أَشْرَفُ المَجَالِسِ وَأَعْلَاهَا: Meclislerin en şereflisi ve en yücesi;
الجُلُوسُ مَعَ الفِكْرَةِ فِي مَيْدَانِ التَّوْحِيدِ: Tevhid meydanında derin bir tefekkür ile oturmak,
وَالتَّنَسُّمُ بِنَسِيمِ المَعْرِفَةِ: Marifet (Allah’ı bilme ve tanıma) esintisini koklamak,
وَالشُّرْبُ بِكَأْسِ المَحَبَّةِ مِنْ بَحْرِ الوِدَادِ: Sevgi denizinden, muhabbet kadehiyle içmek,
وَالنَّظَرُ بِحُسْنِ الظَّنِّ بِاللهِ: Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zan nazarıyla (bakıp) düşünmektir.
Cüneyd-i Bağdadî bu sözün devamında şöyle hayranlığını dile getirmiştir:
يَا لَهَا مِنْ مَجَالِسَ مَا أَجَلَّهَا : Ah, ne yüce meclislerdir onlar! (Ne kadar da büyüktürler!)
وَمِنْ شَرَابٍ مَا أَلَذَّهُ : Ve ne lezzetli bir içecektir o!
طُوبَى لِمَنْ رُزِقَهُ : Bunu rızık olarak kazanabilene ne mutlu! (Müjdeler olsun ona!)
“Ey nefsim! Cüneyd-i Bağdadî gibi zatların özlemle bahsettiği o manevi meclislerin lezzetini, sen ancak dünyalık arzularının meclisini terk ettiğin gün tadacaksın. Kendini büyük görmeyi, fani olana meyletmeyi ve Rabbine karşı su-i zanda bulunmayı bırak. Bırak ki, o şerefli meclisin şarabı senin de kalbine bir şifa olsun.”