İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor.
Mesela, maddiyat âlemi Cenab-ı Hakk’ın envar-ı nimetini cezbetmek için hakiki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi âlem-i maneviyat dahi rahmet-i İlahiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh Resul-i Ekrem’in (asm) nübüvveti, şemsin kat’iyet ve vuzuhu derecesinde kat’î ve vâzıhtır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor.
“Kur’an’ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, kâinat kitabının parçaları da birbirini açıklar” demek şudur: Bir mahlûkun niçin öyle yaratıldığını bazen başka bir mahlûka bakınca anlarsın. Birinde ihtiyaç hazırlanmış, diğerinde o ihtiyacın cevabı yaratılmıştır. Bu karşılıklı uygunluk, ikisinin de ayrı ayrı tesadüfen değil, aynı ilim ve irade tarafından beraberce tanzim edildiğini gösterir.
- Işığı anlamak isteyen gözlere baksın. Çünkü göz, ışık olmadan vazifesini yapamaz; yapısı baştan sona ışığa göre hazırlanmıştır. Göz, ışığın niçin var olduğunu izah eder.
- Oksijeni anlamak isteyen solunum yapan akciğerlere baksın. Akciğerin bütün yapısı havadaki oksijeni almaya göre kurulmuştur. Akciğer, oksijen nimetinin hikmetini gösterir.
- Köklerin niçin karanlık toprağın içine doğru uzandığını anlamak isteyen, toprağın içindeki suya, minerallere ve besinlere baksın. Kök oraya boşuna gitmiyor; ihtiyacının cevabı orada hazırlanmış.
- Güneşin niçin yaratıldığını anlamak isteyen yapraklara, çiçeklere ve yeryüzündeki hayata baksın. Çünkü bütün canlılık ışık ve ısıyla güneşe bağlanmış durumda.
- Yağmuru anlamak isteyen susamış toprağa ve su bekleyen tohumlara baksın. Yağmurun kıymeti, onu bekleyen milyonlarca hayat çekirdeğinde anlaşılır.
- Anne sütünü anlamak isteyen yeni doğmuş bebeğin aczine baksın. Dişi yok, kendi rızkını arayamıyor, hazmı hassas; tam ona göre hazırlanmış bir gıda önüne geliyor.
- Meyveyi anlamak isteyen insanın açlığına, vitamin ve mineral ihtiyacına baksın. Ağacın dalında hazırlanan meyve, insan bedenindeki ihtiyaca cevap veriyor.
- Suyu anlamak isteyen insanın susuzluğuna, hücrelerin suya olan ihtiyacına ve kuruyan toprağa baksın. Su, yalnız bir madde değil; sayısız ihtiyacın ortak cevabıdır.
- Havayı anlamak isteyen nefes alan bütün canlılara baksın. Hava görünmez ama hayatın devamı ona bağlanmıştır. Canlıların ihtiyacı, havanın nimet oluşunu açıklar.
- Geceyi anlamak isteyen yorulan bedene ve uykuya muhtaç insana baksın. Gündüz çalışan beden, geceyle dinlenmeye alınır. Gece, insanın istirahat ihtiyacını tefsir eder.
- Çiçeklerdeki kokuyu anlamak isteyen burundaki koku alma kabiliyetine baksın. Dışarıda koku, içeride onu fark edecek cihaz beraber hazırlanmıştır.
- Meyvelerdeki çeşit çeşit lezzeti anlamak isteyen dildeki tat alma duyusuna baksın. Rızık yalnız karın doyurmuyor; damağa da hitap ediyor. Demek mesele sadece ihtiyaç değil, ikramdır.
- Baharı anlamak isteyen toprağın altında bekleyen tohumlara baksın. Bahar sadece havanın ısınması değildir; milyonlarca gizli istidadın açılma vaktidir.
- Arıyı anlamak isteyen çiçeklere, çiçeği anlamak isteyen de arıya baksın. Çiçekte nektar ve polen, arıda onları toplayacak cihazlar vardır. Biri diğerinin vazifesini açıklar.
Kâinatta bir şeyi anlamak isteyen, onun neye hizmet ettiğine ve hangi ihtiyaca cevap verdiğine baksın. Çünkü çoğu zaman bir mahlûkun hikmeti, başka bir mahlûkta yazılmıştır. İhtiyaç bir yerde, cevap başka yerde; fakat ikisini kuran irade birdir.
