Günah sessizce birikir. İlk başta fark edilmez küçük bir leke gibi görünür. Sonra o leke pas olur. Pas kalbi sarar ve bir gün gelir mühür olur.
Artık o kalp hakikati işitir ama duymaz… Görür ama anlamaz… Çünkü kararan şey göz değil kalptir.
Tıpkı aynanın buğulanması gibi başlar her şey. Bir nefeslik buğu, bir anlık ihmal…
Ama silinmezse o buğu pasa döner. Pas da demirin içine işler ve sonunda o ayna artık neyi gösterse gerçeği gösteremez.
İşte kalp de böyledir… Bu yüzden sadece “günahı bıraktım” demek yetmez. Çünkü günah gider ama izini bırakır. O iz temizlenmezse büyür. O karanlık silinmezse kalbi yutar. Ve o pas ancak nurla silinir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:
“Günahın ardından bir iyilik yap ki onu silsin.”
Demek ki tevbe sadece dönmek değildir izleri silmektir. Sadece terk etmek değildir kalbi arındırmaktır.

Ama bil ki bu iş kolay değildir. Çünkü mesele bir günahı silmek değil yılların biriktirdiği karanlığı parçalamaktır. Bir günah değil bir alışkanlık, bir yöneliş, bir hayat tarzı sökülüp atılır.
Bu yüzden ilk temizlik ağır gelir. Kalp direnir, nefis kaçmak ister çünkü derine işlemiş pas, yüzeyden silinmez. Ama sabreden, kazır, söker, arındırır. İşte o zaman kalp yeniden nefes alır yeniden görür yeniden hisseder.
Ve işte o an anlarsın: Tevbe, bir söz değil bir diriliştir. Bir pişmanlık değil bir doğuştur.
Ve hakiki tevbe karanlıktan çıkan kalbin, yeniden ışıkla buluşmasıdır.