Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitaplarında kâinata ait hükümler, nefsü’l-emirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor.
Konuya girmeden önce mana-yı harfî ve mana-yı ismî ne demektir onu anlayalım
Arapçada kelimeler üçe ayrılır: isim, fiil ve harf. Harf (edat), tek başına anlam taşımaz; ancak başka kelimelerle birlikte anlam kazanır ve onlara hizmet eder.
Türkçede de benzer şekilde bazı ekler bu vazifeyi görür. Mesela “Ankara’ya gittim” cümlesinde:
- “Ankara” isimdir
- “Gittim” fiildir
- “-ya” eki ise tek başına anlam taşımaz, sadece yön bildirir
Sonuç: Harf, kendi başına anlamlı değil; başkasına hizmet ederek anlam kazanan bir unsurdur.
İşte Üstad Bediüzzaman, bu dil kaidesinden hareketle der ki:
Mana-yı harfîyle bakmak: Bir harf gibi, varlıkların kendine ait bağımsız bir manası olmadığını; sadece Allah’a bakan bir anlam taşıdığını kabul etmektir. Mahlukata kendileri adına değil yaratıcıları adına bakmak demektir.
Mana-yı ismiyle bakmak: Yani varlıkları kendi başına bağımsız, müstakil, sanki kendi kendine ayakta duran bir “ağa” gibi görür. Onların Allah’a işaret eden yönünü görmez veya görmek istemez. Her şeye kendi namına, kendi hesabına, müstakil bir varlık gibi bakmaktır.
Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.”
“-dan” ve “-ya” gibi ekler tek başına anlam taşımaz; sadece başka bir kelimenin manasını gösterir. Bu yüzden mânâ-yı harfî hakkında doğru–yanlış hükmü verilemez, çünkü ortada bağımsız bir mana yoktur. Buna karşılık isim ve fiiller müstakildir; bu yüzden onlar hakkında hüküm verilebilir.
Aynen bunun gibi, kâinattaki her mahlûk da bir harf gibidir. Kendini anlatmaz, Yaratıcısını gösterir. Bu sebeple mahlûkata “yaptı, etti” denmez; çünkü onlar fail değil, sadece gösteren ve vesile olan varlıklardır. Asıl mana, Allah’ın isim ve sıfatlarına aittir.
Mana-yı harfî ile bakıldığında eşya maksat değil, bir delil olur; “Bu nedir?” değil, “Bu kimi gösteriyor?” denir. Çiçek El-Cemîl ismini, güneş En-Nur ismini, göz El- Basîr ismini gösterir. Bu bakışta eşya hakkında hüküm verilmez; çünkü o sadece işarettir. Bu yüzden denilmiştir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz; inceliklerine tetkikat yapılamaz.”
Mana-yı ismî ile bakıldığında ise eşya doğrudan incelenir; “Bu nedir, nasıl çalışır?” soruları sorulur ve hakkında hükümler verilir. Bu bakışta doğru da yanlış da mümkündür. Bu yüzden denilmiştir ki: “Mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.”
1. Kaidenin kendisi ne diyor?
“Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahal olmaz; incelikleri araştırılamaz.”
Yani: Mana-yı harfî ile bakılan bir şey hakkında “şudur, böyledir, şöyle çalışır” diye esaslı hükümler verilmez. Çünkü o bakışta maksat eşyanın kendisi değil, gösterdiği Zât’tır (Allah’tır).
“Hüküm verilemez” ne demek?
Buradaki ifade “hiçbir şey söylenemez” demek değildir. Asıl manası şudur: Eşyanın kendisi hakkında, bağımsız ve kesin hükümler verilemez. Çünkü mana-yı harfîde eşya: maksat değildir, araçtır, işaret edendir
Mana-yı ismî (hüküm verilir)
“Bu çiçek kırmızıdır.” “Şu canlı şu sistemle oluşur.” “Güneş şu şekilde çalışır.” Burada eşya inceleme konusu olduğu için hüküm verirsin.
Mana-yı harfî (hüküm verilmez)
Bu çiçek Allah’ın Cemîl ismini gösterir. Bu düzen bir Hakîm’i gösterir. Bu sistem bir Kadir’i gösterir. Burada çiçeğin kendisi hakkında değil, gösterdiği hakkında konuşursun.
