Bilmezdin ayetiyle peygambere iftira eden alçaklar Kur’ân’daki bazı ifadeleri bağlamından koparıp, Hz. Peygamber’e (asm) iftira atmaya kalkışıyorlar. Özellikle Şûrâ Suresi 42:52 ve Duha Suresi 93:7 üzerinden “Hz. Muhammed önceden sapıktı, puta tapıyordu” gibi iddialar ortaya atılıyor.
Bu iddia ilmî değil, kasıtlı bir tahriftir. Çünkü ayetlerin lafzını alıp, Arapça’nın inceliklerini, siyak-sibakını ve tefsir geleneğini tamamen görmezden gelmek, ilim değil; düpedüz alçaklık, namussuzluktur.
مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْا۪يمَانُ
(Sen bundan önce) kitab nedir, îmân nedir bilmezdin. Şûrâ Sûresi(42) 52. Ayet
Bu ayette geçen “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun” ifadesi, asla “imanın yoktu” anlamına gelmez.

1- Peygamberler Fıtraten Tevhid Üzeredir
Peygamberlerin hayatına bakıldığında açıkça görülür ki, onlar vahiyden önce de tevhid üzere bir fıtrata sahiptirler. Nitekim Musa (as) küçük yaşta Allah’ın varlığını ve birliğini kavramış, putlardan ve sahte ilahlardan nefret etmiştir. İsa (as) henüz kundakta iken Allah’tan söz etmiş ve nübüvvetine işaret etmiştir. Yahya (as) çocuk yaşta hakikati tasdik etmiş; İbrahim (as) ise daha vahiy gelmeden putlara karşı açık bir mücadele başlatmıştır. Bu misaller, peygamberlerin risalet öncesinde dahi şirkten uzak, hakka meyyal ve fıtrî bir iman üzere olduklarını açıkça ortaya koyar.
Aynı hakikat Muhammed (sav) Efendimiz için de geçerlidir. O (asm), daha çocukluk yıllarından itibaren putlardan nefret etmiş, hiçbir zaman cahiliye şirkine bulaşmamış, ahlâkî kemaliyle temayüz etmiş ve “el-Emin” sıfatıyla tanınmıştır. Bu durum, onun icmâlî iman üzere bulunduğunu, yani Allah’ın varlığını ve birliğini bildiğini; ancak vahiy ile bildirilecek olan dinin tafsilatını henüz bilmediğini gösterir.
Allah, risaletle taçlandıracağı bir peygamberi vahiyden önce şirke bulaştırır mı? Onun aleyhinde müşriklere koz verir mi? Hangi peygamber kavminden “Sen daha önce sapıktın” sözünü duymuştur? Hiçbiri! Ama siz, o azgın kavimlerden daha azgınsınız. O kavimlerin, inkâr ettikleri nebîlere bile atmadığı iftirayı, siz Hz. Muhammed’e (sav) atmaktan çekinmeyecek kadar alçaksınız!
2- Bilmemekle İnkâr Etmek Arasında Fark Var, Bunu Bilmeyen Sizsiniz!
İman, kelâm ilminde sadece “Allah vardır” demekten ibaret değildir. Bilakis iman; Allah’ın bildirdiği bütün esasları tasdik etmek, yani O’nun emrettiği her şeyi kabul etmekten ibarettir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur: Bir şeyle mükellef olmak için, önce o şeyin bildirilmiş olması gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.s), risaletinden önce: Allah’ı biliyor, O’nun birliğini tasdik ediyor, şirkten uzak duruyordu.
Fakat: Kıyamet, ahiret, namazın vakitleri, ibadetlerin şekilleri, helal–haramın tafsilatı, ahkâmın detayları henüz kendisine bildirilmemişti. Dolayısıyla bu hususlarda bilmemesi, iman eksikliği değil; henüz vahyin gelmemiş olmasının tabiî bir sonucudur.
Bu sebeple ayette geçen “iman nedir bilmiyordun” ifadesi, “İmanın bütün esaslarını ve Allah’ın kullarını sorumlu tuttuğu hükümlerin tamamını bilmiyordun” şeklinde anlaşılır. Burada geçen “bilme” anlamındaki “derâ” fiili, sıradan bir bilgiye sahip olmayı değil, bir konunun hakikatine vâkıf olmayı ve inceliklerini idrak etmeyi ifade eder. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “dry” md.)
Netice olarak şu ortaya çıkar: Hz. Peygamber (s.a.s), risalet öncesinde Allah’ı bilen ve O’na yönelen bir hanif idi; fakat imanın bütün tafsilatını ve şeriatın hükümlerini ancak vahiy ile öğrenmiştir. Bu ise bir noksanlık değil, bilakis nübüvvetin bizzat hikmetidir.
