
اَللّٰهُ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَٓاءِ كَيْفَ يَشَٓاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪… فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Rüzgârları gönderen Allah’tır; onlar bulutları kaldırır. Allah onları gökte dilediği gibi yayar, parça parça eder; sonra aralarından yağmurun çıktığını görürsün… Allah’ın rahmet eserlerine bak: Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz bunu yapan ölüleri de diriltecektir. O her şeye Kadîr’dir.” Rûm Sûresi, 30/48-50.
Tafsil ve İcmal
Önce fiiller uzun uzun açılıyor: rüzgârı gönderiyor, bulutu kaldırıyor, yayıyor, yağmuru indiriyor, ölü toprağı diriltiyor. Sonra bütün bu fiiller tek bir fezlekeye bağlanıyor:
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Yani bütün tafsilat Kadîr isminde icmal ediliyor. Bu örnek, “ef‘âlini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal eder” cümlesine çok tam oturur.
Bazen de halkın a’malini tehdidane söyler. Sonra rahmete işaret eden isimler ile teselli eder.
Zümer 39/53 — İsyanı Zikreder, Rahmetle Ümit Verir
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
“De ki: Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Zümer Sûresi, 39/53
Önce insanın “israf”, yani günahlarla kendi nefsine karşı haddi aşması zikrediliyor. Böyle ağır bir ifade insanı yeise düşürebilecekken hemen Gafûr ve Rahîm isimleri geliyor. Gafûr, günahın büyüklüğüne rağmen mağfiret kapısının açık olduğunu; Rahîm ise kulunu rahmetinden kovmadığını bildiriyor.
Nisâ 4/110 — Kötülük ve Zulümden Sonra Gafûr-Rahîm
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا
“Kim bir kötülük işler veya kendisine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı Gafûr ve Rahîm bulur.” Nisâ Sûresi, 4/110
Önce kötülük yapmak ve nefse zulmetmek açıkça zikrediliyor. Fakat günahın zikriyle kulun önüne çıkışsız bir yol konulmuyor. Hemen istiğfar kapısı açılıyor ve Gafûr-Rahîm isimleriyle teselli ediliyor.
Nisâ 4/107-110 — En Açık Misal
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَث۪يمًا ۞ يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطًا … ۞ وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا
“Kendilerine hainlik edenleri savunma. Şüphesiz Allah, hainlikte ve günahta ileri gideni sevmez. İnsanlardan gizlenirler fakat Allah’tan gizlenemezler… Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır… Kim bir kötülük işler veya kendisine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı Gafûr ve Rahîm bulur.” Nisâ Sûresi, 4/107-110
Önce insanların hıyaneti, günahı, Allah’tan gizlenemeyecekleri ve yaptıklarının tamamen kuşatıldığı şiddetli ifadelerle anlatılıyor. İnsan bu tehdidin karşısında “Artık benim için dönüş yok” diyebilir.
Tam burada Kur’ân rahmet kapısını açıyor: يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا “Allah’ı Gafûr ve Rahîm bulur.”
Gafûr: İşlenen günahı bağışlar.
Rahîm: Günahkâr kulunu tevbeden sonra rahmetinden mahrum bırakmaz.
Bu, Üstadın “Şiddet-i tehdit yeise atmasın diye rahmete işaret eden esmâ ile hâtime verir” sözünün Nisâ Sûresi’ndeki en güzel misallerindendir.
Mâide 5/38-39
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ۞ فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِه۪ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan caydırıcı bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. Fakat kim yaptığı zulümden sonra tevbe eder ve hâlini düzeltirse Allah onun tevbesini kabul eder. Şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Mâide Sûresi, 5/38-39
Önce suç ve ceza şiddetli bir tehditle bildiriliyor. Fakat insan “Artık dönüş yolum kalmadı” diye yeise düşmesin diye hemen arkasından tevbe ve ıslah kapısı açılıyor; Gafûr ve Rahîm isimleriyle teselli ediliyor.
Furkân 25/68-70
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًا ۞ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَانًا ۞ اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا
“Onlar Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar; Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve orada horlanmış olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesna. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Furkân Sûresi, 25/68-70
Bu çok kuvvetli bir misaldir. Önce şirk, adam öldürme ve zina zikrediliyor; ardından azabın katlanması gibi şiddetli bir tehdit geliyor. Fakat tam yeis kapısı açılacakken Kur’ân “Ancak tevbe edenler…” diyerek yönü değiştiriyor ve sonunda Gafûr-Rahîm isimleriyle ümit veriyor.
