İ’lem eyyühe’l-aziz! Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “ene”dir, diğeri “tabiat”tır.
Birinci tağutu gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine gibi gördüm. Fakat o tağutu kasden veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrut ve Firavun olurlar.
İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahâzâ o tabiat zannedilen şey, İlahî bir sanattır.
Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki Kur’an’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde ispat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza firavunluğa delâlet eden “ene”den, Sâni’-i Zülcelal’e râci olan “Hüve” tebarüz etti.
Tağut Nedir?
Tağut, Arapçada “haddi aşmak, azmak, taşkınlık etmek” manasındaki طغى (tağâ) kökünden gelir. Istılahta ise Allah’ın karşısında haddini aşarak kendisine ilâhlık, mutlak hüküm, kudret veya bağımsız tesir verilen şey demektir.
Üstad burada otuz yıllık fikrî mücadelesini iki büyük yanlış anlayış üzerinden özetliyor: “ene” ve “tabiat.” Ene, insanın kendi benliğini bağımsız görmesi; tabiat ise kâinattaki İlâhî sanat ve kanunları, sanki kendi başına iş yapan bir güç gibi kabul etmektir. Biri insanın içinde, diğeri dış âlemde tevhidin önüne perde olabilir.
Birinci tağutu gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine gibi gördüm. Fakat o tağutu kasden veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrut ve Firavun olurlar.
“Gayr-ı Kasdî, Gölgevari Bir Âyine” Ne Demek?
Üstad burada ene’yi yok edilmesi gereken mutlak bir kötülük olarak değil, doğru kullanıldığında Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan geçici bir ölçü ve ayna olarak görüyor. “Gayr-ı kasdî” demesi, insanın dikkatini aynanın kendisine değil, aynada görünen hakikate vermesi demektir.
Gölgevari Olması
Gölgenin kendi başına bir varlığı ve ışığı yoktur; asla bağlıdır. Ene de böyle olmalıdır. İnsan, “Ben biliyorum, ben güçlüyüm, ben sahibim” derken bunları hakikî ve bağımsız görmemeli; “Bana verilen cüz’î ilimle Allah’ın küllî ilmini, bana verilen sınırlı kudretle O’nun mutlak kudretini anlıyorum.” demelidir.
“Kasden Nazar-ı Ehemmiyete Almak”
Buradaki tehlike, insanın ene’yi araç olmaktan çıkarıp amaç hâline getirmesidir. Artık aynadan Allah’a geçmez, aynanın kendisine takılır. “Bu kabiliyet bana verildi.” yerine “Bu benim.”; “Allah muvaffak etti.” yerine “Ben yaptım.” demeye başlar.
Nemrut ve Firavun Noktası
Üstadın “Nemrut ve Firavun olurlar” demesi, enaniyetin nihayetini gösteriyor. Ene başlangıçta küçücük bir ölçü iken bağımsızlık verilirse büyür; önce “ben yaptım”, sonra “ben sahibim”, daha sonra “ben hükmederim” anlayışına gider. Firavunluk, enenin kendisini artık ayna değil asıl ve merkez görmesinin zirvesidir.
Ene aynadır; kendine bakmak için değil, Rabbini göstermek için verilmiştir. Aynayı gösteren hakikate çevirmek tevhidden, aynanın kendisine hayran olmak ise enaniyetten gelir.
İkinci tağut ise onu İlahî bir sanat, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahâzâ o tabiat zannedilen şey, İlahî bir sanattır.
“İkinci tağut” nedir?
Buradaki ikinci tağut tabiat fikridir. Fakat Üstad, görünen âlemi ve ondaki düzeni inkâr etmiyor. “Tabiat” denilen şeyi, kendi başına yapan bir güç değil; Allah’ın kâinata koyduğu düzen, kanun ve sanatın görünüşü olarak değerlendiriyor.
Üstad’a Göre Tabiat Nedir?
Bediüzzaman tabiatı en açık şekilde Mesnevî-i Nuriye, Nokta Risalesi’nde tarif ediyor:
“Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzâsının ef’âlini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir.”
Tabiat Risalesi’nde Üstad meseleyi şu ifadelerle özetler:
“Bir san’at olabilir, Sâni’ olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri’ olamaz… Kanundur, kudret değildir; Kàdir olamaz.”
Mesnevî-i Nuriye’de yine şöyle der:
“Tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil.”
“İlahî bir sanat” ne demek?
