İ’lem eyyühe’l-aziz! Zîhayatın vücuduna terettüp eden semereler; yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı a’zamı Hâlık’a râcidir.
Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlık’a râci kısım ise bir anda husule gelir. Mesela o zîhayat, esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle Hâlık’ı evsaf-ı kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmiş oluyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Zîhayatın vücuduna terettüp eden semereler; yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı a’zamı Hâlık’a râcidir.
Üstadımız diyor ki: Bir canlının yaratılmasının neticeleri yalnız o canlının yaşaması, beslenmesi, büyümesi ve faydalanması değildir. Bunlar neticelerin sadece bir kısmıdır. Canlının yaratılışında bundan çok daha büyük maksatlar vardır.
“Yalnız kendisine, menfaatine, bekasına, kemaline mahsus değildir.”
İnsan üzerinden
İnsanın yaratılmasının neticesi yalnız yemesi, içmesi, yaşaması, çoğalması ve rahat etmesi değildir. Bunlar insanın kendi hissesidir. Fakat insanın gözündeki sanat Basîr, rızkındaki ikram Rezzâk, bedenindeki intizam Hakîm, hayatındaki devamlı idare Kayyûm isimlerine ayna olur. Yani insan daha yaşarken bile kendi menfaatinden çok daha büyük bir netice vererek Allah’ın isimlerini gösterir.
Hayvan üzerinden
Bir kuşun yaratılmasında kuşun kendi hissesi; uçması, yemesi, yuva kurması, neslini devam ettirmesidir. Fakat kanadındaki ölçü, gagasındaki uygunluk, tüylerindeki sanat, rızkının peşine düşmesindeki sevk-i İlâhî, çok daha büyük manalar taşır. Kuş, yalnız kendi hayatını yaşamaz; hâliyle “Beni yapan bilir, ölçer, rızıklandırır, korur” der.
Bitki üzerinden
Bir ağacın kendi hissesi; büyümek, kök salmak, su çekmek, meyve vermek ve neslini devam ettirmektir. Fakat yaprağındaki nakış, çiçeğindeki güzellik, meyvesindeki tat, kokudaki incelik, çekirdekte saklanan program; Allah’ın Cemîl, Hakîm, Rezzâk, Kerîm ve Musavvir isimlerini gösterir. Ağacın kendisine kalan pay azdır; fakat Allah’ı tanıtan yönü çok daha büyüktür.
Üstad Hazretleri diyor ki: Canlının kendi hesabına olan fayda bir hissedir. Asıl büyük netice, o canlının Esmâ-i Hüsnâya ayna olması ve Hâlık’ını tanıtmasıdır. İnsan da, hayvan da, bitki de yalnız kendisi için yaratılmamıştır; her biri aynı zamanda İlâhî isimleri gösteren canlı birer mektuptur.
Belki o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyum’a aittir. Masarif ve levazımatını o tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve ona aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. Yirminci Mektup
Üstad Hazretleri insanın bedenini bir gemiye, hayatı da o gemiyi çalıştıran makineye benzetiyor. Bu hayatı sen kurmadın, kalbini sen çalıştırmıyorsun, hücrelerini sen idare etmiyorsun. Demek hayatın gerçek sahibi sensin değil; Hayy ve Kayyûm olan Cenâb-ı Hak’tır.
Bu geminin yakıtını, bakımını, ihtiyacını da Allah veriyor. Hava, su, rızık, uyku, güneş, kan dolaşımı, bedenin tamiri… Bunların hiçbirini insan kendi başına üretmiyor. Gemiyi veren, masrafını da karşılıyor.
İnsanın hayatı yalnız yemek, içmek, rahat etmek, para kazanmak, aile kurmak için verilmiş değildir. Bunlar hayatın insana bakan küçük bir kısmıdır. Asıl büyük neticeleri; Allah’ın isimlerine ayna olmak, O’nu tanımak, hamdetmek, kulluk etmek ve İlâhî sanatın güzelliklerini göstermektir.
İnsan hayatın bütün neticeleri kendisine bakıyor sanıyor; hâlbuki kendisine bakan kısmı küçük, Hâlık’ını tanıtan kısmı çok daha büyüktür.
Göz yalnız sen göresin diye yaratılmamıştır; aynı zamanda Allah’ın Basîr, Hakîm ve Musavvir isimlerini gösterir. Rızık yalnız sen doyasın diye verilmemiştir; Rezzâk ve Kerîm isimlerini gösterir. Beden yalnız sen rahat edesin diye yapılmamıştır; baştan sona ilim, kudret, hikmet ve rahmetin bir sergisidir.
İnsan, gemideki dümenci olduğu hâlde kendini geminin sahibi zannediyor. Hayatın bütün maksatlarını kendi menfaatine indiriyor. Hâlbuki Üstad Hazretleri diyor ki: Senin hissen bir parçadır; büyük hisse Hâlık’a râcidir.
Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlık’a râci kısım ise bir anda husule gelir. Mesela o zîhayat, esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle Hâlık’ı evsaf-ı kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmiş oluyor.
“Zîhayata ait, uzun bir zaman sonra husule gelir.”
