İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faydaları, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar tâ ki sâmi’in zihni, âyetlerde zikredilen cüz’iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor.
Kesretten Vahdete Geçiş (Âyetü’l-Kürsî)
Kur’ân, bazen geniş bir kesreti (çokluğu) anlatır; sonra hepsini tek bir kudret altında toplar. Âyetü’l-Kürsî’de Allah’ın ilmi, kudreti, hâkimiyeti ve kâinat üzerindeki tasarrufu farklı cümlelerle anlatılır. Böylece çok sayıda tecelli gösterilir.
اللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ الْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۚ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ
(Bakara, 2:255)
Bu geniş anlatımdan sonra Kur’ân, bütün bu kesreti keskin bir tevhid kılıcıyla bağlar ve araya hiçbir gücün giremeyeceğini ilan eder:
مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهٖ
(Bakara, 2:255)
Ve sonunda bütün bu azametli tasarrufları tek bir vahdet düğümünde toplar:
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظٖيمُ
(Bakara, 2:255)
Nimetlerin Kesreti → Rahmetin Vahdeti
Kur’ân, kâinattaki sayısız nimeti tek tek sayar: gökler, yer, yağmur, meyveler, gemiler, nehirler, güneş, ay, gece ve gündüz… Bu geniş kesret, insanın nazarına serilir.
اَللّٰهُ الَّذٖي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ
“Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak meyveler çıkarandır.”
(İbrahim, 14:32)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ
“Güneşi ve ayı sürekli hareket hâlinde size hizmetkâr kıldı; geceyi ve gündüzü de emrinize verdi.”
(İbrahim, 14:33)
Bu kadar geniş nimetler sayıldıktan sonra Kur’ân hepsini tek bir hakikate bağlar:
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۚ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
“O, size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.”
(İbrahim, 14:34)
Yani bütün bu farklı nimetler, aslında tek bir Rahman’ın sonsuz rahmetinin tecellileridir.
Sürekli Hatırlatma (Rahman Suresi Metodu)
Kur’ân, nimetleri anlatırken insanın gaflete düşmemesi için sürekli vahdeti hatırlatır:
فَبِاَيِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
(Rahman, 55:13)
Bu tekrar, kesreti dağıtmaz; aksine her nimeti tek bir Rabbe bağlar. Kur’ân’ın yöntemi şudur:
- Çokluğu gösterir
- Detayı anlatır
- Sonra hepsini toplar
- Allah’ın isimleriyle mühürler
Böylece: Kesret → Vahdet olur
Yaratılışın Kesreti → Kudretin Vahdeti
Kur’ân, insanın yaratılış safhalarını, toprağı, suyu, nutfeyi, gelişimi tek tek anlatır. Bu bir kesret tablosudur. Ardından hepsini tek bir kudretin eseri olarak bağlar:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ ۞ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ ۞ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ
“Andolsun, biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde nutfe yaptık. Sonra nutfeyi alaka yaptık, alakayı mudğa yaptık, mudğayı kemik yaptık, kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik.”
(Mü’minûn, 23:12-14)
Sonunda:
فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ
“Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!”
(Mü’minûn, 23:14)
Netice: Bütün safhalar → Tek Yaratıcı
Kâinat Delilleri → Tevhid Neticesi
Kur’ân gökleri, yeri, geceyi, gündüzü, rüzgârları, bulutları anlatır. Bu geniş kesret, insanın nazarına serilir:
اِنَّ فِي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖي تَجْرٖي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren gemilerin denizde akıp gitmesinde, Allah’ın gökten indirip onunla yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, orada her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları yönlendirmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır bekleyen bulutlarda…”
(Bakara, 2:164)
Sonunda:
لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
“…aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır.”
(Bakara, 2:164)
Yani: Bu kadar çokluk → Tek hakikatin delilleri
Denizler, Gemiler, Ticaret → Rububiyet Vahdeti
Kur’ân denizi, gemileri, rızkı, ticareti anlatır. İnsan hayatının geniş kesretli alanlarını gösterir:
اَللّٰهُ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ ف۪يهِ بِاَمْرِه۪
“Allah, denizi emrinize veren O’dur ki, gemiler O’nun izniyle onda akıp gitsin.”