Bir çiçeğin rengi, bir canlının bedeni, mevsimlerin düzeni, hücrenin işleyişi… Bunların hepsi sanattır. Sanat varsa sanatkârı gösterir. Üstadın vurgusu şu: Tabiat sanatkâr değil, sanattır; yapan değil, yapılmış olandır.
“Rahmanî bir sıbgat” ne demek?
Sıbgat, boya, renk, damga, görünüş manalarına gelir. Burada mecazen, Allah’ın rahmet ve hikmetinin varlıkların üzerine vurduğu nakış ve mühür kastediliyor. Yani kâinatın güzelliği, intizamı ve faydalılığı başıboş değil; Rahman’ın sanatının boyasıdır.
“Gaflet nazarıyla bakılırsa tabiat zannedilir”
Gaflet, esere bakıp müessiri görmemektir. İnsan ağacın meyve verdiğini görür ama “Bu ağacı kim bu kabiliyetle yarattı?” diye düşünmezse, zamanla neticeyi doğrudan tabiata vermeye başlar. Böylece kanun, fail yerine konur.
“Maddiyyunlarca bir ilah olur”
Burada kastedilen, tabiatın gerçekten ilah olması değil; yaratma, düzenleme ve meydana getirme gibi Allah’a ait fiillerin tabiata verilmesidir. Tabiat şuursuz olduğu hâlde ona adeta ilim, irade ve kudret isnat edilir. Üstad buna karşı çıkıyor.
Tabiat bir perde, sanat ve kanundur; yaratıcı değildir. Gaflet o perdeyi yaratıcı zanneder, tevhid ise perdenin arkasındaki Sâni’i görür.
Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki Kur’an’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
“Her İki Tağutun Ölümü” Ne Demek?
Üstad burada ene ve tabiatın hakikaten yok olmasını kastetmiyor. Yanlış ve putlaştırılmış şekillerinin zihinde çökmesini kastediyor. Yani ene artık müstakil bir malik ve fail olarak görülmüyor; tabiat da kendi başına yaratan bir güç olarak kabul edilmiyor.
“Her İki Sanemin Kırılması”
Sanem, put demektir. Eneye bağımsızlık verildiğinde insan kendi benliğini putlaştırır. Tabiata yaratma ve idare etme gücü verildiğinde de tabiat zihinde putlaştırılmış olur. Kur’an’ın tevhid dersiyle bu iki sahte ilâhlık kırılır.
Kur’an’ın Feyziyle
Üstad özellikle “Kur’an’ın feyziyle” diyor. Yani bu neticeyi sadece felsefî düşünceyle değil, Kur’an’ın öğrettiği tevhid nazarıyla elde ettiğini ifade ediyor. Kur’an insana, “Mülk O’nundur, kudret O’nundur, yaratmak O’na mahsustur.” nazarını kazandırır.
Bu mücadeleden sonra ene ayna olur, mabud olmaz; tabiat sanat olur, Sâni olmaz. Böylece insanın içindeki “ben” putu, dışındaki “tabiat” putu kırılır ve ikisinin arkasında Allah’ın rububiyeti, kudreti ve sanatı görünür.

Evet Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde ispat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza firavunluğa delâlet eden “ene”den, Sâni’-i Zülcelal’e râci olan “Hüve” tebarüz etti.
“Mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak”
Buradaki mevhum, hakikatte müstakil bir varlığı olmadığı hâlde zihinde varmış gibi kabul edilen şey demektir. Yani Üstad, “tabiat kendi başına yapıyor, yaratıyor, idare ediyor” fikrinin hakikî değil, vehmî bir perde olduğunu söylüyor.
“Şeriat-ı fıtriye-i İlahiye”
Tabiat perdesi kaldırılınca görünen şey, Allah’ın kâinata koyduğu yaratılış kanunlarıdır. Ateşin yakması, suyun akması, tohumun filizlenmesi, bedenin belli kanunlarla işlemesi hep bu şeriat-ı fıtriyenin içindedir. Fakat bu kanunlar fail değil, kaidedir; yapan değil, yapılan işlerin düzenidir.
“Sanat-ı şuuriye-i Rahmaniye”
Üstad burada kâinattaki sanatın şuur, ilim, hikmet ve maksat gösterdiğini söylüyor. Mesela gözün görmeye, kulağın işitmeye uygun yapılması; canlıların ihtiyaçlarına göre cihazlandırılması, kör ve şuursuz sebeplerle açıklanamaz. Bu yüzden görünen sanat, Rahman’ın şuurlu ve hikmetli sanatıdır.
“Güneş gibi ortaya çıkmıştır”
Yani tabiatı bağımsız bir güç kabul eden perde kalkınca, arkasındaki hakikat çok açık hâle gelir: Kanun var ama kanunu koyan da var; sanat var ama sanatkâr da var; nizam var ama nâzım da var.
