Hz. Ali’den Ayrılanlarla Görüşme
Hz. Ali’nin (r.a.) taraftarlarından bir grup, Hz. Muâviye ile yaşanan ihtilaf ve tahkim hadisesi sebebiyle Hz. Ali’den ayrılmıştı. Abdullah İbn Abbas (r.a.), onların içine düştüğü bu yanlış anlayış karşısında sessiz kalmadı. Hz. Ali’ye gelerek:
“Ey Müminlerin Emiri! Bana izin ver de gidip onlarla konuşayım.” dedi.
Hz. Ali: “Onların sana bir kötülük yapmalarından korkuyorum.” buyurdu.
İbn Abbas ise büyük bir cesaret ve tevekkülle: “Hayır, inşallah bir şey olmaz.” dedi.
Çok İbadet Ediyorlardı, Fakat…
Abdullah İbn Abbas onların yanına vardığında son derece dikkat çekici bir manzarayla karşılaştı. Kendi ifadesiyle, o güne kadar onlardan daha çok ibadet eden bir topluluk görmemişti.
Fakat burada çok önemli bir hakikat ortaya çıkıyordu: İbadetin çokluğu, anlayışın doğruluğunun garantisi değildi. İnsan çok namaz kılabilir, çok oruç tutabilir; fakat Kur’ân’ı ve sünneti yanlış anlarsa, bütün bu ibadetlerin yanında büyük bir sapmaya da düşebilirdi.
Onlar İbn Abbas’ı görünce: “Hoş geldin ey İbn Abbas! Niçin geldin?” dediler.
İbn Abbas: “Sizinle konuşmaya geldim.” dedi.
İçlerinden bir kısmı: “Onunla konuşmayın!” diye karşı çıktı.
Diğerleri ise: “Söyle, seni dinliyoruz.” dediler.
“Hz. Ali’ye Neden Kızıyorsunuz?”
İbn Abbas doğrudan meselenin merkezine girdi: “Söyleyin bakalım! Resûlullah’ın (s.a.v.) amcasının oğlu, damadı ve ona iman edenlerin ilklerinden olan bu zata niçin kızıyorsunuz?”
Onlar: “Üç şeyden dolayı ona kızıyoruz.” dediler. İbn Abbas: “Nedir onlar?” diye sordu.

Birinci İtiraz: İnsanları Hakem Tayin Etmesi
Şöyle dediler: “Birincisi; Allah’ın dininde insanları hakem tayin etti. Hüküm yalnız Allah’ındır. O ise insanlar arasında hakem belirledi.”
İbn Abbas hemen cevap vermedi. Önce onları kendi kabul ettikleri bir ölçü üzerinde durmaya çağırdı: “Eğer size Allah’ın Kitabından ve Resûlullah’ın sünnetinden inkâr edemeyeceğiniz deliller getirirsem, şu anda ileri sürdüğünüz bu görüşlerden vazgeçer misiniz?”
Onlar: “Evet.” dediler. Bunun üzerine İbn Abbas Kur’ân’dan delil getirdi.
Kur’ân’da İnsanların Hakemliği Var
Allah Teâlâ şöyle buyuruyordu:
اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ
“Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanı öldürmeyin. Sizden kim onu kasten öldürürse, öldürdüğünün dengi olan bir hayvanı ceza olarak öder. Buna içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder.”
(Mâide, 5/95)
İbn Abbas ardından onları sarsan şu soruyu sordu:
“Allah aşkına söyleyin! İnsanların kanlarını korumak, canlarını kurtarmak ve aralarını düzeltmek için insanların hakem tayin edilmesi mi daha doğru ve önemlidir; yoksa değeri birkaç dirhem olan bir av hayvanı hakkında hakem tayin edilmesi mi?”
Onlar: “Elbette Müslümanların kanlarını korumak ve aralarını düzeltmek için yapılan hakemlik daha önemlidir.” dediler.
İbn Abbas: “Bu mesele tamam mı?” diye sordu.