Ey ‘Kur’ancılık’ maskesi altında Peygambere hakaret eden bedbahtlar!” Siz kim oluyorsunuz da Allah’ın ‘bilmiyordu’ dediği yere ‘imansızdı’ diyorsunuz? Bu, körü körüne iftiradır. Eğer sönmediyse vicdanlarınızı bir sorgulayın: Hiç ‘bilmemek’ ile ‘inkâr etmek’ aynı şey midir? Siz bugün cep telefonunun iç yazılımını bilmiyorsunuz ama kullandığınızı inkâr mı ediyorsunuz? Öyleyse peygambere imansız diyenin aklı ya sakat ya da niyeti bozuktur.”
3- Allah’ın Varlığını Bilmek ile İsimlerinin Tafsilatını Bilmek Arasında Fark Var
Allah’ın sıfatları iki kısımda değerlendirilir: Bir kısmı sırf aklî delillerle bilinebilen sıfatlardır. Mesela Allah’ın varlığı, birliği, kudreti, iradesi gibi sıfatlar; kâinata bakıldığında akıl yürütmeyle anlaşılabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) de risaletinden önce bu tevhid hakikatine vakıftı; putlardan uzak durmuş, Allah’ın birliğini tasdik etmiştir. Bu, onun fıtrî imanını gösterir.
Ancak ikinci kısım vardır ki, bunlar yalnızca nakil (vahiy) ile bilinebilen sıfat ve hükümlerdir. Allah’ın bazı isim ve sıfatlarının tafsilatı (örneğin bazı fiilî tecelliler), Ahirete dair sıfatlar (rıza, gazap gibi meselelerin keyfiyeti), Gaybî alanlar ancak vahiy ile bilinir.
Bunlar ancak vahiy ile öğrenilir. İşte ayette geçen “iman nedir bilmiyordun” ifadesi, tam da bu noktaya işaret eder.
Yani Hz. Peygamber (s.a.s), risalet öncesinde:
- Allah’ı biliyordu (aklî ve fıtrî iman)
- Fakat Allah’ın isim ve sıfatlarının tafsilatını bilmiyordu.
Dolayısıyla bu bilgi eksikliği, haşa bir kusur değil; bilakis vahyin zaruretini ispat eden bir hakikattir. Çünkü eğer bu bilgiler akılla bilinebilseydi, peygamber gönderilmesine gerek kalmazdı.
Netice olarak bu kaide şunu kesin biçimde ortaya koyar: Peygamber Efendimizin (s.a.s) bilmediği şey, Allah’ın zatı değil; Allah’ın bildirmediği isim ve sıfatlardır.
Ve bu da ancak vahiy ile öğrenilir; nitekim öğrenmiştir.
“Allah’ın isimlerinin tamamını bilmemek, Allah’ı inkâr etmek mi oluyor? Öyle olsaydı siz de hepsini bilmediğiniz için kâfir olurdunuz! Bu saçmalığı ancak kalbi mühürlü olan söyler. Sizler ona iftira atmayı marifet sanan üç kuruşluk oryantalist artıklarısınız. Batılı efendilerinizin kesenize attığı bozuk paralarla, bir peygamberin namusuna saldıracak kadar alçaksınız.
4- Allah Terbiye Ediyor, Siz İftira Atıyorsunuz
Anlatılmak istenen şey: “Sen, çocukluk döneminde bu hakikatlerin detaylarını bilmiyordun; Allah seni vahiy ile kemale erdirdi.” Yani ayet, eksiklik isnadı değil; terbiye, tedric ve ilahî talimin beyanıdır.
Bu ifade asla iman yokluğu anlamına gelmez. Çünkü:
- Peygamberler fıtraten tevhid üzeredir
- Şirkten korunmuşlardır
“Allah peygamberini ‘çocukken bilmiyordun, sonra öğrettim’ diye terbiyesini överken, sen çıkıp ‘öyleyse imanı yoktu’ diyorsun ha? Yaptığın şey, bir babanın ‘oğlum yürümeyi bilmezdi şimdi koşuyor’ sözünü alıp ‘demek ki oğlun felçliymiş’ demekle aynı rezilliktir.
Peygamber en büyük düşmanları tarafından bile “Muhammedü’l-Emin” diye anılırken, sizin gibi isimsiz, şerefsiz, namussuz birtakım şahsiyetsizler, kalkıp O’na iftira atıyor ya!
“Bilin ki yaptığınız bu alçaklığın bir gün hesabı sorulacaktır.”