“Ene’den Hüve tebarüz etti”
Buradaki “ene” = ben, “Hüve” = O demektir. Ene doğru kullanıldığında insanı kendine hapsetmez; bilakis Allah’a götürür. İnsan, “Ben biliyorum” diyerek Allah’ın ilmini, “Ben malikim” diyerek Allah’ın hakikî malikiyetini anlamaya bir ölçü bulur.
Firavunluk Nerede Başlıyor?
Ene kendisini asıl görürse Firavunluğa gider: “Ben yaptım, ben sahibim, benim kudretim.” Fakat ene kendisini bir ayna ve ölçü bilirse, kendisinden Hüve’ye, yani Allah’a geçer.
Üstadın vardığı netice şu: Tabiattan Allah’ın sanatına, eneden Allah’ın zat ve sıfatlarına geçmek. Dışarıda “tabiat” perdesi kalkıyor, içeride “ben” perdesi kalkıyor; geriye “O yaptı, O yarattı, O malik, O Sâni’dir” hakikati kalıyor.
Bu İki Tağut Bizim İçimizde de Yaşıyor
Üstadın anlattığı “ene” ve “tabiat” yalnızca felsefî iki mesele değildir. Bunların izleri her insanın kendi âleminde bulunur. İnsan farkında olmadan başarıyı kendine verir, nimeti sebepten bilir, şifayı doktora, rızkı işe, neticeyi kendi kudretine bağlar. İşte ene içeride, tabiat ve sebepler dışarıda tevhidin önüne perde olabilir.
Bu Yüzden Sadece Bilmek Yetmiyor
“Her şeyi Allah yaratıyor.” demek kolaydır. Fakat kalbin bunu her hadisede görmesi daha zordur. Musibet geldiğinde, başarı geldiğinde, hastalıkta, rızıkta, korkuda, ümitte insanın eski enaniyeti yeniden baş gösterebilir. Demek bu iki tağut bir defa fikren reddedilmekle tamamen bitmiyor; tevhid nazarının sürekli terbiye edilmesi gerekiyor.
Risale-i Nur’un Ehemmiyeti Burada
Risale-i Nur, özellikle ene, tabiat, esbab, tesadüf, şirk-i hafî, tevhid ve rububiyet meselelerini sadece nazarî olarak anlatmıyor; insanın bakışını değiştiriyor. Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab ve Tabiat Risalesi gibi bahisler, insanı eserden Müessir’e, sanattan Sâni’e, sebepten Müsebbibü’l-Esbab’a, “ben”den “Hüve”ye geçiriyor.
Ene Risaleleri İç Dünyayı Temizliyor
Bu eserler insana şunu öğretiyor: “Sen malik değilsin, memlûksün; fail-i hakikî değilsin, vesilesin; kendinden değilsin, verilmişsin.” Böylece insan kendi benliğini kırıp yok etmiyor; onu doğru yerine koyuyor. Ene, Firavunluk kapısı olmaktan çıkıp marifetullahın ölçüsü ve aynası hâline geliyor.
Tabiat Risalesi Dış Dünyayı Temizliyor
Tabiat ve esbab bahisleri de kâinata bakışı düzeltiyor. Ağaç meyvenin yaratıcısı değil, toprak rızkın sahibi değil, ilaç şifanın faili değil, kanun kudret değil. Böylece dış âlemdeki sahte faillikler birer birer düşüyor ve insan “Her şey O’nun emriyle, O’nun kudretiyle, O’nun ilmiyle oluyor.” hakikatine yükseliyor.
Bu Eserlere Neden Muhtacız?
Çünkü bizim asıl problemimiz sadece inkâr değil; gaflettir, ülfettir, sebeplere takılmaktır, eneye pay çıkarmaktır. Risaleler bu perdeleri yırtıyor. İnsana her gün yeniden tevhid dersi veriyor. Bu yüzden bu eserler yalnızca okunacak metinler değil; bakışı, kalbi ve aklı terbiye eden bir tevhid mektebidir.
Netice
Kendi âlemimizde bu iki tağutu yıkmak istiyorsak, eneyi aynaya, tabiatı sanata çevirecek bir nazara muhtacız. Risale-i Nur’un büyük hizmetlerinden biri de budur: İnsanın içindeki “ben” putunu ve dışındaki “tabiat” putunu kırıp her ikisinin arkasında “Hüve”yi, yani Allah’ın isimlerini, kudretini ve rububiyetini göstermektir.