Üstad Hazretleri diyor ki: Bir canlının kendi menfaatine bakan neticeleri çoğu zaman zamanla ortaya çıkar. Bir ağacın meyve vermesi de hemen olmaz; önce filizlenir, büyür, dallanır, sonra meyve verir.
Meselâ insanın ana rahmindeki her safhasında ayrı bir ilim, hikmet, kudret ve rahmet cilvesi görünür. Hücrelerin çoğalması, organların yerli yerine konulması, bedenin derece derece terbiye edilmesi; her safhada Rab, Hâlık, Hakîm, Rahîm isimlerini ilan eder. Böylece “Hâlık’a râci” olan büyük netice, insan daha dünyaya gelmeden, her safhada derhal tahakkuk eder.
İnsanın kendisine bakan neticeler ise tedricen ve uzun zaman içinde ortaya çıkar. Göz hazırlanır, fakat görmenin geniş dairesinden sonra istifade eder; ayak hazırlanır, fakat yürümesi zaman ister; dil hazırlanır, fakat konuşması seneler içinde gelişir. Yani Hâlık’a bakan mana daha yaratılışın ilk safhasında görünür; insanın o yaratılıştan istifadəsi ise zamanla açılır.
Bir çekirdeğin kendi menfaatine bakan neticesi olan büyüyüp meyve vermesi yıllar sürebilir. Fakat daha ilk filiz çıktığında ondaki ölçü, hayat ve program Hâlık, Muhyî, Hakîm isimlerini gösterir. Yani ağacın kendine bakan semeresi geç, Allah’a bakan semeresi derhal meydana gelir.
“Hâlık’a râci kısım ise bir anda husule gelir.”
Üstad Hazretleri burada şunu söylüyor: Bir mahlûk daha yaratıldığı anda, henüz kendi menfaatlerini elde etmemiş olsa bile, Allah’ın isim ve sıfatlarını göstermeye başlamıştır. Yani Hâlık’a bakan netice için yılların geçmesine gerek yoktur.
İlk hücrelerin teşekkülü — Hâlık, Alîm, Kadîr
İnsan henüz birkaç hücre hâlindeyken bile hücrelerin ne zaman, nerede ve nasıl çoğalacağı tayin edilir. Burada el-Hâlık yaratmayı, el-Alîm bütün programın bilinmesini, el-Kadîr ise o programın kudretle icra edilmesini gösterir.
Şekillenme ve farklılaşma — Musavvir, Bârî, Hakîm
Aynı başlangıç hücrelerinden göz, kalp, beyin, kemik ve deri gibi bambaşka organların meydana getirilmesinde el-Musavvir suret vermesiyle, el-Bârî azaları birbirine uygun yaratmasıyla, el-Hakîm ise her şeyi tam yerli yerine koymasıyla tecelli eder.
Organların yerleştirilmesi — Mukaddir, Hakîm
Gözün başa, kalbin göğse, beynin kafatasına, damarların bütün bedene yerleştirilmesi gelişigüzel değildir. Her şeyin miktarını ve ölçüsünü tayin eden el-Mukaddir, bütün bu yerleştirmelerde de el-Hakîm ismini gösterir.
Kalbin çalışmaya başlaması — Muhyî, Kayyûm
İnsan henüz dünyaya gelmeden kalbi çalıştırılır, kanı dolaştırılır, hayatı devam ettirilir. Burada hayat veren el-Muhyî, bütün sistemi ayakta tutup idare eden el-Kayyûm ismi görünür.
Beslenme ve korunma — Rezzâk, Hafîz, Rahîm
Cenin kendi rızkını arayamaz; fakat ihtiyacı olan maddeler anne üzerinden ona ulaştırılır. Zararlardan korunur, gelişmesi devam ettirilir. Burada er-Rezzâk rızkı ulaştırır, el-Hafîz muhafaza eder, er-Rahîm ise aczine uygun şekilde merhamet eder.
Gözün hazırlanması — Basîr, Musavvir, Hakîm
Cenin henüz dış dünyayı görmeden gözleri hazırlanır. Göz sinirleri, mercek, retina ve diğer yapılar vazifelerine göre yerleştirilir. İnsan daha görmeye başlamamışken gözünün sanatı el-Basîr, el-Musavvir ve el-Hakîm isimlerini ilan eder.
Kulağın hazırlanması — Semî‘, Hakîm
Cenin henüz dünya sesleriyle muhatap olmadan işitme cihazı hazırlanır. Kulaktaki ince yapı, sinirler ve beyinle irtibatı daha vazifesini tam kullanmadan es-Semî‘ ve el-Hakîm isimlerinin tecellisini gösterir.
Doğuma hazırlanış — Rab, Latîf, Rahîm
Dokuz ay boyunca insan derece derece terbiye edilir; bir safhadan diğerine geçirilir, doğuma uygun hâle getirilir. İşte burada özellikle er-Rab ismi parlar. Çünkü Rab, mahlûku merhale merhale terbiye edip kemaline sevk edendir. Bu ince ve hassas terbiyede el-Latîf ve er-Rahîm isimleri de görünür.