“Evet.” dediler. Böylece onların ilk delilleri Kur’ân’ın bizzat kendisiyle çürütülmüş oldu.
İkinci İtiraz: Niçin Esir ve Ganimet Almadı?
Onların ikinci itirazı şuydu: “Ali, Hz. Âişe ile savaştı; fakat savaş sonunda ne ganimet aldı ne de esir aldı. Eğer karşısındakiler kâfir idiyse neden ganimet ve esir almadı?”
İbn Abbas burada onları kendi mantıklarının kaçınılmaz sonucuyla yüzleştirdi:
“Peki, anneniz Âişe’yi esir alıp diğer esirler gibi kendinize helâl kılmak ister miydiniz?”
Ardından çok ağır bir ikilem ortaya koydu:
“Eğer ‘Evet, onu esir alırdık ve kendimize helâl görürdük.’ derseniz küfre düşersiniz. Eğer ‘Âişe bizim annemiz değildir.’ derseniz yine küfre düşersiniz.”
Sonra Allah’ın şu ayetini okudu:
اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ
“Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır. Onun hanımları da onların anneleridir.”
(Ahzâb, 33/6)
Ve şöyle dedi: “Şimdi kendiniz için hangisini istiyorsanız seçin!”
Bu soru onların kurduğu mantığı kökünden yıkmıştı. Çünkü Hz. Âişe hakkında ne “esir alınabilir” diyebiliyorlar ne de “müminlerin annesi değildir” diyebiliyorlardı.
İbn Abbas: “Bu da tamam mı?” diye sordu.
Onlar: “Evet.” dediler.
Üçüncü İtiraz: Emîrü’l-Mü’minîn Unvanını Sildirmesi
Üçüncü itirazları ise şuydu:
“Ali, Müslümanlar kendisine biat edip onu emir seçtikleri hâlde yapılan anlaşmada kendi isminden ‘Emîrü’l-Mü’minîn’ unvanını kaldırdı. Eğer gerçekten Müminlerin Emiri ise bunu niçin yaptı?”
İbn Abbas bu defa onları doğrudan Resûlullah’ın uygulamasıyla karşı karşıya bıraktı.
Hudeybiye günü Resûlullah (s.a.v.) müşriklerle bir antlaşma yapmıştı. Antlaşmaya: “Bu, Allah’ın Resûlü Muhammed’in yaptığı anlaşmadır.” yazılmak istenmişti. Müşrikler buna itiraz etmiş ve: “Biz senin Allah’ın Resûlü olduğuna inansaydık seni Kâbe’den alıkoymaz, seninle savaşmazdık. ‘Allah’ın Resûlü Muhammed’ değil, ‘Abdullah’ın oğlu Muhammed’ yaz.” demişlerdi.
Resûlullah (s.a.v.) hakikatten vazgeçmediği hâlde, barışın gerçekleşmesi için onların bu isteğini kabul etmiş ve: “Vallahi siz beni yalanlasanız da ben Allah’ın Resûlüyüm.” buyurmuştu.
İbn Abbas onlara şunu göstermiş oluyordu: Bir unvanın anlaşma metninden kaldırılması, o hakikatin ortadan kalkması anlamına gelmezdi. Resûlullah’ın “Allah’ın Resûlü” ifadesini anlaşmadan sildirmesi onun peygamberliğini ortadan kaldırmadığı gibi, Hz. Ali’nin “Emîrü’l-Mü’minîn” ifadesini kaldırması da onun konumunu ortadan kaldırmıyordu.
İbn Abbas: “Bu da tamam mı?” diye sordu.
Onlar: “Evet.” dediler.
Üç İtiraz, Üç Delil, Üç Cevap
Böylece Abdullah İbn Abbas onların üç büyük itirazını da onların kaçamayacağı delillerle cevaplandırmıştı.
Hakem meselesine Kur’ân’dan, Hz. Âişe meselesine yine Kur’ân’dan, Hz. Ali’nin unvanını kaldırması meselesine ise doğrudan Resûlullah’ın Hudeybiye’deki sünnetinden cevap vermişti.
