Bir padişah, kendi sarayını ve içindeki en kıymetli eşyaları bir misafirine emanet etse… O misafir, sarayın ihtişamlı salonlarını ahıra çevirse; bu davranışla ne yapmış olur?
Üç şeyi birden yapmış olur:
- Sarayın kıymetini ayaklar altına almıştır.
- Kendine büyük bir zulüm etmiştir.
- Sarayı emanet eden Padişaha fiilî bir hakaret işlemiştir.
İşte insanın kalbi de öyledir.

Kalp, bir saraydır; Padişah-ı Ezelî’nin tecellilerine, muhabbetine, marifetine mahsus bir saray.
Nefis ise, bir ahırdır; hayvânî arzuların, süflî isteklerin, geçici heveslerin barınağı.
İnsan, bu kalp sarayını nefsin arzularına tahsis ederse yani orayı Mahbub-u Baki ile doldurmak varken, fânî mahbuplar, hayvânî arzular, süflî istekler ve geçici heveslerle doldurursa işte o zaman:
- Kalp sarayının kıymetini ayaklar altına almış,
- Kendi özüne ihanet etmiş,
- Ve bu haliyle hikmet-i İlâhiyeye iftira etmiş
Böyle bir insan, kalp sarayını nefsin ahırına çevirmekle, dilinin söylemediğini halinin söylediği bir büyük iftirayı işlemiş olur:
“Bu kalp dedikleri cihaz, sonsuz bir muhabbet için verilmiş olamaz. Onun yüksek bir maksadı yoktur. O, ancak bu geçici heveslerin ahırıdır.”
Hâlbuki hakikat tam tersidir: Kalp, sonsuzu isteyecek bir kapasitede yaratılmıştır.
Dünya, onu doyurmaz. Nefis, onu kandıramaz. Fânîler, ona yetmez.
Onu ahıra çeviren, sarayın sahibini tanımamış; Onu saray olarak kullanan ise, Padişah’ın emanetine hürmet etmiştir.
Ey insan! Kalbin bir saraydır. İçini ne ile doldurduğuna bak. Mahbub-u Baki mi var orada, yoksa bir yığın fani heves mi?