İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Kerîm okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
1- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev-i beşere hitaben Kur’an’ın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatını kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübareğinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2- Veya Cebrail (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an-ı Kerîm okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
Aynı Kur’ân tilaveti, insanın zihnindeki makam değiştikçe çok farklı tesir eder. Üstad Hazretleri üç ayrı dinleme mertebesi gösteriyor: Resûlullah’tan (asm) dinlemek, Cebrâil’den (as) gelişini tasavvur etmek, en sonunda kelâmın Mütekellim-i Ezelî’den geldiğini hissetmek.
Ülfeti kırmak için
Üstad Hazretleri bunu, Kur’ân’ı sıradanlaşmış bir ses gibi dinlemeyelim diye anlatıyor. İnsan çok duyduğu şeye alışır; alışınca da heybeti azalır. Hâlbuki Kur’ân, her gün işittiğimiz herhangi bir söz değildir. Kelâmullah’tır. Bu üç mertebe, kulağın alışkanlığını kırıp kalbe yeniden heybet vermek içindir.
1- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev-i beşere hitaben Kur’an’ın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatını kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübareğinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
Kur’ân okunurken hayalen Asr-ı Saadete git. Resûl-i Ekrem (asm) nübüvvet kürsüsünde, insanlığa âyetleri tebliğ ediyor. Sen de sanki orada oturmuşsun ve âyetler doğrudan o fem-i mübarekten çıkıyormuş gibi dinliyorsun.
Bir sözün manası, yalnız kelimelerinden değil, söyleyenin makamından da kuvvet alır. Kur’ân’ı sıradan bir insan sözü gibi dinlersen, mana daralır. Fakat onu Resûlullah’ın (asm) fem-i mübareğinden dinlersen aynı âyetin kalpteki ağırlığı bambaşka olur.
Mehazın kutsiyeti, çok burhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor, onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor.”Yirmi Altıncı Mektup > İkinci Mebhas
2- Veya Cebrail (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
Bir mertebe daha yükseliyorsun. Bu defa yalnız Resûlullah’ın (asm) tilavetini değil, vahyin gelişi anını hayal ediyorsun. Cebrâil (as) getiriyor, Resûl-i Ekrem (asm) tebellüğ ediyor.
Bu nazar insana şunu hissettirir: “Ben şu anda sıradan bir metin değil, semadan nazil olmuş kelâmı dinliyorum.”
Üstad Hazretleri aslında kulağı değil, şuuru terbiye ediyor. Kur’ân’ı nasıl duyduğun değil, kimden duyduğunu bildiğin zaman mana değişiyor.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.
En yüksek nazar budur. Perde arkasında, makamların ötesinde, Allah’ın kelâmı Resûl-i Ekrem’e (asm) hitap ediyor diye düşünüyorsun. Burada dikkat artık sese değil, Kelâmullah’ın kaynağına dönüyor.
Yani “Bu sözü kim söylüyor?” sorusunun cevabı kalpte büyüyor: Mütekellim-i Ezelî.
Bir sözün tesiri, söyleyenin büyüklüğüne göre değişir. Aynı cümleyi sıradan biri söylese başka, büyük bir hükümdar söylese başka tesir eder. Kur’ân’da ise hitap eden Rabbü’l-Âlemîn’dir. Üstad Hazretleri kalbe bunu hissettirmek istiyor: “Şu âyeti bana kim söylüyor?”

“Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?”
Kur’an, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makam’dır. Ediplerin, yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir.
Öyle ise, sözde, “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise, bak; yalnız söze bakıp durma. Madem kelâm, kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır; Kur’an’ın menbaına dikkat edilse, Kur’an’ın derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor; eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit, söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.
Meselâ, يَٓا اَرْضُ ابْلَعٖى مَٓاءَ كِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖى yani, “Ya arz, vazifen bitti, suyunu yut! Ya sema, hâcet kalmadı, yağmuru kes!”
Meselâ, فَقَالَ لَهَا وَ لِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِعٖينَ yani, “Ya arz, ya sema! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz!! Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı sanatıma geliniz!” dedi. Onlar da, “Biz kemal-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz”.
İşte kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakiki ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra insanların, اُسْكُنٖى يَا اَرْضُ وَانْشَقّٖى يَا سَمَاءُ وَقُومٖى اَيَّتُهَا الْقِيَامَةُ (Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!) gibi suret-i emirde cemadata hezeyanvari muhaveresi hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi?
Yirmi beşinci Söz İkinci ŞûleninÜçüncü Nuru
Kur’ân’daki hitabın azameti buradan gelir
İnsan, cansız varlıklara emir kipinde konuşursa çoğu zaman bu edebî bir mecazdan ibaret kalır. Fakat Kur’ân’da Cenâb-ı Hak yere, göğe, ateşe veya başka mahlûkata hitap ettiğinde, o hitabın arkasında kâinatı harekete geçiren irade ve kudret vardır.
Üstad Hazretleri diyor ki: Kur’ân’daki “Ey yer!”, “Ey gök!” hitaplarını insan sözleriyle kıyaslama. İnsan söyler fakat yaptıramaz; Cenâb-ı Hak emreder ve emir aynı anda fiile dönüşür. İnsan emrinde yalnız lafız vardır; İlâhî emirde ise lafızla beraber hükmeden irade ve icra eden kudret vardır.
Askerî kışla misali
Bir kışlada ortada bir emir varsa asker önce “Bu emri kim verdi?” diye bakar. Çünkü aynı cümleyi sıradan bir asker söylese başka, komutan söylese başka tesir eder. Sözün ağırlığını söyleyenin makamı belirler.
Kur’ân’da da böyledir
Kur’ân okunurken sadece kelimelere değil, “Bu sözü kim söylüyor?” diye bakmak gerekir. Okuyan hâfızdır; tebliğ eden Resûlullah’tır (asm); getiren Cebrâil’dir (as); fakat asıl Mütekellim Cenâb-ı Hak’tır.
Mesela bir emir
“Namazı kılın” sözünü sıradan bir insanın nasihati gibi dinlersen tesiri başka olur. Fakat “Bu, beni yaratan Rabbimin emridir” diye dinlersen aynı sözün kalpteki ağırlığı tamamen değişir.
Asker emri dinlerken önce komutana bakar; mümin de Kur’ân’ı dinlerken önce Mütekellim’e bakmalıdır. Kur’ân’ın azameti, yalnız sözlerinde değil, o sözleri söyleyen Zât’ın azametindedir.