Tevbe 9/5
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
“Haram aylar çıkınca, [antlaşmayı bozan ve savaş hâlindeki] müşriklerle karşılaştığınız yerde savaşın; onları yakalayın, kuşatın ve onları gözetlemek için her geçidi tutun. Fakat tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Tevbe Sûresi, 9/5
Âyet savaş bağlamında çok şiddetli hükümlerle başlıyor. Fakat hemen ardından dönüş yolu gösteriliyor ve fezleke Gafûr-Rahîm oluyor. Yani cezanın maksadı ümitsizliğe atmak değil; kötülükten vazgeçirip dönüş kapısını göstermektir.
Bazen de bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra o makasıdı takrir ve ispat için bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor.
Mücâdele 58/1
قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّتٖى تُجَادِلُكَ فٖى زَوْجِهَا وَتَشْتَكٖٓى اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ
“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Allah sizin konuşmanızı işitiyordu. Şüphesiz Allah Semî‘dir, Basîr’dir.” Mücâdele Sûresi, 58/1
Cüz’î Hadiseden Küllî Kaideye
Bir kadının aile içinde yaşadığı hususî ve küçük görünen bir hadise zikrediliyor. Sonra bu cüz’î hadise, اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ fezlekesiyle küllîleştiriliyor: Bu kadının feryadını işiten Allah, her şeyi işiten Semî‘dir; onun hâlini gören Allah, her şeyi gören Basîr’dir. Böylece cüz’î hadise, küllî ismin delili oluyor.
İsrâ 17/1
سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ
“Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya, ona âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye götüren Allah her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz O Semî‘dir, Basîr’dir.” İsrâ Sûresi, 17/1
Cüz’î Seyahatten Küllî Hakikate
Zahirde bir kulun bir gecelik seyahati anlatılıyor. Fakat bu seyahat bütün kâinatı ilgilendiren nübüvvet, vahiy ve Mi‘rac hakikatine açılıyor. Sonundaki Semî‘ ve Basîr isimleri, bu hadisenin sıradan bir yolculuk olmadığını; bütün sesleri işiten ve bütün âlemleri gören Allah’ın küllî rububiyetiyle ilgili olduğunu gösteriyor.
Fâtır 35/1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُولٖٓى اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah her şeye Kadîr’dir.” Fâtır Sûresi, 35/1
Cüz’î Yaratılıştan Küllî Kudrete
Meleklerin farklı kanatlarla yaratılması gibi belirli bir yaratılış keyfiyeti zikrediliyor. Ardından:
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
denilerek mesele küllîleştiriliyor. Yani meleklere böyle farklı cihazlar veren kudret, yalnız bu işe mahsus değildir; her şeye gücü yeten Kadîr-i Mutlak’ın kudretidir.
Nisâ 4/58
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعًا بَص۪يرًا
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah Semî‘dir, Basîr’dir.” Nisâ Sûresi, 4/58
Cüz’î Maksat → Küllî Kaide
Burada belirli iki vazife zikrediliyor: emaneti ehline vermek ve adaletle hükmetmek. Ardından Semî‘ ve Basîr isimleri küllî bir bürhan olarak geliyor: İnsanlardan gizleseniz bile Allah bütün sözleri işitir, bütün muameleleri görür. Böylece cüz’î hukuk emri, küllî esmâ ile tahkim ediliyor.
Bakara 2/237
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ… وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
“Kadınlara mehir belirlediğiniz hâlde, kendilerine dokunmadan onları boşarsanız belirlediğiniz mehrin yarısı onlarındır… Affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki iyiliği unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Bakara Sûresi, 2/237
Cüz’î Maksat → Küllî Kaide
Çok hususî bir aile hukuku meselesi anlatılıyor: boşanma, mehir, affetme ve faziletli davranma. Sonunda: اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ denilerek mesele küllîleştiriliyor. Yani bu küçük görünen aile muamelesi bile Basîr olan Allah’ın nazarındadır. Cüz’î hükmün ciddiyeti, küllî Basîr hakikatiyle takrir ediliyor.