Mesela, maddiyat âlemi Cenab-ı Hakk’ın envar-ı nimetini cezbetmek için hakiki bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi âlem-i maneviyat dahi rahmet-i İlahiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır.
Maddiyat âlemi güneşe nasıl muhtaçsa
Yeryüzündeki bitkiler, ağaçlar, insanlar ve hayvanlar güneşin ışık ve ısısından istifade eder. Güneş olmasa toprak soğur, bitkiler fotosentez yapamaz, hayatın büyük kısmı devam edemez. Yani maddî âlemin içinde güneşe karşı hakikî bir ihtiyaç vardır.
Maneviyat âleminin ihtiyacı da nübüvvettir
İnsanın ruhu da kendi başına Allah’ı nasıl tanıyacağını, nasıl ibadet edeceğini, ölümden sonra ne olduğunu, helâl-haram ölçüsünü, hayatın gayesini tam olarak bilemez. Bu ihtiyaçlara cevap veren nur ise nübüvvettir.
“Şems-i nübüvvet” niçin deniliyor?
Nasıl güneş maddî gözlere ışık veriyorsa, Peygamberlik de akla, kalbe ve ruha istikamet ışığı verir. Güneş olmasa göz var ama göremez; nübüvvet nuru olmasa akıl var ama hakikat yolunu karıştırır.
Üstadın kurduğu denklem şu: Güneş maddî hayat için ne ise, nübüvvet manevî hayat için odur. Güneş bedeni ve yeryüzünü aydınlatır; nübüvvet aklı, kalbi, vicdanı ve hayatın manasını aydınlatır.
Göz var ama ışık yoksa göremez
Bir adam “Benim gözüm var, güneşe ne ihtiyacım var?” dese ne kadar yanlış olur. Çünkü göz görmek için yaratılmıştır ama ışık olmadan vazifesini yapamaz. Karanlıkta sağlam göz de göremez.
Akıl var ama vahiy yoksa şaşırabilir
Aynı şekilde insan “Benim aklım var, peygambere ne ihtiyacım var?” derse benzer bir yanlışa düşer. Akıl çok kıymetlidir; fakat nereden geldiğini, nereye gittiğini, Allah’a nasıl kulluk edeceğini, âhiretin hakikatini kendi başına kesin ölçülerle bilemez.
Nübüvvet aklın rakibi değil ışığıdır
Güneş gözü iptal etmez, gözü çalıştırır. Nübüvvet de aklı iptal etmez; akla istikamet ve nur verir. Göz + ışık nasıl görmeyi mümkün kılıyorsa, akıl + vahiy de hakikati görmeyi mümkün kılar.
“Gözüm var, güneşe ihtiyacım yok” demek ne kadar anlamsızsa, “Aklım var, vahye ve peygambere ihtiyacım yok” demek de o kadar eksik bir bakıştır.
Toprak güneşi ister; ruh da vahyi ister. Göz ışıkla görür; insan da nübüvvet nuruyla hakikati görür.
Binaenaleyh Resul-i Ekrem’in (asm) nübüvveti, şemsin kat’iyet ve vuzuhu derecesinde kat’î ve vâzıhtır.
Üstad diyor ki: Güneşin varlığı nasıl inkârı zor, açık ve göz önünde bir hakikatse; Resûl-i Ekrem’in (asm) nübüvveti de delilleri, getirdiği Kur’ân, hayatı, ahlâkı, tebliği ve meydana getirdiği neticeler itibarıyla o derece açık ve kuvvetlidir.

İnsanlığın risalete olan zarurî ihtiyacını inkâr etmek, “Göz var, güneşe ne gerek var?” demek kadar büyük bir akılsızlıktır.
“Mevhum bir şey, hakikat-i hariciyeye mebde olamaz.”
Buradaki mevhum, zihinde tasarlanan fakat dış dünyada gerçekliği bulunmayan şeydir. Hakikat-i hariciye ise dış dünyada gerçekten mevcut olan şey demektir. Mebde de kaynak, hariçte neticedir. Gerçekte var olmayan, sadece zihinde kurulan bir şey; dış dünyada gerçek bir varlığın ve gerçek bir neticenin kaynağı olamaz.
Göz varsa ışık da vardır
Üstadın mantığını şöyle açabiliriz: İnsana görmek için göz verilmişse, haricî âlemde de göze cevap verecek ışık vardır. Gözün yapısı ışığı ister; ışığın varlığı da gözün yaratılış hikmetini açıklar. Göz hakikîdir, ihtiyacı hakikîdir; ona cevap veren şey de vehmî değil, haricî bir hakikat olmalıdır.