Çünkü: Mana-yı harfîde sen: çiçeği analiz etmiyorsun, güneşi çözmüyorsun, insanı parçalamıyorsun. Sadece diyorsun ki: “Bu neyi gösteriyor?”
Mana-yı ismî ile bakarsan: Doğru da konuşabilirsin, yanlış da konuşabilirsin, detaylı analiz de yapabilirsin, hatta hata da edebilirsin. Çünkü burada eşya bizzat inceleme konusu yapılır.
Mana-yı harfî: Bir aynaya bakıyorsun:
- “Bu ayna kimi gösteriyor?” dersin
- Aynanın camını, kalınlığını, kimyasını kurcalamazsın
Amaç: Görüneni (yani sahibini) anlamak
Mana-yı ismî: Aynaya bakıyorsun:
Cam kaç mm? Işığı nasıl yansıtıyor? Hangi maddeden yapılmış? Amaç: Aynanın kendisini çözmek.
Bir ok düşün: Okun kendisine bakarsan: uzunluğu ne kadar, malzemesi ne, ağırlığı ne?
Bu mana-yı ismî → hüküm verirsin
Ama ok bir yeri gösteriyorsa: Sen okun ucuna değil, gösterdiği yere bakarsın. O zaman: okun boyu kaç cm → önemsiz. rengi ne → önemsiz.
Çünkü maksat o değil. İşte bu mana-yı harfî. Mana-yı harfîde eşya hakkında konuşulmaz; eşya üzerinden konuşulur.
“İncelikleri araştırılamaz” ne demek?
Yani: atom yapısı, fizik kanunları, biyolojik detaylar. Bunlar mana-yı harfînin konusu değildir
Çünkü bunlar: eşyanın kendisine aittir. yani mana-yı ismî alanıdır.
- Mana-yı harfî: Eşyaya hüküm vermez → onu delil yapar
- Mana-yı ismî: Eşyayı inceler → hüküm verir
“Hüküm verilemez” demek: Eşyayı bağımsız bir konu yapamazsın; onu sadece Allah’a götüren bir işaret olarak kullanırsın demektir.
Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitaplarında kâinata ait hükümler, nefsü’l-emirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor.
Felsefeci mana-yı ismî ile baktığı için eşyayı bağımsız kabul eder ve onun hakkında sistem kurar. Bu sistem dışarıdan bakınca çok düzgün görünür; ama temelde “fail kim?” sorusunu yanlış cevapladığı için aslında zayıftır.
Kâinata mana-yı ismî ile bakan felsefeci, eşyayı bağımsız kabul eder ve “Bu nedir, nasıl çalışır?” sorularıyla sistem kurar. Yağmurda buharlaşma–yoğunlaşma zincirini, insanda DNA ve hücre düzenini, ağaçta tohum–toprak–güneş ilişkisini anlatır. Bu anlatımlar dışarıdan bakıldığında düzenli, mantıklı ve güçlü görünür; fakat eşyanın arkasındaki gerçek faili gözden kaçırdığı için temelde zayıf kalır. Çünkü sebeplere hakikî tesir verilmiştir. Bu bakışta doğru da söylenebilir, yanlış da; zira eşya doğrudan inceleme konusudur. Bu yüzden denilmiştir ki: “Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.”
Mana-yı harfî ile bakıldığında ise eşya maksat değil, bir delil ve işaret olur. Artık yağmur süreci, insanın yaratılışı veya ağacın büyümesi kendi başına açıklanmaz; bunların arkasında bir Kudret, bir İlim ve bir İrade okunur. Yani eşya incelenmek için değil, gösterdiği hakikate ulaşmak için ele alınır. Bu bakışta eşya hakkında bağımsız hükümler verilmez; çünkü o, sadece başka bir manaya işaret eden bir vasıtadır. Bu sebeple denilmiştir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz.”
Netice olarak, mana-yı ismî eşyayı merkeze alır ve hüküm verir; mana-yı harfî ise eşyayı aşar, onu bir ayet ve delil yaparak Allah’a ulaştırır. Bu yüzden felsefenin hükümleri zahirde güçlü görünse de hakikatte zayıf kalırken, mana-yı harfî ile kurulan bakış doğrudan hakikate temas ettiği için daha sağlam ve derindir.