5- İmandan Kasıt Namaz Olabilir
Burada izah edilen mesele, Bakara Suresi 2:143’te geçen “iman” kelimesinin namaz manasında kullanılmasıdır. Ayetin siyakına (öncesine) dikkat edildiğinde bu mana son derece açıktır.
Ayetin bağlamı kıble meselesidir. Müminler bir süre Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılmış, ardından kıble Kâbe’ye çevrilmiştir. Bu değişiklik bazı zihinlerde şu soruyu doğurmuştur: “Önceden kıldığımız namazlar ne olacak?” İşte ayetin sonunda gelen “وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ” ifadesi, doğrudan bu soruya cevap verir.
Bu anlam hem dil açısından hem de bağlam açısından son derece tutarlıdır. Çünkü Kur’an’da “iman” kelimesi, bazı yerlerde doğrudan namaz ve ibadet manasında kullanılmıştır. Bakara 143 bunun açık delilidir.
Hz. Peygamber (asm), vahiy gelmeden önce namazın nasıl kılınacağını, ibadetlerin şeklini ve şeriatın detaylarını bilmiyordu. Bu ise son derece tabiidir. Zira ibadetlerin keyfiyeti akılla bulunmaz; ancak vahiy ile öğretilir.
6- “Dâll” Kelimesi Üzerinden Yapılan Büyük İftira
وَوَجَدَكَ ضَٓالًّا فَهَدٰىۖ
Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Duha Suresi 93:7
Bu ayette geçen “Seni yol bilmez halde bulup, yol göstermedi mi?” ifadesi, bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak çarpıtılmakta ve buradan haşa Peygamber Efendimizin sapıklık içinde olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Oysa bu yorum, hem Kur’ân’ın kendi bütünlüğüne hem de tefsir usûlüne açıkça aykırıdır. Zira Kur’ân’ın başka bir ayeti olan Necm Suresi 53:2 açık bir şekilde “Sizin arkadaşınız sapmadı ve azmadı” buyurarak bu ihtimali kesin olarak reddeder. Kur’ân’ın bir ayetini diğerine zıt yorumlamak, ilmî değil; keyfî bir yaklaşımdır.
Ayet-i kerimede geçen “dâll” kelimesi, her zaman “sapık” anlamına gelmez. Arapça’da bu kelime; “yolunu arayan, hedefin detaylarını bilmeyen, ne şekilde ilerleyeceğini tayin edemeyen” manalarında da kullanılır. Nitekim burada kastedilen mana da budur.
Yoksa şirk, küfür veya ahlâkî sapma anlamı değildir. Çünkü Hz. Peygamber (asm), hayatı boyunca hiçbir puta secde etmemiş, Allah’tan başka ilâh tanımamış, heva ve hevesin peşinden gitmemiştir. Aksine o, daha risalet gelmeden önce bile tertemiz ahlâkı, doğruluğu ve güvenilirliği ile temayüz etmiş ve toplumunda “el-Emin” olarak tanınmıştır.
O (asm), kavminin batılını görüyor, putperestliğin yanlışlığını biliyor, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki tahrifleri seziyordu. Fakat “hak din nedir, Allah’a nasıl kulluk edilir, insanlık bu buhrandan nasıl çıkar?” gibi soruların kesin ve bağlayıcı cevabı, akıl ile değil; ancak vahiy ile bilinebilirdi.
İşte ayetin manası budur: “Sen, insan aklının tek başına ulaşamayacağı hak dinin yolunu ve şeriatın tafsilatını bilmiyordun; Allah sana vahiy ile o yolu gösterdi.”
Dolayısıyla buradaki “dâll” ifadesi, haşa bir sapıklık değil; vahiy öncesi yön arayışı ve hakikatin detaylarını bilememe halidir. Bunu inkâr edip Peygamber’e sapıklık isnadı yapmak ise, hem Kur’ân’a hem de tarihî hakikate aykırı, ilmî temelden yoksun alçakça bir iddiadır.
Allah “Seni yolunu kaybetmiş bulup yola iletiyorum” diyor . Siz kalkmış ‘hah işte sapıkmış’ diyorsunuz. Necm 2’de ‘arkadaşınız sapmadı’ ayetini görmezden geliyorsunuz.
Kur’an’a göre sizin yaptığınız, ayetleri çelişkili hale getirmektir. Halbuki çelişki sizin aklınızdadır, Kur’an’da değil! Bu ayeti ‘Peygamber sapıktı’ diye yorumlayan ya İslam düşmanıdır ya da Arapçayı anlamaktan aciz bir zavallıdır. Hangisisiniz? Söyleyin de ona göre cevap verelim.”
Siz oryantalizmin leş gibi kokan sahte ilim kisveli müsteşriklerin yaltakçılarısınız!