Onlarla bağırarak değil, hakaret ederek değil, onları küçümseyerek hiç değil; ilimle, Kur’ân’la ve sünnetle konuşmuştu.
İki Bin Kişi Geri Döndü
Bu görüşmenin neticesinde Abdullah İbn Abbas’ın derin ilmi, kuvvetli muhakemesi ve tesirli konuşmasıyla iki bin kişi görüşlerinden vazgeçerek yeniden Hz. Ali’nin saflarına döndü.
Buna karşılık yaklaşık dört bin kişi, kendilerine delil açıkça gösterilmiş olmasına rağmen inatlarında devam etti ve düşmanlıklarını sürdürdü.
Bu hadise, hakikatin insana ulaşmasının tek başına yeterli olmadığını da gösteriyordu. İbn Abbas delili ortaya koymuştu; fakat kalbini hakka açan dönmüş, taassup ve inatta ısrar eden ise delile rağmen dönmemişti.
Bu İlim Bir Anda Kazanılmadı
Fakat Abdullah İbn Abbas’ın bu kadar güçlü delil getirebilmesi, ayetleri yerli yerine koyabilmesi ve sünnetten anında örnek verebilmesi tesadüf değildi.
Genç İbn Abbas, ilim elde etmek için önüne çıkan her yolu değerlendirmiş, her türlü gayreti göstermişti. Resûlullah (s.a.v.) hayattayken onun ilim çağlayanından içmiş; onun sözlerini dinlemiş, hâllerini görmüş, hizmetinde bulunmuştu.
Resûlullah Rabbine kavuşunca da: “Artık Resûlullah yok, benim de ilmim bu kadar.” demedi.
Bilakis hayatta bulunan âlim sahabilerin peşine düştü. Onların kapılarına gitti, bildiklerini öğrendi, hadislerini dinledi ve ilimlerini topladı.
İşte Haricîlerin karşısında Kur’ân’dan ve sünnetten böylesine sağlam konuşabilen İbn Abbas’ın arkasında, yıllarca süren talebelik, fedakârlık, tevazu ve ilim uğrunda gösterilmiş büyük bir gayret vardı.
Hadisenin En Vurucu Dersi
Bu kıssada çok ciddi bir ikaz vardır: İbn Abbas’ın karşısındaki insanlar dinsiz insanlar değildi. Tam aksine, çok ibadet eden insanlardı. Fakat yanlış anlayış onları Hz. Ali gibi büyük bir sahabiye karşı çıkacak noktaya getirmişti.
Demek ki yalnızca ibadet etmek yetmiyor; Kur’ân’ı doğru anlamak, sünneti bilmek, âlimlerden istifade etmek ve nasları kendi hevasına göre değil, ilimle değerlendirmek gerekiyor.
Bu hadise bize şunu haykırıyor: Dindarlık görüntüsü tek başına istikametin delili değildir. İbadetin yanında sahih ilim, doğru usul, sünnete bağlılık, âlimlerin rehberliği ve nefsin taassubundan kurtulmak gerekir.
En tehlikeli sapma, insanın yanlış yolda olduğunu bilmesi değildir; yanlış yolda giderken kendisini hidayetin temsilcisi sanmasıdır. Haricîleri tehlikeli yapan da buydu: Çok ibadet ediyor, fakat kendi anlayışlarını dinin kendisi zannediyorlardı.
Ey nefsim! Kendini değil hakikati merkeze koy. İnsanları kendi ölçüne göre değil, Kur’ân ve sünnetin ölçüsüne göre değerlendir. “Ben yanılmış olabilir miyim?” sorusunu kalbinden hiçbir zaman çıkarma.
Abdullah İbn Abbas’ın büyüklüğü de tam burada ortaya çıkıyor: Yaşı gençti ama ilmi büyüktü; karşısındakiler çok ibadet ediyordu ama o, vahyin nasıl anlaşılacağını biliyordu.