(Câsiye, 45:12)
Sonunda:
وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَۚ
“Ve O’nun lütfundan rızık arayasınız ve şükredesiniz diye.”
(Câsiye, 45:12)
Yani: Bütün sistem → Şükre götüren tek Rab
Gece, Gündüz, Güneş, Ay → Tek İdare
Kur’ân gök düzenini anlatır:
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ ۞ وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
“Güneş ve ay bir hesap iledir. Yıldızlar ve ağaçlar da secde eder.”
(Rahman, 55:5-6)
Sonra tekrar tekrar:
فَبِاَيِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
“O hâlde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
(Rahman, 55:13)
Netice: Kozmik düzen → Tek Rabbin nizamı
Tafsilden sonra icmal yapıyor.
Kur’ân bazen Allah’ın fiillerini uzun uzun anlatır (tafsil), sonra kısa bir cümle ile hepsini bağlar (icmal).
Tafsil: aklı ikna eder
İcmal: kalbe yerleştirir, hafızada tutar
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
“Ve işte böyle, Rabbin seni seçecek ve sana rüya tabirinden bilgiler öğretecek. Bundan önce ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini hem sana, hem de Yakup soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin alîmdir, hakîmdir.” Yusuf Sûresi(12) 6. Ayet
Kur’ân, Hz. Yusuf’a ve ecdadına verilen nimetleri genişçe anlatır: Bütün bu tafsilin ardından, tek bir fezleke ile bağlar: اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟
Netice: Bütün o detaylı nimetler → “Alîm ve Hakîm olan Rabbinin eseridir”
Yani: Tafsil → İki isimle icmal edildi
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
De ki: “Mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kadir’sin.
(Âl-i İmran, 3:26)
Kur’ân insan hayatındaki büyük değişimleri anlatır:
- mülk verilmesi
- mülk alınması
- izzet verilmesi
- zillet verilmesi
İşte şu âyet, Cenab-ı Hakk’ın nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufatını şöyle gösteriyor ki izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek, kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufatına kadar, meşiet ve takdir-i İlahiye iledir. Tesadüf karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzak-ı Hakiki’nin hazine-i rahmetinden gönderdiğini bir iki mukaddime ile ispat eder. Şöyle ki der: “Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise bahara bakar. Bahar ise şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren zatın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakiki rızık olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o zat verebilir. Ve o, ona hakiki Rezzak olur.” Sonra da وَ تَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ der. Bu cümlede o tafsilatlı fiilleri icmal ve ispat eder. Yani “Size hesapsız rızık veren odur ki bu fiilleri yapar.”
Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor.
Kur’ân, önce cüz’î bir hadise anlatır: Hz. Âdem’in (a.s.) meleklere karşı ilimle üstün kılınması. Bu, belirli bir olaydır.
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُونٖى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
“Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: ‘Eğer doğru iseniz bunların isimlerini bana haber verin’ dedi.”
(Bakara, 2:31)
Meleklerin aczi ortaya konur:
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا
“Dediler ki: ‘Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.’”
(Bakara, 2:32)
Sonra Kur’ân bu iki cüz’î olayı, iki küllî isimle bağlar:
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
“Şüphesiz Sen her şeyi bilen, her işi hikmetle yapansın.”
(Bakara, 2:32)
Netice: Bu sadece bir olay değil → Alîm ve Hakîm isimlerinin tecellisidir
Hayvanlar ve Süt: Cüz’iyat → Tefekkür Fezlekesi
Kur’ân, çok somut ve maddî bir şeyi anlatır: hayvanlar, onların karınları, kan ve pislik arasından çıkan süt
وَاِنَّ لَكُمْ فِى الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقٖيكُمْ مِمَّا فٖى بُطُونِهٖ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِبٖينَ
Hayvanlarda da size ibretler vardır. Bağırsaklarındakiler ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay süt içiririz.
(Nahl, 16:66)
Devamında: üzüm, hurma, şerbetler, arının bal yapması anlatılır:
يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ فٖيهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ
“Onun (arının) karnından, renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki onda insanlar için şifa vardır.”
