Birinci Reşha
Arkadaş! Hâlık’ımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:
“Hâlık’ımızı tarif eden…”
Burada üstadımız, Peygamber Efendimiz’i (asm) sadece bir tarihî şahsiyet olarak değil, Allah’ı bize tanıtan en büyük rehber olarak gösteriyor. Çünkü insan kendi aklıyla Allah’ın varlığını bilebilir; fakat Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, rızasının ne olduğunu, ahireti, ibadetin şeklini, kulluğun ölçüsünü en doğru ve en sağlam şekilde peygamberden öğrenir. Mesela bir sarayı gören insan, “Bu sarayın bir ustası var.” der; fakat o ustanın maksadını, sarayın niçin yapıldığını, içindeki işaretlerin ne anlattığını en iyi bilen kişi, ustanın gönderdiği memurdur. İşte kâinat sarayında Hazret-i Muhammed (asm), Sultan-ı Ezelî’nin en büyük muarrifi, yani tanıtıcısıdır.
O, kâinatın Yaratıcısını bize en doğru şekilde anlatan, Allah’ın isim ve sıfatlarını insanlığa öğreten en büyük öğretmendir.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا
“Ey Nebi! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb Suresi, 45-46. Ayetler)
Nasıl ki bir kandil karanlık bir odayı aydınlatıp içindekileri gösterirse, O da aklın karanlıkta bulamayacağı Allah’ın sıfatlarını ve varlığını yaratılış gayesinini bize tarif edip aydınlatan bir kandildir.
وَاللَّهِ إِنِّي لَأَعْلَمُكُمْ بِاللَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ
“Vallahi, sizin Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok sakınanınız benim.” (Buhârî, İman 13)
Bu hadis, Allah’ı en mükemmel şekliyle tanıyan ve dolayısıyla ümmetine de en doğru şekilde tarif edebilecek tek rehberin kendisi olduğunu bizzat ifade eder.
“Pek Büyük Bir Şahsiyet-i Maneviyeye Mâlik”
Peygamber Efendimiz’in (asm) arkasında bütün ümmetin imanı, bütün evliyanın feyzi, bütün âlimlerin ilmi, bütün salihlerin ibadeti ve bütün İslam medeniyetinin manevî serveti vardır.
Toprağa ekilen küçük bir çam tohumunu düşünün. O tohum fiziksel olarak küçüktür ve gözden kaybolur. Ancak ondan öyle devasa bir ağaç çıkar ki; dalları gökyüzüne uzanır, binlerce meyve verir ve asırlarca gölgesinde insanları serinletir. Hz. Muhammed’in (asm) fiziksel varlığı o nurani tohumdur; bugün milyarlarca inananın oluşturduğu İslam âlemi ve ahiretteki makamı ise onun “büyük şahsiyet-i maneviyesi” olan o devasa Tuba ağacıdır.
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Suresi, 107. Ayet)
Sadece kendi dönemine veya bölgesine değil; bütün zamanlara, mekânlara, insanlara, cinlere, kadar uzanan devasa, bir şefkat ve manevi büyüklük ifade edilir.
“Bürhan-ı Nâtık Dediğimiz”
“Bürhan” delil demektir; “nâtık” konuşan demektir. Peygamber Efendimiz (asm), Allah’ın varlığına, birliğine, rahmetine, hikmetine ve ahirete karşı konuşan canlı bir delildir. Onun hayatı, ahlakı, getirdiği Kur’an, yaptığı inkılap, yetiştirdiği sahabeler ve ümmetinde meydana getirdiği manevî değişim başlı başına birer delildir.
Kâinattaki dağlar, yıldızlar, çiçekler, hayvanlar da Allah’ın varlığına delildir ancak bunlar “sessiz” delillerdir (hâl diliyle konuşurlar). Hz. Muhammed (asm) ise bütün kâinatın anlattığı o gerçeği, diliyle, mucizeleriyle, getirdiği Kur’an ile ve bizzat kendi mükemmel ahlakıyla sesli bir şekilde bütün dünyaya haykıran, ispat eden “konuşan bir delildir”.
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ
“O, hevâsından (kendi arzusundan, kişisel fikrinden) konuşmaz. O(nun konuşması), kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Suresi, 3-4. Ayetler)
O “konuşan bir delildir” çünkü ağzından çıkan her hakikat, doğrudan doğruya onu gönderen Yaratıcının sözüdür.