Aynı kaide insanın manevî cihazlarında da işler
İnsanda yalnız göz, kulak, mide yoktur. Akıl, kalp, vicdan, merak, muhabbet, beka arzusu, adalet hissi, ibadet ihtiyacı, dua etme meyli gibi latifeler de vardır. Bunların ihtiyaçları da gerçektir. İşte Üstadın nazarında bu manevî cihazlar, nübüvvet ve vahye olan ihtiyacın fıtrata yazılmış delilleridir.
Akıl, vahyi ister
Akıl durmadan soruyor: “Ben nereden geldim? Niçin buradayım? Ölünce nereye gidiyorum? Bu kâinatın sahibi kim?” Bu sorular insanın zihninde gerçekten vardır. Fakat akıl tek başına bu meselelerin tamamında kesin ve müşterek bir cevap üretemez. İşte nübüvvet, aklın önüne vahyin ışığını koyar.
Kalp, ebedî bir mahbubu ister
İnsanın kalbi sever; fakat sevdiği her şey fanidir. Anne gider, baba gider, gençlik gider, dünya gider. Kalpte ise “Sevdiğim kaybolmasın” arzusu vardır. Bu beka arzusu, âhiret ve Bâkî bir Mabud hakikatine bakar. Peygamberler de insana fani sevgilerin arkasındaki Bâkî’yi tanıtır.
Vicdan, adaletin tamamlanmasını ister
İnsan zulmün cezasız kalmasına razı olmaz. Fakat dünyada nice zalim cezasını görmeden, nice mazlum hakkını almadan ölür. Vicdandaki tam adalet talebi, mahkeme-i kübrayı ister. Nübüvvet de âhireti, hesabı ve adalet-i İlâhiyeyi haber verir.
Beka arzusu, âhireti ister
İnsan ölmek istemez; sevdiklerinin de yok olmasını istemez. Bu arzu geçici bir heves değil, insan fıtratının derin bir damarıdır. Beka arzusu hakikîyse, ona verilecek cevap da yalnız hayalî bir teselli olmamalıdır. Nübüvvet, bu arzunun cevabının ebedî hayat olduğunu bildirir.
Dua duygusu, işiten bir Rabbi ister
İnsan çaresiz kaldığında tabiatına uygun şekilde dua eder. Bazen dili susar ama kalbi yardım ister. Dua eden kalp, işiten, bilen, yetişen bir Zât’a yönelir. Peygamberler de bu yönelişin kime ve nasıl yapılacağını öğretir.
İbadet kabiliyeti, mabudu tanımayı ister
İnsan hayran olur, minnet duyar, teşekkür etmek ister. Fakat kime teşekkür edeceğini, nasıl ibadet edeceğini kendi başına tam olarak bilemez. Nübüvvet gelir, nimetten Mün‘im’e götürür; “Bu nimetlerin sahibi kimdir ve O’na nasıl kulluk edilir?” sorusunu cevaplar.
Merak, kâinatın manasını ister
İnsan yalnız ekmeğini düşünmez; yıldızı, ölümü, ruhu, başlangıcı ve sonu merak eder. Bu kadar geniş bir merak, yalnız dünya hayatının birkaç senelik ihtiyaçları için verilmiş olamaz. Nübüvvet, merakı kâinatın sahibine ve hikmetine bağlar.
İnsandaki bu ihtiyaçlar vehmî değil, gerçektir. Akıl gerçekten soruyor, kalp gerçekten ebediyet istiyor, vicdan gerçekten adalet arıyor, insan gerçekten ölüm karşısında cevap istiyor. Risale’nin kurduğu muhakemeye göre, bütün bu hakikî ihtiyaçların müşterek cevabının sadece insanın kurduğu bir hayal olması, hikmet ve rahmetle bağdaşmaz.
“Karıncayı emirsiz, arıyı yâsupsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette beşeri nebîsiz bırakmaz.”(Hakikat Çekirdekleri)
İnsanın gözü güneşi istediği gibi, aklı vahyi, kalbi marifetullahı, vicdanı adaleti, ruhu ise nübüvvet nurunu ister. Risalet, insan fıtratına sonradan eklenmiş bir ihtiyaç değil; o fıtrattaki manevî cihazların zarurî cevabıdır.