(Nahl, 16:69)
Bu da kesretli bir nimettir: farklı renkler, farklı tatlar, farklı faydalar. Bu tamamen cüz’î ve maddî bir tablodur.
Bütün bu detaylardan sonra Kur’ân bir fezleke getirir:
اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir ibret vardır.”
(Nahl, 16:69)
Netice: Bu sadece süt değil, sadece bal değil. Düşünenler için bir ayettir.
Yağmur ve Diriliş → Kudret Fezlekesi
Kur’ân önce cüz’î bir hadiseyi anlatır: toprağın yağmurla dirilmesi
وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ
“Onun ayetlerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü kupkuru görürsün; üzerine su indirdiğimizde o titrer ve kabarır.”
(Fussilet, 41:39)
Sonra fezleke:
اِنَّ الَّذٖي اَحْيَاهَا لَمُحْيِ الْمَوْتٰى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ
“Onu dirilten elbette ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye kadirdir.”
(Fussilet, 41:39)
Gece–Gündüz → İlim ve Görme Fezlekesi
Kur’ân gece ve gündüzü anlatır:
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ
“Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar.”
(Lokman, 31:29)
Sonra bağlar:
وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ
“Şüphesiz Allah işitendir, görendir.”
(Lokman, 31:28-29 bağlamı)
Bu gibi fezlekelerin faydası şudur: Âyetin ortasında zikredilen gece–gündüz gibi hadiseler birer mukaddime, yani hazırlık ve dikkat çekme sahnesidir. Sonda gelen “Semî’ ve Basîr” ifadesi ise bütün bu anlatılanların neticesidir. Yani o dönüşüm sadece fizikî bir olay değil; her şeyi işiten ve gören bir Zât’ın tasarrufu olduğunun ilanıdır.
Böylece Kur’ân, ortadaki kesretli hadiseleri tek bir hükme bağlar ve nazarı sebeplerden alıp doğrudan Allah’ın isimlerine çevirir.
Kur’ân’da âyetlerin ortasında anlatılanlar mukaddime, yani hazırlık kısmıdır; dikkatleri toplar, sahneyi kurar. Sonunda gelen kısa ve öz cümle ise fezlekedir; o da bütün bu anlatılanları tek bir manada toplar ve neticeye bağlar. Yani ortadaki detaylar ayrı ayrı şeyler gibi görünse de, fezleke gelir ve der ki: “Bütün bunların manası budur.” Böylece sebepler dağınıklıktan kurtulur, tek bir hakikate bağlanır.
Bu üslubun sırrı şudur: İnsan detaylarda kaybolmasın, hakiki faili unutmasın. Fezleke, nazarı sebeplerden çevirir ve doğrudan Allah’ın fiiline ve isimlerine götürür.
Kısaca: Mukaddime gösterir, fezleke hüküm verir.
Kur’ân, insanın yaratılış safhalarını çok düzenli bir tertiple (tafsil) anlatır:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ ۞ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فٖى قَرَارٍ مَكٖينٍ ۞ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ
“Andolsun, biz insanı çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde nutfe yaptık. Sonra nutfeyi alaka yaptık, alakayı mudğa yaptık, mudğayı kemik yaptık, kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik.”(Mü’minûn, 23:12-14)
Bu mükemmel tertipten sonra fezleke gelir:
فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَ
“Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!”(Mü’minûn, 23:14)
Netice: O safhaların tamamı → “Ahsenü’l-Hâlıkîn” ismine çıkar
Kur’ân gökleri, yeri, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı anlatır. Hepsi bir düzen ve nizam içinde zikredilir:
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهٖ
“Şüphesiz Rabbiniz Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Geceyi gündüze bürür, o onu hızla takip eder. Güneş, ay ve yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmiştir.” (A‘raf, 7:54)
Sonra fezleke:
اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ
“Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (A‘raf, 7:54)
Netice: Kâinatın düzeni → “Rabbu’l-Âlemîn” hakikatine bağlandı
Gece–Gündüz ve Güneş → İlim ve Kudret Fezlekesi
Kur’ân yine tertipli bir sistem kurar:
هُوَ الَّذٖي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ
“O, güneşi bir ışık, ayı bir nur yapan ve ona menziller takdir edendir.”