Tevbe 9/104
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
“Bilmediler mi ki kullarının tevbesini kabul eden ve sadakaları alan Allah’tır. Şüphesiz Allah Tevvâb’dır, Rahîm’dir.” Tevbe Sûresi, 9/104
Cüz’î Maksat → Küllî Kaide
Burada tevbe ve sadaka gibi belirli ameller zikrediliyor. Sonra bunların kabulünün arkasına küllî bir hakikat konuluyor: اَلتَّوَّابُ الرَّح۪يمُ Yani yalnız o şahısların tevbesini kabul eden değil; tevbeleri daima kabul eden Tevvâb ve kullarına rahmet eden Rahîm O’dur. Böylece hususî hadise küllî isimlerle temellendiriliyor.
Bu üslûpta Kur’ân adeta şöyle yapıyor: Önce küçük ve belirli bir hadiseyi gösteriyor; sonra “Bu yalnız bu hadiseye mahsus değildir” diyerek arkasına küllî bir Esmâ-i Hüsnâ kaidesi koyuyor. Cüz’î hüküm böylece Semî‘, Basîr, Alîm, Hakîm, Latîf, Tevvâb, Rahîm gibi isimlerle hem ispat hem tahkim ediliyor.
Bazen de maddî cüz’iyatı zikreder. Sonra esma-i külliye ile icmal eder ve hâkeza…
Rûm 30/20-27
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ۞ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا… ۞ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ… ۞ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ… ۞ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا… ۞ … وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
“O’nun âyetlerindendir ki sizi topraktan yarattı… Size kendi cinsinizden eşler yarattı… Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı O’nun âyetlerindendir… Gece ve gündüz uyumanız… Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi ve gökten su indirip onunla ölü toprağı diriltmesi de O’nun âyetlerindendir… O Azîz’dir, Hakîm’dir.” Rûm Sûresi, 30/20-27
Maddî Cüz’iyattan Küllî Esmâya
Kur’ân toprak, insan bedeni, eşler, renkler, diller, uyku, şimşek, yağmur ve ölü toprağın dirilmesi gibi müşahhas şeyleri tek tek gösteriyor. Sonra bütün bu cüz’î sanatları:
الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ — Azîz, Hakîm
isimlerinde icmal ediyor. Hepsinde görünen kudret Azîz’e, ölçü, nizam ve maslahat ise Hakîm’e bakıyor.
Mülk 67/19
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapayan kuşlara bakmadılar mı? Onları havada Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi Basîr’dir.” Mülk Sûresi, 67/19
Maddî Cüz’iyattan Küllî Esmâya
Çok müşahhas bir şey gösteriliyor: havada uçan kuş ve kanatları. Sonra bu küçük hadise iki küllî hakikate bağlanıyor:
الرَّحْمٰنُ — Rahmân: Kuşu yaratıp uçuşuna uygun cihazları veren.
بَص۪يرٌ — Basîr: Yalnız o kuşu değil, her şeyi gören.
Bir kuşun uçuşundan küllî Rahmân ve Basîr isimlerine çıkılıyor.
Hac 22/65
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
“Allah’ın yeryüzündekileri sizin hizmetinize verdiğini, gemilerin O’nun emriyle denizde akıp gittiğini ve izni olmadıkça göğü yere düşmekten tuttuğunu görmedin mi? Şüphesiz Allah insanlara karşı Raûf’tur, Rahîm’dir.” Hac Sûresi, 22/65
Maddî Cüz’iyattan Küllî Esmâya
Yeryüzündeki nimetler, denizde yürüyen gemi, semanın muhafazası gibi maddî hadiseler zikrediliyor. Sonra bunların tamamı:
رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ — Raûf, Rahîm
isimlerinde toplanıyor. Yani bu müşahhas nimet ve muhafazalar, küllî şefkat ve rahmetin ayrı ayrı tezahürleridir.
Şuarâ 26/78-82
اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِ ۞ وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ۞ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ ۞ وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِ ۞ وَالَّذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِ
“Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan O’dur. Hesap gününde hatamı bağışlamasını umduğum da O’dur.” Şuarâ Sûresi, 26/78-82
Maddî Cüz’iyattan Küllî Hakikate
Burada yemek, içmek, hastalık, şifa, ölüm ve hayat gibi insanın günlük hayatındaki müşahhas hâller sayılıyor. Bunların her biri küllî bir İlâhî isme pencere açıyor:
Yaratma → Hâlık
Rızık → Rezzâk
Şifa → Şâfî
Hayat → Muhyî
Mağfiret → Gafûr
Burada isimler lafzen fezlekede sıralanmıyor; fakat maddî cüz’iyat doğrudan küllî isimlerin tecellilerine bağlanıyor. Cüz’î eserler çoktur; fakat onların arkasında tecelli eden Esmâ küllîdir.