İnsan bu organların pek çok faydasını doğduktan ve büyüdükten sonra görmeye başlar. Fakat Hâlık’a râci olan netice beklemez. Daha göz görmeden Musavvir ve Hakîm’i, daha insan rızkını aramadan Rezzâk’ı, daha kendi hayatının farkına varmadan Muhyî ve Kayyûm’u, daha doğmadan Rab ve Rahîm’i göstermeye başlar.
Yani insan daha nimetlerden istifade etmeden, üzerindeki sanatla Mün‘im’ini; daha organlarını kullanmadan, onları yapan Sâni’ini ilan eder.
“Hâlık’ı evsaf-ı kemaliye ile tavsif…”
Canlı, üzerindeki sanatla Hâlık’ını kemal sıfatlarıyla tanıtır. Yani hâliyle der ki: “Beni yapan bilir, çünkü her şey yerli yerinde; kudreti vardır, çünkü beni yaratmış; hikmet sahibidir, çünkü hiçbir azam boşuna değil; rahmet sahibidir, çünkü ihtiyaçlarım hazırlanmış.”
“Lisan-ı hâliyle hamdetmiş oluyor.”
Canlının dili olmasa bile yaratılışı başlı başına bir hamddir. Mesela bir çiçek konuşmaz; fakat rengi, kokusu, ölçüsü ve güzelliğiyle adeta: “Beni böyle güzel yapan ne kadar Cemîl ve Hakîm’dir.” der. Bir kuş uçuşuyla, bir arı bal yapışıyla, bir bebek yaratılışıyla Hâlık’ını över.

Üstad Hazretleri bunu niçin söylüyor?
Çünkü insan, hayatın gayesini yalnız mahlûkun kendi menfaatine bağlarsa bazı yaratılışları manasız zannedebilir. “Bu çocuk daha doğmadan vefat etti; ne işe yaradı?”, “Bu kelebek iki gün yaşadı, niçin yaratıldı?”, “Bu çiçek sabah açtı akşam soldu; bunun ne manası vardı?” diye düşünebilir.
Hâlbuki hayatın bütün neticesi mahlûka bakmıyor
Üstad Hazretleri tam burada diyor ki: O canlının kendisine bakan hissesi küçük, Hâlık’a bakan neticeleri ise çok büyüktür. Bir canlı bir dakika dahi yaşasa, o bir dakika içinde Hayy, Muhyî, Hâlık, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Rezzâk gibi isimlere ayna olabilir.
Ana rahminde vefat eden çocuk
Bir çocuk dünyaya gelmeden vefat etmiş olabilir. Biz yalnız “yaşayamadı, büyüyemedi, dünyadan istifade edemedi” tarafına bakarsak hayatını yarım ve neticesiz görürüz. Fakat ana rahmindeki her safhasında Hâlık’ın yaratması, Musavvir’in şekil vermesi, Rabbin terbiye etmesi, Rahîm’in muhafazası, Hakîm’in ölçüsü görünmüştür. Demek onun Hâlık’a bakan büyük neticeleri daha o anda tahakkuk etmiştir.
Birkaç gün yaşayan kelebek
Kelebek birkaç gün yaşayıp ölür. Kendi hesabına bakarsak: “Ne kadar kısa yaşadı!” deriz. Fakat kanadındaki desen, renklerin ölçüsü, uçuşundaki sanat, yaratılışındaki incelik daha ilk anda Cemîl, Musavvir, Hakîm ve Hâlık isimlerini ilan eder. Bunun için senelerce yaşaması gerekmez.
Bir an-ı seyyale neden yeter?
Çünkü İlâhî sanatın görülmesi ve Esmâ-i Hüsnânın tecellisi için bazen bir anlık vücut bile kâfidir. Bir çiçek bir saat açılsa, o bir saatte güzelliği görünmüş, sanat sergilenmiş, Hâlık’ın kemali ilan edilmiş olur. Netice alınmıştır.
On Birinci Söz ile bağlantısı
On Birinci Söz’deki mana da bunu kuvvetlendirir: Cenâb-ı Hak kendi sanatını kendi nazar-ı dekāik-âşinâsıyla bilir ve müşahede eder; ayrıca mahlûkatına da gösterir. Demek bir eser yalnız “uzun süre yaşasın, çok fayda görsün” diye yaratılmıyor.
“Niçin bu kadar kısa yaşadı?” sorusunun cevabı
Çünkü bizim ölçümüz “ne kadar yaşadı?”dır; Üstad Hazretleri’nin ölçüsü ise **“ne kadar mana gösterdi?”**dir. Bazen yıllarca yaşayan bir şeyin gösterdiği mana, birkaç dakikalık bir çiçekte veya birkaç günlük bir kelebeğin kanadında da görülebilir.
Kısa yaşamak, manasız yaşamak değildir. Bir cenin ana rahminde, bir kelebek birkaç günde, bir çiçek birkaç saatte bile Hâlık’ını tanıtan vazifesini görebilir. Mahlûka bakan ömür kısa olabilir; Hâlık’a bakan mana ise ilk anda tamam olabilir.