(Yunus, 10:5)
Sonra bağlar:
مَا خَلَقَ اللّٰهُ ذٰلِكَ اِلَّا بِالْحَقِّ
“Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır.”
(Yunus, 10:5)
Netice: Kozmik sistem → Hikmet ve hakikat
Bitkiler ve Yağmur → Tefekkür Fezlekesi
Kur’ân yağmur, bitki ve çeşitliliği anlatır:
وَهُوَ الَّذٖي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجْنَا بِهٖ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ
“O, gökten su indirendir; onunla her türlü bitkiyi çıkardık…”
(En‘âm, 6:99)
Sonunda:
اِنَّ فٖي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
“Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ibretler vardır.”
(En‘âm, 6:99)
Netice: Bitkiler → İman delili
Göklerin Yükseltilmesi → Azamet Fezlekesi
Kur’ân göklerin yükseltilmesini anlatır:
اللّٰهُ الَّذٖي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا
“Allah, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltendir.”
(Ra’d, 13:2)
Sonra:
يُدَبِّرُ الْاَمْرَ
“Bütün işleri O düzenler.”
(Ra’d, 13:2)
Netice: Gök → Mutlak idare
Veya illet olurlar tâ ki sâmi’in zihni, âyetlerde zikredilen cüz’iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
“Sebepler perde, rızık Allah’tan”
Kur’ân önce tamamen sebepler zincirini anlatır: su, toprak, bitki, ürün…
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهٖ ۞ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ۞ ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا ۞ فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا حَبًّا ۞ وَعِنَبًا وَقَضْبًا ۞ وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا ۞ وَحَدَٓائِقَ غُلْبًا ۞ وَفَاكِهَةً وَاَبًّا
“İnsan yediğine bir baksın! Biz suyu döktük, sonra toprağı yardık, orada taneler, üzüm, sebzeler, zeytin, hurma, bahçeler, meyveler ve otlar bitirdik.”
(Abese, 80:24-31)
Sonunda:
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
“Bunları sizin ve hayvanlarınızın faydası için yaptık.”
(Abese, 80:32)
Netice: Su, toprak, bitki → bilinçsiz. Ama sonuç → maksatlı. Demek: Gönderiliyor, yapılıyor, veriliyor
Yağmur Sistemi → “Bulut iradeyle hareket eder”
Kur’ân bulutun oluşumunu anlatır:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْجٖى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهٖ
“Görmedin mi? Allah bulutları sürer, sonra onları birleştirir, sonra yığın yapar; içinden yağmurun çıktığını görürsün.”
(Nur, 24:43)
Devamında:
وَيُصٖيبُ بِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُ
“Onunla dilediğini isabet ettirir, dilediğinden çevirir.”
(Nur, 24:43)
Netice: Bulut → şuursuz. Ama yağmur → seçimli ve kasıtlı. Demek: Bir Müdebbir var
Deniz ve Rızık → “Sebepler çalışmaz, çalıştırılır”
Kur’ân denizden rızık çıkmasını anlatır:
وَهُوَ الَّذٖي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا
“Denizi size boyun eğdiren O’dur ki ondan taze et yersiniz.”
(Nahl, 16:14)
Netice: Deniz → düşünmez. Balık → üretmez.
Ama sonuç: Tam ihtiyaca uygun. Demek: Rezzak perde arkasında
Kur’ân’ın nazarında su, toprak, bulut, arı ve deniz sadece zahirde görünen sebeplerdir; rızık, şifa ve hayat ise onların ötesinde tecelli eden neticelerdir. Fakat bu sebep ile müsebbeb arasında, zannedildiği gibi kısa bir bağ değil; aklın ve nazarın aşamadığı derin bir mesafe vardır.
Çünkü şuursuz ve iradesiz sebepler, bu kadar hikmetli, ölçülü ve maksatlı neticeleri meydana getiremez. İşte tam o görünmeyen mesafede, perde arkasında Rahîm’in şefkati, Rezzak’ın rızık vermesi, Hakîm’in hikmeti, Kadîr’in kudreti ve Müdebbir’in idaresi tecelli eder.
Böylece anlaşılıyor ki sebepler sadece birer perde, hakiki tesir ise doğrudan doğruya Allah’ın isimlerine aittir.